Dün ilk etapta aralarında çok önemli isimlerin bulunduğu 30 kişinin “Ergenekon çeteciliği” şüphesiyle gözaltına alındığını, evlerinde arama yapıldığını öğrenince hiç şaşırmadım ve “tam zamanıydı” dedim.Evet tam zamanıydı, çünkü başta Deniz Feneri olmak üzere iktidar partisi tarafından unutturulmaya çalışılan dev yolsuzluklar unutturulamamıştı. Korunmaları yerine üstüne gitmeleri, suçluların yargıda hesap vermesini sağlamaları isteniyordu. Bunun yanında (Maliye Bakanlığı’ndan Ankara Belediyesi ve diğer AKP’li belediyelere kadar) milletin kuşaklar boyu sırtına yüklenecek trilyonlarca liralık başka yolsuzluklar da gündeme gelmişti.YÖK, yargı (Adalet Bakanlığı baskısı, yargıç ve savcıları izlemeler, dinlemeler), Adli Tıp Kurumu, Doğalgaz demeden birçok kurum ve kuruluşun aşırı kadrolaşma ve baskılarla ne hale getirildiği de her gün yeni bir haberle, araştırmayla gözler önüne seriliyordu. Bu yıl camilerde okutulan hutbelerin bile toplumu bölüp kışkırtacak şekilde hazırlandığı görülmüştü.Gazze konusunda Başbakan’ın Türkiye adına yaptığı “istediği arabuluculuk görevini bile imkansız kılacak” hatalı konuşmalar, “Olmert’ten daha önce saldırıyı öğrenmiş olup olmadığı” konusundaki sorular hepsinin üstüne tuz biber ekti.Tam bu noktada yine “Ergenekon” devreye girse ve Türkiye’nin saygın, önemli isimleri aransa, göz altına alınsa dikkatler başka tarafa çevrilir, olaylar biraz durulabilirdi. Ve stratejistler, ya da kim planlıyorsa doğru kararı verdi.Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu başta olmak üzere aralarında YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz, MGK eski Genel Sekreteri emekli Org. Tuncer Kılınç, Eski 2. Ordu Komutanı Kemal Yavuz’un (bir süre Tuncay Özkan’la Kanaltürk’te program yapmıştı) da aralarında bulunduğu 40’a yakın kişinin evleri arandı, çoğu gözaltına alındı.ORTAK NOKTA VE HUKUKSUZLUKOrtak noktalarına bakın: ya “laik demokratik Cumhuriyet”i savunan ve AKP’nin rejime tehlike oluşturacak girişimlerine karşı çıkan saygın isimler veya önemli emekli askerler...Bunlara adeta birer çete suçlusu muamelesi yapılıyor ve böyle bir etiket yapıştırılıyor. “Elinde bir delil, bir belge mi var da bunu yapıyorsun” diye de kimse soramıyor.Soramıyor çünkü bir toplumun en önemli güvencesi olan hukuk ortadan kalkmış durumda. Hukukçu da takipte olduğu gibi gazeteciler dahil soranların hepsi kendini aynı tehlikenin içinde buluyor.İçeri alınırsın ve suçsuzluğun anlaşılana kadar aylarca, yıllarca hapis cezasını yediğin gibi bir de “darbeci, çeteci” etiketi alnına yapıştırılmış olur.İktidar senin tutuklanmanı istemiyorsa en ağır suçları işlemiş olsan da “onun işyeri ve evi var, kaçmaz nasılsa” gibi bir mazeretle veya bir Adli Tıp raporuyla serbest bırakılırsın, tutuklanmanı istiyorsa “işyeri, ev, en saygın görevleri yıllarca onurunla yapmış olman” filan fark etmez, atarlar içeri...İşe bakın ki AKP’nin kapatılma davasında Türkiye’nin en yüksek yargı organına hukuk dersi veren AB’nin de bu hukuk cinayetlerine sesi sedası çıkmıyor.Nedir peki bu?.. “Darbe yapmak istese neden emekliliği beklesin” denebilecek birçok üst düzey eski ordu mensubunu aylarca tutuklayıp kiminin beyin kanaması geçirmesine, kiminin ağır hastalanmasına neden olarak ve önemli emekli askerleri gözaltına almayı sürdürerek orduya gözdağı mı veriliyor yoksa “zor durumdayız, bir muhtıra veya darbe bizi kurtarır” düşüncesiyle kışkırtma mı yapılıyor?Cumhuriyet yanlısı insanlar elinde tutarlı bir delil bile olmadan tutuklanarak AKP’nin eylemlerini dile getirebilen herkes susturulmak mı isteniyor?Orduda darbe isteyenlerin olduğu ve bu “Ergenekon harekatı” Özden Örnek’in günlüğünden yola çıkarak iddia edildi de Örnek’in kendisinin konuşmasına neden gerek duyulmuyor? Dün siyaseti yakından izleyen bir bilim adamı tanıdığım; “Deniz Feneri olayı sürdüğü sürece Ergenekon da sürer” diyordu. Gerçek bu mudur acaba?SAMİ SELÇUK’UN TEPKİSİBirçok hukukçunun yaratılan korku ile konuşmaktan çekindiği bir ortamda Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un, dün Sabih Kanadoğlu’nun evi Ergenekon nedeniyle aranırken yaptığı açıklama bu konudaki ciddi hukuksuzlukları destekleyenlerin gözünü açacak nitelikte... Selçuk:“20 senelik savcıyım, böyle iddianame görmedim. İddianame böyle düzenlenmez, neden dolayı suçlandığınızı bilmek zorundasınız (...) Özellikle çok yakından tanıdığım Sabih Kanadoğlu gibi başsavcılıktan emekli olmuş birine yapılan böyle bir suçlama beni şaşırtıyor. Daha önce de ordular yönetmiş, yüksek düzeyde kişiler göz altına alındı. Hukukun ve yargının bağımsızlığı konusunda çok dikkatli olmak gerekir. Yargı ne iktidarın karşısında ne de yanında olur. Yargı yasama ve yürütme organlarına, kamuoyuna karşı bağımsız olur” diyor ki bu cümlelerin her biri tek tek üzerinde uzun uzun düşünülmesi gerekecek kadar önemli. Olup bitenlere geniş açıdan baktığında Ergenekon davasının siyasi bir olay olduğuna inandıracak çok şey buluyor insan.Sami Selçuk’un da konuşmasının devamında vurguladığı gibi “iddianameyi kısaltıp duruşmaları yıllara yaymasalar”, Özden Örnek ve gerekli herkesi konuştursalar herhalde net şekilde göreceğiz ama konu iktidarla ilgili olaylara karşı şantaj malzemesi gibi tutulduğu için onu bile göremiyoruz.*****Poşu komedisiFilistin halkına destek vermek için” CHP ve AKP’li birçok kadın milletvekili TBMM’ye boyunlarında poşularla gitmişler, fotoğraflarını görünce gülmemek için kendimi zor tuttum.Demek ki Fransa bir haksızlığa, felakete uğrasa boyunlarına eşarp, kafalarına bere, İspanya olsa ellerine kastanyet takacak, Suudi Arabistan olsa çarşaf, İskoçya olsa kilt giyecekler. Hatta belki gayda bile çalarlar daha etkili olsun diye.Yaptıkları şey komedi ötesidir. Kadın milletvekilleri Filistin’e destek vermek istiyorlarsa kürsüye çıkıp, ekrana çıkıp konuşsunlar.Mesela; “Hangi AKP’li kadın milletvekili ekranda görüş açıklayabiliyor” konusunu anlatsınlar.Milleti güldürmek yerine!
