Hep söylerim ya ’gazete okurlarının son derece bilinçli ve doğru analizler yaptıkları mektuplara önem veriyorum’diye... Gerçekten çoğunda harika değerlendirmeler var.Mesela dün gelenlerin çoğunda, görüş bildiren emekli büyükelçilere “monşer” diyerek alay eden Başbakan Erdoğan için yerinde eleştiriler vardı.“Hangi başbakan kendi Dışişleri mensuplarını alaya alır, onların bildirdiği görüşlerle alay eder”..“Ülkenin iyi yetişmiş hariciyeci kadrosunu çöpe mi atalım? Onlar doğruları anlatmayacaksa kime soracağız, iktidarın çevresine çöreklenmiş ’ne koparabilirim, hangi imar planı yolsuzluğunu belediyelerden geçirip köşeyi dönebilirim’diye bekleşen goygoyculara mı?” Bunlar sadece bir iki örnek... En güzel görüşlerden biri Orkun Levent Boya’nın Davos’la ilgili “Milli Takım” örneğiydi. Diyor ki:“Bir örnek tasarlayalım; Milli Takım bir maça çıkıyor. Fatih Terim hakemin kararlarına kızarak takımı sahadan çekiyor ve sahayı terk ediyor. Acaba Fatih Terim hakkında ne düşünülür, konuşulur, yazılır?” Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı İran’da, Filistin’de, Lübnan’da ve de aynı anda Türkiye’de büyük kesimlerce “kahramanlık” gibi kabul edildi ama olaya mercekle bakanlar işin içinde “yaklaşan seçimler nedeniyle Davos’u iç politika malzemesi yapmak” tan tutun, Türkiye’nin başına saracağı sorunlara kadar birçok konuyu daha açık şekilde görebiliyorlar.Türkiye’nin asıl önemli sorunları şu anda işsizlik, yoksuzluk, ekonomik kriz döneminde devlet bankalarını bile boşaltan ve bir türlü soruşturulmayan yolsuzluklar, üretim, yatırım, halkın sağlık, eğitim sorunu, güneydoğunun geliştirilmesi, terörün önlenmesi, seçimin yaklaşmasına rağmen seçmen kütüklerindeki halledilmeyen fahiş hatalar vb... Ama bunları bırakmış günlerdir Davos olayıyla uğraşıyoruz, çünkü oradaki fevri çıkışla estirilen anlamsız ve çoğu kişinin gözü kapalı kapıldığı rüzgar bütün bu eksiklerin, hataların, ciddi sorunların üstünü bir örtü gibi kapladı... ARAP BİRLİĞİ DE AB(!) SAYILIR!Acaba Başbakan’ın Davos açıklamasını neden ertesi güne “Şişhane’deki metro istasyonu açılışına” bıraktığını ve Başkan Topbaş’ın o gün bundan duyduğu mutluluğun yüzünden açıkça okunmasını tahlil eden var mı?Neden hemen yapılabilecek bir açıklama Belediye’nin açılışına bırakıldı? Neden AKP, belediye başkan adaylarını geriye çekerek Başbakan’ın konuşmaları ve Gazze politikası ile onu ve partiyi “adayların önüne” geçirdi? Adayların kusurları mı var yoksa tek başlarına yeterince güçlü mü değiller?Bunlar bir tarafa (siz üzerinde düşüne durun) dünün haberlerinden biri şöyleydi: “ABD’nin en saygın gazetesi Washington Post dünyadaki 50’den fazla Müslüman ülke arasında Türkiye’nin Batı açısından özel bir konumu bulunduğunu belirterek AKP döneminde Türkiye’nin bu özelliğini kaybetmekte olduğunu” yazdı.Liberal politikalar bir bir kayboluyor, AB üyelik görüşmeleri durmuş durumda, AKP’nin 6 yıllık bir iktidar döneminden sonra Türkiye’yi daha az özgür, daha az eşit bir ülke yaptığı ve medyadaki engelleme girişimleri ile kadın-erkek eşitliğinde yaşananların bunun göstergesi olduğu öne sürülen yazıda:“AKP döneminde giderek Batı’dan uzaklaşan Türkiye’nin kendini İslâmcı rejim (din diktatörlüğünden söz ediyor. R.M.) veya davalar yanında konumlandırdığı sadece AB’den değil ABD’den de uzaklaştığı, Erdoğan’ın AKP’sinin liberalizm karşıtlığına hizmet etmesi, dış politikada dini esas alması sürerse Türkiye’ye yazık olacağı” vurgulandı. Haber böyle... Tabii “monşer” lerin uyarılarına kızan, aklınca alaya alan ve onları “AB’ci, ABD’ci” olmakla suçlayanların iyi düşünmesi:“AB’ci olmayıp Arap Birliği’nin AB’sinde mi olmayı tercih ettiklerine” karar vermesi gerekiyor. Onun da baş harfleri AB nasılsa!!*****Ahmet Hakan’a ne demeliyim? Bildiğiniz gibi Ahmet Hakan geçen hafta Salı günü köşesinde “Çık karşıma Yaşar Nuri” başlıklı yazısında Yaşar Nuri Öztürk’e “benim programımda yaptığı onunla ilgili konuşmalarından dolayı” meydan okudu ve “Ruhat Mengi de rıza gösterirse onun programında karşılaşabiliriz. Ama eğer Yaşar Nuri gelmez, kaçarsa ona ağız dolusu ’müfteri’deme hakkım doğar” dedi.Bana düşen elbette, bir meslektaşı olarak ona “cevap hakkı” tanımak, her ikisini de Her Açıdan’a davet etmekti. Bunu hemen o gün yaptım ve programı ikiye bölerek bir bölümünü bu tartışmaya ayırdım.Takdir edersiniz ki bütün program, TV ve gazetelerdeki anonslar hafta boyunca buna göre kurgulandı. Ve tam son dakikada neredeyse yayın başlamadan hemen önce Ahmet Hakan’ın kardeşi arayarak Silivri’de olduklarını, “Ahmet’in midesinin çok rahatsızlandığını ve gelemeyeceğini” söyledi.Önce şaka zannettim çünkü o dakikaya kadar anonslar devam ediyor ve bu bölümü olduğu gibi çıkarmak hem benim için çok zor, hem de çok önceden haber verdiğimiz izleyiciye saygısızlık, haksızlık olacaktı...Üstelik Ahmet Hakan bu karşılaşmayı kendi istemişti ve yine üstelik kendisi de yıllardır TV programcısı böyle bir olayın yaratacağı zorluğu en iyi bilenlerden biridir.İtiraf edeyim bir şok yaşadım ve birkaç dakika içinde zorlukla programın giriş anonsunu ve kurgusunu değiştiriverdim. İzleyicime de durumu kısa ve net şekilde anlattım.