Hamsi baştan kokar!

24 Ocak 2009

En kızdığım 2 şeyi sorsanız “yalan ve yalakalık” derim. İkisinin bir araya gelmesi ise tahammül sınırımı anında aşar.Efendim; Başbakan Erdoğan’ın Trabzon’da TOKİ konutlarının anahtar teslim töreninde yaptığı ve gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi olmayan konuşmasından sonra partilileri tempo tutmuş: “Çete başı Baykal”...O ise şakacıktan “demeyelim, demeyelim” itirazında bulunmuş. (Zira arkadan “hamsi muhabbeti” geliyor.) Önce konuşmaya bakalım; hukuksuz yapıldığı Sami Selçuk’tan başlayarak tüm hukukçular tarafından dile getirilen Ergenekon soruşturmasını kastederek “Arı kovanına çomağı soktukça birileri fena halde rahatsız oluyor” diyor. Aldatmacanın ta kendisi!“Birileri” değil “herkes”, toplumun büyük kesimi adil yargılama yapılmadığı, AKP’yi eleştiren (veya sadece cumhuriyetçi olan, bu da yeterli) çok sayıda isim arka arkaya “çeteci” ilan edildiği için rahatsız. Başbakan’ın yine seçim düşünüp tribünlere oynayacağına millete dürüst davranması, olayları dürüstçe açıklaması gerekmez mi?Sonra Erdoğan “Yalnız Trabzon’u değil tüm şehirleri aynı heyecanla geliştirmenin, dönüştürmenin mücadelesini verdiklerini” söylemiş... “Dış politika, iç politika, ekonomide, sosyal yaşamda Türkiye’yi birinci lige taşıdıklarını, ekonomimizin geldiği muhteşem noktayı” vurgulamayı da unutmamış. Sıra “Türkiye’nin çetelerden temizlendiğine” gelince de halk (pardon AKP’liler): “Vur vur inlesin, hamsi Baykal dinlesin” diye tempo tutmuşlar.Hep merak ederim acaba bu siyasetçiler millete bakınca alınlarında “saf” yazısı filan mı görüyorlar? Bu düzmece tablolara, bebelere masallara sonsuza kadar inanacaklarını, hiç uyanmayacaklarını mı sanıyorlar?Şimdi “Tüm şehirleri geliştirme, dönüştürme”den ve ekonomimizin ve sosyal yaşamımızın ne harika bir noktada olduğundan başlayalım.Şehirlerin gelişmesinden maksat gırtlağına kadar borca batmış bir ülkede, nereden geldiği belli olmayan sınırsız paralarla neredeyse Amerika’dan bile çok, dev alışveriş merkezi ve TV kanalı açılması ise, birileri ihalesinden para götürsün diye milletin paralarının yurt dışından getirilen palmiyeler, lalelerle, sökülüp sökülüp ithal taşlarla yapılan kaldırımlarla heba edilmesi ise şehirler gelişti. Ama şehir içinde bile her gün trafikten onlarca kişinin ölmesinde örneğin, bir değişiklik yok.“Şehirleri dönüştürme” deyince tamam, kimse itiraz edemez. Gözleriyle görenler de, Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın araştırmasından öğrenenler de şehirlerin tek tek nasıl “istenen yapıya, dini baskı rejimiyle yönetilen Arap ülkelerindeki anlayışa” dönüştürüldüğünü ve hatta bunun için camilerde okutulan hutbelerden bile yardım alındığını biliyor.Ekonomi muhteşem, politika harika!Ekonominin ne kadar iyi (!) noktada olduğunu tüm iş adamları neredeyse göz yaşları içinde her gün basında açıklıyorlar. Vatandaşlardan biz gazetecilere gelen “Bankalar borçlarımızın, kredilerimizin ödenmesi için beklemiyor, zaman vermeyi kabul etmiyorlar, intihar edeceğim” veya “Çok çaresizim, işsizim, iş bulamıyorum, ev kiramı, çocuklarımın okul masrafını ödeyemiyorum” şeklindeki imdat çağrılarının arkası kesilmiyor.Demek ki bu durumda da neye inanacağız; ekonominin süper olduğuna... Kimin ekonomisinin?Kendileri ve aileleri ziyafet sofralarında, özel uçaklarda, son model Mercedes’lerde gezen, gemiciklerle iş yapan veya termik santral, tasarruflu ampul fabrikası kuranların...Dış politika ve iç politikanın ne kadar süper olduğuna değinmeyeceğim bile... “Güleriz biz ağlanacak halimize” atasözü durumu anlatmaya yeter.Partilileri oraya toplayıp Ana Muhalefet Partisi Lideri’ne “Çete başı” veya “Vur vur inlesin, hamsi Baykal dinlesin” temposu tutturduktan sonra Başbakan’ın “Demeyin, demeyin” itirazı yapması ise içler acısı bir durumdur.Bir başbakana böyle ucuz politikalarla rekabet etmek, rakibine hakaret ettirip sözüm ona yöresel şiveyle (ve önceden planlanmış şekilde) “Uşaklar hamsiye hakaret edeysunuz da” esprisi yapmak hiç yakışmaz. Bu çirkinliğin cevabı da zaten “demeyin, demeyin” olamaz... Çok yazık, çok, Türkiye’de siyasi etiği yok ettiler.“Hamsi de baştan kokuyor” onun için... *** CHP’nin değil, Türkiye’nin umudu Bildiğiniz gibi CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu. Gazeteler son anketlere dayanarak onu “CHP’nin İstanbul’da yüzde 37 umudu” olarak gösteriyorlar.Bence yanlış, Kılıçdaroğlu CHP’nin değil, bütün Türkiye’nin “yolsuzluklara karşı çıkma, temiz dürüst şeffaf siyaset” isteğinin temsilcisi ve umudu haline gelmiştir.Bütün büyük yanlışların, bütün yolsuzlukların üstünün örtüleceği ve bunun topluma kabul ettirileceği kanısı yayılmışken o, siyaset arkadaşı Atilla Kart’la birlikte bu çabalara karşı yılmadan mücadele verdi.Şimdi de “Halka dürüst yönetim nasıl olur göstereceğim. Her ortamda, her yerde İstanbullulara hesap vereceğim” diyor.Onu gönülden destekliyor, İstanbul’a da Türkiye’ye de “gerçek temiz eller”i getireceğine inanıyorum. Toplum da bunu istiyorsa, durumun ciddiyetini artık anlamışsa ve ona bu fırsatı verirse tabii... Ki bence verecektir.Başarılar Kemal Kılıçdaroğlu, bu ülkenin sizin gibi dürüst insanlara çok ihtiyacı var!(Not: Seçmen kütüklerini dikkatle incelemek, kendi ismini ve ailesini bulmak, gençlerin-yaşlıların sandığa gitmesini mutlaka sağlamak her akıllı vatandaşın borcudur, bu kez ihmalin sonucu daha da ağır olacak unutmayın.) *** Deniz Feneri dosyası Kasım’da geliyorduTürkiye’de hukuk yalnızca “AKP’nin istediği olayların soruşturulmasında” gerekli galiba... İstemediği olaylarda ya soruşturma izni verilmiyor ya dosyalar gelmiyor ve davalar açılamıyor veya Hüseyin Üzmez davasındaki gibi suçlu serbest bırakılıyor ve dava aylar sonrasına erteleniyor.Elimde bir gazete haberi var, kesip saklamışım. Herhalde Ekim’e veya Kasım başına ait bir gazete olmalı ki “Deniz Feneri dosyası kasım sonu geliyor” demiş.Neredeyse Şubat geldi, hani dosya? Hani dava?Bu kez de “Gerekçeli kararı istiyoruz” diye dosyanın gelişini geciktirdiler. Zamana yayarak, topluma olayı unutturarak, suçlulara gerekli önlemi almaları için süre kazandırarak mı açılır bu kadar önemli, Almanya’da bile “yüzyılın bağış skandalı” denen dava?Önce hakkında Almanya’daki iddianamede ortaya konan kesin kanıtlar bulunan ve “asıl failler” denen suçluların evi, işyeri aranır, gözaltına alınır (böylece diğer kanıtları ortadan kaldırması önlenir), gerekçeli karar da arkadan gelir nasılsa...Haydi Adalet Bakanı Şahin bir açıklama yapsın da millet duysun; dosya nerede, neden hâlâ dava açılmıyor?