Enteresan röportajlar çıkıyor ve gerçekle hiç alakası olmayan çok şey söyleniyor ama bazıları anlatıla anlatıla öylesine bıktığımız velakin birilerinin hâlâ “anlamıyormuş gibi” yaparak yıllar önceki tezleri ısıtıp ısıtıp öne sürdüğü sohbetler ki inanın içim bayılıyor. Üzerinde tartışmaya elim gitmiyor.VATAN’da Mine Şenocaklı’nın yaptığı röportajda Ayşe Böhürler ise yeni bir araştırma; Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın 9 ilde 401 kişiyle yüz yüze konuşarak yaptığı ve “din-mezhep eksenli aşırı baskılar”ın dile getirildiği son kamuoyu araştırmasıyla ilgili görüşler bildirdiği için bazı noktalara değinmek istiyorum. Çünkü uzun bir röportajda, uzun cümleler arasında çok önemli noktalar gözden kaçabiliyor. Ayşe Böhürler önce “Bir baskı varsa, hangi kesime yapılmış olursa olsun üzerine gidilmelidir” diyor. Daha sonra Prof. Toprak’ın araştırmasından çıkan sonuçları doğrulayan “işe alınmak için başını örtmek” gibi baskıları kendisinin de gördüğünü, bunun kişiliksiz bir davranış olduğu söylüyor. Ama o arada “baskı”nın tarifinde ve araştırmanın bazı sonuçlarını gözden kaçırmış olmak konusunda söylenecek şeyler var.Mesela Böhürler görülen baskıların dindarların baskısının olmadığını, AKP veya Gülen cemaati ile de ilgisinin olmadığını söylerken raporun “1000 yıldan fazla zamandır Anadolu’da varolan İslâmı mevcut bir değer olarak kabul etmediğini” de satır arasında söylemiş. Söz konusu baskı “gerçek dindarlar”ın baskısı değil elbette, çünkü gerçek dindar kimseye ibadet baskısı yapamayacağını, böyle bir hakkın kendisine (hatta Hz. Peygamber’e bile) verilmediğini bilir. Bunu yapanlar Kur’an’da mevcut olmayan görevleri kendine atfeden, bir takım cemaatlerin etkisi altında “Allah’la kul arasına birilerinin girme hakkı olduğuna” inandırılan, Takva filminde olduğu gibi beyni gerçek dinle alakasız, yanlış bilgilerle yıkananlardır.Araştırma raporunun “İslâmı bir değer olarak kabul etmediği” sonucuna Böhürler’in nasıl vardığı anlaşılır gibi değil. Öte yanda (röportajda hiç dile getirmediği bir nokta) görülen baskının doğal bir muhafazakarlaşmadan çok AKP’nin hızla ve yıllardır yürüttüğü “partizan kadrolaşma”ya bağlı olarak ortaya çıktığı sonucu mevcut.Anadolu geleneği mi?Yani onun sık sık tekrarladığı veya ima ettiği “Anadolu’nun geleneklerine bağlı bir baskı” değil anlatılanlar... Eğer tümüyle öyle olsaydı araştırmayı yapan ekip konuşanları dinledikçe daha önce hiç duymadıkları, neredeyse panik ölçüsünde bir endişeye kapılmazdı. Örneğin; Erzurum’da başı açık kadınların oruç tutmadığına inanıldığını, Malatya’da iş adamlarının işlerini yürütmek için Hac’ca gittiğini, Alevilerin korkudan Ramazan’da yemek yiyemediğini, bazı yerlerde oruç tutmayanların Alevi sayıldığını duyduklarında şaşırmaz, gelenek olduğuna göre bunları rapora almazlardı. Herhalde “dinle baskı” konularında araştırmalar yapan bilimci veya gazetecilerin “Anadolu’daki gelenekler” hakkında yeterli bilgisi vardır.Anadolu’da yukardaki türden baskılar ne zaman görülmeye başlandı ki gelenek sayılacak? Çoğumuz Anadolulu ailelerden geliyoruz, hangimiz ne zaman duyduk insanların namaz, oruç, baş örtüsü, Hac baskısı hissettiğini? Kaç yıldır duyuluyor içki içen veya oruç tutmayanlara saldırıldığını?Araştırmada; Trabzon’da bir öğretmen “Ramazan’da ilköğretim hariç hemen tüm okulların kantinlerinin kapatıldığı, oruç tutmayan öğrencilerin bunu gizleme gereği duyduğunu” anlatmış ve “oruç tutmayanlara yönelik saldırılar oluyor, bunları görünce ülkemiz nereye gidiyor diye ürküyorsunuz” demiş.HakaretBir öğrenci üniversitede her yıl “oruç tutmadığı veya sigara içtiği için dayak yiyen arkadaşları olduğunu”, bir diğeri “iftar saatine denk gelen derslerin iptal edildiğini” anlatmış. Bütün bunlar Anadolu’da eskiden beri; haydi diyelim 10-15 yıl öncesinde görülen şeyler miydi? Veya örneğin eskiden Cuma hutbelerinde “yılbaşını kutlamanın Hıristiyan adeti olduğu, içki içilip kumar oynandığı” söylenerek halk kışkırtılıyor muydu?Gazdan (ve ihmalden) zehirlenerek ölen insanlar için çirkin yakıştırmalar duyulur muydu? Çocuk tecavüzcüleri, uluslararası soyguncular “bunlar İslâmcıdır, ceza görmemeli” denerek siyasi güç tarafından korunuyor muydu?Ne Anadolu’da ortaya çıkan baskıların ne de bu olayların “eskiyle, gelenekle” ilgisi yoktur, bunların hepsi yenidir. Anadolu geleneği bugüne kadar “dini siyaset malzemesi olmaktan” koruyan bir sigorta olarak çalıştı. Ama artık her koldan siyaset ve cemaat destekleriyle yayılan baskıya direnemiyor.Bu gelişmelerin Anadolu geleneği olduğunu iddia etmek Türk toplumuna hakarettir bence...Yarın devam edeceğiz...