Şimdi onlardan gelen mektuplar:“Mide rahatsızlığı gibi basit bir nedenle gelmeyişi başta size sonra izleyiciye saygısızlıktır. Lütfen meslektaş diye düşünerek olayı kapatmayın” diyor. Ama...Öncelikle ben yine de “mutlaka ağır bir rahatsızlık geçirmiş olduğunu” düşünerek ona ’geçmiş olsun’diyorum. Sonra da onun sık sık yaptığı gibi maddeler halinde duygularımı anlatma yoluna gidiyorum.1- Aynı durumda ben olsaydım, söz verdiğim bir canlı yayına en azından sabah saatlerinde, programdan çok önce gelemeyeceğimi haber verirdim.2- Kardeşimi konuşturmaz, kendim konuşurdum. Hatta canlı yayına bağlanarak programdan, izleyiciden ve Yaşar Nuri Öztürk’ten özür dilerdim.3- “Hastanedeyiz, doktorla görüşüyor” diyen kardeşime “hangi hastanede” olduğumuz sorulabilir diye hastanenin adını bildirir, bu soru gelince telefonu kapatmasının ve bir daha açmamasının ayıp olduğunu söylerdim.4- Bunların hiçbirini yapamadıysam ertesi gün telefon eder meslektaşımdan özür dilerdim.Zira en basit nezaket kurallarının bunu gerektirdiğini bilirdim. Yaşar Nuri Öztürk Bolu’da konferansı olduğu ve orada kalmak istediği halde gerekeni yaparak sözünü tuttu ve geldi.Programda “Akıllı adammış gelmedi. Şimdi ‘çık karşıma’ diyor ama unutmasın karşımda her zaman ‘hocam’ diye ceketini iliklerdi. ‘Çık karşıma’ deyince acaba ceketi de çıkarsam mı’ diye düşündüm” şeklinde bir açıklama da yaptı.Fazla söze gerek yok, Ahmet Hakan’a ‘her açıdan geçmiş olsun’ diyorum.“Davos olayı” konusunda büyük ilgiyle izlenen, aydınlatıcı bir program oldu, gelen teşekkür mektupları ve reytingler de bunu açıkça gösteriyor. Dışişleri eski Bakanı İlter Türkmen, Hudson Enstitüsü’nün başarılı uluslararası uzmanı Zeyno Baran, Prof. Dr. Nurşen Mazıcı ve Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e de bir kez daha teşekkür ediyorum.
Deneyimli diplomatların görüşleri Başbakan tarafından “tukaka” ilan edildi, “monşer” sözüyle bir de alaya alındılar ya yazarlarda modaya uymak için yarışıyorlar adeta...Oysa tam tersine uluslararası kulvarlarda diplomasi kuralları önemlidir, bunları bilmek ya da bilmemek, uymak ya da uymamak bir ülkenin kültürü, siyasetçisi, insanları hakkında dünyaya toptan fikir verir. Bu nedenle de deneyimli, konuyu bilen uzmanların görüşünü mutlaka almak gerekir.Çünkü örneğin; Türkiye’de, İran’da, Filistin’de alkış tutulan bir davranış bizim girmek için yıllardır bin takla attığımız Batı ülkelerinde tamamen farklı yorumlara neden oluyor. Davos olayı ile ilgili olarak ABD’nin Newsweek Dergisi’nin son sayısında “Türkiye’nin yeni eğilimi” başlıklı yazıda “Türkiye Batı’dan uzaklaşarak Arap radikallerine mi yaklaşıyor” sorusu sorulduktan sonra “Batı karşıtı tutumu benimsediği” belirtildi.Ahmedinecad vurgusuİngiliz basını “Türkiye’nin arabuluculuk rolünü tehlikeye attığını” yazarken Alman gazeteleri de Davos krizini manşetten verdiler ve aynı şekilde “Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığını, AB ilişkilerini tehlikeye attığını” yazdılar. Özellikle vurguladıkları nokta ise “Başbakan Erdoğan’ın giderek Ahmedinecad’a benzediği, İsrail karşıtlığını seçim kampanyasına taşıdığı” idi.Şimdi “bütün bu ülkelerin görüşü bizi ilgilendirmez” diyorsak önemli değil tabii ama “Türkiye’nin Batı’dan kopmakta olduğu” vurgusu bir ağızdan yapılırken bunun bizi ilgilendirmeyecaği ancak “Artık AB’den vazgeçmişsek ve inceldiği yerden kopsun diyerek kendiliğinden bir kopma bekliyorsak” düşünebiliriz. (Yoksa istenen o mu?)İşte bu nedenle “Monşerlere” kulak vermek lazım. Çünkü dikkat ederseniz monşerlerin söyledikleriyle tüm yabancı basının eleştirileri aynı noktalarda buluşuyor. Evet, monşerler her zaman sırt sıvazlayıcı, duyguları okşayıcı destek konuşmaları yapmayabilirler ama zaten böyle bir görevleri de yok. Onlardan beklenen deneyimleriyle olaylara evrensel gözlükle bakmak...Belki de Davos öncesi bu “monşer”lerden birkaç tanesinin görüşü alınsa, Türkiye’nin önemli olaylarında onlarla fikir alışverişi yapılsa bugüne kadar karşılaştığımız olumsuz tabloların çoğunu önlemek mümkün olurdu.Mesela Emine Erdoğan’a da ağlamanın (hele de uluslararası toplantılarda ağlamanın) birçok Batı toplumunda “kişilik zaafiyeti, duyguları kontrolden aciz olma” olarak değerlendirildiğini, devlet adına görüş bildirmesinin ise kabul edilemeyeceğini anlatabilirlerdi. Onun için bırakalım popülist, alaycı yaklaşımları da gerçeklere bakalım. Söz konusu ülkemizin geleceği çünkü!*****Deniz Feneri davası nerede? Ekim ayında “Dosyası Kasım’da gelecek” deniyordu, ondan sonra da kaç kez “geldi, gelecek, istedik, yolda” gibi oyalamalar yapıldı ve hâlâ dosya görünürlerde yok. Ne oldu kaplumbağa veya kağnı ile mi gönderiyorlar belli değil... Bir ara “gerekçeli kararı bekliyoruz” bahanesi de çıkartılmıştı, oysa dava Almanya’da bitmiş, suçlular belirlenmiş, ortada milyonlarca dolarlık “yüzyılın bağış yolsuzluğu” denen bir olay var.Dava neden açılmıyor?Acaba AKP’nin Deniz Feneri, Şaban Dişli rüşvet olayı ve diğer yolsuzlukların üzerine gitmesi mümkün olmayacak mı?Yoksa burada da “seçim öncesi duyulmasın, tekrar gündeme gelmesin” politikası mı izleniyor?Zaten yeterince zaman kaybedildi, Adalet Bakanı Şahin halka açıklama yapmak zorundadır.Bu arada... Bari dosyayı “güvercinle” getirtsinler. O durumda bile bir gün gelir nasılsa!