Devamını Oku

Kâbuslar içindeyiz...

23 Ocak 2009

Bu sözü dün gelen ve benzer endişeleri dile getiren (son günlerde aynı şeyleri söyleyenler ne kadar da arttı) çok sayıda telefon konuşmalarından birinde ebe-hemşire Azize Temiz söylüyordu.“Ben çok cesurumdur, aslında hiç korkmam” diye başladığı konuşmasında “başının kapalı olduğunu ama son günlerde duyduğu tepki ile açtığını” belirttikten sonra aynen şöyle devam etti: “Hayatımda hiç son 3 yıl içinde olduğum kadar tedirgin olmadım. Artık bu olaylar rüyalarıma giriyor, kabus görüyorum... Gelip beni de götürüyorlar.” Ve aynı sabah telefonda ağlayan bir başka kadın okurum ve izleyicimin sözleriyle bitirdi konuşmasını: “Çok kötü günler, ne olur dikkat edin, ya sizleri de sustururlarsa?..” “Susturmazlar, merak etmeyin” dedim yine... Cevap geldi: “Sabih Kanadoğlu’nu ve birçok kişiyi susturdular ama...”Bunları duyurmak zorunda hissediyorum kendimi, çünkü çok sayıda insanımızın aynı korkuları yaşadığı artık saklanamaz durumda.Bu Pazar Her Açıdan’da Türkiye’de dinin siyasete alet edilmesiyle başlayan ve Ergenekon’a kadar uzanan iç ve dış olayların çoğunu, Fethullah Gülen isminin neden her olayda geçtiğini ve onun siyasete etkisini, “yolsuzluk-dokunulmazlık-Ergenekon-iktidar” ilişkilerini, Türkiye’de din-inanç baskılarını merak ettiğiniz tüm detaylarıyla tartışacağız. ABD gazetelerinde Türkiye’nin izlediği “yanlış iç ve dış politikalar” konusunda çıkan yazıları da... İki ayrı bölüm olarak yapacağımız Her Açıdan’ın konukları, uzun süredir bir tartışma programına katılmayan AKP’nin kurucularından ve eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, HYP Genel Başkanı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ile izleyicilerin geçen hafta “yeterince dinleyemediklerinden” şikayet ettikleri uluslararası araştırmacı-yazar Aytunç Altındal olacak. Bu yıl camilerde okutulan yılbaşı ile ilgili hutbelere kadar birçok konuyu duyacağınız programı kaçırmayın. Tekrarı yok, biliyorsunuz. *** Uludağ suçlularını tutuklayın, adaleti görelim!Dün “Uludağ’da (yine ihmal nedeniyle) donarak yaşamını yitiren gencimiz Ümit Özgen’in babası” Haluk Özgen beni telefonla aradı. Sadece haberlerde duyduğum bilgilerle olayı bu kadar doğru anlayıp yorumlayabildiğim için teşekkür ettikten sonra onu tepkiye sürükleyen bazı detaylardan söz etti. Doğru yorumlayabiliyorum çünkü yıllar içinde göre göre bu ülkedeki başıboşluğun, sorumsuzluğun, hiç kimsenin üstüne düşeni yapmamasının ve bunların hesabının sorulmamasının ezberini yaptık artık.Haluk Özgen’den önce spordan sorumlu Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun danışmanı da aramıştı. Bakan galiba Trabzon’a gidiyormuş ve bana bir açıklama yapılmasını istemiş. Dinlemedim... Sayısız ihmal nedeniyle, yine denetim yapılmadığı için bir gencimiz hayatını kaybetmişken onun Trabzon’a değil, inceleme için Uludağ’a veya bin emekle yetiştirdikleri evlatlarını yitiren Özgen ailesini ziyarete gitmesi, en azından araması gerekirdi. Ayrıca önemli bilgileri bakanların kendisinden almayı beklerim ben, olmuyorsa da olmaz.Helikopter, motor çok mu kıymetliydi?Haluk Bey o büyük acısı ile Bursa Valisi Şahabettin Harput ve Çevre Bakanı Veysel Eroğlu’nun “gereği yapılmıştır” şeklindeki açıklamalarına isyan ediyor: “Hangi gereği yapılmış, ne biliyorlar, neyi araştırmışlar ki konuşuyorlar” diyor.Öğlen saat 13’te kaybolan oğlunun saat 17.30’a kadar tek bir jandarma motoruyla arandığını, jandarmanın elinde ise tam 7 kar motoru bulunduğunu ve bunları ancak hava karardıktan sonra ortaya çıkardıklarını, oysa jandarma komutanının olaydan hemen haberdar olduğunu, Ümit’le telefonda konuştuğunu ve onun “Bana helikopter gönderin” isteğine “Tamam, gönderiyorum” dediğini, onun da bunu arkadaşlarına ilettiğini anlatıyor. Sırf bu nedenle Ümit Özgen için başka çözüm düşünülmemiş. Bu nedenle Ümit “TOKİ evlerinin ışığını gördüğü halde” o tarafa yöneleceğine açık alanda oturup beklemiş.Bu Jandarma Komutanı da, gerekli denetimleri yani görevlerini yapmayan Spor, Sağlık, Çevre Bakanları da, bir işaret fişeği bulundurmayan, Sağlık Ocağı’nın açık tutulmasını sağlamayan o beş yıldızlı otel sahipleri de (pardon, neye göre veriliyor beş yıldız, tuvalet mi soruyorlar), karda saatlerce kaybolan genç için acil yardım ekibi, şok aleti hazırlamayan, hastaneyi açtırmayan ilgililer de ölümünün sorumlusudurlar.“Bize darbe yapacaklardı” diye onlarca kişiyi tutuklayan yargıdan, destekleyen Hükümet’ten bekliyoruz, sorumluları gözaltına alıp sorgulasınlar. Bakanlara da “görevi ihmal” davası açsınlar. Sıkıyor değil mi, onlar ölüme neden olsalar bile “dokunulmaz”lar!Nedenmiş, neden, neden?(Not: TV’lerin haberleri için de bu olay çok mu önemsiz acaba? Haluk Özgen’i neden dinleyemedik? Bu ülkenin annelerinin, kadınlarının, derneklerinin sesi neden çıkmıyor? Gücüm yettiğince bağırmak istiyorum, duyarlar mı acaba?)