İsrail’in Gazze’ye saldırısı sonunda ölen çocuk sayısı 80’i bulmuş, yüzlerce çocuk da yaralanmış. Ölen ve yaralanan yetişkin sivillere de elbette aynı derecede üzülüyoruz ama söz konusu çocuklar olunca yürek dayanmıyor.Aynen Irak’ta ABD saldırılarında ölen çocuklar gibi... Aynen PKK terörüyle, patlayan bombalar, mayınlar, karakol saldırılarıyla yıllardır hayatını kaybeden çocuk denecek kadar genç insanlar ve çocuklar gibi...İsrail’in “Hamas’ı vuracağım” diye Filistin’e girip kadın çocuk demeden öldürmesi gerçekten bir insanlık suçudur... Ama öte yanda Ortadoğu’daki tabloyu iyi bilenler Filistin’le ilgili planın (buraya dikkat edelim) Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, Ürdün gibi Arap ülkelerinin de bildiği şekilde çok önceden yapıldığını, bu konuda ABD ve AB’nin de İsrail’le anlaşmış durumda olduğunu, İran tarafından yönlendirilen Hamas’ın devre dışı bırakılarak yerine El Fetih’in getirileceğini ve sonra “İsrail’le barış anlaşması” imzalanacağını söylüyorlar.İsrail’in Gazze’ye saldırısının Bush’un Başkanlıktan resmen çekileceği tarihten 10 gün önce gerçekleşmesinin nedenini bile ABD’de seçimden sonra Başkan’ın yetkilerinin sınırlı olmasına, böylece bir karara tek başına imza atmak zorunda kalmamasına bağlayanlar var. Bunu söyleyenleri haklı çıkaran görüntüler de mevcut; yukarda söz ettiğim Arap ülkelerinde Türkiye’dekine benzer bir büyük tepki görülmediği gibi bu ülkelerin basınında Hüsnü Mübarek’in “Mısır’a 600 El Fetih yönetici ve üyesini getirdiği, operasyon biter bitmez bunları Gazze’ye göndererek El Fetih’in yönetime el koymasını sağlayacağı” iddiaları dolaşıyor.Kısacası Hamas ile El Fetih’i barıştırma planları pek geçerli değil.Tabii bunları kısa zaman içinde göreceğiz ama Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan liderleri Başbakan Erdoğan’ın sunduğu barış programına katılmaya yanaşmazlarsa ona da şaşırmamak gerekiyor. Biz kendi kendimize planlar yaparken ABD, AB ve Ortadoğu ülkelerinin de kendi aralarında tamamen başka planlar yapmaları çok muhtemel. Aynen ABD’nin “BOP planı” gibi...Her plan ABD’ye göre hazırlanıyor çünkü. Neyse biz yine de insani yardımlarımızı iyi niyetle yapalım, girişimleri sürdürelim ve bekleyelim. Türkiye’ye düşen budur. Çocukların ahı yerde kalmasın, bizimkilerin de!Başbakan Erdoğan vicdanı olan her insanın gösterdiği tepkiyi göstermiş ve “Bu çocukların ahı yerde kalmayacak” demiş. Gazze’deki çocuklar için hepimiz üzüldük, üzülüyoruz ama kaybettiğimiz kendi gençlerimiz için de çok üzülüyoruz. Daha önce Konya’da binanın yıkılmasıyla kaybettiğimiz 17 Kur’an kursu öğrencisi, yılbaşı gecesi doğalgaz zehirlenmesi sonucu kaybettiğimiz 7 üniversite öğrencisi, PKK saldırılarında yitirmeye devam ettiğimiz gencecik askerlerimiz içimizi yakıyor. Acaba bu konularda neler yapıldı? Başkentteki doğalgaz şirketinin eski Genel Müdür Yardımcısı Ethem Uludağ “denetim yok, böyle giderse günde 20-30 kişinin öldüğü günleri de göreceğiz” dediğine göre hükümet bu konuda nasıl bir önlem almayı düşünüyor? Binaların yıkılmaması, daha fazla çocuğumuzun, gencimizin ölmemesi için ne gibi önlemler alındı? Bundan sonra PKK’nın karakollara saldırarak askerlerimizi toplu şekilde katletmemesi için hangi önlemleri aldılar? Başbakan ölen 7 gencin ailelerine de “o gençlerin ahı yerde kalmayacak. Sorumluların hepsinin tek tek cezalandırılmasını sağlayacağız” dedi mi? Bu soruların cevabının da verilmesini bekliyoruz.
