Görülmemiş bir olay yaşıyor Türkiye... Hakkında yakalama emri olan ve yıllardır Türkiye’ye giremeyen bir şüpheli devletin televizyonundan, milletin parasıyla Ana Muhalefet Partisi’ne “hırsız”, liderine “MİT ajanı” diyor, önemli basın mensupları için “kızdırmayın kafamı size ait bilgileri de servis yaparız” diyor, Fethullah Gülen’in avukatlığına soyunuyor, eski Genelkurmay Başkanlarını çetecilikle suçluyor ve tam 4 saat milletin cebinden, milletin ekranında konuşturuluyor. Ergenekon savcısı da böyle birini bu kadar önemli bir davanın “kilit ismi” yaparak ona “zaten gözaltına alınmış isimlerle ve davayla ilgili” sorular soruyor, medet umuyor.“Bantlarda söylediğim ifadeleri kabul etmiyorum” diyen, “intikam alacağım, bu bilgiler benim gücüm” diyen ve işi ticarete döküp “parayla konuşan” birinden...RTÜK BİLE İSYANDA!Cumhurbaşkanı Gül “Türkiye hukuk ülkesi, bu olay yargının kontrolünde... Yargıyı ve hukukun işleyişini baskı altına alacak davranışlardan kaçınmalıyız” demiş. Tuncay Güney’in devlet televizyonundan yapması izin verilen (daha doğrusu rica, minnet, parayla istenen) bu konuşmaları yargıya baskı sayılmıyor mu? Yoksa o muaf mı tutuluyor?Bu hafta Her Açıdan’da; 4 RTÜK üyesini bile isyan ettiren ve “Bu tür bir saldırı onlarca özel televizyonun hiçbirinden yapılmamıştır. TRT’nin Türkiye’ye yönelik tertipler içinde olduğu kuşkuları doğmuştur” dedirten “TRT ve Tuncay Güney” olayının tüm detaylarını, CHP cephesinden Güney’in suçlamalarına gelen son tepkileri, Susurluk olayına destek veren halkın bugünkü duygularını ve Ergenekon’un iç ve dış bağlantılarını, sıranın ne zaman “seçmen kütükleri ve yolsuzluklar”a geleceğini tartışacağız.Programın önemli noktalarından biri “Ergenekon’un benzeri bir olay İran’da ne zaman ve nasıl yaşandı” açıklaması olacak.CHP Grup Bşk. Vekili Hakkı Süha Okay, İstanbul Barosu Bşk. Muammer Aydın, “Aydınlık için 1 dakika karanlık” eyleminin mimarı Avukat Ergin Cinmen, Eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar ile Uluslararası Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal’ın katılacağı programa Ergenekon gözaltıları için “Biz bekliyorduk. 30-35 kişiyle olmaz, bunların devamı gelecek” diyen AKP İzmir Milletvekili İbrahim Hasgür telefonla katılarak açıklama yapacak.Bugüne kadar bütün duyduklarınızdan fazlasını öğrenmek istiyorsanız bekleriz, 18 Ocak Pazar, öğlen 12.30’da STAR’dayız. *****Bunlar vitrin süsleri uyanın!AKP’yi “her türlü yolsuzlukla” suçlamış, “Başbakan’ın kendine uçak aldığını, ülkenin çocuklarının ise mikroplu su içtiğini” söylemiş olan ANAP’ın eski Bakanı, Milletvekili Bülent Akarcalı AKP’nin Çankaya Belediye Başkan adayı...ANAP’ın eski Genel Bşk. Yrd. ve Dış ilişkiler Başkanı Sibel Çarmıklı AKP’nin İstanbul Beşiktaş Belediye Başkan adayı...ANAP eski Milletvekili Mehmet Ali Bilici AKP’nin Adana Büyükşehir Başkan adayı...ANAP’ın Beşiktaş Belediye Meclis üyesi Sinan Genim ise Kadıköy’den AKP Başkan adayı.Eh, artık ANAP Genel Başkanı Salih Uzun AKP’ye “Madem ANAP’lılardan bu kadar medet umuyorsun, gel adaylarını bizim parti salonunda açıkla” demekte haksız mı?Peki AKP “çağdaş, ilerici, laik-demokratik rejime bağlı” görünen bu isimleri ve yine çağdaş sanatçıları aday seçmeye neden önem veriyor? Çünkü olayları derinliğine incelemeden inanmaya hele de “biz dindarız, onlar değil” yalanıyla, din-türban üzerinden siyaset yapan ve halkı bölenlere inanmaya hazır ve yatkın kesimde sorun yok, onların oyunu kapabilirler.Daha eğitimli veya uyanık, ülkenin gidişatını gören kesimleri inandırmak için ise eski oyuna dönmeleri ve böyle isimleri vitrine koymaları lazım. Geçen seçimlerdeki vitrinler kolayca yutuldu, bunlar neden yutulmasın değil mi efendim?ÇİKOLATA KAĞIDINasılsa Türk siyasetinde ilkeler artık tümüyle yok olmuştur. Hafızaların zayıf olduğu da siyasetçiler tarafından çok iyi bilinmektedir. Bugün asla yapmamaları gereken bu ilkesizliği yapanlar yarın bunu unutturabileceklerini ve başka bir partide yine yer bulabileceklerini bilmektedirler. Ayrıca bu isimler rejimle sorunu olduğunu açıkça bildikleri bir partiye bile (makam veya rant uğruna mıdır kim bilir) gelin bizi kullanın, bir koltuk kapalım da her şeye razıyız diyorlarsa onları kullananı ne kadar suçlayabilirsiniz?Önümüzdeki yerel seçimler 22 Temmuz seçimlerinden bile daha önemli, Türkiye’nin geleceğinde çok büyük rol oynayacak. Sonradan “nasıl oldu da buralara geldi ülkemiz” diye dövünmek istemiyorsanız Erbakan’ın deyimiyle “çikolata kağıdına sarılı” gelen ama altından çikolata yerine başka sürprizler çıkacak olan bu aldatmacayı yutmamak zorundasınız.Sonradan “kimse bizi uyarmadı” demeyin!