Devamını Oku

Ergenekon olayı da millete patlayacak!

22 Ocak 2009

Tepki içinde olan insanlarımızdan e-mektup ve yorum yağıyor. Hepsi “Karanlık olayların aydınlatılmasını istemekle beraber Ergenekon soruşturmasının diğer önemli olayları örtmek üzere siyasi amaçla kullanılır hale getirildiğini” vurguluyor.Bu arada artık “soruşturmanın halk üzerinde yoğun baskı haline geldiğini, Hitler, Mussolini dönemlerindeki olayları hatırlattığını” yazanlar çok.Dün gelen çok sayıda yorumlardan biri... Cumhur Gümüşbaş son günlerde sık hatırlatılan bir sözü yazmış: “Nazi Almanya’sında Papaz Martin Niemöller’in günlüğünden: Önce sosyalistleri topladılar sesimi çıkarmadım, çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar sesimi çıkarmadım, çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar sesimi çıkarmadım, çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.” Kemal Serhat: “Zamanı gelince bunlar hakkında da Akgenekon, Fenergenekon vb. davaları açılır. Ve nereye uzanıyorsa tüm sorumlular teker teker gözaltına alınır” diyor. Müjdat Gezen de dün ART’ye konuşmuş ve “Benim böyle bir hukuka saygım yok, çünkü bu siyasi hukuk” demiş.Kısacası; çetelerle mücadele iyi tamam, kimsenin itirazı yok ama “mücadele” diye iktidarı eleştiren veya karşı olan, cumhuriyetçi ve Atatürkçü herkesi elinizde delil yokken içeri alırsanız milleti susturamazsınız. Bu kadar çok tepkinin ortaya çıktığını da görmezden gelemezsiniz.Türkiye ekonomik krizden yolsuzluklara, iç ve dış politikadan toplumsal sorunlara kadar bir çöküş dönemi içinde... Önce din siyasallaştırılmıştı şimdi de bunu ve her şeyi gizlemek için hukuk siyasallaştırılıyor. Yargısı siyasallaşan bir ülkenin her konuda çözümleri ortadan kalkıyor demektir. Dün Yalçın Küçük ve Engin Aydın tahliye edildi. Daha önce gözaltına alınan komutanlar, Kemal Gürüz ve birçok isim de tahliye edilmişti. Peki bu ne demek? Bu insanlar hakkında “gözaltı veya tutuklama yapacak” somut ve ciddi deliller elde yok demek... O zaman ne hakla, neye dayanarak gözaltına alıyorsunuz? Bu hak kime verilmiştir?Yalçın Küçük dava açarsa!Şimdi Yalçın Küçük ve diğer isimlerin Türkiye’de de, AİHM’de de tazminat davası açma hakkı var. Savcı hakkında “görevi kötüye kullanma” davası açma hakkı var. Türkiye’de yargı (yüksek yargı dışında) Adalet Bakanlığı baskısında olduğu için o davaların sonuçlanmasına güvenilemez. Deniz Feneri gibi aylara, yıllara yayılır. Ama AİHM her zaman orada. Türkiye yüklü tazminatlar ödemeye mahkum edilebilir (ki edilecektir. AİHM eski Yargıcı Rıza Türmen de ciddi sorun olacağını söyledi.)Bu büyük paralar Hazine’den çıkacak. Demek ki sonuçta o da vergi olarak milletin sırtına yüklenecek. Bir tek çözüm var; “zarara yol açan kamu görevlilerinin kişisel sorumluluğu” şeklindeki kuralın işletilmesi. Milleti kurtaracak tek çözüm bu ki o takdirde Ergenekon olayında “somut suçlama olmadan yapılan tüm ev arama ve gözaltıların, tutuklamaların cezasını sorumlu her kişi, özellikle de savcılar ve Emniyet ödeyecek” demektir.Umalım da bu yapılsın yoksa her sorumsuzlukta olduğu gibi cezasını bize çektirecekler.*****İçimiz yanıyor. Suçlular yargılansın! Dün “Gençlerimiz salaklığa kurban gidiyor” başlıklı; Uludağ’da siste kaybolarak ve donarak yaşamını yitiren öğrenci gencimizden, şirketin ihmali nedeniyle doğalgazdan zehirlenerek ölen 7 öğrencimizden ve trafikte hayatını kaybeden öğrencimizden söz ettiğim yazı “Evet, her ihmal, her hata için hükümeti suçluyorum” diye bitmişti.Suçluyorum çünkü bu ülkeyi yönetmeye talip olanların sürekli olarak seçim yatırımı yapmak, tabanlarına, seçmenlerine mesaj göndermeye kafa yormak, günlük polemiklerle, aptal saptal laflarla oyalanmak, “ABD’den getirtilmiş, oradan buradan derlenmiş stratejistlerin planına göre nabza uygun şerbet vermek” yerine milletin sorunlarını sıraya koyarak bir bir çözmek, işsizlikten trafiğe, doğalgazdan kayak merkezlerindeki can güvenliğine kadar her sıkıntıya, tehlikeye çözüm üretmek zorunluluğu vardır. Oraya yalnızca yüzlerce kez aile boyu yurt dışı seyahat yapmak, kendilerini ve çocuklarını servet sahibi yapmak için gelmiyorlar. Yalnızca sadaka, poşet, kömür dağıtarak göz boyamak yetmez. Topluma devamlı “en az 3-5 çocuk doğurun” baskısı yapmakla olmaz, çocuk istemeden önce o çocukların güvenliğini sağlamak, onları ölümden korumak gerekir. Bu ülkede Spor Bakanı yok mu? “Uludağ’da siste kaybolup ölen öğrenci” olayında bu kadar ihmal varken neden hiç sesi çıkmıyor? Hangi denetimleri (!) yaptırttı?Gencin yerinin belirlenmesi için Bursa’dan 4 saat savcılık izni beklenmiş. Bunun sorumluları kim, halka neden açıklama yapılmıyor? Memleketi dalga dalga Ergenekon gözaltılarına kilitlediler, toplumu paralize ettiler, o olay önemli de gençlerimizin ardı ardına ihmallerden, denetimsizlikten, budalalıklardan ölmesi çok mu önemsiz? Söylesinler bize çok mu önemsiz?TAŞ DEVRİHayatını kaybeden genç Ümit Özgen’in arkadaşı “Oteller işaret fişeği atsın da yönümü bileyim” dediğini ama otellerin hiçbirinde işaret fişeği bulunamadığını anlatıyor. Bu tür olayların daha önce de yaşandığı Uludağ’da işaret fişeği nasıl olmaz? Yüzlerce öğrencinin geleceği önceden bilinen bir tatilde, sis ve yoğun kar yağışı olan bir dağda nasıl olur da pistler ışıklı direklerle aydınlatılmaz, belli aralıklarla “yön bildiren levha ve merkeze bağlı sinyal aletleri, telefonları” konmaz? Hastane nasıl kapalı olabilir?Uludağ’daki oteller bir gece için müşterilerden yüzlerce lirayı alırken bu önlemleri onlar ve ilgili bakanlıklar nasıl düşünmez? Bu, benzeri ancak Taş Devri’nde görülebilecek ihmalleri yapan herkes Ümit Özgen’in ölümünden sorumludur ve bunun hesabının sorulması şarttır.Yeter artık her önemli olayın üstünü örtüverip halı altına süpürdükleri, Spor ve Sağlık Bakanlarından, otel sahiplerinden cevap bekliyoruz.Hükümet işi gücü bırakıp nasıl yalnızca Ergenekon’la uğraşıyorsa gençlerimizi yitirdiğimiz cinayet gibi olaylarla da uğraşsın. Suçluların hepsi mutlaka yargılansın! Denetleme yapmayan BAKANLAR da!