Yeni yılda ben de farklı bir açılım yapmak istiyorum ve diyorum ki; 2009’da kamusal alan yasağı kaldırılsın.Böylece hepimiz “liberal demokrat” olalım, çünkü laik rejimlerin dinî baskı rejimine kaydırılmaması, dönüştürülmemesi, korunması için laik devletlerde geçerli olan “kamusal alanda dinî kıyafet ve ibadet yasağı”nın önemli olduğunu düşündünüz mü liberal sayılmanız mümkün değil.Demokrasi sanki bir “sınırsız özgürlükler” rejimiymiş ve hiçbir kural, yasak olamazmış gibi bizde demokrasinin varlığına “bir parti ve bir kesim” ancak böyle inanacak. Ancak bunu savunursanız demokrat ve liberal, insan haklarına saygılı olacaksınız.O zaman hep beraber böyle olalım, değişelim. Gerekirse topluca “dönüşelim”!!. Yalnız kendi adıma bir şartım var; bundan sonra benim de cansiperane kamusal alan yasağının kaldırılması için mücadeleye girişmem için önce bu ülkenin “aydın, liberal, demokrat, ilerici, çağdaş, yasağın kuralın her türlüsüne karşı” sosyolog ve siyaset bilimcilerinin, gazeteci ve yazarlarının tek bir soruyu cevaplamalarını istiyorum:“Kamusal alan yasağı kalkar ve bir süre sonra ‘asla olmaz’ dedikleri ama araştırmalarla, haberlerle, son olaylarla Türkiye’de yaygınlaştığı açıkça ortaya çıkan radikal dinci baskılar ile laik rejime düşmanlık tüm alanlara yayılırsa bunu kim, hangi kurum veya kuruluş durduracak, önleyecek?” Bu konuda garantiyi versinler, o kişileri, kurumları bize anlatsınlar, böylece AKP’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana hiç bitmeyen, en önemli olaylara “örtü” olarak kullanılan, dönüp dolaşıp hep aynı noktaya geldiğimiz “kamusal alan” konusunda hepimiz hemfikir olalım, bu kısıtlamanın kalkması için ben de onlara katılayım.Çünkü iktidar tarafından “dindarlar-laikler” ayırımıyla başlayan düşmanca bölünme 6 yıldır giderek arttığı gibi “kamusal alanın korunması rejimin korunması açısından hayati önem taşıyor. Bu yalnız Türkiye için değil, birçok laik devlet için geçerli bir kural” diyenler de “laik elitler, laikçi, dine ve dindarlara karşı” gibi etiketlere sahip oldular. (AB ve ABD medyalarının bu yöndeki kışkırtmalarını göz ardı etmeyelim.)“Dindarlar dışlanıyor” iddiasının tek dayanağı da her zaman “kamusal alan” konusuydu. Başka hiçbir dışlanma söz konusu değildi.Sanki başı örtülü olan herkes İran, Malezya rejimi istiyormuş, hiçbiri laik rejimin “farklı din ve inançların” olduğu kadar aynı din ve inançtan olan insanların “şöyle ibadet edeceksin, böyle giyineceksin” baskısıyla karşılaşmamasını sağladığını göremiyormuş gibi; başı açık kadınlar laik, örtülüler değil, örtülüler dindar, başı açıklar değil ayırımı yapıldı. Ve sonunda Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın son araştırmasında ortaya çıktı ki İstanbul dahil birçok ilde toplum yaşamında -bir şeriat rejimini aratmayacak boyutta- din baskısı yayılmıştır.Peki, kamusal alanın (okul, üniversiteler, devlet daireleri) din, dinî kıyafet ve ibadet kısıtlaması kalkar da bu baskı her alana yayılırsa rejimi kim korur.ORDUYU UNUTUN!Öyle ya, 21. yüzyıl Türkiye’sinde kimse orduya “rejimi nasılsa korur” diye güvenmemeli, o kendi alanında kalmalı, ülke Allah korusun bir darbe daha yaşamamalı... Zaten kimse güvenmesin, bu kez ordu müdahalesi öncekilerden çok daha farklı tablolar yaratabilir.- Peki, orduyu en başta sildik.- Yasama ve yürütme (Meclis ve hükümet) laik rejimden, hatta onun kurucusu Atatürk’ten hoşlanmayan bir siyasi anlayışın elinde (AKP’de böyle düşünmeyen siyasetçiler var ama istisnalar “genel”i etkilemiyor.)- Cumhurbaşkanlığı’nda yine aynı anlayış ve parti var.- Devletin üç erkinin sonuncusu olan “yargı” da Adalet Bakanlığı’nın yoğun baskısı, izlemesi, dinlemesi altında. Bırakın yargıyı, baskı ve kadrolaşma ile Adli Tıp Kurumu’nun bile iktidar güdümüne girdiği ve kararlarını bilimsel olarak veremediği açıklandı...- Rektörler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları susturuldu, hepsi baskı altında... YÖK Başkanı, AKP’nin emir eri gibi ne istenirse onu yapıyor. Kendisiyle aynı görüştekilerin çoğaldığı YÖK Genel Kurulu ile birlikte Cumhurbaşkanı’nın da unutulmaz katkılarıyla Başbakan’ın doktorunu nasıl rektör seçtirdiklerini gördünüz.“TEK EL”İN SON HALKASIHer ülkede “rejimi siyasi iktidarların tehlike yaratacak girişimlerinden korumak üzere” kurulmuş olan ve “son nokta, son kurtarıcı” olabilecek Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı ile bazı üyelerinin de YÖK Başkanı’nın durumundan farkı yok. Birkaç üye değişikliği ile bu “büyük sorun”ları da ortadan kalkacak.Medyanın neredeyse yarısı iktidarın elinde veya yanında...Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere her alandaki sınırsız kadrolaşmanın ülke çapındaki baskılardaki etkisi de biliniyor (iş dünyası dahil)... İstifa eden Doğalgaz Genel Müdürü’nün “zehirlenerek ölen 7 üniversiteli genç”le ilgili çirkin açıklamalarında da kadrolaşmanın sonucunu gördünüz. Peki yukardaki tabloyu göz önüne alarak, kamusal alanda aynı baskılar yayıldığında hangi kurum rejimi koruyacak?Soruya garantili, kabul edilir bir cevap çıktığı anda hemen laikliğin “kamusal alan yasağı”na ben de karşı çıkacağım. 2009’da ilk beklentim bu!