Dün “Duygusal dış politikaya geçiş” başlıklı yazıma okurlarımızdan gelen yorumlar arasında yine çok doğru noktalara değinenler vardı. Mesela Ogün Yörük “Samimiyet lafla, külhanbeylilikle olmaz. Sen somut olarak İsrail’le yaptığın anlaşmaları iptal ediyor musun etmiyor musun, onu söylesinler” diyor.Sevinç Hava ise “Yıllardır yabancıların maşası PKK onbinlerce vatandaşımızı öldürdü de ’terör örgütü’olduğunu bile kabullenmediler. Hangi ülke çıkıp da Türkiye için kendini ortaya attı, risk altında bıraktı. Aksine ‘bir gün işimize yarar’ diye bekletildi” demiş.İsrail’le yapılan anlaşmalar, ona verilen yüz milyonlarca liralık ihaleler, ödenen 400 milyon dolar ortada duruyor. Bu paralar karşılığında aylar önce teslim edilmesi gereken uçaklar, sistemler hâlâ teslim edilmediği halde cezai yaptırım süreci başlatılmayarak Türkiye’nin zararına İsrail’e sözleşme dışı kolaylıklar sağlanıyor. (Bkz. Atilla Kart’ın bu konudaki basın açıklamaları...)Peki nerede kaldı bizim öfkemiz? Neden devleti büyük zarara sokan bu avantajlar önlenmiyor, durdurulmuyor?Ve tekrarlayalım, hangi ülke, özellikle de Müslüman ülkesi yıllardır (genellikle hep Müslüman ülkelerde beslenip yetiştirilen) PKK terörüyle anaların her üç günde bir gencecik evlatlarını onlarca tabut yanyana toprağa verdiği Türkiye’ye arka çıktı ve hiç değilse Barzani’yle Talabani’ye iki çift laf etti?Haydi bunu da geçelim; “Türkiye büyük ülke, Ortadoğu’da barışa katkısı bulunmalı” diyoruz ama bunu yaparken de kendi çıkarlarını korumalı değil mi?Bir başka okurumuz Ecevit Işıl “Sayın Mengi , Başbakan orada ot gibi oturup konuşulanları dinlese bu sefer de tepki göstermedi diye eleştirirdiniz” diyor. Hayır, ona “tepki göstermesin” diyen yok ki, söylediğimiz “ancak bir Hamas liderinin vereceği tepkiyi vermemesi gerektiği”...Düzgün ve saygın bir üslupla konuşarak, parmağını “Sen benden yaşlısın, öldürmeyi iyi bilirsin” diye sallamadan, toplantıyı hışımla terk etmeden de gerekenleri söyleyebilirdi, söylemeliydi.“ÖFKE NÖBETİ” Şimdi Başbakan’ın şahsında “Türklerin genel karakteri” hakkında dünyaya olumsuz, fevri bir mesaj verildi mi, verilmedi mi? “Huysuz Türk” dendi mi, denmedi mi?İsrail’le (her ne kadar Peres zevahiri kurtarmak için “ilişkileri etkilemez” diyorsa da) düşman konumuna gelindi mi gelinmedi mi? Dün gazetelerde “Türkiye’nin ABD’deki en güçlü destekçilerinden olan Amerikan Yahudi Komitesi’nin” açıklaması vardı.Başkanları David Harris “Erdoğan’ın Davos’taki öfke nöbeti Türkiye’de artan antisemitizm ateşine benzin dökmüştür. Başbakan’ın Peres’e yönelik saygısız sözleri İsrail’i eleştirmenin nasıl kışkırtıcı bir noktaya gidebildiğinin göstergesidir” demiş. Diğer Yahudi kuruluşları da benzer açıklamalar yapmışlar. (Artık istediği kadar “Benim duruşum İsraillilere, Yahudilere karşı değil. Antisemitizm insanlık suçudur” desin, inandırabilecek mi? ABD’de çok ihtiyacımız olan Yahudi lobisi desteğini alabilecek mi?)Yabancı gazeteler de “Erdoğan’ın Ortadoğu’da arabulucu rolünü sabote ettiğini” yazıyor... Duruma baktığınızda sorulacak sağduyulu soru: “Bunlar olmalı mıydı, yoksa işin içinden sakin, akıllı bir politikayla sıyrılamaz mıydık” sorusudur.“ABD, AB, BM ve Rusya” dörtlüsünün Ortadoğu Temsilcisi Tony Blair ise “Ben Hamas’ın barış sürecine dahil edilmesini istiyorum ama Hamas’la görüşmek için örgütün önce şiddete son vermesi, sonra da İsrail’i tanıması gerekiyor” demiş.Dikkat edelim “sadece görüşmek için” bu şartların gerekli olduğunu söylüyor. Kısacık ama politik ve yapıcı bir açıklama...Biz ise her ne kadar “demokratik olarak seçilmiş bir parti” olsa da bu ülkelerin hepsinin “terör örgütü” kabul ettiği Hamas’ın kayıtsız şartsız destekçisi olduk.Bugüne kadar ezik dış politikalarımızdan üzüntü duyduğumuz için yüzeysel bakışla Davos çıkışı göze hoş görünebilir ama temelde baştan çok yanlış davrandık, anlatabiliyor muyum? *** Kılıçdaroğlu yalnız olmalı! CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu kamuoyu araştırmalarını altüst etti etmesine ama beni (ve sanıyorum birçok kimseyi) rahatsız eden bir görüntü var ortada...Aday olduğu günden bugüne kadar CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin ve birileri sürekli omzuna yapışık vaziyetteler. Sanki Kılıçdaroğlu’nun desteğe ihtiyacı varmış gibi... Sanki CHP Kılıçdaroğlu’nun şahsıyla değil de parti olarak ortaya çıktığını göstermek istiyor gibi...Yanlış efendim... Kemal Kılıçdaroğlu bu partinin içinde yıldız gibi parlayan bir isim ve hiç kimseye ihtiyacı yok...Hele de “çarşaf açılımına ne gerek vardı, siz de dinî kıyafet üzerinden, din üzerinden siyaset yapmış oldunuz” diyen yazarlara küsen, bir partiyi temsil ettiğini ve basınla anlamsız çekişmelere hakkı olmadığını bilmeyen, kendisi kadar sempati yaratmayan bir il başkanının desteğine hiç yok...Kılıçdaroğlu gelecekte CHP Genel Başkanlığı için de düşünülecek siyasetçilerden biridir, eğer onun bu özelliği “etrafına konuşlandırılan, yapıştırılan partililerle” gizlenmeye, “bir ekip görüntüsü” verilmeye çalışılıyorsa gayet rahatsız edici görünüyor söylemiş olayım!