Devamını Oku

İlahi adalet yakanızı bırakmaz!

21 Ocak 2009

Hayatı boyunca onuruyla çalışmış, ülkesine hizmet etmiş insanların “PKK itirafçılarının sözleriyle suçlanmasına” izin verir, terörist sözüyle onları karalarsanız...Suçlu olduğu kanıtlanmamış, büyük ihtimalle asla kanıtlanamayacak kişileri elinizde “suç delili” olmadan gözaltına alır, tutuklar, evini arar, onları ailelerine ve topluma karşı peşinen suçlu ilan ederseniz...Başbakan “suç sabit olmadıkça kimseyi suçlu ilan edemezsiniz” nutukları atarken ve söz konusu davanın savcısına destek konuşmaları yaparken, kendi hakkında türlü çeşitli iddialar olan bu savcı tutuklattığı bazı kişileri hakkında delil bulamadığı için “suçlu olup olmadıklarını, örgütle bağlantılarını” Kanada’daki hahama sorarsa... Ve bunun adına “hukuk”, “adalet” derseniz... (Herkes tepki gösterirken ve güven tümüyle yok olmuşken bu savcı neden ısrarla değiştirilmiyor sorusunu cevaplamazsanız...)Memleketin en önemli hukukçuları; Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’tan, Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’na, AİHM eski Yargıcı Rıza Türmen’e kadar “Bu nasıl iddianame, hayatımda böyle şey görmedim” veya “İnsanlar neyle suçlandığını bilmek zorundadır. Adil yargılama hakkı vardır” derken siz insanları “neyle suçlandığını bilmeden” aylarca, yıllarca cezaevlerine atar, ağır hastalanmalarına; “merdivenden düşmelerine (!), kalp krizi geçirmelerine, sakat kalmalarına ve ölmelerine” neden olursanız...Bir tarafta suçlu olduğunu gösteren kanıtlar bulunan bir grup var diye suçsuz veya suçu kanıtlanamayan kalabalıkları cezalandırır, topluma, masum insanlara da korku salarsanız...Bir gün elbette sizleri yargılayacak mahkemeler de kurulacaktır. Kurulmasa bile bu milletin vicdanında mutlaka yargılanacaksınız.İster gazeteci, yazar olun ister siyasetçi, ister yargı mensubu olun ister akademisyen ya da cemaatçi fark etmez... Milletin vicdanı mutlaka adaletsizliğin, haksızlığın acısını bir gün çıkarır, hiç beklemediğiniz anda gerçek adaleti görürsünüz. Bu da olmazsa ilahi adalet yakanızı bırakmaz.Geçmişte görülmüştür, yaşanmıştır benzerleri, yine mutlaka yaşanacaktır.Bir PKK itirafçısının yani teröristin “faili meçhul cinayetlerle ilgili” olarak kendisini suçlayan sözlerinin bir gazetede yayımlandığı gün intihar eden, AKP Hükümeti döneminde verilen Devlet Övünç Madalyası sahibi emekli Albay Abdülkerim Kırca’nın kardeşi Kemal Kırca cenaze töreninde dayanamayıp “Sayın Bakan itirafçıları getirip yargılayın. Onlar itirafçı değil, iftiracı” diye bağırmış.Yerden göğe kadar haklıdır, kim bilir kaç şehit vermemizde rol oynamış teröristlerin “itirafçı” diye serbest bırakılıp röportajlar yapıldığı, 30 bin kişinin ölümünden sorumlu terörist başına “sayın” diye hitap edilen ve neredeyse beş yıldızlı otel şartlarında tutukluluğu sürdürülen bir ülkede Devlet Madalyası sahibi askerlere ve onuruyla çalışmış birçok insana suçlu muamelesi yapılmasına susmak artık “imkansız” noktaya geldi.Bir halk isyanı mı istiyorlar, buna mı uğraşıyorlar diye merak eder oldu vatandaş artık!*****Gençlerimiz salaklığa kurban gidiyor!Türk insanı ülke içinde ekonomik krizden trafiğe, Doğalgaz gibi firmaların ihmalinden yolsuzluklarla omzuna yüklenecek trilyonlara kadar bin türlü sorunla uğraşırken hükümet hâlâ seçim için “başka ülkelerin üzerinden tribünlere oyun oynama” derdinde...Tüm ülke sorunları yığılı halde dururken Başbakan Erdoğan’ın Yunanlı milletvekiline “alelacayip, ne olduğu anlaşılmayan, yine diplomaside benzeri görülmemiş” bir laf etmesi bile garibim memleketinde olay oluyor. Olay olması lazım ama sapla samanı karıştırmadan... Bir Türkiye başbakanının AB’de kahve diliyle konuşması eleştirilerek... Bunu da marifet sanarak değil.Uludağ gibi Türkiye’nin bir numaralı kayak merkezinde, tam üniversite tatillerinin başladığı sırada yine pırıl pırıl bir öğrenci gencimiz ihmalden ve efendim onu GSM operatörü yardımıyla aramak için “savcılıktan izin” gerekmesi, bu iznin de gecikmesi, dağdaki hastanenin de kapalı olması nedeniyle karda donarak yaşamını kaybetti. Cep telefonuyla onunla konuşan anası, babası çırpınıyor, jandarma yardım istiyor ve bürokrasi nedeniyle yardım geciktiriliyor.Sonra GSM’den verilen koordinatlar da YANLIŞ çıkıyor.Bu budalalık, bu salaklık işte yalnız Türkiye’de olur. O çocuğun bir kabahati kaybolabileceği alanlara girmekse diğeri Türkiye’de doğmuş olmaktır.Böyle bir durumda hiçbir ülkede bürokrasi filan dinlenmez, gereken her izin anında verilir. Sadece Türkiye’de verilmez. Sadece Türkiye’de bir gencin (veya doğalgaz ihmalinde olduğu gibi 7 gencin) hayatı hiçe sayılır. Sadece Türkiye’de tatilin başladığı bilinirken öğrencilerin kaybolmaması için her tür önlem alınmaz, tatil için dağa gelenlere anonslarla “sis ve siste kaybolma ihtimali” uyarısı yapılmaz, pistlerin sınırı belirlenmez. Tatilde bu tür bir olay ihtimaliyle “hızlı arama organizasyonları” hazırlanmaz.Yaaalnız Türkiye’de bütün bu salaklıklar bir araya gelebilir. O ana babayı düşünün şimdi... İhmallerin hangi birine üzülerek yansınlar? Bir öğrenci de (13 yaşında) tatilin başladığı gün Ataköy’de sahil yolunda bir aracın altında kalarak ölmüş. Sıradan (!) bir olay artık... Trafik ölümleri olay bile sayılmıyor!!!Türkiye’yi yönetenler ise ziyafet sofralarında, gezilerde, seçim derdinde... Ne önemi var 1 ya da 10 gencimizin ölümünün değil mi ama efendim?(Not: Evet, her ihmal, her hata için hükümeti suçluyorum. Aynen böyle!)