Eveet, her şeyi bilen, “James Bond’dan daha iyi ajan” olduğunu ve “Türkiye’den sonuna kadar intikamını alacağını” da yumurtlamış bulunan Tuncay Güney 14 Ocak Çarşamba akşamı Türkiye’nin devlet televizyonunu tam 4 saat kontrolüne aldı.Ve “7 yıldır bu olay neden patlamadı da bugün beklendi” gibi hepimizin sorduğu sorulardan, Susurluk soruşturmasının gazetelere yansıyan ve herkesin bildiği yönlerinden başlayarak birçok konuyu ve ismi ta Kanada’dan “sırlar ifşa ediyormuş” havasında tekrarladıktan, bu şekilde -nasıl olduysa- stüdyodakileri de kolayca etkisi altına aldıktan sonra sıra geldi suçlamalara...Basının ve fikir adamlarının maskesini düşürdüğünden başlayıp, TRT’de bu şekilde konuşabilmesini “eskiden TRT de devlet sırrıydı” cümlesine bağlayarak (şimdi hükümet sırrı durumunda), Türk basınının önemli isimlerine ve genelde kendisini önemsemeyen medyaya “beni kızdırmasınlar onların rolünü de servis yaparız” tehditleri fışkırtarak sırıtık bir yüzle devam etti.Eski bir CHP milletvekili ve bakanı olan Fikri Sağlar’ın da bulunduğu programda Türkiye’nin Ana Muhalefet Partisi’ne “Cesur Hırsızlar Partisi” diyebilme küstahlığını bile gösterebildi (ya AKP’ye “Adaletten Kaçanlar Partisi” deseydi?.. Ayrıca CHP’ye böyle demenin Ergenekon’la bağlantısı ne yani?..) Aklına gelen saçmalığı sıraladıktan sonra “Benim 2001 yılındaki kasetlere sıkışmışsanız çıkarın, tabuları yıkın” dedi, hemen arkasından “Ama ben işkence altında alınan bu ifadelerimi kabul etmiyorum” diye ekledi. 4 saat bunlar üstüne konuştuktan sonra “kasetlerin hiçbirinde söylediklerini kabul etmediğini” tekrarlayarak programdakileri de, izleyenleri de çıldırttı.Kısacası devlet televizyonundan saatlerce Türkiye’yle ve yargıyla alay etti... Devlet televizyonundan birçok kişiye ve CHP’ye hakaret etti. Buna izin verildi...Kimdir sorumlusu? Kim açıklayacak? Aynı şey bir özel kanalda olsa RTÜK’ün derhal ceza keseceği, program kapatacağı bilinirken RTÜK denetimi olmayan TRT’yi kim denetleyecek? Ergenekon’daki rolünün ne olduğunu söylemeyen, “ABD’nin her nasılsa şimdi ‘Türkiye’nin kimliğini değiştiriyor’ noktasına geldiği bir cemaatle” bağlantısı bilinmeyen; “stratejistlerim ve ben”, “servis yapacağım” gibi “bir örgüt, organizasyon tarafından (veya birlikte) yönetiliyor/yönetiyor” havası veren ve bu olaya bir Bond filmi, bir macera gibi bakan bir adama bu izin nasıl verilebildi?Programın sonunda kısaca “Bunların hepsi birer iddia” dendi ama devletin parasıyla çalışan bir kanalda saatler boyu bu nasıl yapılabildi?Türkiye’yi öyle bir hale getirdiler ki artık soru sormak bile anlamsız geliyor bana!*****Eğer savcı olsaydım... Ahmet Hakan dün “Eğer Ergenekon savcısı olsaydım” başlığıyla Savcı Öz’de gördüğü hataları tek tek sıralamış. Önce hatırlatayım ki Hakan’ın yazılarında ve programlarındaki yaratıcı ve özgün üslubunu takdir eden meslektaşlarından biriyim. Nitekim aynı gün yazdığı “Böyle buyurdu Recep İvedik” başlıklı yazısı da bunlardan biriydi. Ama ilk yazıda önemli bir nokta gözden kaçmış gibiydi. Bir bölümüne göz atacak olursak:“Eğer savcı olsaydım... Devletin derin ve kirli güçlerine karşı verdiğim güzelim mücadelenin ‘AKP muhaliflerine yönelik sindirme operasyonu’ diye algılanmasının önüne geçmek için var gücümle çaba harcardım.Eğer savcı olsaydım... Derin devletin pisliklerini ortaya çıkarmak için giriştiğim muhteşem savaşı, bir manipülasyon yavşağı olan Tuncay Güney adlı şahsın üzerinden yükseltmeyi denemezdim...Eğer savcı olsaydım... Vaktiyle ‘rejim muhalifi’ diye yaftaladığı kişileri üniversiteden sorgusuz sualsiz kapı dışarı etmiş Kemal Gürüz gibi bir adamdan mağdur yaratmamaya özen gösterirdim...” Ve yazı bu çizgide devam ediyor.Oysa bu kadar önemli, aylardır ve özellikle son iki haftadır gündemi tümüyle meşgul eden, Türkiye’nin çok önemli insanlarının adının karıştırıldığı, daha henüz somut olarak ortada kesin bir ilişki bulunmayan, “ordu” mudur, “derin devlet” midir yoksa “kargaşa, darbe heveslisi bağımsız bir çete midir”, “Susurluk’la mı bağlantılıdır yoksa başka bir olay mıdır” anlaşılmamış bir konuda kesin yorum ve tanımlar geçerli olmayacağı gibi böyle bir sorumluluğu üstlenmiş savcının da yapacağı planlara göre ve nabza uygun şerbet vererek olayı yönlendirmesi olacak şey değildir.Adaleti uygulayacak, hukuktan sorumlu insanlar ve tabii Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı ancak “elindeki somut kanıtlara bakarak” karar verebilir. Ancak bunlara göre soruşturmayı yürütme ve insanları arama, suçlama, sorgulama, gözaltına alma, tutuklama hakkı vardır.Bunun dışında da hiçbir hakkı olamaz. Kendisinin yerine soruşturmayı polise yürüttürme hakkı da olamaz. Örneğin Kemal Gürüz hakkında önyargılı gözaltı da yapamaz.Ama eğer Ahmet Hakan savcı olsaydı... Hakkında hiçbir iddia, şaibe ve “iktidarın adamı olma” gibi şüpheler bulunmadığı için şüphesiz büyük kesimler tarafından “daha güvenilir” bulunurdu.*****Deniz Feneri’ne de savcı lazım Başbakan Erdoğan “Ben Ergenekon davasının savcısıyım” diyor biliyorsunuz. Gerçi bugüne kadar dünyada örneği görülmemiştir benzer bir sözün ama demek ki artık Türkiye’de başbakanlar yargının görevini de üstlenebilecek, “kuvvetler ayrılığı” ortadan kalkacak.Ya da çoktan kalktı.Bu durumda “acaba Başbakan bir türlü başlamayan “Deniz Feneri davasının da savcısı olur mu, o işe de el atar mı” sorusu geliyor akla...Halk olarak rica etsek, seçim öncesi bu yolsuzluk, Şaban Dişli ve diğer belediye yolsuzlukları için de savcılığı üstlense de millet neye, kime oy vereceğine daha kolay karar verse?*****Saygı duruşu yetmedi! Küçücük ilköğretim okulu öğrencilerinden “Filistin için saygı duruşu” yapmalarını isteyen Milli Eğitim Bakanlığı’na öğrencileri siyasete alet etmek yetmemiş. Şimdi de okullarda öğrencilerden “Filistin için bağış” yapmaları isteniyormuş.Yakında çocuklardan “Gazze’ye savaşmaya gitmeleri” istenirse şaşırmayın.Bugüne kadar hiçbir ülkede ve Türkiye’de görülmemiş uygulamaları sürdürmeye ve kimseye hesap vermemeye kesin kararlılar!