Tamam, İsrail Cumhurbaşkanı Türkiye Başbakanı’na hitap ederken yüksek sesle konuştu... Tamam, Amerikalı moderatörün Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın elini, kolunu tutmasına, onu susturmasına izin verilemezdi. Tamam, Peres’e Erdoğan’dan daha uzun konuşma süresi tanınmıştı.Hepsine kızmakta, tepki göstermekte yerden göğe kadar haklıyız... Başbakan Erdoğan’ın aşırı tepkisini ilk bakışta çoğumuz “yerinde” buluyor ve destekliyoruz.Ve lâkin... Her olaya olduğu gibi buna da tek açıdan değil her açıdan bakmak zorundayız. En önemlisi de “Arap ülkelerine değil Türkiye’ye ne getirisi, ne götürüsü olur” açısından... Evet hepimiz İsrail’in Gazze’ye yaptığı saldırıların insanlık dışı olduğuna ve iki ülke arasında barışın en kısa zamanda sağlanması gerektiğine, bu konuda Türkiye’nin elinden geleni yapması gerektiğine inanıyoruz.Ama acaba Türkiye Başbakanı iki ülke arasındaki bir savaşta bu kadar Hamas taraftarı olmalı, Davos’ta da ancak bir Hamas liderinin vereceği şiddette bir tepkiyi dünyanın gözleri önünde vermeli miydi? Emine Erdoğan bugüne kadar dünyada hiçbir devlet başkanı eşinin yapmadığı şekilde uluslararası bir toplantıda ağlamalı mıydı?Filistin’den, Arap ülkelerinden alacağı alkış, Türkiye’den gelecek duygusal “onur kurtarma” tepkileri diğer bütün ülkelerin basınında “bugüne kadar Davos’ta yaşanmış en büyük üzüntü”, “Huysuz Türk”, “Davos’un seçkin ortamında alışılmamış bir durum”, “Davos saldırgan ve çatışmalı görüntülere sahne oldu” gibi başlıklarla Türkiye Başbakanı hakkında verilen haberleri, gelecekte bu nedenle Türkiye’nin karşısına çıkabilecek dış politika sorunlarını karşılar mı?Bir panel moderatörüne kızıp yorgan yakmaya, Davos Dünya Ekonomik Forumu’nu bundan sonra Türk iş adamlarına yasaklamaya değer mi? Kısacası “koca bir ülkeyi temsil eden lider” olarak dış politikada şiddetli ve ani duygusal tepkilerle mi yoksa karşınızda ciddi bir haksızlık ve yanlış olsa bile sakin, diplomatik bir üslupla mı konuşmak ve davranmak gereklidir?ONUR KORUMA MESELESİBu sorular aslında cevapları da içeriyor. Biz duygusal bir milletiz, onun için de bu tür tepkileri “kahramanca tepki” olarak bile değerlendirebiliyoruz.Ama olayın geçtiği arena Türkiye değil. Başbakan “milletvekilleri tavanına çiğ köfte yapıştırdığında” dahi bunun espri olarak kabul edildiği TBMM’de veya bir parti mitinginde (muhalefete karşı) konuşmuyor. “Kasımpaşalı” muhabbetine alkış tutulan bir ortamda bulunmuyor.İsrail Cumhurbaşkanı yüksek sesle konuştuğunda, moderatör omzuna dokunduğunda kızmakta haklıdır ama bu durumda bile duygularına hakim olarak sakin ve diplomatik bir üslupla cevap vermesi “büyük devlet Türkiye”nin Başbakanı’na kalkıp salonu terk etmekten daha çok yakışırdı.Onur korumak, mutlaka “Sen benden yaşlısın, sen öldürmeyi iyi bilirsin” diyerek, hoşlanmadığın davranışa aynı düzeyde belki de daha büyük hakaretlerle cevap vermeyi gerektirmez. Saygınlığı korumanın yolu bu değildir.Bizim -ne kadar üzülsek de- Filistin (veya Hamas) olmadığımız, onların tepkisini vermemiz gerekmediği gibi...Başbakan Erdoğan şimdi “TC Başbakanı olarak buna sessiz kalamazdık” diyor ama salondan ilk çıktığında “Sözlerim İsrail halkına, Peres’e Yahudi’lere değil” açıklaması verdiği aşırı tepkinin rahatsızlığını ortaya koyuyordu. (Kimeydi peki o sözler?)Okurlarımız arasında “Başbakan Irak’ta ölen bebekler için Amerika’ya neden aynı şeyi yapmadı”, “Emine Hanım neden o zaman hiç ağlamadı, neden okullarda kampanyalar açmadılar”, “Erdoğan 1 Mart tezkeresini geçiremediği için neden üzüldü” sorularını soranlar var.Bilmem ki çok mu haksızlar?.. (Bu arada bir soruyu unutmuşlar: Acaba Filistin veya bir başka Arap ülkesinin aynı şeyi Türkiye için yapma ihtimali yüzde kaçtır?)Tartışmayı izleyenler arasında olan ABD Başkanı Obama’nın danışmanı Valerie Jarrett gördükleri karşısında hayretten donup kalmış. Obama yönetiminin Özel Ortadoğu Temsilcisi Mitchell ise bölgeye yaptığı ilk ziyaretten Türkiye’yi çıkarmış ve bu Ankara’da hayal kırıklığı yaratmış.Olsun, Türkiye’ye dış politikada ciddi sorunlar yaratsa bile yapılan şey iç politika için, özellikle yaklaşan seçim açısından çok olumludur.Önemli olan da budur zaten, değil mi arkadaşlar?*****Heyecanlı bir karşılaşma ve Davos! Geçen Pazar Her Açıdan’da Yaşar Nuri Öztürk’ün Ahmet Hakan’la ilgili konuşması üzerine Hakan 27 Ocak Salı günü “Çık karşıma Yaşar Nuri” başlıklı bir yazı yazdı.Ve dedi ki:“Yaşar Nuri Öztürk, Ruhat Mengi’nin programında hakkımda atıp tutmuş. Benim için 2 şey söylemiş:Bir: Ahmet Hakan eskiden Fethullah Gülen’in kalemşoruydu...İki: Ahmet Hakan hakkımda aynı yalanı dört kez haber yapmış adamdır...Hayatımda hiçbir zaman Fethullah Gülen’in kalemşorluğunu yapmadığımı, hayatımda hiçbir zaman Yaşar Nuri hakkında aynı yalanı dört kez haber yapmadığımı yazarak anlatmaya çalışacaktım vazgeçtim.Yaşar Nuri’ye iftiralarını ‘ispat hakkı’ tanıyorum. Kabul buyurursa ve Ruhat Mengi de rıza gösterirse ‘Her Açıdan’da kozlarımızı paylaşabiliriz.Eğer kabul etmez ve kaçarsa... Bilsin ki: Kendisine şöyle ağız dolusu ‘müfteri’ diye haykırma hakkım mahfuz kalacaktır.”Ben elbette programımın kapısını açtım, Yaşar Nuri Öztürk de “kozları paylaşma” çağrısına olumlu cevap verdi... Böylece 1 Şubat Pazar günü iki bölümden oluşacak Her Açıdan’ın ikinci bölümünde Ahmet Hakan Yaşar Nuri Öztürk’le karşı karşıya gelecek. (İtiraf edeyim şimdiden duymak için sabırsızlanıyorum.)Birinci bölümde ise Başbakan Erdoğan’ın dünya çapında olay yaratan “Davos çıkışı”nı üç önemli uzmanla tartışacağız.Acaba Başbakan Erdoğan’ın “Tek isteğimiz bölgede kalıcı barışın sağlanması” sözü bu yöntemle gerçekleşebilir mi?Bu sert tepki İsrail-ABD-Türkiye ilişkilerini nasıl etkiler?Bunlar ve daha birçok sorunun cevabını da: Dışişleri eski Bakanı İlter Türkmen, ABD’li Düşünce Kuruluşu Hudson’ın uzmanı Zeyno Baran ve Dış Politika uzmanı Siyaset Bilimci Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’nın katılacağı Her Açıdan’ın ilk bölümde bulacaksınız.1 Şubat Pazar, öğlen 12.30’da STAR TV’de... Hepiniz davetlisiniz!