Devamını Oku

“Umudun” ve “umutsuzluğun” gözyaşları!

20 Ocak 2009

Televizyonda Obama’nın yemin törenini izliyorum ve ne acıdır ki gördüğüm, duyduğum her şey bana kendi ülkemin hayati her konuda nasıl bir çaresizlik ve eksiklik içerisinde olduğunu, onu yönetenlerin siyasi hırsları ve karanlık niyetleriyle nasıl geri bırakıldığını, kaybetmeye mahkum edildiğini hatırlatıyor. Kilometrelere yayılmış milyonlarca insan, kalemle çizilmiş ve her bir kişi bulunduğu yere özenle konmuş gibi bir düzen içerisinde, ancak bir orkestra şefi tarafından yönetildiğinde görülebilecek kusursuzlukla, tek bir aşırı hareket görülmeden coşkusunu gösteriyor, alkışlıyor.Hangi renkten, hangi görüşten, hangi partiden olursa olsun ülkenin en ünlü sanatçıları onun için konuşuyor, şarkı söylüyor...Hangi renkten, hangi görüş veya partiden olursa olsun o milyonlarca vatandaş “umudun gözyaşlarını” siliyor gözlerinden... Ve Obama yanında eşi, çocuklarıyla yüzünde mütevazı bir gülümseme ve dikkatle izliyor. Ben de gözlerimden iki damla yaşın süzüldüğünü fark ediyorum ama o Amerikalı milyonlar gibi umut nedeniyle değil benimki, tam aksine onların umudu bana kendi umutsuzluğumu hatırlattığı için... Bu duyguyu sizinle açıkça paylaştığıma üzgünüm. Kendimi bildim bileli vatanımla, milliyetimle, aidiyetimle gurur duydum. Ne olursa olsun mücadeleyle yanlışları düzeltebileceğimize, ülkemizi gurur duyulacak çağdaş, dürüst, saygın kısacası evrensel değerleri sağlamış bir düzeyde tutabileceğimize ya da oraya çıkarabileceğimize inandım. Bu inançla çalışmaya henüz öğrenciyken başladığım için yurtdışındaki üniversite yıllarımda diğer Türk öğrenciler bana “turizm bakanı” diye lakaplar taktılar. Ama işte bugün bulunduğumuz noktada üzüntü duymaktan kendimi alamıyorum.Obama yeminini etti, halkına Başkan olarak ilk kez seslendiği ve hiç okumadan yaptığı konuşmasına önce “Amerika’nın bugünlere yalnızca ‘yüksek görevlerde yer alan insanların yetenek ve vizyonlarından dolayı’ değil; biz, halk atalarımızın ideallerine sadık ve kurucumuz olan Bağımsızlık Bildirgesi’ne içtenlikle bağlı kaldığımız için ilerlemeyi sürdürdük” diyerek başladı. Ülkesinin tarihinde rol oynamış, emeği geçmiş insanlara saygısını belirttikten sonra devam etti...GÜÇLÜ ULUSUN UYDUSU...“Çok ciddi tehditler, zorluklar var ama şunu bil ki Amerika, bu zorlukların üstesinden geleceğiz”... Milyonlarca vatandaş ona inanarak bir ağızdan “Obama, Obama” diye bağırdılar ve alkışladılar.“Biz dünya üzerinde en güçlü ulusuz ama kendimizi toparlamamız, Amerika’yı yeniden oluşturma işine yoğunlaşmamız gerekiyor.” Yine inanarak alkışladılar. “Hedeflerimizi sorgulayanlar var, bence hafızaları iyi değil, özgür erkek ve kadınların neler başarabileceğini unutuyorlar...” Ve sonra “hükümetin ailelere düzgün bir maaş sağlamayı başarabilmesinin, halkın parasını akılcı bir şekilde harcamasının öneminden” söz ederek “hükümet ve toplum arasında güvenin ancak böyle oluşabileceğini” vurguladı. Devamını boş verin, sadece bunları duyunca bile ben (veya biz) ağlamayayım da kimler ağlasın?Ata’ya saygısızlığın, anayasaya saldırının moda haline getirildiği, başbakanların, hükümetlerin “verdiği hiçbir sözü tutmadığı”, bu nedenle de konuşmalarına, vaatlerine toplumun artık hiç güvenmediği, çıkarlarına aykırı olsa bile “dünyanın en güçlü ülkesinin” sözünden çıkamayan ve “kendini yeniden oluşturması” da hayal gibi görünen, hükümetinin ailelere düzgün bir maaş yerine sadaka vaat ettiği, halkın parasının (bırakın akılcı şekilde harcamayı) yolsuzluklarla heba edildiği, hilenin yalanın, karanlık işlerin “en uygun zemini bulduğu”, her işi ve hatta “seçim”leri bile içinden çıkılamaz bir bilmeceye dönüşmüş güzel ülkeme bakıp ben ağlamayayım da kim ağlasın?Ümidimi kaybetmedim, vatanımla milliyetimle hâlâ gurur duyuyorum ama ağlıyorum da işte!