Hani ülkedeki neredeyse İran’ı, Irak’ı aratmayan “siyaset ve din” eksenli baskıları görmezden gelen veya “baskı gören polise gitsin” diyenler var ya, işte sadece bu olayın onları derin uykularından uyandırması lazım...Gözlerini açmalarına bu da yetmezse zaten o gözler “açılmamaya kesin kararlı” demektir.Okudukları “parkta içki içerken satırla saldırıya uğrayıp ölen, yaralanan gençlere ait” haberler, araştırmalarla ortaya konan baskılar, toplumdaki “radikal dinci, İslami baskı rejimi” yönlü dönüşüm, çocuk tecavüzcüsü Hüseyin Üzmez’in kendi gazetesi ve aynı anlayıştaki basın ile bazı kurumlar tarafından ısrarla korunması ve serbest bırakılması (hatta koruyan basının böyle bir vahşette bile “dine” vurgu yapması), binlerce camide okutulan yılbaşı kutlayanlara karşı kışkırtıcı hutbeler onları ayıltmaya yetmedi.Son olarak pırıl pırıl 7 üniversiteli gencin yılbaşı gecesi doğalgaz kaçağı yüzünden hayatını kaybettiği olayın bile aynı anlayış tarafından önce “yılbaşı kutlaması”na ve bu konuda bir bilgileri olmamasına rağmen “içki içmiş oldukları”na bağlanması da Türkiye tablosunun vahametini anlatmaya yetmiyorsa söylenecek söz yok. Tehlike kendi kapılarına dayanana kadar beklesinler demekten başka...İster görürsünüz, ister görmemekte ısrar edersiniz, durum o kadar dehşet verici bir boyuta ulaştı ki radikal dinci terör örgütlerinin söylemlerinden ve eylemlerinden farkı kalmadı.Bir de insanları kışkırtarak yılbaşı kutlaması yapanlara saldırtmayı başarabilirlerse tıpatıp aynı olacak. Artık o noktaya gelindi.Dini alet eden utanmazlar!Çocuk tecavüzcüsü Hüseyin Üzmez’in (ki kendisi ağzıyla “nefsini ve şeytanı” suçlamıştır) serbest bırakılmasına neden olan Adli Tıp raporunu eleştiren Adli Tıp görevlisinin Adalet Bakanlığı tarafından cezalandırıldığı ortaya çıktı.Türk Tabipler Birliği Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy, İstanbul Tabip Odası’nda bir basın toplantısı yaparak “bu olayı ve Adli Tıp Kurumu’nun bütünüyle siyasi iktidara bağlı hale geldiğini, kadrolaşmanın bilimselliğin önüne geçtiğini” açıkladı.Söz ettiği şey “raporların bilimsel değil iktidarın istediği yönde çıkması”dır ki bu da dünyada eşi benzeri görülmemiş dev bir Tıp yolsuzluğunu ortaya koyar.Bu haberle aynı anda “Ankara’da 7 üniversiteli gencin ölmesiyle ilgili” akıl almaz konuşmayı yapan Doğalgaz Genel Müdürü Veysel Karani Demir’in istifa haberi geldi.AKP’nin hiçbir konuda uzmanlığa gerek görmeden yaptığı partizanca kadrolaşmanın uzantısı olan ve önce “istifayı düşünüyorum ama Melih Gökçek karşı çıkıyor” diyen Karani muhtemelen gazetelerde çıkan çirkin açıklamasına gelen büyük tepki üzerine (Gökçek’in de konuşacak hali kalmaması üzerine) istifa etmiş. Yetmez!Taliban’dan farksız!Terör örgütü zihniyetinden farksız “yılbaşı kutlaması ve içki” vurgusunu yapabilen gazete ve kanalların bile bir adım ötesine geçerek utanmadan “Gençlerin her biri bir tarafa düşmüş, kimisi yerde, kimisinin üstü çıplaktı” diyen, bir de üstüne “Cuma’ya gitmekten” söz eden bu eski Genel Müdür ağır şekilde cezalandırılmalıdır.Daireye ilk giren emniyet görevlilerinin “gençler giyinikti” dediği ve Doğalgaz kurumunun ağır ihmali yüzünden ölen gençleri bir de üstelik suçlu çıkaran bu hayasız zihniyete yalnız hukuki ceza da yetmez. Bu ahlaksızlığı ancak biz, o parti bu parti demeden, hiçbir ayırım gözetmeden toplumun kendisi düzeltebilir.İnsafı, insanlığı olan ve yaşadığı toplumun hızla Taliban Afganistanı’ndaki anlayışa teslim olduğunu fark eden her vatandaş bu iğrenç söz ve uygulamalara karşı çıkmak, lanetlemek, üstüne düşeni yapmak zorundadır.Yoksa hepimiz “geleceğimizi geri dönülmez şekilde karartmaktan kendimiz sorumlu” ve çirkin suçlara ortak olacak, bunların günahını da paylaşacağız!NOT: Yukardaki konuların hepsini bugün öğlen 12.30’da Her Açıdan programında tartışacağız.