Biliyorsunuz 2009’a girerken yazdığım ilk yazılardan biri bu soruyu içeriyordu; yeni yılda cevabını beklediğim soru olarak “Yasama (meclis), yürütme (hükümet), cumhurbaşkanlığı, yargı, YÖK (üniversiteler) başta olmak üzere devletin tüm makamlarını, kurumlarını ele geçirmiş bir siyasi güç, örneğin rejimi değiştirmeye varacak eylemleri yürürlüğe koyarsa onları kim, hangi sivil güç durduracak” demiştim.Tekrarlıyorum: Adli Tıp Kurumu’nda bile “istedikleri sonuçları elde etmek üzere” kadroları değiştiren (ki bu Üzmez olayında aynen yapılmıştır) bir iktidar, geride kalan ve tepki gösterebilecek herkesi de farklı yöntemlerle susturur, sindirir, önünde tek bir engel bırakmazsa onu kim durduracak?Öyle ya, anayasalar ve anayasa mahkemeleri aslında devleti ve rejimi öncelikle “iktidarların, meclislerin yapacağı yanlışlardan korumak için” vardır ama onlara da el atılmış durumda... Yüksek mahkemeler dışında kalan yerel mahkemelerin, yargıç ve savcıların nasıl Adalet Bakanlığı baskısı altında tutulduğunu ise sık sık tekrarlıyoruz.Zaten bu baskı nedeniyledir ki gerçekleri dile getiren deneyimli hukukçular, örneğin YARSAV Bşk. Ömer Faruk Eminağaoğlu Adalet Bakanı Şahin’in fena halde tepkisini çekmiş ve ona “Sanki YARSAV değil YARSAP Başkanı” gibi anlamsız ve haksız bir saldırıya geçmesine neden olmuştur. Demokratik-özgür bir ülkede, konuşmak Yargıç ve Savcılar Birliği Başkanı’nın en doğal hakkıdır ama Bakan bunu bile kabullenemiyor. Neden? Yargıya yapılan siyasi baskıyı kimsenin anlatmaması, Ergenekon olayını da “savcılar yerine polisin yürüttüğü” nün ve bunun kabul edilemez olduğunun duyurulmaması mı gerekiyor?YÖK’ÜN İŞGALİ...Son olarak 5 YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu) üyesi 2008 yılını değerlendirirken YÖK’le ilgili gerçeği ortaya koymuşlar. Diyorlar ki:“Anayasa’da YÖK üyelerinin Cumhurbaşkanlığı, Bakanlar Kurulu ve Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) olmak üzere üç kontenjandan seçilmesi öngörülerek konulara yaklaşımda bir denge kurulması amaçlanmıştır. Oysa 2007’den başlayarak yapılan atamalarda çoğunluğun siyasal iktidarla aynı görüşü paylaşan kişilerden oluştuğu görülmektedir.Son dönemde çok sayıda devlet ve vakıf üniversitesi kurulması yakın gelecekte ÜAK kontenjanından seçilecek üyelerin de aynı doğrultuda olmasına yol açacaktır.” Bu kadrolaşmanın YÖK Genel Kurulu ile sınırlı kalmayıp idari ve denetim kademelerine de başka kurumlardan atama yapılarak pekiştirildiğine... Sağlık ve Milli Eğitim Bakanlarının YÖK Genel Kurulu yetkisindeki konularda “YÖK kararı beklemeden” açıklama yapmasının YÖK Başkanı’nın da “Genel Kurul yetkisindeki” konularda karar alınmış gibi demeçler vermesinin YÖK-Hükümet ilişkisini ortaya koyduğuna da yine aynı açıklamada dikkat çekiliyor.Şimdi ben birinci paragraftaki ve o yazımdaki soruyu tekrarlıyorum; kim durduracak?Oldukça geç oldu aslında ama yine de düşünseniz diyorum, hiç değilse çok geç olmadan!*****Halk Ergenekon bunalımında! Milleti nihayet serseme çevirdiler, insanlar mutsuz, şaşkın ve bunalımda... Yerden göğe de haklılar, şu “tek günü sorunsuz, skandalsız geçmeyen” memlekete bakın: ortada bir “darbe yapacaklardı” iddiası ve dolanmış yün yumağına benzer halde bir karmaşa var...Başbakan ve partisinin milletvekilleri ile birkaç iktidar yandaşı gazete olayları konuya müdahil savcılardan, avukatlardan bile önce haber alıp açıklama yapıyorlar, kitaplar, yazılar yazıyorlar ve sonra Başbakan ile Adalet Bakanı “ana muhalefetten yavru (!) muhalefete, medyadan tepki gösteren hukukçulara kadar” veryansın ediyorlar... Neymiş “yargı bunun için var”mış, “yargı rahat bırakılmalı”ymış.Önce siz rahat bırakın demek lazım yine, madem ki “yargı bunun için var” yargı susarken siz neden işi gücü, ekonomiyi, yolsuzluğu, dış politikayı bırakıp her dakika Ergenekon açıklaması yapıyorsunuz?Gizli olması gereken ve yasalara göre deşifre edilmesi, kayıt cihazlarıyla izlenmesi, izletilmesi yasak olan soruşturmanın her safhası neden ortada?Size verilen “belli şahıslar ve gazeteciler bütün bilgileri, gözaltı listelerini önceden nasıl biliyorlardı” soru önergelerini cevaplayacağınıza neden her kesimle kavga etmektesiniz?Akli durumu, tanıklık yapmasının mümkün olup olmadığı bilinmeyen ve “Türkiye’den intikam alacağım, bu avantajı sonuna kadar kullanacağım” diyen Tuncay Güney isimli şahsın 2001 yılındaki (ve önceden kitap olmuş) konuşması neden şu anda ortaya çıkarıldı, o kadar önemliyse neden bugüne kadar beklendi? Bu bandı medyaya kim sızdırdı? Konuşmayı o kadar sevdiklerine göre bari bu soruları cevaplasalar da öğrensek. Son yıllarda ABD’nin Ortadoğu ülkelerindeki oyunlarını anlatan çok sayıda film yapılmış ve biz de izlemiş olmasak görüntüde inandırıcı malzeme var. Ama maalesef artık hiç kimse görünüşe aldanmıyor, aldanamıyor.Ne kadar çok kroki, ne kadar çok gıcır gıcır silah, bomba, çıksa da “Acaba” sorusu hep orada duruyor.Bu dava ve operasyonlar seçime kadar (ve belki sonra da sonsuza kadar) hızla süreceğine göre de hep duracak!*****İbrahim Şahin hasta mı, sağlam mı? Ergenekon olayı “James Tuncay Bond” ile tutuklu İbrahim Şahin üzerinden yürüyor malum. Bond Tuncay Güney’in akli durumu üzerinize afiyet görünüyor da Şahin’i tam olarak anlayamadık.Kendisinin Susurluk nedeniyle tutukluluğunun sona erdirilmesi “hafızasını yitirdiği” söylenerek olmuştu. Oysa Ankara’nın ünlü avukatlarından Şevket Çizmeli aldığı bilgilere göre Şahin’in beynine takılan bir aletle “hatırlayabildiğini” söylüyor.Avukatları ve birçok kişi tarafından bilinen bir durummuş. O zaman şu soru geliyor;Neden bugüne kadar öncelikle Susurluk olayından gelen tutukluluğu yeniden sağlanmadı? (Hastalık süreklilik göstermiyorsa tutukluluğa engel yok...)Neden bugüne kadar serbestti?Şu anda bir alet yardımıyla konuşabilen birinin birçok ismi dile getirmesi, olaylara yön vermesi hukuken ne derece kabul edilebilir?Bir soru daha (acabalar bitmiyor ki):“Şahin’in en önemli itirafı ‘generallerin onu müsteşar yapma teklifi’ idi” deniyor. Hafızası gidip gelen, sağlıklı düşünemeyen bir adam, üstelik müsteşar olması için Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın onayı gerekirken generaller tarafından nasıl müsteşar yapılabilirdi ki? Allah aşkına biri de bunu açıklasın.Yeter yahu, bıktık saçma sapan düzmece haberlerden!