Ermenilerden özür dileyen böylece dünyaya “Osmanlı 1915’te Ermeni soykırımı yapmıştır” mesajı veren “aydın ötesi” Türk vatandaş grubu (ki aralarında “tarihi bilmiyorum” diyerek konferans veren ve “soykırım olmuştur” diyenler vardır) elbette birdenbire 2008’de duygusallaşıverdikleri için yapmadılar bunu... Romanlarında “töre nedeniyle intiharları” değiştirerek “türban nedeniyle intihar” gibi gösteren yani gerçekleri saptırmaya alışkın olan yazar Nobel öncesi dünyaya “Türkler 1,5 milyon Ermeni’yi öldürmüştür” mesajını tarihi okuduğu, arşivleri inceleyerek gerçeğin bu olduğunu anladığı için vermedi.Çoğu tarihçi bile olmayan ama kendilerinde ülkeleri adına tarih açıklaması yapma yetkisi gören (veya tarihçi olup da tarihe bakmadan konuşan) akademisyen ve yazarlar 2000’li yıllarda Ermeni soykırımı iddialarını gönülden destekleyen konuşmalara, yazılara boşuna hız vermediler.Bazıları ABD’deki Ermeni lobisinin hazırladığı konferanslarda, Amerika’nın önemli gazetelerinde Türk devletinin inkârcı olduğunu aynen diaspora ağzıyla “İnkâr duvarındaki çatlak” başlıkları kullanarak boşuna tekrarlayıp durmadı. Koca Türk milletini “hafızasız ve cahil” olmakla boşuna suçlamadı. Ermeni diasporası boşuna “şerefli ve dürüst Türk aydınları da soykırımı kabul ediyor” demedi.Andrew Mango, Justin Mc Carthy gibi “olaylar karşılıklıdır, soykırım denemez” görüşünü açıklayan dünyaca ünlü tarihçilere bile “Türk devletinden para alıyor” iftirasını boşuna yapıştırmadılar. Bunların hepsi planlı şekilde yürütülen bir kampanyanın adımlarıydı. Sonunda zaten birçok eyaletinde kabul edilmiş olan Ermeni soykırım iddiasının ABD kongresinde de, Avrupa ülkelerinde de paralel olarak kabulünün sağlanması gündemdeydi. Türkiye Clinton ve Bush dönemlerinde Ermeni diasporasının baskıyla geçirmeye çalıştığı bu yasanın kabulü tehlikesini atlatmıştı ama yeni Başkan dönemi farklı olabilirdi. Onlara göre Türk toplumu da zaten “saf”tı, nasılsa bu oyunları ve onların oynadığı rolü yutar veya unuturdu.Bu konuda yıllar boyu çok ciddi uluslararası çaba gösteren, tarihi, gerçekleri anlatmaya çalışan Gündüz Aktan’ı (nur içinde yatsın) kaybettik. Aynı şekilde konuya hakim, belgeleri ezbere bilen ve Ermenistan’dan, diğer ülkelerden tarihçileri “belgeleri birlikte incelemeye davet eden” Yusuf Halaçoğlu özellikle şu sırada çok gerekliymiş gibi (o fikir de kimlerden çıktı acaba) Türk Tarih Kurumu’nun başından alındı.BABACAN NE YAPTI?Türkiye Halaçoğlu’nun davetini dünyaya tekrarlayıp “Haydi buyrun, tarihi karar böyle verilir” diyeceğine, Ermenistan’ın ilk Başbakan’ı Kaçaznuni’nin “Tehcir doğruydu ve gerekliydi, barışa biz ihanet ettik” dediği konuşmasından başlayarak tüm belgeleri ülkelere ve siyasetçilerine dağıtacağına sesini kesti ve oturdu. Yeni TTK Başkanı’nın bir konuşmasını duyan, adını bilen var mı içinizde?Bunlar ve Dışişleri’nin, büyükelçilerinin bu konuda gereken hiçbir şeyi yapmadığı yetmiyormuş gibi bugüne kadar soykırım iddiasının ABD’de kabul edilmemesi için en büyük gayreti gösteren Yahudi lobisinin desteği de İsrail’in Gazze saldırısında Türk Hükümeti’nin “yanlışı diplomatik şekilde ortaya koymak yerine İsrail’le birlikte tüm Yahudileri karşısına alan ve hatta Türkiye’nin kendi Yahudi vatandaşlarını ‘tarihteki en kötü dönemlerini yaşıyorlar’ denecek kadar huzursuz eden taraflı ve kışkırtıcı siyaset izlemesi” nedeniyle kaybedildi.Şimdi Hükümet, özellikle Dışişleri Bakanı Babacan ve Başbakan Erdoğan çıkıp “Ermeni Soykırım Tasarısının”nın ABD’de kabul edilmemesi için nasıl bir çözüm bulacaklarını açıklamak zorundalar. Kabul edildiği takdirde Kanada’da olduğu gibi ABD’de ve AB ülkelerinde de okullara “Ermeni soykırımı” dersi konacak, tarih kitaplarına Türkiye Almanya’dan önce “20. yüzyılın ilk soykırımcı ülkesi” olarak geçecek ve sonsuza kadar her Türk vatandaşına “soykırımcı bir ırktan geldiği” söylenecektir. Açıklama bekliyoruz!*****Soykırım tacirleri! Kısa süre önce İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde 1915 tehciri ve Ermeni olaylarıyla ilgili yeni ve son derece detaylı bir kitabın tanıtımında bulundum.“Soykırım Tacirleri ve Gerçekler” isimli, Şükrü Server Aya tarafından yıllar süren araştırmalar ve birçok belge ile hazırlanan ve İngilizce’ye de çevrilen kitap tarihin diaspora yalanlarıyla nasıl saptırıldığını çok net ve açık şekilde anlatıyor.Bence Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin konuşması, Kâmuran Gürün’ün “Ermeni Dosyası”, Yusuf Halaçoğlu’nun “Ermeni Tehciri ve Tarihi Gerçekler” gibi kitapları yanında AB ve ABD siyasetçilerine gönderilebilecek kalitede bir kitap.Size de okumanızı öneririm.
