2009’da cevabını beklediğim soru!

Haberin Devamı

Yeni yılda ben de farklı bir açılım yapmak istiyorum ve diyorum ki; 2009’da kamusal alan yasağı kaldırılsın.

Böylece hepimiz “liberal demokrat” olalım, çünkü laik rejimlerin dinî baskı rejimine kaydırılmaması, dönüştürülmemesi, korunması için laik devletlerde geçerli olan “kamusal alanda dinî kıyafet ve ibadet yasağı”nın önemli olduğunu düşündünüz mü liberal sayılmanız mümkün değil.

Demokrasi sanki bir “sınırsız özgürlükler” rejimiymiş ve hiçbir kural, yasak olamazmış gibi bizde demokrasinin varlığına “bir parti ve bir kesim” ancak böyle inanacak. Ancak bunu savunursanız demokrat ve liberal, insan haklarına saygılı olacaksınız.

O zaman hep beraber böyle olalım, değişelim. Gerekirse topluca “dönüşelim”!!.

Yalnız kendi adıma bir şartım var; bundan sonra benim de cansiperane kamusal alan yasağının kaldırılması için mücadeleye girişmem için önce bu ülkenin “aydın, liberal, demokrat, ilerici, çağdaş, yasağın kuralın her türlüsüne karşı” sosyolog ve siyaset bilimcilerinin, gazeteci ve yazarlarının tek bir soruyu cevaplamalarını istiyorum:

“Kamusal alan yasağı kalkar ve bir süre sonra ‘asla olmaz’ dedikleri ama araştırmalarla, haberlerle, son olaylarla Türkiye’de yaygınlaştığı açıkça ortaya çıkan radikal dinci baskılar ile laik rejime düşmanlık tüm alanlara yayılırsa bunu kim, hangi kurum veya kuruluş durduracak, önleyecek?”

Bu konuda garantiyi versinler, o kişileri, kurumları bize anlatsınlar, böylece AKP’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana hiç bitmeyen, en önemli olaylara “örtü” olarak kullanılan, dönüp dolaşıp hep aynı noktaya geldiğimiz “kamusal alan” konusunda hepimiz hemfikir olalım, bu kısıtlamanın kalkması için ben de onlara katılayım.

Çünkü iktidar tarafından “dindarlar-laikler” ayırımıyla başlayan düşmanca bölünme 6 yıldır giderek arttığı gibi “kamusal alanın korunması rejimin korunması açısından hayati önem taşıyor. Bu yalnız Türkiye için değil, birçok laik devlet için geçerli bir kural” diyenler de “laik elitler, laikçi, dine ve dindarlara karşı” gibi etiketlere sahip oldular. (AB ve ABD medyalarının bu yöndeki kışkırtmalarını göz ardı etmeyelim.)

“Dindarlar dışlanıyor” iddiasının tek dayanağı da her zaman “kamusal alan” konusuydu. Başka hiçbir dışlanma söz konusu değildi.

Sanki başı örtülü olan herkes İran, Malezya rejimi istiyormuş, hiçbiri laik rejimin “farklı din ve inançların” olduğu kadar aynı din ve inançtan olan insanların “şöyle ibadet edeceksin, böyle giyineceksin” baskısıyla karşılaşmamasını sağladığını göremiyormuş gibi; başı açık kadınlar laik, örtülüler değil, örtülüler dindar, başı açıklar değil ayırımı yapıldı. Ve sonunda Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın son araştırmasında ortaya çıktı ki İstanbul dahil birçok ilde toplum yaşamında -bir şeriat rejimini aratmayacak boyutta- din baskısı yayılmıştır.

Peki, kamusal alanın (okul, üniversiteler, devlet daireleri) din, dinî kıyafet ve ibadet kısıtlaması kalkar da bu baskı her alana yayılırsa rejimi kim korur.

ORDUYU UNUTUN!

Öyle ya, 21. yüzyıl Türkiye’sinde kimse orduya “rejimi nasılsa korur” diye güvenmemeli, o kendi alanında kalmalı, ülke Allah korusun bir darbe daha yaşamamalı... Zaten kimse güvenmesin, bu kez ordu müdahalesi öncekilerden çok daha farklı tablolar yaratabilir.

- Peki, orduyu en başta sildik.

- Yasama ve yürütme (Meclis ve hükümet) laik rejimden, hatta onun kurucusu Atatürk’ten hoşlanmayan bir siyasi anlayışın elinde (AKP’de böyle düşünmeyen siyasetçiler var ama istisnalar “genel”i etkilemiyor.)

- Cumhurbaşkanlığı’nda yine aynı anlayış ve parti var.

- Devletin üç erkinin sonuncusu olan “yargı” da Adalet Bakanlığı’nın yoğun baskısı, izlemesi, dinlemesi altında. Bırakın yargıyı, baskı ve kadrolaşma ile Adli Tıp Kurumu’nun bile iktidar güdümüne girdiği ve kararlarını bilimsel olarak veremediği açıklandı...

- Rektörler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları susturuldu, hepsi baskı altında... YÖK Başkanı, AKP’nin emir eri gibi ne istenirse onu yapıyor. Kendisiyle aynı görüştekilerin çoğaldığı YÖK Genel Kurulu ile birlikte Cumhurbaşkanı’nın da unutulmaz katkılarıyla Başbakan’ın doktorunu nasıl rektör seçtirdiklerini gördünüz.

“TEK EL”İN SON HALKASI

Her ülkede “rejimi siyasi iktidarların tehlike yaratacak girişimlerinden korumak üzere” kurulmuş olan ve “son nokta, son kurtarıcı” olabilecek Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı ile bazı üyelerinin de YÖK Başkanı’nın durumundan farkı yok. Birkaç üye değişikliği ile bu “büyük sorun”ları da ortadan kalkacak.

Medyanın neredeyse yarısı iktidarın elinde veya yanında...

Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere her alandaki sınırsız kadrolaşmanın ülke çapındaki baskılardaki etkisi de biliniyor (iş dünyası dahil)... İstifa eden Doğalgaz Genel Müdürü’nün “zehirlenerek ölen

7 üniversiteli genç”le ilgili çirkin açıklamalarında da kadrolaşmanın sonucunu gördünüz.

Peki yukardaki tabloyu göz önüne alarak, kamusal alanda aynı baskılar yayıldığında hangi kurum rejimi koruyacak?

Soruya garantili, kabul edilir

bir cevap çıktığı anda hemen laikliğin “kamusal alan yasağı”na ben de karşı çıkacağım. 2009’da ilk

beklentim bu!

DİĞER YENİ YAZILAR