Devamını Oku

Mahalle geyikleri!

19 Ocak 2009

Pazar günü Hürriyet Gazetesi’nde Nihal Bengisu Karaca ile yapılan bir röportaj vardı. Zaman Gazetesi yazarı olan ve siyah bir bant üzerine türban takan Karaca ile yanında bir kadın gazeteci için aşırı dekolte kıyafetiyle poz vermiş Ayşe Arman fotoğrafı sürmanşetteydi, ilavenin de kapağındaydı.Olabilir, Hürriyet yazarı tüm röportajlarındaki giyim tarzında, Zaman yazarı da aynen öyle, fotoğrafta sorun yok. Ama fotoğrafların yanındaki “iki mahallenin yazarları mahalleleri karşılaştırdılar” şeklindeki cümleler ve röportajda geçen konuşmalarda doğrusu önemli bir sorun vardı.“Sizin mahalle, bizim mahalle, sizin hayat tarzınız, bizim hayat tarzımız” gibi sorular, “Sizinki bastırılmış cinsellik”, “Sizinki de bastırılmış dinsellik” gibi zorlama şiirsel ve kışkırtıcı laflar, “her iki kesimin yaşamını, kutlamalarını, erkeklerini” sorgulayan konuşmalarda sanki röportajdaki iki kadın “yıllardır yapılan haksız ve yanlış ayrıştırmalarda” sık sık vurgulandığı gibi Türkiye’nin “laik” veya onun karşıtı olduğu iddia edilen “muhafazakar” kadınını, onların görüşlerini simgeliyor gibi...Oysa bu röportajın her iki tarafı da “marjinal” yani “uç noktada” görüşlere sahip kadınlardır. Biri anneannesi ile annesinin Alman olduğunu sık sık tekrarlayan, farklı bir kültürün etkisi altında yetişmiş ve yaşamış, bunu tüm yazılarıyla anlatmış, Türk geleneklerine kendini asla bağlı hissetmeyen, hatta birkaç yıl önce “birbirini seven kadın ve erkeklerin aynı zamanda başkalarıyla da gezebileceğini” savunmuş (sonra olayı yaşayınca buna susulamayacağını kendisi de itiraf etti ama), kendine göre “gelenekleri, tabuları yıkan”, belli bir kesim dışındaki Türk kadınına göre giyimi, anlayışı ve davranışlarıyla son derece marjinal kalan bir kişiliktir.Bırakın bu hikâyeleri!Diğeri ise (dini siyasallaştıran anlayışın sıkça kullandığı üzere) sanki laikliğin anlamı “dinle alakasız veya karşı olmakmış gibi” rejimin anlamını saptıran, laik insanların aynı zamanda dindar olamayacağı şeklindeki görüşünü bu röportajda da gizli veya “Benim tanıdığım erkeklerde Allah korkusu var” gibi açık ifadelerle anlatan, Türkiye’de köylüsüyle kentlisiyle her zaman uygulanmış olan bir “yeni yılı eğlenerek karşılama”yı bile “dine bağlı bir suç” şeklinde gösteren bir başka marjinal kişiliktir. Ki verdiği “iş yerlerinde ‘dışlanmamak için’ çaktırmadan iftar yapanlar” gibi örnekler de Türkiye’de yoktur, her kesimde çok sayıda oruç tutan insan olduğu için oruç tutmak bu ülkede asla bir dışlanma nedeni değildir, hiçbir zaman olmamıştır, bunu söylemek bile olsa olsa kasıtlı bir “kutuplaşmaya hizmet etmek” olabilir.Bu ülkenin muhafazakar, dindar insanları arasında laik-demokratik rejime saygılı milyonlar olduğu gibi laikliğin Türkiye’yi “din diktatörlüğüyle yönetilen” ülkelere benzemekten koruduğunu bilen insanlar arasında da dinini “öbür mahalle” kadar (ancak Allah bilebilir ama belki de daha iyi) uygulayan, inanan milyonlar vardır.Bu hakkı kim size verdi?Onun için bıraksınlar bu “sizin mahalle, bizim mahalle” hikâyelerini... Türkiye’de asıl sorunun “dindarlık, muhafazakarlık” maskesi altına gizlenerek dinin siyasete alet edilmesi olduğunu, ortaya “mahalle” söylemleriyle çıkanların da bunu siyaseten yaptığını artık bilmeyen kalmadı. Geçtik artık bu abuk noktaları...Dindarlara yardım diye toplanan trilyonlarca liralık bağışların “kendini dindar diye yutturan ama masum insanların kazancına bile el uzatmaktan çekinmeyenler” tarafından nasıl cukkalandığı görülmüş bir ülkedir burası... Bosna için toplanan yardımlarda da (Refah Partisi’nin ‘gizli kasası’ denen Süleyman Mercümek’in milyonlarca doları yok ettiği) görüldü, Deniz Feneri olayında da... Vatandaşlar yiyecek ekmek bulamazken “daha dindar parti” denen partinin belediyelerindeki yolsuzlukları veya Erbakan’ın ve partisinin devletin trilyonluk yardımını nasıl götürdüğünü de hatırlatmalı mı bilmem.Din, inanç insanın içindedir, bunun gösterişi yapılamayacağı gibi insanları çok dindar/az dindar, Allah korkusu var/yok diye ayırma hakkı da kimseye verilmemiştir.“Laik ve muhafazakar kadın” ayrımı yapma ve dahi bunlara “olmayacak örnekler” seçme hakkı da!*****Kampanya!Bir süre önce “üniversite sınavını kazandıkları halde gidecek imkanlarının olmadığını yazan” iki kız kardeşe yardım amacıyla Balıkesir’de verilen bir banka hesabına para yatıran okurlarım olmuştu.Bu konuyu ben duyurduğum ve sonradan mektubun bir huzur evinde yatan hasta ruhlu bir adam tarafından yazıldığı anlaşıldığı için sorumluluğu üstlendim.Bankanın müdürü “paraların mutlaka geriye ödeneceğini” o günlerde bana bildirmiş, ben de bunu duyurmuştum. Hâlâ parasını alamayan bir iki okurumuzdan mektup gelince bankayla tekrar görüştüm.Balıkesir Z. B. Müdür Yrd. Ayfer Kıvrak “Mahkeme’nin para yatıranların ismini tek tek bankadan istediğini, dava bitince paraların iade edileceğini” söyledi.Yardım yapan okurlarıma merak etmemeleri için bu notu yazmak istedim, arada ben varsam kimsenin parası kaybolmayacak demektir. Buna emin olabilirsiniz, milyonda bir ihtimalle banka ödemezse bile ben öderim.