*****AKP’nin sesi neden çıkmıyor?Dikkat ettiniz herhalde, bunu da atlamış olamazsınız; AKP iktidarı ne skandal boyuttaki, Almanya’yı sarsan Deniz Feneri bağış yolsuzluğu, ne rüşvet alındığının mahkemece açıklandığı Siemens olayı ve büyük belediye yolsuzlukları, ne Adli Tıp’ın rezalet raporlarıyla serbest kalan çocuk tecavüzcüsü olayı ve ne de 7 üniversiteli gencin ölümünün gerçek nedeni olan EGO ihmali konusunda hiçbir şey söylemiyor.Bu olayların ise bir ortak tarafı var; büyük bir kısmı “din istismarı” ile bağlantılı... Susarlarsa ya “içki içmişlerdi, üst kısımları çıplaktı” gibi yalanlar doğru kabul edilebilir veya sıranın “din sömürüsüyle toplanan bağışların çalındığı” yolsuzluğun Türkiye ayağına gelmesi unutturulabilir.Aynı şekilde İstanbul dahil birçok ilde görülen aşırı din baskılarını gösteren araştırma da suskunlukla karşılandı (iktidar yanlısı medya tarafından ise ısrarla yalanlandı).Seçmen kütüklerindeki fahiş hatalar ve ortaya çıkan 6 milyon ekstra seçmen konusu da iktidarı hiç ilgilendirmedi.Bu suskunluk belediye seçimlerine kadar sürecek kuşkusuz. AKP’nin gerçek tabanı dışında kalan kesimlerin oyunu da alabilmeleri için seçime kadar susmaları gerekiyor. Hele bir “belediyelerin çoğu” ele geçsin, güç iyice kayıtsız şartsız “tek elde” toplansın, ondan sonra göreceğiz nasıl da bülbül kesildiklerini ve hiçbir engele, kuruma kulak asmadıklarını...Bekleyelim, az kaldı!
Yeni yıl için gelen okuyucu, izleyici mektupları arasında en çok vurgu “2009’da unutturulmaması gereken olaylara, en çok da yolsuzluklara” yapılmış.Peki; üstü örtülerek, popüler gündemler, polemikler yaratarak unutturulmaya çalışılan ve her biri yakın gelecekte vergi, borç, bütçe açığını kapatma, enflasyon vb. olarak, yolsuzluklar nedeniyle eksik bırakılmış hizmetler olarak milletin omuzlarına yüklenecek olan yolsuzlukları bu ülkede en çok kim gündeme getiriyor?Sorun bu soruyu bir salon dolusu insana bakalım hangi cevabı alacaksınız? Hep bir ağızdan “Kemal Kılıçdaroğlu” diyeceklerdir, hiç şüphe yok. Onun yanında Atilla Kart, Mustafa Özyürek gibi başka Ana Muhalefet Partisi milletvekilleri de var, onların çalışmalarını da unutmamak gerekiyor ama “yolsuzlukların açığa çıkması” en çok Kemal Kılıçdaroğlu’nun adıyla özdeşleşti.Bu nedenle Kılıçdaroğlu ve Atilla Kart’ın peşine açık bulmak, dava açmak için özel gruplar takıldı. Birileri onların konuşmalarından, açıkladıkları gerçeklerden fena halde rahatsız.Hani sussalar, ortalık süt liman olacak, tarihte ve dünyada benzeri görülmemiş dev yolsuzluklar çöpsüz üzüm gibi lop diye yutturulacak. Ama olmuyor işte, sayıları fazla olmasa da birkaç şansı, dürüst ve susmayan siyasetçisi hâlâ var Türkiye’nin...Toplumun büyükçe bir kesimi hâlâ bu ülkede olup bitenlerin, sonuçta kendi cebinden çıkacak, kendi ekonomisini bozacak faturası devlete çıkarılan yolsuzluk kayıplarının, yargıda ve tüm toplumda ortaya çıkan aşırı baskıların, dönüşümlerin farkında değil. Farkına vardıklarında çok geç olacağının da farkında değiller işin kötüsü...Öylesine sorumsuz ve görmeyen gözlerle bakıp duruyorlar... Sanki kendilerinin, çocuklarının geleceği için yapabilecekleri, onlara düşen hiçbir görev yokmuş, bu konularla hep “başka birileri” ilgilenmek zorundaymış gibi.2009 yılının ilk “Her Açıdan” programında en görmeyen gözlere bile “Türkiye’de 2008’de neler oldu, 2009’da neler olacak” konusunu anlatmayı düşündüm.CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu programa katılacak ve “Melih Gökçek’le (Uğur Dündar’ın moderatörlüğünde) yaptıkları TV karşılaşmasında eğer Gökçek sözünü devamlı kesmeseydi neler anlatacaktı” sorusundan başlayarak “İstanbul’a Belediye Başkanı veya İl Başkanı adayı olacak mı, büyük yolsuzlukların iktidarla nasıl bir bağlantısı var” gibi birçok merak edilen konuyu açıklığa kavuşturacak.ÇOK EŞLİLİK VE KADINLARIN SÜNNETİ!Onun yanında “yargıç ve savcıların nasıl izlenip dinlendiğini, yargının nasıl bir baskı altında tutulduğunu” anlatacak olan Yargıçlar ve Savcılar Birliği Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, siyasi deneyimi ile bilmediğimiz konularda bizi aydınlatacak olan AKP’nin kurucularından ve 20,21,22. dönem Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır da Her Açıdan’da olacaklar.Türkiye’de son araştırmalarla ve çeşitli haberlerle net şekilde görülen “din ve siyaset” eksenli baskıları, yılbaşı kutlamalarına karşı yapılan kışkırtmaları, radikal dinci anlayışın sonunda (Irak’ta görülmeye başlandığı gibi) çok eşlilik ve kadınların sünnet edilmesi noktasına nasıl vardığını ise Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi uzmanı Prof. Dr. Büşra Ersanlı’ya soracağım.4 Ocak Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’daki tartışmayı kaçırmayın bence... Gerçekleri duymak iyidir! Ve hayati önem taşır!