İki gündür “Her Açıdan’da Kemal Kılıçdaroğlu ile karşılaşmasını teklif etmek için” Kadir Topbaş’ı aramaktaydım, dün telefon etti.Ona Avrupa ve Amerika’da rakip siyasetçilerle seçim öncesi TV’lerde “kozlarını paylaştıklarını”, böylece halka birikimlerini, olumlu ve olumsuz yönlerini görme fırsatı verdiklerini hatırlatarak davetimi ilettim.Bunun kesinlikle olmayacağını, hiçbir zaman Kılıçdaroğlu’yla karşı karşıya gelip ona reyting yapma fırsatı vermeyeceğini (tabii burada “neden sadece o reyting yapsın, aynı fırsat sizin için de geçerli” sorusu aklımdan geçti ama o kadar kesin kararlıydı ki söylemedim), hiçbir adayla birlikte TV’ye çıkmayacağını, bunu 2004 seçimlerinde de yapmadığını söyledi.“ABD’de Bush 2,5 yıl daha devam ediyor, brifingler veriyor, anlatıyor. Bizde durum farklı, 1 ay sonra başkanlığı devrediyorsunuz” dedi.Ocak ayında yapılan son kamuoyu araştırmalarında Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığı açıklanır açıklanmaz AKP oylarının yüzde 10’unun CHP’ye kaymış olması ve Kılıçdaroğlu’nun “İstanbul Belediyesindeki yolsuzluk dosyaları”ndan söz etmesi (her ne kadar “dosyalar varsa savcılığa götürsünler” diyorsa da) bu kararda etkili oldu mu bilmiyorum ama halkın bu iddialara vereceği cevabı duymasını sağlaması gerektiğini biliyorum.Toplum Başbakan’ın da karıştığı “çamur diyalogu”nu izlemek zorunda kalıyorsa bir “çamur tartışması” da zorunludur.Başkan adaylarının İstanbul’un tüm semtlerini ezbere bilmesi veya bilmemesi bunun yanında çok detay kalır. Görünen o ki Topbaş bu tartışmayı yapmayacak, keşke yapsaydı... *****Şener’e haksızlık yapmayalım!Geçen Pazar STAR’da Her Açıdan’ın ikinci bölümünde konuğum olan AKP’nin eski Başkan Yardımcısı Abdüllatif Şener Ergenekon gözaltılarından telefon dinlemelere, dokunulmazlıkların kaldırılmasından üstü örtülen dev yolsuzluklara kadar birçok konuda önemli açıklamalar yaptı.Ertesi gün Aydın Ayaydın programı dikkatle izlediğini gösteren detaylı bir yazı yazdı ve Abdüllatif Şener’in AKP’de bulunduğu süre içinde yolsuzluk yapanları koruduğundan söz ederek ve şimdi takiyye yaptığını, şirin görünmeye çalıştığını öne sürerek “Neden o zaman istifa etmediğini” sordu.Ona göre Şener “Cumhurbaşkanı olmak istediği için” istifa etmişti.Bu arada yolsuzluklarla ilgili konuşmasında Deniz Feneri adını özenle kullanmadığını, benim “mesela Deniz Feneri dosyası” demem üzerine bile yine kullanmaktan kaçındığını, gözlerini kaçırarak yere baktığını da vurguladı.Durum böyle olunca benim için de bazı noktaları vurgulama zorunluluğu ortaya çıkıyor. Öncelikle Abdüllatif Şener’e telefon ederek buradaki bazı soruları ona tekrar sordum.“Aydın Ayaydın’ın kendisi hakkında, bakanlığı boyunca hep olumlu yazılar yazdığını, istifasından sonra da bir süre böyle devam edip sonra nedeninin anlamadığı şekilde değiştiğini” söyleyerek başladığı konuşmasına şöyle devam etti:“Deniz Feneri adını sizin programınızda telaffuz etmedim çünkü konulara genel olarak değinmekteydim ama daha önce televizyonda Deniz Feneri ile ilgili açık ve net konuşma basında yer aldı ve tartışıldı. Bu konudan uzak durmuş değilim.Partiden istifa ederken cumhurbaşkanlığı asla aklımda yoktu, bana ne zaman sorulsa ‘bunun gündemimde olmadığını’ açıkça belirttim. O günlerde beni ‘Meclis’te olmamanın hiçbir karşılığı yoktur, kaybedersin’ diye uyaran yakın dostlarım oldu, bunları da dinlemedim ve her şeyi göze alarak ayrıldım.16 yıl milletvekilliği yapmış biri cumhurbaşkanı olmak için istifa etmez.”Her zaman konuştu!“Yolsuzluklara, yanlışlara parti içindeyken de tepkimi ortaya koydum; Galataport’tan özelleştirmelere, Avea birleşmesine kadar birçok konuda hükümet politikasında aykırı tutumlarım sayfa sayfa haber oldu. Sanki 5 sene sessiz kalmış, hatalara susmuş biri gibi gösterilmemin büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.” Eğer ben de Abdüllatif Şener’in AKP’nin en önemli 3-4 isminden biri olduğu dönemdeki tepkilerini, çıkışlarını, bu nedenle Erdoğan’la karşı karşıya geldiğini görmüş ve yazmış biri olmasam bu konuya karışmazdım. Ama o dönemi ve onun hiç sessiz kalmadığını, partisini karşısına almayı göze alarak konuştuğunu, zaten bu nedenle her kesimin onu “kabul edilebilir bir cumhurbaşkanı adayı” olarak gördüğünü biliyoruz.Ayrıca Deniz Feneri konusunda da gözlerini kaçırmış, yere bakmış olsa ben anında fark eder ve üzerine giderdim.Şener’in siyaset dışı kaldığı dönemde sık sık onun “zamansız istifa ettiği, treni kaçırdığı” söylendi, haksız eleştiriler yapıldı. Bence Abdüllatif Şener ve onun gibi parti içindeyken yanlışları görüp tepki gösteren ve istifa eden ya da tekrar aday olmayan, ilkeleri uğruna kayıpları göze alan isimler tenkitle değil, takdirle anılmayı hak ediyorlar.Onların deneyiminden yararlanmak ve siyasette tekrar yer almalarını desteklemek gerekiyor.Türkiye’nin lidere ve parti politikalarına kayıtsız şartsız boyun eğen ve susanlara değil, böyle siyasetçilere ihtiyacı var.Sayın Ayaydın’ın kendisi de deneyimli bir siyasetçi, bunları ona anlatmam gerekmez, kendi görüşümü açıklamak istedim sadece!
