“Yargıyı rahat bırakalım”... Bırakın tabii!

Haberin Devamı

Adalet Bakanı Şahin kendisinden beklenmeyecek bir açıklama yapmış ve demiş ki:

“Bir yargısal faaliyetle ilgili olarak farklı yorum içinde olmak, hakim ve savcılarla ilgili şüphe yaratacak demeçler vermek kimsenin hakkı da, haddi de değildir. Lütfen hakimlerimizi, savcılarımızı rahat bırakalım, onlar her türlü baskıdan uzak görevlerini yapsınlar. Türkiye’nin Adalet Bakanı olarak...”

Evet, buradan sonra da “açıklama yapmak zorunda kalmaktan üzüntü duyduğunu, yargı bağımsızlığına gölge düşürmemeye hepimizin özen göstermesi gerektiğini” söylüyor...

Nasıl da önemli ve dahi doğru bir konuşma! Peki ben neden bu konuşmayı ondan beklemiyor, duyunca şaşırıyorum?

Manyak mıyım ben, yoksa Adalet Bakanı ile bir sorunum mu var?

Tabii ki hayır, ne manyağım ne de onunla kişisel bir sorunum var. Ama yargının onunla ve partisiyle ilgili ciddi sorunları olduğu gerçeğini biliyorum...

Eğer bir Adalet Bakanı topluma “yargıyı rahat bırakmayı” öğütlüyorsa (hem de oldukça sert şekilde) bunu önce kendisinin yapması, halkın “balık hafızalı” ya da “cahil” olduğunu düşünerek konuşmaması, o topluma hakaret etmemesi gerekir.

Yıllardır kendisine “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”na Başkanlık yapmasının, Bakanlık Müsteşarı’nın da orada bulunmamasının çok yanlış olduğu, hatta HSYK’nın Bakanlıktan bağımsız bir sekreteryasının olması gerektiği defalarca hukukçular ve basın tarafından söylendi. Sayısız uyarı yapıldı.

O hiç duymadı (!), cevaplama gereği de duymadı. Hakim ve savcıların bağımsızlığı bu şekilde önlenirken bir de üstüne her birini, özel konuşmalarına kadar tek tek dinlemeler, izlemeler başladı. İnternetten hangi gazeteleri okudukları bile izlenir oldu.

Bu şekilde baskı altında tutulan hakimlerin; ücra köşelere sürülme tehlikesi varken (bazıları bunu yaşarken) özgür çalışması, konuşması, hatta düşünmesi mümkün müdür?

Böyle bir durumda Bakan bu tür bir konuşmaya kimi inandırabilir?.. Ayrıca “yargıya güvenmediğimiz için dokunulmazlıkları kaldırmıyoruz” diyen AKP değil miydi, yargı bağımsız ise neden güvenmiyorlardı?

Bunlar bir yana, madem ki “yargıya baskının çok yanlış olduğunu” biliyorlar AKP’ye açılan kapatma davası sırasında parti yöneticilerinden, milletvekillerine, yandaş gazete ve yazarlara, hatta (şikayetlerini özel olarak iletip “bizi destekleyin” diyerek) AB’ye, ABD medyasına kadar yargıya, hem de Türkiye’nin en üst yargısı Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları/yaptırdıkları aralıksız ve hakarete varan baskıları nasıl açıklıyor Sayın Bakan acaba?

Yoksa “benim baskım iyidir” ya da “dediğimi yap, yaptığımı yapma” mı deniyor bu politikaya?

Türkiye’de herkes çıkar peşinde değil, herkes elini önünde kavuşturup bakan beklemiyor. Herkes her söylenene, yapılana anında inanmıyor. Çok şükür ki böyle olmayan, yalnızca ülkesinin geleceğini düşünen, gerçekleri iyi okuyan ve sorgulayan çok insanımız var.

“Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” atasözünü de iyi biliyorlar!.. İngilizcesi de var bu sözün “Action speaks louder than words”, hatırlatmış olayım.



***




Emine Erdoğan’ın “poşu olayından farksız” daveti!

Acaba kadınların Türkiye’de bugüne kadar her alanda geri bırakılmış olmalarında kendilerinin de rolü mü var? Doğru zamanlarda doğru tepkileri vermek yerine dilsiz gibi susup oturarak, eşlerinin isteklerini kayıtsız, şartsız yerine getirerek veya anlamsız eylem ve söylemlerle ortaya çıkarak geri bırakılmayı hak mı ediyorlar?

Hiç istemesem, yakıştıramasam da bu sorular gelmeye başladı artık aklıma. Bir tarafta bu ülkenin inanılmaz başarılara imza atan, ele avuca sığmaz akıllı ve dinamik kadın hukukçuları (ki kendileriyle gurur duyuyoruz) ve tabii daha önce ve bugün üstüne düşeni doğru şekilde yapan az sayıda kadın siyasetçisi, diğer tarafta ya “Filistin’i destekliyoruz” diye topluca boyunlarında poşularla Meclis’e giden kadın milletvekilleri ya da “Filistin’e destek için lider eşlerine toplantı yapıyorum” diyen başbakan eşleri...

Ne diyeceğini, ne düşüneceğini bilemiyor insan...

Memlekette çocuk tecavüzleri, katiller serbest bırakılıyor topluca (ve Emine Hanım’ın, bakan eşlerinin bir kadın, bir anne olarak bile) bir tepkilerini, seslerini duymuyoruz. 7 pırıl pırıl öğrenci bir defada ve ilgili kurumun ihmali nedeniyle hayatını kaybediyor, 7 ailenin ocağı sönüyor ve arkasından “asıl sorumlu”nun çirkin konuşmaları geliyor çıt yok...

Başbakan “kadınlara erkek spiker olmaz” diyor, araştırmalarla kadına, erkeğe yapılan baskılar ortaya konuyor tek bir görüş yok.

Ama poşu takıyorlar.

Lider eşlerine “Filistin’e destek” yemeği veriyorlar. Neden? Ne yararı olacak bu davetin?

“Eşe destek” tamam da...

Naomi İsrail’e gidip “Gazze’yi bombalamayın” diye ikna mı edecek yoksa “bu defileye Filistin için çıkıyorum” diyerek AB’yi veya ABD’yi mi etkileyecek?

Lider eşleri eve dönünce, izledikleri siyaset gereği İsrail’in saldırısına tepki bile vermeyen “Hamas’ın yayında yer alıyor” görünmeyen veya Amerika’yla Avrupa’yla (hatta el altından İsrail’le) farklı planlar peşinde olan kocalarının fikrini mi değiştirecek?

Yoksa onlardan da “Filistin’e bağış yapmalarını” istemeyi mi düşünüyor Enime Hanım.

Tamam, hayat müşterektir ve insan “eşinin zor anında” ona destek verir ama bu kadar büyük çaplı zorluklarda faydası yok reklama dönük girişimlerin.

Bırakın İsrail’le Filistin arasında taraf olmayı, Filistin’in içinde bile tarafsız olamayan ve bu ciddi hata ile “Türkiye’nin arabuluculuk rolü”nü Mısır’a, Hüsnü Mübarek’e kaptıran bir eşe “kadınlara verilen yemek”le nasıl yardımcı olabilirsiniz?

Şimdi Başbakanlık Dış Politika Danışmanı Ahmet Davutoğlu “özel temsilci” olarak ateşkes için toplantılara katılacakmış.

Bu da “teselli ödülü” olmalı... “Özel” derken neye özel, kime özel, diğer ülke temsilcilerinden ne farkı var onu da açıklasalardı keşke!

DİĞER YENİ YAZILAR