Dinle, inançla ilgili çevre baskısı hissedenin, yaşayanın polise gitmesini veya dava açmasını öneriyorlar. Nasıl mümkün olacak bu, orası belli değil.Geçen hafta Her Açıdan’da konuşan hemşire “apartmandan ve mahallesinden gelen baskıdan ancak semt değiştirerek kurtulabildiğini” anlatmıştı.Mesela bir apartmanın 7-8 dairesindeki kadınlar 2 dairede yaşayan kadınlara baskı uyguluyorsa veya her geçişinde sokaktan “açık başına ya da kısa kollu kıyafetine” laf atılıyor “böyle Müslüman olur mu” deniyorsa herkese dava mı açacak? Her gün polise mi gidecek?1 Ocak’taki haberdi: Bahçelievler’deki parkta içki içen 3 gence satırlı, silahlı saldırı oldu; 1 genç öldü, ikisi yaralı... Ölen genç ne yapmalı bu durumda? Yaralılar sizce bir daha içki içebilir, bırakın içkiyi parkta oturmaya cesaret edebilir mi?Salı günü de bir gazetede Balıkesir Müftülüğü’nün internet sitesinde yer alan ve İl Hutbe Komisyonu’nca hazırlanmış hutbe yayımlandı. İldeki 1595 camide okunmuş.Diyor ki:“Ne yazık ki bazı Müslümanlar bizim dinimizle, örf adetimizle uzaktan yakından hiç mi hiç ilgisi olmayan yılbaşı rezaletleri ve karnavalına katılmak için bütçe hesabı yapmaktalar. Bu hazırlıklar neyin nesi? Biz kimiz, neyiz? Neden bu yılbaşını kutluyoruz? Ömrümüzden bir yıl daha geçti diye sevincimizden mi?” Bu cümlelerden sonra da “yılbaşı kutlamasının bir Hıristiyan âdeti olduğu iması, yılbaşı eğlencelerinin, eve çam koymanın istilacı milletlerin oyunu olduğu” anlatılıyor.Birçok başka ilde de “yılbaşı eğlencelerinde içki, kumar (herhalde “tombala” oyununu kastediyor olmalı), israf bulunduğunu” anlatan 2004 yılı hutbesi okunmuş.Balıkesir Müftüsü, Müftülüğün sitesinde de bulunan hutbeyi “görmediğini” söylüyor. (En azından Cuma günü camiye gitmemiş mi? Bir müftü için hem Allah’a, hem de görevine karşı büyük bir ihmal değil mi bu?)Oysa binlerce, onbinlerce camide okutulan bu hutbeler dinle bir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlığın “Noel”iyle de hiçbir ilgisi olmayan, yalnız “yeni bir yılı gülerek, eğlenerek karşılayıp bütün yılın öyle geçmesini dilemek” amacıyla 31 Aralık gecelerinde yeni yıl kutlaması yapan insanlara karşı açıkça kışkırtma içeriyor. Kutlamalara “rezalet, din dışı, Hıristiyan âdeti” gibi sıfatlar yakıştırdığı, içki ve kumarla özdeşleştirdiği için (sanki bunlar sadece yılbaşına özgüymüş gibi) neredeyse olası tehlikeli tepkileri “din açısından kabul edilir” hale getiriyor.İşte parktaki cinayet... “İçki” nedeniyle bir genç satırlı saldırıda öldü. Bunun gibi “oruç tutmayana karşı şiddet” haberleri de duyuluyor. Peki şimdi bu hutbe haberi gazetede de yayımlandığına göre takipçisi kim oldu acaba?Müftü Necdet Çetin, ilk kendisinin görmesi gereken hutbeyi sonunda gördü ve gerekeni yaptı mı?Diyanet ne yaptı? Kim dava açacak?Haydi cevaplasınlar, bekliyoruz.*****Bu da “kadın açılımı”, güldürmeyin lütfen!Partisinin Kadın Kolları toplantısında yaptığı konuşmada “kadın toplantısında erkek spiker olmaz” diyen Tayyip Erdoğan yerel seçimlerde “kadın açılımı” yapmaya karar vermiş.AKP teşkilatları “kadın aday başvurularının toplam başvurular içinde yüzde 25’in altında kalmaması için” uyarılmış.AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Şahin de “kadın belediye başkanı sayısını arttırmak için parti olarak yoğun şekilde çalıştıklarını” söylemiş.En çok da partilerin “kadınlar üzerinden oy kazanma istismarı”na gülüyorum ben... Ya kadının kılığı kıyafeti, örtüsü ya kadının adaylığı...Hepsi bayılıyor çok sayıda kadının milletvekili ya da belediye başkanı adayı olmasına... Hiçbir mahzuru yok tabii, herkes her şeyi istemekte serbest de asıl konu “sonuçta kim alıyor, kimde kalıyor”... Bunu anlamak için Türkiye’de kaç kadın milletvekili ve belediye başkanı var ona bakmak lazım, oranlara...Yüzde 9,5, binde 5...Bu komediye ne gerek var, kadınları her hikâyeye inanacak kadar aptal mı sanıyorlar diyeceğim ama bugüne kadar yutturduklarına göre acaba anlamsız bir soru mu olur diye düşünüyorum.*****Müthiş karikatür!Yeni yılın ilk günü Hürriyet’te Latif Demirci’nin 2008 olaylarını anlatan karikatürleri müthişti. Özellikle işsizlik konusundaki.Başbakan Erdoğan kalabalık işsizler ordusunun başında. “Meraba işsiz, nassın” diye soruyor. Önde elinde 2009 bayrağı tutan birinin de olduğu, yamalı pantolonlu, yırtık ayakkabılı ordu cevaplıyor: “Saool ... Saoll ...” Başbakan bu karikatürü doğrulayacak şekilde “Zor yıl sadece 2008 değil, 2009’da zorluk devam edecek” diyor. Desenize o konuda da dua etmekten başka çare kalmadı!