Başbakan Erdoğan daha önce onlarca kez “Ben BOP’un eşbaşkanıyım” diyerek övündüğü ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi”nin şimdi vefat ettiğini haber veriyor bize... Ve “Sen BOP’un ne demek olduğunu biliyor musun” diye soruyor.Bize... BOP’un ne demek olduğunu, ABD’nin Ortadoğu’ya vermek istediği şekil için Türkiye’ye biçtiği “Ilımlı İslâm ülkesi” rolünü, bunu ve “AB’ye girmeyin, sizin yeriniz dini de kültürü de size benzeyen Arap ülkeleridir” diyen Huntington’la başlayarak Richard Hollbrooke’un “İşte dünyanın iki ılımlı İslam ülkesi: Malezya ve Türkiye” açıklamasıyla Türkiye’ye kakalanmak istenen yeni rejimi kendisine aylar, yıllar önce anlatmaya çalışanlara... Ki o Ilımlı İslâm örneği Malezya Hollbrooke’un bu müthiş ifşaatından kısa süre sonra birkaç gün içinde ‘laiklikten şeriata geçtiğini’ dünyaya açıklayıvermiş, Türkiye’yi gerçekte “Dünyanın tek laik-demokratik rejime sahip Müslüman çoğunluklu ülkesi”, Hollboore’a göre ise “Tek ılımlı İslam ülkesi” olarak bırakacak şekilde rejimini tümüyle dönüştürmüştür.Şimdi Başbakan “Sen BOP’un ne demek olduğunu biliyor musun” diye soruyor. ‘Biz çok uzun süredir biliyoruz, ya siz’ demek ne cevap verecek acaba?Cevabı “biliyor musun” sorusundan sonra şöyle gelmiş: “BOP bölgeye barışı, insan haklarını, kadın haklarını ve demokrasi getirmek için hayata geçirilmiş bir projeydi. Biz bu projede görev almayı bölge barışı için istedik. Tayyip Erdoğan’ın attığı bir imza yoktur, sadece insanî olarak üstlenilmiş bir görevdir. BOP doğmadan ölmüş bir projedir.” İyi ki doğmadan ölmüş bir proje oldu da Türkiye ABD işgüzarlarının masa başında parmaklarını veya ellerindeki sopaları Ortadoğu haritasına uzatarak verdikleri kararın, “Fas’tan Orta Asya’ya kadar 24 ülkenin sınırlarını ve rejimlerini” değiştirme, sözüm ona Türkiye’yi de din diktatörlüğüyle yönetilen, radikal dinci baskılarla ve şiddetle özdeşleşen ülkelere örnek bir Ilımlı İslâm Cumhuriyeti haline getirme plânlarından kurtardı. Ilımlı İslam diye laik rejimi dönüştürmeye, laikliğin dibini kazmaya başladıklarında Malezya’nın kaderinden kurtulmanın imkansız olduğu ortada... Türkiye bugünkü rejimiyle zaten diğer İslam ülkelerine örnek bir durumda... Ne istiyorsunuz Türkiye’den?BOP, mop diye alengirli isimler koyarak neden aldatıyorsunuz?Ne barışı, olay paranoya önlemi!Başbakan BOP eşbaşkanı olmayı “bölge barışı” için istediğini, “insani bir görev üstlendiğini” söylüyor. BOP’un anlamının bu olmadığını anlamak için sadece “Medeniyetler Çatışması” kitabını okuması, Huntington’un masum bir yazar değil ABD’nin resmi görevlisi olduğunu, BOP planının ise “11 Eylül İkiz Kuleler Saldırısı” ndan sonra ve yalnızca ABD’nin güvenliğini sağlamak, Amerika’yı paranoyadan kurtarmak üzere, dinci terör korkusunu bertaraf etmek için ortaya çıktığını hatırlaması yeter.İnsanî görev üstlenmeye gelince... Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıdır ve kişisel görüşlerle, isteklerle karar verme hakkı yoktur. “Eşbaşkan” olmayı kabul etmeden önce BOP’un ne olduğunu kendisinin öğrenmesi bir numaralı göreviydi. Başbakanlar özür dilemeyi de bilmeli. Haydi Deniz Feneri, diğer yolsuzluklar, Gazze başarısızlığı konusunda dilenmedi, hiç değilse BOP’da dürüst olalım. Milletin “yutma ve hazım yeteneğinin” de bir sınırı var yani! *****Okullarda Filistin için saygı duruşuDün bir veliden, bir anneden aldığım mektup şöyle diyordu: “Bu sabah Milli Eğitim Bakanı’nın yeni bir sürpriziyle karşı karşıya kaldım ve şok oldum. Okullarda Filistin’de ölen çocuklar adına saygı duruşunda bulunulması için genelge yayınlanmış. Bir anne ve insan olarak yaşanan drama çok çok üzülmekle beraber bu yapılanı okulların siyasete karıştırılması olarak görmekteyim. Bu konuyu aynı okulun içinde beraber okuduğu Yahudi arkadaşları ile aralarında sorun yaratmayacak şekilde algılayacak bir yaşta değiller. Oradaki çocuklar doğal afet sonucu ölmüyor. Siyasi ve ekonomik çıkarlar nedeniyle çıkarılmış bir savaşın sonucunda ölen çocuklar için saygı duruşunda bulunmak taraf olmak anlamındadır ve çocuklar bu siyasete alet edilemez, bu yönde bir eyleme zorlanamaz.” Ne kadar haklı olduğunu görebiliyor muyuz acaba? Biz yıllardır PKK terörü altında binlerce gencimizi, çocuğumuzu, aileleri yitirirken herhangi bir ülkede saygı duruşu yapıldığını gördük mü? Ayrıca BM’nin aldığı ateşkes kararının hem İsrail, hem de Hamas tarafından reddedildiği biliniyor. Yani ölen çocuklardan bizzat Hamas’ın kendisi de sorumlu ve savaşın devamını istiyor. O çocuklara karşı bizim kadar üzüntü duymuyor. Bu durumda bizimki Türkiye’nin aşırı Hamas destekçisi görünerek yaptığı hatanın, “kraldan çok kralcı” olmanın yanında bir de öğrencilerimizi siyasi taraf yapmak değil midir?Milli Eğitim Bakanı da bakan olduğunu unutup “kişisel insanî kararlarını” okullara mı uygulatıyor?