Devamını Oku

Neler oluyor, ben neredeyim?

18 Ocak 2009

Cumartesi akşamı yanımızda bir arkadaşımızla birlikte Kanyon’un önünde arabaya binmek üzere yürürken mikrofonlardan gelen canhıraş çığlıklarla irkildik.“Ya Habibullah, Ya Habibullah” diye bağıran tiz kadın seslerini duyunca ‘ne oluyoruz, bir olay mı var’ sorusuyla birbirimize bakarken arkası tekbirlerle geldi:“Allahuekber, Allahuekber”... “Ya Allah, Ya Habibullah, sen bizleri seversin, sen onları da seversin...” diye devam eden ve yeri göğü inleten konuşmayla birlikte ellerinde Filistin bayrağı taşıyan, kucağında, elinde bebekler, çocuklar olan çarşaflı, tesettürlü bir kalabalığın (yanlarında erkekler de var) yürüyüş yapmakta olduğunu gördük.Meğer Gazze aldırısı için İsrail’e karşı yürüyorlarmış, çevreden biri “İlk defa mı görüyorsunuz, her akşam buradalar” dedi.Arkadaşım ise bir titremenin arkasından konuştu: “İlk defa korku duydum. İran’daki gibi bir devrim oluyor sandım. Bu Filistin olayı değil, konuşmaları sanki ‘cihat mitingi’ yapıyorlarmış gibi...” Ve devam etti:“Peki bu buz gibi soğukta kucaklarındaki bebeklerin, yanlarındaki 3-4 yaşındaki çocukların ne işi var? Filistinli çocuklar için kendi çocuklarına bu eziyeti neden yapıyorlar?” Söylediklerinin tamamında haklıydı. Evet, insan olan herkes bir savaşta çocukların, masum insanların ölmesine üzülür, tepkisini gösterir. Ama gördüğümüz olay bu değildi... Mısır’da, Suriye’de, Ürdün’de benzeri görülmeyen bu eylemler, Hamas’ın, El Fetih’in bile kendi vatandaşlarının ölümüne kayıtsız kalıp “Ateşkes istemiyoruz” dediği bir olaya karşı “tekbirlerle, ortalığı inleterek” toplu gösteriler masum bir savaşa, ölümlere tepki değildi.Onun dediği gibi adeta bir din devrimi provası, bir cihat havası seziliyordu.Sonunda ülke birilerinin “yıllardır beklediği, gayret gösterdiği” ortama geldi. Bakalım daha neler görecek Türkiye...*****Uludağ terapiymiş meğer! Kızım Nazlı geçen Pazartesi “son haftalarda annemin kaybının verdiği üzüntü ve yoğun çalışma temposuyla çok yorulduğumu” söyleyerek aniden bir iki gün için bile olsa Uludağ’a gitmeyi tek lif etti. Son yıllarda hiç gidememiştik, oysa karda yürümeyi, kayak ve buz pateni yapmayı ikimiz de çok severiz, hatta Yasemin’i de unutmayalım, üçümüz de... (O imtihanları nedeniyle gelemedi.)Salı sabahı deniz otobüsü ile yola çıktık, tam 1 saat sonra Mudanya’daydık. Oradan Uludağ da 1 saat sürüyor, yani artık 2 saatte İstanbul’dan dağa varıyorsunuz. (Deniz otobüsünde giderken ve gelirken yalnızca Kanal 24’ün açık olması tesadüf mü acaba, Sayıp Topbaş’a sormak isterim. Daha önce de aynı konuyu okurlarım iletmişti, ben de gördüm ve acaba bu da “THY uçaklarında hiç VATAN bulunmaması gibi bir iktidar tercihi mi” sorusu geldi aklıma. Nedir?)Kısacası ilk deniz otobüsüyle giderseniz öğlen kayak yapmaya başlayabiliyorsunuz.Her zamanki gibi “yemekleri güzel, temiz ve bakımlı” olan Grand Yazıcı’da kaldık ve akşam yemekte “Digital” isimli üç kişilik müzik grubunu dinleyince doğru karar verdiğimizi anlamak için bir neden daha eklendi.Çoğu eski, nostaljik şarkıları orijinalinden o kadar farksız söylüyor ve çalıyorlardı ki birkaç kez eğilip “acaba çalmayı bıraktılar da bant mı başladı” diye baktığımızı hatırlıyorum. Gerçekten olağanüstü güzel müzik yapıyorlar.Kışın Uludağ’dalarmış ama İstanbul’daki özel davetler, otel ve restoranlar için de zor rastlanacak kalite ve yetenekte bir grup olduğunu söyleyebilirim.Ekonomik kriz (ve sanırım cepler kadar morallerin bozuk olması) nedeniyle yerli müşteri az, Uludağ da Rusların işgalinde (şaka tabii)... Hatta yeteri kadar kalırsanız Rusça’yı kesin sökersiniz... Ama işte onlar nerelere ve ne zaman gideceklerini çok iyi biliyorlar.Okul tatilleri dışında ve özellikle hafta arasında Uludağ mükemmel (bu hafta yarı yıl tatili başlıyor, meydan öğrencilerin)... O sınırsız beyazlık ve sessizlik içinde, sadece spora yoğunlaşarak veya gürül gürül yanan şömine başında sohbet ederek insan ruhunu dinlendirebiliyor. En azından bana terapi gibi geldi, size de önerebilirim. Bazı otellerin kriz nedeniyle fiyat indirdiği de söyleniyor, bence deneyin hak vereceksiniz.

Devamını Oku

Siz bu masalları külahlara anlatın!