Ermenilerden özür kampanyasına imza atan edebiyatçı Adalet Ağaoğlu geçen Cumartesi beni aradı. Tv programım Her Açıdan’da Azeri kökenli Türk tarihçi Prof. Dr. Aygün Attar’ın “Bir Karabağ Türk’ü olan, Bakü’de doğmuş, büyümüş, Ermeni meselesine önem vermiş Ahmet Ağaoğlu ailesinden gelen Adalet Ağaoğlu” sözlerini hatırlatarak “Gerçi siz cevap hakkı doğduğunu programda söylediniz ama ben o anda cevap veremedim. Ailemin Azeri kökenli olduğu doğru değil, ayrıca insanların ırkının tartışılması bile kabul edilemezken artık soyağacını mı, soyadını mı tartışacağız. Bu bir öğretim üyesi tarafından yapılmış yanlış değerlendirmedir” dedi ve bu hatayı düzeltmemi istedi. Aynı itirazı yazılı olarak STAR TV’ye de göndermiş.Tabii canlı yayında ne kadar dikkat etseniz ve uyarsanız da konuşmacıların her sözünü düzeltmeniz veya örneğin “Adalet Ağaoğlu’nun soyunun Azerbaycan’la ilişkili olup olmadığını” bilmeniz mümkün değil. Ayrıca burada konuşan kişi bir araştırmacı tarih uzmanı... Kendi bilgisinden ve görüşünden söz ediyor, sözlerinden de kendisi sorumludur. (Daha sonra onunla da konuştum, Azerbaycan’da doktora tezlerinde bile bu bilginin kullanıldığını, söylediklerinde hakaret ya da küçük düşürme olmadığını bildiriyor.)Bunları Adalet Hanım’a aktardıktan sonra ‘Buyrun hem sizi, hem de Aygün Attar’ı davet edeyim, programda hatayı kendiniz düzeltin, bu imkanı verelim’ dedim.“Ben edebiyatçıyım, artık siyasi programa katılmam” cevabını alınca dayanamayarak ben de ‘Siyasi programa katılamayan bir edebiyatçının; Türkiye’ye çok ciddi siyasi kayıplar verdirecek, ancak tarih uzmanlarının, araştırmacılarının karar verebileceği, ayrıca gerçeklere dayanmayan bir tarihle bağlantılı özür kampanyasına nasıl katılabildiğini’ sordum.Ermeni Patrikhanesi bilmiyor mu?Öyle ya “edebiyatçıyım, siyasi programa katılmam, siyaset konuşmam” diyorsanız siyasi ve üstelik tarihi bir konuda, hem de Türkiye Ermenileri Patrikhanesi’nin bile ‘olanları tarihe bırakalım’ dediği bir konuda nasıl bu kadar emin şekilde imza atabilirsiniz?“Kendi adıma” dediğiniz ama sonuçta diğer devletler tarafından “Türkiye’den aydınlar ve onbinlerce kişi de soykırımı kabul etti ve özür diledi” şeklinde kullanılacak bir harekete katkıda bulunma hakkını kendinizde nasıl görebilirsiniz?Kaldı ki bu kampanyayı başlatanlar, yıllarca tüm arşivleri araştırarak “Ermeni tehciri sırasındaki olaylara soykırım denemez” açıklamasını yapan Türk ve (aralarında Andrew Mango, Justin Mc Carthy, Stanford Shaw, Bernard Lewis gibi dünya çapında ünlü tarih uzmanları bulunan) yabancı tarihçilere “resmi tarihçi”, “Türkiye’nin devlet tezini savunuyor” gibi etiketler yapıştırıp onları bile tu kaka ilan ederken, gazeteci, yazar, kebapçı, mühendis gibi meslektekiler hangi hakla tarih özürü dileyebilir?Bunları konuşurken Adalet Ağaoğlu bana “aydın kime denir” konusunda uzun bir açıklamaya girişip “düşüncesini çekinmeden, açıkça söyleyebilen kişilere aydın dendiğini” söyleyince ona benim “bilim eğitimi almış bir gazeteci” olduğumu, belgelere dayanmayan bir tarih hareketine imza atanların da aydın tarifine uyduğuna inanmadığımı bildirdim.Eğer sadece onun tarifi ile aydın olunuyorsa Türkiye’de en az 50 milyon aydın olmalı, zira maşallah her konuda müthiş bir cesaretle ileri geri konuşan, aklına eseni olduğu gibi söyleyen çook kişi yaşıyor bu ülkede...Aydın; bilgisiyle, görgüsüyle, ilkeleri, belgeleriyle toplumun önünde giden, doğru yolu bilimsel olarak gösterebilen kişilere denir.Sonuç olarak; Adalet Ağaoğlu’nun Karabağlı Ahmet Ağaoğlu ailesiyle bir ilgisi yokmuş, kendi ifadesiyle bunu anlatıyor.Ben de sizlere duyuruyorum.Her ne kadar Ermeni çetelerinin 1915 öncesi ve sonrasında Türklere, Hocalı’da Azerilere yaptıkları katliamları bilmek ve tek taraflı karar vermemek için Karabağ’dan, Hocalı’dan olmak gerekmiyorsa da!*****Mutlu bir yıl!Sevgili okurlarım, son zamanlarda, özellikle annemi kaybettiğim 16 Aralık’tan bu yana inanılmaz güzellikteki mektuplarınızla bana destek verdiniz, acımı hafiflettiniz.Hepinize bir kez daha sonsuz teşekkürlerimi gönderiyor, acılar yaşamayacağınız, mutlu, sağlıklı yıllar diliyorum.Sevdiklerinizle paylaşarak!