Başbakan Erdoğan bir yandan, Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul’da aday olmasıyla epeyce telaşlandığı görülen Kadir Topbaş bir yandan hırslarını medyadan alıyor ve her sıkıştıklarında yaptıkları gibi medyayı “taraflı davranmakla” suçluyorlar.Başbakan daha da ileri giderek bir kez daha “kendisine ait olmayan” medya kesiminin gazetelerini almamak üzere partililerini boykota çağırıyor.“Bunları bir de paramızla güçlendirmemizin anlamı yok” derken İsmet İnönü’nün “Benimle ilgili haberlere inanmıyorum ama başkalarıyla ilgili yapılan haberlere inanıyorum” sözünü de hatırlatıyor.İsmet İnönü -her ne kadar siyasi hataları da olsa da- akıllı bir siyasetçiydi, böyle bir sözünü ben hiç duymadım ama varsa burada da hata yapmış demektir. Basından, gerçeklerden, eleştiriden korkmayan iyi bir siyasetçi, hele de başbakan böyle bir söz söylemez, aksine kulak verir, acaba nerede hata yaptım, düzeltebilir miyim diye... Onun için öncelikle Erdoğan’ın “medyaya açtığı savaşta” İnönü’nün bu sözünü kullanması yanlıştır.Başbakan işine gelmediğinde medyayı kümelere ayırmayı ve kendisine ait olmayan kümeyi veya eleştiri yapan tüm yazarları toptan “kendisine belli bir sebeple düşmanlık yapan tek bir kesim” gibi göstermeyi seviyor. Daha doğrusu ancak böyle yaparsa halka “doğru eleştirileri yalanmış gibi” gösterebileceğini iyi biliyor. Oysa, birçok konuda ve yolsuzluklar konusunda çoğu kez kendisine gözü kapalı destek veren yazarlardan bile eleştiri aldığını biliyor. Bu işler sırt sıvazlamakla, özel yemek davetleriyle filan sonsuza kadar yürümez. Bu ülkenin başbakanlarla, cumhurbaşkanlarıyla yakınlık kurmadan mesleğini “gerektiği gibi” yapan çok sayıda gazetecisi var. Öfkeye, hakarete, koca bir basını karalamaya gerek yok. Kartları ortaya döker, kozunuzu paylaşırsınız.Deniz Feneri, Gazze, ErgenekonÖrneğin; bir yandan “devlet görevi yapan herkes yargıya hesap verebilmelidir” derken, muhalefet partisi liderlerini “çetecilik” le bile suçlayıp herkese hakaret ederken “milletvekillerinin neden hesap vermediğini, dokunulmazlıkları neden kaldıramadığınızı” halka açıklarsınız (bu arada medyaya destekten söz ederken Sabah ve atv’nin Çalık grubuna satılması için devlet bankalarından 700 milyon doların nasıl bir defada verilebildiğini de anlatırsanız fena olmaz.)“Sokaklarda çamur yok, geç kalmışlar” diyorsunuz ama sokak dışında her alanda çamurdan geçilmiyor. Mesela “Kasım sonu gelecek” denilen Deniz Feneri dosyasının neden halâ gelmediğini, davanın açılmadığını, belediyelerinizde neden (başkanlarla belediye meclisi üyelerini birbirlerine düşüren) yolsuzlukların arkasının kesilmediğini anlatabilirsiniz. Şimdilerde aynen sizin gibi konuşup medyayı suçlayan Topbaş da kendi belediyesiyle ilgili iddiaları cevaplar.Obama’nın Başkan olarak ilk konuşmasında söylediği “Her aileye kendini geçindirecek bir maaş bağlamak, halkın parasını en doğru şekilde kullanmak görevimizdir. Toplumla hükümet arasındaki güven ancak böyle oluşur” sözlerini bir Başbakan olarak neden sizden duyamadık, millet sıkıntı içinde iken sizler nasıl bu kadar zengin ve rahatsınız, onları açıklarsınız.Gazze konusuna gelince... İnsanları yine “öldürülen masum çocuklarla, zulme seyirci kalmakla” gaza getireceğinize ana muhalefet partisi daha ilk başta “İsrail’i kınayalım” önerisini meclise getirdiğinde neden “Amerika’yı gücendiremeyiz” diye reddettiğinizi anlatırsınız.Herkes biliyordu, sizden başka!Bu sizin dediğiniz gibi “kınamayla geçiştirmek” değildi, Türkiye’nin tepkisini ortaya koyacaktı ama siz Başbakan gibi değil, yaklaşan seçim için puan toplamaya çalışan AKP Genel Başkanı olarak hareket ettiniz ve ortada bir “Hamas-El Fetih iktidar kavgası” olduğunu, bu kavga nedeniyle “kendi çocuklarının ölümüne sebep olduklarını”, Arap ülkelerinin bu gerçeği ve işin içinde “BM-İsrail-El Fetih” birlikteliği de olduğunu bildikleri için sustuklarını anlatmadınız.Oysa bunları anlamak ve Başbakan olarak topluma anlatmak, ülke adına doğru bir dış politika izlemek görevinizdi. Filistin’e bir bütün olarak, gerçekleri ile bakmak yerine Hamas destekçisi gibi davranıp Türkiye’ye arabuluculuktaki konumunu bile kaybettirmekle, bütün Yahudi dünyasını karşınıza almakla büyük hata yaptığınızı kabul etmek kadar göreviniz.BBC’nin “operasyonların üç hafta süreceğini söylemesine ve bunun tutmasına” şüpheyle bakmış:“Bir şeyler döndüğünü, bunun çözülmesi gerektiğini” söylemişsiniz. Tahminleri tuttu çünkü Avrupa da, İsrail de, Mısır da, El Fetih de aynı bilgilere sahip. Neler olduğunu biliyorlar. Ya siz? Bir de... BBC’-ye kızarken Ergenekon operasyonlarını, gözaltılarını önceden bilen, isimleri vererek anlatan ve tutturan medya kesimine neden hiç eleştiri getirmediniz, araştırmadınız, soru önergelerini cevaplamadınız?İnsan merak ediyor da...*****Hayrünnisa Gül’ün Suudi Arabistan’da ne işi var? Cumhurbaşkanı Gül, yanında Maliye Bakanı Unakıtan ve Devlet Bakanı Şimşek’le beraber “Türk Suudi İşadamları Toplantısı” na katılmak üzere Suudi Arabistan’a gidiyormuş. Zaten Arap ülkelerinin kuyruğuna yapışmış vaziyetteyiz, bu nedenle artık Batı’dan koptuğumuz Ortadoğu ülkeleri klasmanına girdiğimiz yabancı basın tarafından da söylenip duruyor ama o apayrı bir tartışma...