18 Ocak 2009

Biliyorsunuz, hakkında yakalama emri olan Kanada’daki şüpheli James Tuncay Bond’un TRT ekranlarında 4 saat arz-ı endam ederek ülkenin birçok önemli kurumu, partisi, eski başbakanları, genelkurmay başkanları ile ilgili suçlama ve hakaretler savurması toplumu ve hatta 4 RTÜK üyesini bile çileden çıkardı. Ergenekon hakimleri Tuncay Güney’le ilgili dosyayı istediğinde savcı “çok gizli, gönderemem” diyerek vermemişti ama devletin resmî TV kanalında “çok gizli” adam saatler boyu bülbüller gibi şakımıştı.Cumhurbaşkanı Gül gelen tepkiler üzerine her zamanki halinden daha da yumuşatılmış ve mahcup bir ifadeyle “yargıdan, hukuktan ve resmî olsun özel olsun medya kuruluşlarının yargıyı yönlendirici yayınlardan kaçınması gerektiğinden” söz ederek bir anlamda TRT’yi eleştirdi.Dünya devletler tarihinde benzeri görülmemiş şekilde “bu davanın savcısı” olduğunu iddia eden Başbakan Erdoğan ise bir savcı (!) olarak yargıya böylesi küstah bir müdahaleye sesini çıkarmadı.Şimdi son olarak TRT Genel Müdürü’nün (ki kendisi TRT ekranından yapılan hakaretler üzerine konuşmaya gelen Ana Muhalefet Partisi milletvekilleriyle görüşmemiş, açıklama yapmamıştır) açıklamasını duyuyoruz.Genel Müdür’e göre:“Söz konusu haber-yorum programı, yapımcılarının uzun uğraşlar sonucunda iletişime geçtiği ve güçlükle ikna edebildiği Tuncay Güney isimli ‘eski gazeteciyi’ ekrana getirmiş. Ama bu şahsın programa katılacağı son ana kadar belli olmadığı için anonsları da son ana kadar bekletilmiş...” CUMHURBAŞKANI’NA “ART NİYETLİ” DİYOR!Ve övünerek devam ediyor:“Avrupa Yayıncılar Birliği Kurucu üyesi olan TRT bu birliğe başvurarak Kanada üzerinden teknik yardım talep etmiş, bu yardım kabul edilmiş ve canlı yayın gerçekleştirilmiştir.” Çok önemli bir açıklama ama daha önemlisi geliyor: “Tuncay Güney isimli şahsın TRT ekranında niçin yer aldığını soran ve bu konuda art niyetli açıklamalar yapanlar aynı şahsın defalarca değişik basın kuruluşlarında yer almasına niçin susmuşlardır?.. Bu programın 4 saatlik yayınında hiçbir kimseye, kuruluşa ya da bir fikre doğrudan ya da dolaylı saldırılmamıştır.” Hani Türkiye’de son aylarda millete “pes” dedirtecek çok şey oldu ama bu kadarı pes ötesi, pes ötesi!Önce TRT resmen Avrupa Yayıncılar Birliği yardımıyla link alıyor, uzun bir uğraş veriyor. Program yapımcıları Tuncay Güney’i ayrı ve uzun uğraşlarla ikna ediyor (ki bu uğraşlar ve ikna devletin büyük paraları, onbinlerce dolarları ile yapılıyor, bugün öğlen Her Açıdan’da öğreneceğiz)... Adam için özel ‘stand’lar kurulmuş, tam 4 saat konuşmayı Türkiye’nin resmî televizyonunun çabasıyla kabul etmiş.Sonra da bizden “katılacağı belli olmadığı için anonsların bekletildiği” kıtırını inanmamız bekleniyor. Bu olayları bilmeyen saf insanlara yutturabilirler belki ama biz de yayıncı, programcıyız böyle bir masalı nasıl yutalım? TRT Genel Müdürü sonra da dönüyor ve “Güney’in TRT ekranında yer almasını eleştirenleri art niyetli yapıyor”...KENDİ KANALINI İZLEMEMİŞ!Cumhurbaşkanı Gül bile buna susarsa halkın tepki vereceğini düşünerek eleştirdi, demek ki o da “art niyetli”... Ayrıca Güney’in “değişik basın kuruluşlarında yer alması” ile TRT’de yer alması aynı kefede değildir. Özel kanalların (yani değişik olanların) da bu adamı çıkarması ve suçlamalarına yer vermesi “soruşturma sürecinde” hatadır ama onlar özel, siz devletin (üstelik iktidarın kendi kanadı gibi çalışan) resmî yayın organısınız. Kimi aldatıyorsunuz? Madem ki durum budur devlet memurlarına, TRT çalışanlarına neden konuşma yasağı var da diğerlerine yok?Kendi kanalınızdaki programı izlemediniz ve “Ana Muhalefet Partisi liderine MİT ajanı, partisine hırsızlık partisi, gazete yöneticilerine ‘stratejistlerimiz izliyor, size ait bilgileri servis yaparız’ dediğini”, generalinden profesörüne, basınına herkese suçlamalar, hakaretler yağdırdığını duymadınız mı ki “kimseye doğrudan ya da dolaylı saldırı olmamıştır” diyebiliyorsunuz?Ayrıca... Her ne kadar “özerk olduğu” söylense de TRT’de olup biten her şeyin başbakanların bilgisi dahilinde olduğunu biliyoruz. Ben TRT’de yaptığım haber programlarında bunu “o dönemin başbakanında” gözlerimle gördüm. Onun için Başbakan Erdoğan’ın “savcısı olduğunu iddia ettiği” bir davayla ilgili ve sorun yaratabilecek bir program ondan habersiz yapılamaz.Cumhurbaşkanı’na gelince... Anayasa’ya göre “hükümetleri uyarma” görevi vardır, bu olayda da “halktan biri” gibi yaptığı mahcup eleştiri yetersizdir.Kısacası, “bebelere masallar” artık pek tatsız olmaya başladı, “daha gerçekçi ve inandırıcı” konuşmayacaklarsa sussunlar lütfen!(Not: Bugün Her Açıdan’da “Tuncay Güney’in İranlı ajanlarla bağlantısı, Ergenekon-Fethullah Gülen ilişkisi” gibi konular da tartışılacak. Bu soruşturmanın bugüne kadar duymadığınız farklı boyutlarını öğrenmek istiyorsanız, kaçırmayın derim.)*****Ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin!! Bir komik ülke varmış, komik insanları olan... Aynı zamanda içine düştüğü ekonomik krizde işsiz sayısının 400 bin arttığı, onbinlerce insanının açlık sınırında yaşadığı ama yöneticilerinin komiklik yapmaktan hiçbir şart altında asla vazgeçmediği bir ülke...Günlerden bir gün ülke yoksulluğun yanında bir de doğalgaz sıkıntısı yaşamaya başlayınca komik enerji bakanının aklına parlak (!!) bir fikir gelmiş ve halka demiş ki;“Biliyorum açsınız ve donuyorsunuz ama çaresiz değilsiniz. Fındığın gramında 646 kalori var, fındık yiyin, üşümeyin!”... Hah hah hah hah kah kah kahh!Gerçi komik bakan bu esprisiyle (!) henüz halkının açlığını görünce “Ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin” diyen Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’i yakalamış değil ama az kaldı, yakında “eşleriyle bir yılda 1500’üncü yurtdışı gezilerine giderken” ülkenin haline bakıp havaalanında bunu da söyleyebilirler.

Devamını Oku