Oysa hayır, gerçek bu değil. Gerçek Ergenekon soruşturması denen soruşturmanın adil bir şekilde yürütülmediği... Olayın hukuki bir soruşturma olmaktan çıkarılıp siyasi bir kimliğe bürünmüş olması.AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün’den başlayarak İzmir Milletvekili İbrahim Hasgör’e kadar birçok AKP’linin operasyonu ilgili savcılardan daha iyi biliyor havaya girmesi... Tepkiler bunlara geliyor.Ne demişti Hasgör: “Biz bu dalgaları bekliyorduk. 30-35 kişiyle olmaz, devamı gelecek. Bunlardan daha çok var.” 11 Ocak Pazar günü Her Açıdan’da CHP Genel Bşk. Yardımcısı Onur Öymen çok önemli bir olay daha anlattı. “Gerekirse ismini de açıklarım” dediği çok üst düzey bir AKP yetkilisiyle birkaç ay önce bir uçak yolculuğunda karşılaştığını ve kendisine “Siz bekleyin, daha muvazzaf subayları tutuklayacaklar, onun arkasından sıra yargı mensuplarına gelecek” dediğini söyledi ve sordu: “Her şeyi çok önceden biliyorlar. Nereden biliyorlar?” Bond’dan al haberiŞimdi “Nedir bu telaşınız” diyen Başbakan çıkmalı ve açıklamalı; nereden biliyorlar? Savcı Öz önceden gözaltına aldırıp sonradan Kanada’daki haham Tuncay Öz’e “Şu şu kişilerin örgütle ne ilişkisi var, uluslararası uyuşturucu kaçakçılığıyla veya cinayetlerle ilgileri var mı” gibi soruları sorarken bir sonraki operasyonda (veya DALGADA) gözaltına alınacakların listesini de AKP’ye ve isimleri önceden listeler halinde yazan malum gazetelere mi veriyor, nedir?Nereden ve nasıl biliyorlar?Bunları, “Bana yapılan işkencenin intikamını Türkiye’den alacağım, bu avantajı sonuna kadar kullanacağım. Ben James Bond’dan daha ünlü bir ajanım” diyen yarı kaçık bir adamdan Türk mahkemelerinin medet umduğunu (Türkiye’yi prangalarından o kurtaracaksa vay haline bu devletin), hayatı boyunca onuruyla yaşamış, en önemli görevlerde ismine gölge düşürmeden çalışmış yargı, üniversite, TSK, medya mensuplarının önce “örgütle bağlantılı, şüpheli” denerek gözaltına alınıp veya evi aranıp yeterli suç delili bulunamadığı için serbest bırakıldıklarını gören millet neden telaşlanmasın?Operasyonlar “piyango gibi” yapılıyorsa “herkese çıkabilir”, öyleyse herkesin adaletsizliğe, hukuksuzluğa, dinden sonra sıranın hukukun siyasallaşmasına gelmesine itiraz etme hakkı yok mudur? Aynı halk, aynı medya Susurluk olayında “1 dakika karanlık” eylemi yapar, herkes araştırmanın, soruşturmanın yanında yer alırken neden Ergenekon’da tepki vermektedir, Başbakan hiç düşünüyor mu acaba?Haydi bırakın Türkiye’yi Batılı gazeteler “AKP’nin laik rakiplerine karşı sürdürdüğü cadı avı” şeklindeki yorumları neye bakarak yapmaktalar?Başbakan bir şeyi daha unutuveriyor; bugün hukuksuzluğa karşı, suçlularla suçsuzları, dürüst ve onurlu insanları aynı kefeye koyma gayretine karşı gösterilen telaş, hâlâ dava açtırmadıkları Deniz Feneri yolsuzluğunda, Şaban Dişli ve diğer belediye yolsuzluklarında, dev rüşvet olaylarında, hakim ve savcıların hükümet baskısında olması konusunda, çocuk tecavüzcüsü Üzmez’in serbest bırakılması için Adli Tıp’ta döndürülen dolaplarda, 7 üniversiteli gencin Doğalgaz’ın açık ve net ihmaliyle ölümüne kayıtsız kalınması ve hatta arkalarından yapılan çirkin yakıştırmalarda, Aktütün terör saldırısında ihmal var mıydı konusunda da gösterildi.Şimdi “bağırsaklar temizleniyor” derken daha önce dokunulmazlıkları kaldırıp ülkenin meclisinin bağırsaklarını temizlemeye yanaşmadıklarında da. Erdoğan bunlar olurken neredeydi bilmem ama belli ki hiç hatırlamıyor... Ama bu çıkışlarıyla insanları sindirmesi, olayların halk, muhalefet partileri ve medya tarafından sorgulanmadan kabulünü sağlaması çok zor.Ankara’da dün yeni silahlar bulunmuş, hükümet yargıyı rahat bıraksın da bu karanlık olayın ne olduğu bir an önce ortaya çıkarılsın. Her dalgada suçlunun yanında suçsuzlar da okka altına gitmesin. Seçim öncesi dev yolsuzluklar konusunda ağzını açmayan (davaları da açmayan) hükümet işi gücü bırakıp gece gündüz sadece Ergenekon’la uğraşmasın, şeffaflaşmayı yargı yürütsün. Keşke “bağımsız yargı” diyebilseydim!*****Bahçeli’nin kaybettiği davaKadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği KA- DER’in yerel seçimlerde kadınların desteklenmesi için başlattığı “Gerçek Demokrasi İçin Yüzde 50 Kadın Aday” kampanyasının afişini görmüş müydünüz bilmiyorum.Her ne kadar böyle bir teklifi kabule hiçbiri yanaşmayacaklarsa da üç büyük partinin liderleri Erdoğan, Baykal ve Bahçeli’yi gülerken, ortadaki Erdoğan’ın ellerini diğer iki liderin omzuna atmış şekilde gösteren ve üstünde “Üçümüz de aynı fikirdeyiz” yazan bir posterdi bu...Ve Devlet Bahçeli “Belediye seçimleri öncesinde kendisini siyasi rakibi Erdoğan’ın kolları altına girmiş gibi gösteren bu afişin seçmenlerinin tepkisine neden olacağını, kendisinin de kişilik haklarına tecavüz niteliğinde olduğunu” söyleyerek dava açtı.Fotoğrafın görsel basın ve internette kullanımının durdurulmasını, afişlerin de toplatılmasını istiyordu.KA-DER Bşk. Hülya Gülbahar ise dava için “Bu birbirimize ve mizaha ne kadar tahammülsüz olduğumuzu gösteriyor” demişti.Devlet Bahçeli sonunda açtığı davayı kaybetmiş... Yani KA-DER isterse bu posteri kullanmayı sürdürebilir. Ama bence Bahçeli üzülmemeli, hatta tam aksine memnun olmalı... Her ne kadar Türk halkı gerçek hayatta böyle dostça bir fotoğrafı görmeye hasret ise de düşmanlıklardan, kutuplaşmalardan, sıkıntılardan öyle bıktı ki posteri bile onun içini ısıtmaya ve her üç lidere de “olduğundan daha fazla sempatiyle” bakmasına yeter. Yani puan kaybettirmez, kazandırır.Buna hiç şüphe yok!