Şimdiki tartışmamız bu geziye Hayrünnisa Gül’ün neden katılacağı... Orada ne işi var?İktidara geldiklerinden bugüne kadar Gül’ün ve Erdoğan’ın eşleri hiçbir resmi geziden eksik kalmadılar. Hatta birçoğuna görülmemiş şekilde Erdoğan’ın çocuklarından katılanlar oldu. Oysa zaten bütün cumhuriyet tarihini inceleseniz hiçbir dönemde başbakan ve cumhurbaşkanı eşleri 2002’den bu yana olduğu kadar çok (onda biri bile yeterli) resmi ülke ziyaretlerinde “kocalarıyla tatile gidiyor gibi” yer almamışlardır.Adeta onlarsız olmuyor.Suudi kralın 30’dan fazla eşi varmış ve bunların en büyüğü Hayrünnisa Gül’ü ağırlayacakmış. Çok eşliliği (hele de 30 eşliliği) onaylamayan bir ülkenin devlet başkanı Kral’ı ve karılarını neden bu sıkıntıya sokuyor(!)?Aile ziyareti mi yapılmakta, ev gezmesine mi gidiliyor? Resmi ziyaretlerde, toplantı gezilerinde ne işleri var? Yoksa eşlerini seyahatlere yalnız göndermekten mi korkuyorlar da kollarından çıkamıyorlar?Ayrıca Gül ve eşi devlet parasıyla Kral ve eşine hediyeler götürecekmiş. Sonra da tabii karşılık olarak Kral gelirken “çok değerli” hediyeler, altınlar pırlantalar getirecek ve bu hediyelerin nereye gittiği (!) yine toplumdan saklanacak. Mehmet Yılmaz kaç kez sordu cevap gelmedi, geçen gezide Türkiye’de hangi değerde hangi hediyeler “devlet adına” verildi ve bunlar nerede?Hayrünnisa Gül’ün bu gezide işi yoktur, yalnız olsa “bir toplantıda konuşma yapmak üzere giden” Cumhurbaşkanı’nın hediye götürmesi de gerekmez. Hele de bizim gibi “ayranı yok içmeye” durumunda bir ülkede.Gül ile Erdoğan’ın bu “eşli gezi” konusunu ciddi şekilde düşünmelerinin ve vazgeçmelerinin zamanı geldi!
Birçok meslektaşımın yaptığı gibi kendi yazılarımı dosyalamam ama diğer yazarlara ait beğendiğim köşe yazılarını keser saklarım. Örneğin Yılmaz Özdil’in 7 Ocak’ta yazdığı “Tespit tutanağı” başlıklı ve beni kahkahalarla güldüren (yine “güleriz biz ağlanacak halimize” durumu) yazısı şu anda önümde...Diyor ki:“Kendimi, şu anda eksi 15 derecede dağda terörist kovalayan subay veya astsubayların yerine koyuyorum. Komutan içerde!Üniversite öğrencisiyim.Rektör içerde!Rektörün yerine koyuyorum...YÖK Başkanı içerde!Dava açmaya kalksam...Avukat gözaltında!Savcı olduğumu düşünüyorum...Başsavcının evi basılıyor!Gazeteciyim...İlhan Ağabey zor çıktı!Esnafım...Oda Başkanı’nı aldılar!Seçmenim...Parti Başkanı kodeste!Atatürkçü dernek üyesiyim mesela...Dernek Başkanı komada!Tarikatçı olduğumu düşünüyorum...Komple dışarda!” Nasıl olağanüstü değil mi? Daha henüz muvazzaf subaylar, sendika başkanları alınmadan önce yazmış olmalı, yoksa onları da eklerdi.HUKUK SİZE DE GEREKEBİLİR!24 Ocak Cumartesi günü Ertuğrul Özkök’ün “Kapı işaretleyen çapulcular” başlıklı yazısı da kesilip saklanacak bir yazıydı. 6-7 Eylül olaylarının konu edildiği, o günlerde Rumlara ait evlerin kapısına “Haç” işareti konarak hedef gösterildiğinin vurgulandığı Güz Sancısı isimli filmden yola çıkmış ve bugün “bazı belli gazete ve yazarların” Ergenekon soruşturmasını bahane ederek “beğenmedikleri, kin duydukları, kıskandıkları her kapıya bir işaret koyduklarını, ’onu da alın, şunu da unutmayın’naraları attıklarını” anlatmış.Tüm yazısı ve “Onlar kapıyı işaretliyor, polis gelip alıyor... Biz de kapı işaretlemek bitti diye gururlanıyorduk” finali gerçeğin ta kendisi...Bazı gazete ve yazarların, özellikle de aralarındaki “bugüne kadar hukuka, demokrasiye, insan haklarına saygılı olduğunu iddia edenlerin” bu olayda takındıkları tutum akıl alır gibi değil... Hukuksuzluğa karşı çıkanları “çetelerin ortaya çıkarılmasına karşı çıkıyor” gibi göstererek yaptıkları yanıltmalar, dava bitmiş gibi veya iddianameyi kendileri yazıyormuş gibi kesin ifadelerle suçlamalar, hedef göstermeler basın etiğiyle, dürüstlükle taban tabana zıt...Bugün hukuksuzluğu, adaletsizliği destekleyenlerin bir gün adalete ihtiyaç duyduklarında bunu kendileri için istemeye haklarının olmayacağını ve zaten isteseler de bulamayacaklarını iyi bilmeleri gerekiyor!*****Bu cinayette “katil” kim?Evli ve bir çocuklu kuaför kadın kendisini silahla kaçırıp tecavüz eden ve “15 gün sonra hapisten çıkarılan” şoförü 7 kurşun sıkarak öldürmüş. Sonra da hırsını alamayarak cesedi tekmelemiş, küfürler etmiş.Ama kadın katil olmadan önce kocası tecavüzcüyü öldürmek isterken yakalanıp 8 ay hapis yatmış.Elbette cinayete arka çıkacak değiliz, hukuka saygılı, aklı başında hiç kimse bunu onaylamaz. Ama burada sorulacak soru “Asıl katil kim” sorusudur. Türkiye “hukuk devleti” olmaktan çıktığı, suçlulara ceza verilmeyip suçsuz insanlar ve mağdurların kendisi cezalandırıldığı, çocuk ve kadın tecavüzcüleri, katiller sokaklara salıverildiği, vatandaş adalete yargıya güvenini tümüyle yitirdiği için oluyor bunlar.Daha beterlerini de görebiliriz.Hakimleri sık sık “görevlerini dürüstçe yerine getirmeye” çağırıyoruz ama umursamıyorlar ve insanların, ailelerin hayatını söndüren suçluları cezasız bırakıyorlar.Kendilerine sorsunlar şimdi: Katil kim?Böylesi bir adaletsizlikte bu kadına ceza verilebilir mi?