Bazı gazetecilerin, akademisyenlerin, parti veya vakıf başkanlarının son Ergenekon operasyonu ile ilgili basın açıklamalarını, yazılarını okuyorum dikkatle...Kimi “son olarak ortaya çıkan cephanelerin toplum görüşünde farklılık yaratacağını, ‘Bu işin altı boş değilmiş’ deneceğini ama toplumda bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir panik havası olduğunu”, kimi “devrimciler ve sosyalistlerin yıllarca Susurluk ile 12 Eylül darbesinin bağlantılı olduğunu zaten söylediğini” anlatıyor, kimi ise “Sadece Susurluk araştırılmıyor, Türkiye’nin bugünü araştırılıyor” diyor.Ruşen Çakır’ın “Fethullah cemaati başta olmak üzere İslâmi camianın sonsuz desteklerine rağmen Ergenekon’un tam anlamıyla topluma mal olabildiğini söylemek mümkün değil” cümlesi de dikkat çekici... Ben böyle bir özel destek olduğunun açık ifadesini ilk kez duyuyorum. Hani polisle ilgili “yakınlık, kadrolaşma” iddiaları vardı ama “Ergenekon için sonsuz destek”ten söz edilmemişti (benim bile gözümden kaçmış olabilir mi? Hafif “şahinimtrak” gözlerim vardır da üzerinize afiyet).Her ne kadar “sadece Susurluk araştırılmıyor” dense de Ergenekon dönüp dolaşıp Susurluk’ta kilitleniyor. O zaman da “elinde devletin tüm belgeleri, savcıları, polisi bulunan hükümet 7 yıl neden bekledi de bütün bu suçlular ve cephaneler bir arada ve bugün ortaya çıktı” sorusu geliyor akla. Ki bu soru okurlardan da en çok gelen sorulardan biri.Ve tabii yine “İbrahim Şahin ve onun gibi evinde, orada burada cephane bulunan bir grup ya da birkaç grup suçlu”nun, eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç gibi insanlarla aynı kareye sokulması konusu akıllardan çıkacak gibi değil. İster Susurluk, ister 12 Eylül veya bugün için “bilindik suçluların, karanlık grupların, çetelerin” planladığı olaylar olsun, hiçbir neden, hiçbir bahane toplumun temiz, dürüst, saygın insanlarının adının “cinayetler işlemiş ya da planlamış” isimlerle bir araya getirilmesini; aynı gün, aynı operasyonda ve neredeyse beter şartlarda aranmalarını, gözaltına alınmalarını (bkz. Kemal Gürüz) mazur gösteremez. Unutturamaz.Bizlere gelen yüzlerce okur maili ve yorum da toplumdaki huzursuzluğu, bu yanlışa gösterilen büyük tepkiyi açıkça ortaya koyuyor.“BAĞIRSAK TEMİZLEMEK” DEYİNCE!Öte yanda The Guardian’ın “AKP’nin laik rakiplerine karşı sürdürdüğü cadı operasyonu” yorumu var. Madem ki bu dürüst bir “çeteleri yakalama operasyonu” dur, haydi Türkiye içinde görülen tepkiye kızıyorsunuz ve onları “yargıyı rahat bırakın” diye paylıyorsunuz (bu konuda sabıkalı olmanıza rağmen) ya dışardan yapılan bu yoruma ne diyeceksiniz?.. Uzaktan gözleri iyi görmüyor mu acaba, miyopları mı var?Yoksa tam aksine uzaktan bakınca olaylar içerdeki kafa karıştırmalardan bağımsız daha net mi görünüyor? (“AKP’nin laik rakiplerine karşı sürdürdüğü” tanımı da ilginç, bunlar AKP’nin laikliğe ve laiklere karşı olduğu kanısına nasıl varmışlar??)Ve üstelik henüz AKP Grup Bşk. Vekili Nihat Ergün’ün Deniz Baykal’ı neredeyse “Ergenekoncu” ilan ettiği tehditkar konuşmayı, bir AKP milletvekilinin “Durun bekleyin, daha başkaları var. Sıra onlara da gelecek” dediğini, sanki soruşturmayı AKP yürütüyormuş havasına girdiklerini duymadan yaptılar “AKP’nin cadı operasyonu” yorumunu.Bunları da duysalar daha emin yazarlardı... Deniz Feneri davasının açılmasını sağlayacak dosyayı hâlâ (ne hikmetse) bir türlü getirtemeyen, Şaban Dişli ve diğer dev rüşvet, belediye yolsuzluğu olaylarını, Hüseyin Üzmez’in tahliyesini ağzına bile almayan, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması böylece herkesin bağırsaklarının temizlenmesi için kılını kıpırdatmayan ama Ergenekon için “Biz yargıya yasadışı faaliyet görüyorsanız, şaibe görüyorsanız ucu nereye varırsa varsın üzerine gidin diyoruz. Türkiye bağırsaklarını temizliyor, gelecekte daha şeffaf olacaktır” diyen Adalet Bakanı Şahin’i duymuş olsalar hiç şüphe yok bu komediyi de yazarlardı. Tabii “bu nasıl temizlik, nasıl şeffaflık Bay Bakan” sorusuyla birlikte...ÖNCE TUTUKLA, SONRA SUÇ ARA!Yasadışı faaliyet yapanların, hem de 7 yıl beklenmeden derhal yakalanması gerekirdi. Ama medyadaki son haberlerde; “operasyonla ilgili gözaltına alınan 7 kişi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı... Gözaltına alınan 6 subaydan bazıları serbest bırakıldı” gibi haberler var. Bundan önceki operasyonlarda da gözaltında günlerce tutulup serbest bırakılanları gördük.Nedir bu? Ağır suçlulara, hırsızlara, tecavüzcü ve katillere iyilik düşünülen ve yapılan bir dönemde, elinde yeterli suç delili olmadan böyle büyük bir sıkıntı ve mağduriyet insanlara nasıl yaşatılabilir?Yargıtay Onursal Başsavcısı olan, ülkenin yüksek mahkemesinin onur payesine erişmiş bir insanın evi cinayet örgütleriyle aynı operasyonda nasıl aranabilir?Elde onu gözaltına alacak bir suçlama, delil yoksa “örgüt mensuplarıyla irtibatta olduğu değerlendirilen şüphelinin” diye başlayan bir arama emri nasıl yazılabilir? Sabih Kanadoğlu’nun uğradığı büyük manevi zararı kim telafi edecek?“Durun bekleyin, sırada başkaları var, onları da içeri alacağız” diyenler mi, yoksa 2001 yılında çalıntı bir aracı satarken yakalanıp sorgulanan ve “Kendi kendime bir gün bunun intikamını muhakkak alacağım dedim” sözlerinin sahibi Tuncay Güney’e “önce tutuklattığı kişilerin Ergenekon’la ilişkisi olup olmadığını soran” ve ondan medet uman Savcı Zekeriya Öz mü?Ne çok soru işareti var görüyorsunuz. Ama cevapları yok maalesef!
Saadet Partisi eski Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu son Ergenekon operasyonunun başladığı ve Sabih Kanadoğlu’nun evinin aranması şokunun yaşandığı gün ekranda Hüsamettin Cindoruk’un karşısında ısrarla tekrarlıyordu:“Resmin bütününe bakmak lazım. Bunlar darbe ortamını hazırlayacak, ordu da darbe yapacaktı...”Cindoruk her zamanki sükuneti ile gülümseyerek; “Yargı henüz olayı çözmüş değil, tutuklanmış olanların iddianameleri bile sonradan hazırlanıyor ve tartışılan şey buradaki hukuksuzluk tablosudur ama siz her şeyi çözmüş, konuyu kapatmışsınız.”Daha henüz Savcı Zekeriya Öz’ün Şener Eruygur, Hurşit Tolon, İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu’nun da aralarında bulunduğu bazı isimler hakkında “örgütle ilişkileri nedir” sorusunu ABD’deki Tuncay Güney’e sorduğu, ilişkilerini ilgili savcı bile bilmediği halde bu kişilerin gözaltına alınıp bazılarının tutuklandığı, bazılarının bu nedenle ağır sağlık sorunları yaşadığı bir ortamda Mehmet Bekaroğlu’nun yaptığı gibi Ergenekon’la ilişkilendirilen tüm isimleri aynı şekilde suçlayanların sayısı az değil. “Herkesin evinde en az birkaç silahın bulunduğu, silah meraklılarının gereğinden fazla olduğu bir ülkede aranan evlerde çıkan 1 ya da 5 silah onları örgüt üyesi sayma hakkını verir mi” sorusunu sormadan başlıyoruz hepsini toptan suçlamaya...Eski Özel Harekat Dairesi Başkanvekili İbrahim Şahin’in “evinde çıkan krokiler”le Gölbaşı’nda yapılan aramada silahlar, bombalar bulunuyor. Veya örgüt üyesi olduğu söylenen bazı ordu mensuplarının evinden silah, bomba çıkıyor. Bunların elbette araştırılması, Susurluk olayıyla, Danıştay suikastıyla, 28 Şubat’la veya darbe isteyen çetelerle ilişkisi varsa suçluların ortaya çıkarılması gerekir. Buna da kimsenin bir itirazı olamaz. (Susurluk olayını çözmek için neden yıllarca beklendi sorusu da önemli aslında...)Kafaları öyle karıştırdılar ki...Ama İbrahim Şahin gibi zaten daha önceden suçlu bulunarak cezaevinde kalmış isimlerin, suçluluğu kanıtlanabilecek ya da hakkında kesin deliller bulunan kişilerin olması, en üst düzey görevlerde bulunmuş Kanadoğlu ve onun gibi diğer saygın ve dürüst insanların evini arayıp “cinayetler işlediği iddia edilen bir örgütle” ilişkilendirilmelerini, YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz gibi “adi suçlu muamelesi yapılarak” iteleye kakalaya, tepesinden bastırıp araçlara bindirilmelerini haklı çıkaramaz. Gerçek bir hukuk devletinde suçsuz (veya hakkında herhangi bir suçla ilgili iddia bulunmayan) insanların manevi kişiliği, onuru böyle ağır şekilde zedelenemez.Birkaç kişi veya grubun karanlık işler çevirmeye kalkmış olması “devletin bir bölümünü veya tümünü” zan altında bırakacak girişimlerin haklı görülmesini sağlayamaz.Ergenekon operasyonlarıyla ve özel eşyalarına kadar aranan, gözaltına alınan, tutuklanan saygın kişilerle ilgili tepkilerin “elde çetecilikle ilgili suç kanıtı olanlar”la veya gerçekten karanlık planlar peşinde koşanlarla ilgisi yoktur.Mesele, bu kadar ciddi bir konuda bile elmalarla armutları aynı küfeye koymaya, sapla samanı karıştırmaya kalkılması, Ergenekon davasının gerçekten de “AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerine tepki gösteren” kişi ve kesimlere gözdağı verme, korkutma ya da “gündem değiştirme” gibi nedenlerle kullanılıyor olması şüphesinin artık toplumda iyice yaygın hale gelmesidir.“Her Açıdan” araştırıyorCevabı aranması gereken soru “Suçlu olduğu kanıtlanmış veya aleyhinde güçlü deliller bulunanların evinde ya da orada burada çıkan silahlar, saygın kişileri veya devleti suçlamaya yeter mi” sorusudur.Kafalar çok fazla karıştırıldı, bu arada iktidarla bağlantılı yolsuzluklar da, Türk hükümetinin İsrail’in Gazze saldırısıyla ilgili yaptığı hatalar da “gündemin değişmesiyle” unutuldu.Bu hafta Her Açıdan’da son Ergenekon operasyonunu ve Ergenekon’la ilgili merak edilen tüm soruları tartışacağız.Devamlı olarak tekrarlanan “Kimsenin dokunulmazlığı yoktur, şu bilinmelidir ki yargı herkese dokunur” diyenler acaba gerçekten doğruyu mu söylüyor onu araştıracağız.Program konukları; evi arandığı sırada Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun yanında bulunan Barolar Birliği Bşk. Özdemir Özok, CHP Gnl. Bşk. Yrd. Onur Öymen, Hak ve Eşitlik Partisi Gnl. Bşk. Osman Pamukoğlu, Saadet Partisi Gnl. Bşk. Yrd. Ahmet Demircan ile eski Bayındırlık Bakanı-Susurluk Kom. üyesi Yaşar Topçu olacak.Bilmediğiniz çok şeyi öğrenmek istiyorsanız “sadece gerçeği arayan” Her Açıdan’ı kaçırmayın derim. (11 Ocak Pazar, öğlen 12.30’da STAR TV’de.)
Adalet Bakanı Şahin kendisinden beklenmeyecek bir açıklama yapmış ve demiş ki:“Bir yargısal faaliyetle ilgili olarak farklı yorum içinde olmak, hakim ve savcılarla ilgili şüphe yaratacak demeçler vermek kimsenin hakkı da, haddi de değildir. Lütfen hakimlerimizi, savcılarımızı rahat bırakalım, onlar her türlü baskıdan uzak görevlerini yapsınlar. Türkiye’nin Adalet Bakanı olarak...” Evet, buradan sonra da “açıklama yapmak zorunda kalmaktan üzüntü duyduğunu, yargı bağımsızlığına gölge düşürmemeye hepimizin özen göstermesi gerektiğini” söylüyor...Nasıl da önemli ve dahi doğru bir konuşma! Peki ben neden bu konuşmayı ondan beklemiyor, duyunca şaşırıyorum?Manyak mıyım ben, yoksa Adalet Bakanı ile bir sorunum mu var?Tabii ki hayır, ne manyağım ne de onunla kişisel bir sorunum var. Ama yargının onunla ve partisiyle ilgili ciddi sorunları olduğu gerçeğini biliyorum...Eğer bir Adalet Bakanı topluma “yargıyı rahat bırakmayı” öğütlüyorsa (hem de oldukça sert şekilde) bunu önce kendisinin yapması, halkın “balık hafızalı” ya da “cahil” olduğunu düşünerek konuşmaması, o topluma hakaret etmemesi gerekir.Yıllardır kendisine “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”na Başkanlık yapmasının, Bakanlık Müsteşarı’nın da orada bulunmamasının çok yanlış olduğu, hatta HSYK’nın Bakanlıktan bağımsız bir sekreteryasının olması gerektiği defalarca hukukçular ve basın tarafından söylendi. Sayısız uyarı yapıldı.O hiç duymadı (!), cevaplama gereği de duymadı. Hakim ve savcıların bağımsızlığı bu şekilde önlenirken bir de üstüne her birini, özel konuşmalarına kadar tek tek dinlemeler, izlemeler başladı. İnternetten hangi gazeteleri okudukları bile izlenir oldu.Bu şekilde baskı altında tutulan hakimlerin; ücra köşelere sürülme tehlikesi varken (bazıları bunu yaşarken) özgür çalışması, konuşması, hatta düşünmesi mümkün müdür?Böyle bir durumda Bakan bu tür bir konuşmaya kimi inandırabilir?.. Ayrıca “yargıya güvenmediğimiz için dokunulmazlıkları kaldırmıyoruz” diyen AKP değil miydi, yargı bağımsız ise neden güvenmiyorlardı?Bunlar bir yana, madem ki “yargıya baskının çok yanlış olduğunu” biliyorlar AKP’ye açılan kapatma davası sırasında parti yöneticilerinden, milletvekillerine, yandaş gazete ve yazarlara, hatta (şikayetlerini özel olarak iletip “bizi destekleyin” diyerek) AB’ye, ABD medyasına kadar yargıya, hem de Türkiye’nin en üst yargısı Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları/yaptırdıkları aralıksız ve hakarete varan baskıları nasıl açıklıyor Sayın Bakan acaba?Yoksa “benim baskım iyidir” ya da “dediğimi yap, yaptığımı yapma” mı deniyor bu politikaya?Türkiye’de herkes çıkar peşinde değil, herkes elini önünde kavuşturup bakan beklemiyor. Herkes her söylenene, yapılana anında inanmıyor. Çok şükür ki böyle olmayan, yalnızca ülkesinin geleceğini düşünen, gerçekleri iyi okuyan ve sorgulayan çok insanımız var.“Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” atasözünü de iyi biliyorlar!.. İngilizcesi de var bu sözün “Action speaks louder than words”, hatırlatmış olayım. *** Emine Erdoğan’ın “poşu olayından farksız” daveti!Acaba kadınların Türkiye’de bugüne kadar her alanda geri bırakılmış olmalarında kendilerinin de rolü mü var? Doğru zamanlarda doğru tepkileri vermek yerine dilsiz gibi susup oturarak, eşlerinin isteklerini kayıtsız, şartsız yerine getirerek veya anlamsız eylem ve söylemlerle ortaya çıkarak geri bırakılmayı hak mı ediyorlar?Hiç istemesem, yakıştıramasam da bu sorular gelmeye başladı artık aklıma. Bir tarafta bu ülkenin inanılmaz başarılara imza atan, ele avuca sığmaz akıllı ve dinamik kadın hukukçuları (ki kendileriyle gurur duyuyoruz) ve tabii daha önce ve bugün üstüne düşeni doğru şekilde yapan az sayıda kadın siyasetçisi, diğer tarafta ya “Filistin’i destekliyoruz” diye topluca boyunlarında poşularla Meclis’e giden kadın milletvekilleri ya da “Filistin’e destek için lider eşlerine toplantı yapıyorum” diyen başbakan eşleri...Ne diyeceğini, ne düşüneceğini bilemiyor insan...Memlekette çocuk tecavüzleri, katiller serbest bırakılıyor topluca (ve Emine Hanım’ın, bakan eşlerinin bir kadın, bir anne olarak bile) bir tepkilerini, seslerini duymuyoruz. 7 pırıl pırıl öğrenci bir defada ve ilgili kurumun ihmali nedeniyle hayatını kaybediyor, 7 ailenin ocağı sönüyor ve arkasından “asıl sorumlu”nun çirkin konuşmaları geliyor çıt yok...Başbakan “kadınlara erkek spiker olmaz” diyor, araştırmalarla kadına, erkeğe yapılan baskılar ortaya konuyor tek bir görüş yok.Ama poşu takıyorlar. Lider eşlerine “Filistin’e destek” yemeği veriyorlar. Neden? Ne yararı olacak bu davetin?“Eşe destek” tamam da...Naomi İsrail’e gidip “Gazze’yi bombalamayın” diye ikna mı edecek yoksa “bu defileye Filistin için çıkıyorum” diyerek AB’yi veya ABD’yi mi etkileyecek?Lider eşleri eve dönünce, izledikleri siyaset gereği İsrail’in saldırısına tepki bile vermeyen “Hamas’ın yayında yer alıyor” görünmeyen veya Amerika’yla Avrupa’yla (hatta el altından İsrail’le) farklı planlar peşinde olan kocalarının fikrini mi değiştirecek?Yoksa onlardan da “Filistin’e bağış yapmalarını” istemeyi mi düşünüyor Enime Hanım.Tamam, hayat müşterektir ve insan “eşinin zor anında” ona destek verir ama bu kadar büyük çaplı zorluklarda faydası yok reklama dönük girişimlerin. Bırakın İsrail’le Filistin arasında taraf olmayı, Filistin’in içinde bile tarafsız olamayan ve bu ciddi hata ile “Türkiye’nin arabuluculuk rolü”nü Mısır’a, Hüsnü Mübarek’e kaptıran bir eşe “kadınlara verilen yemek”le nasıl yardımcı olabilirsiniz?Şimdi Başbakanlık Dış Politika Danışmanı Ahmet Davutoğlu “özel temsilci” olarak ateşkes için toplantılara katılacakmış.Bu da “teselli ödülü” olmalı... “Özel” derken neye özel, kime özel, diğer ülke temsilcilerinden ne farkı var onu da açıklasalardı keşke!