Ondan söz ederken “Başbakan Erdoğan” demek artık hiç içimden gelmiyor doğrusu... Çünkü 22 Temmuz’da seçimleri kazandığı akşam yaptığı ve “sadece kendi seçmeninin değil, herkesin başbakanı olacağını” söylediği konuşmaya, verdiği söze hiçbir zaman uymadı... İlk günden bugüne hep “AKP Genel Başkanı” kimliğiyle konuştu, davrandı. Bugün onun da desteğiyle her tür hukuksuzluğu, yolsuzluğu, “Anayasaya göre suç” olduğu YSK tarafından bildirilen eylemleri alkışlaya alkışlaya, yine her tür hileye açık şartlarda bir seçime giderken “Laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu” Anayasa Mahkemesi kararıyla belirlenmiş AKP’nin Genel Başkanı çıkıp seçimden hemen sonra “Sivil Anayasa” hazırlayacaklarını ortaya atıyor. Daha önce yandaş bir hukukçular grubuna hazırlattıkları “devletin tüm kurumlarına, denetim görevi yapan yargı organlarına ve elbette ‘öncelikli görevi TBMM’nin yapabileceği hataları denetlemek olan’ Anayasa Mahkemesi’ne kendi seçtikleri isimleri yerleştirerek geride kalan denetimi de tümüyle ortadan kaldırmayı hedefleyen” taslak yeniden öne sürülecek.Şimdiden, diğer bütün demokratik ülkelerde yapıldığı gibi “Anayasayı toplumun her kesimini temsil eden bir kurucu meclisin hazırlaması” önerisini reddederek “Ortada iktidar var, o hazırlar ama kurumlardan da görüş alır” benzeri ağız oyunları yapılmaya başlandı. Bu, Yavuz Atar ve diğer bazı Anayasa hukukçuları tarafından dile getirilen açıklamalar maalesef tam bir yanıltmacadır.AKP, yargıdan YÖK’e, Emniyet’ten medyanın geniş bir bölümüne ve geri kalan tüm kurumlara kadar baskı ortamlarını, kadrolaşmasını ve “gerekli faaliyetlerini” tamamladı, şimdi sıra geride kalanlara geldi.“Dokunulmazlıklar” mecbur olacakları gün gelene kadar asla kalkmayacaktır. “Sivil Anayasa’ya onu da koyacağız” sözü verilse bile son dakikada mutlaka bir oyun oynanacaktır. “Seçim ve Partiler” yasaları asla değiştirilmeyecektir. Kısacası ülkenin yıllarca beklediği hayati değişiklikler yerine tamamen Türkiye’yi bir “parti devleti” haline getirecek maddeler hazırlanacaktır.SUSTURMAK YETMEZ, YOK ET! Bu iktidar denetimini tümüyle ortadan kaldıracak, hedefe yaklaştıracak adımların sadece biri... Ve tabii en önemlilerinden biri de dev bir ekonomik kriz öncesinde devlet bankalarının içini boşaltmak pahasına ele geçirdikleri gazete ve TV kanalları ile kendilerine biat etmiş asla tek bir hatalarını, dünya çapındaki yolsuzluklarını bile dile getirmeyen, sırf kendi camialarından olduğu için bir çocuk tecavüzcüsünü dahi korumaktan çekinmeyen yandaş medyalarının “tüm medyanın yarısına yakınını oluşturmasına rağmen” bunu yeterli görmeyip geri kalan medyayı yok etme çabaları...“Yüksek sesle konuşmak suçluluk psikolojisini gösterir” diyen AKP Genel Başkanı öfkeden değişmiş suratıyla bağıra çağıra yaptığı her konuşmada “kendi emrinde olmayan, bu nedenle de eleştirilerini açık açık yapma özgürlüğüne sahip” medyaya karşı halkı boykota çağırdı. Bu da yetmedi şimdi AKP; tamamen yasalara uygun şekilde yaptığı ve vergisini de ödediği bir satışı “vergi zamanında ödenmemiş gibi” göstererek Doğan Grubu’na 826 milyon TL’lik vergi borcu çıkarıyor ve böylece onu yok etme savaşı veriyor. Öncelikli olarak Doğan Grubu’nu, onun bünyesindeki TV’leri, gazeteleri susturma savaşıdır bu... AKP’yi eleştirdiği gibi tüm partilerin hatalarını sıralayan, millet adına “temiz toplum, temiz siyaset” denetimi yapan, çok şükür ki bunu halâ yapabilen, ülkenin en büyük medya kesimini susturma, yok etme, halkın dilini, gözünü, kulağını elinden alma savaşıdır... Bizi yönetenlerin demokrasiyle hiçbir ilgisinin olmadığını en bariz şekilde ortaya koyan bir olaydır.KORKMAMIZ GEREKEN GÜNDEYİZ!Hepiniz bu yapılanın tüm gücü tek elde toplama ve kendi istediği “tek parti, tek adam devleti”nin önündeki son engelleri kaldırma adımı olduğnu bilmek zorundasınız.Eğer toplum bu kez de büyük tehlikeyi göremez, bir padişah gücüne kavuşma arzusunda olan AKP Genel Başkanı’nın aldatan sözlerine (yalanlarına demeyelim) kanarsa gelinen noktadan artık hiç kimse “geri dönüşü” sağlayamayacaktır.Bu meslekte size asla yalan söylemedim, asla sebepsiz korku yaratmaya çalışmadım. Ama şu anda korkmamız gereken noktadayız. Bunu aklınızdan çıkarmayın, Tayyip Erdoğan’ın kendisini eleştiren basını yok etme gayretine hepiniz karşı çıkmalısınız.
Seçim öncesi ne ilke kaldı ne hukuk, ne ahlâk, herşey ayaklar altında... Saygıdan, siyasetçiler de “toplum önderi” sayılacağı için efendi davranmalarından filan hiç söz edemiyoruz artık. Gözleri hırs, kin ve nefret bürümüş, dört nala gidiyorlar hepsi...Başbakan’ın, Adalet Bakanı’nın, YSK’nın beyaz eşya dağıtımı ile ilgili Anayasa’ya karşı suç olduğunu söyleyerek uyarmasına “YSK da kim oluyormuş” mealinde cevaplar verdiği veya “Beni ırgalamaz, aferin valime” dediği ülkede ne beklenebilir ki? Çorap söküğü gibi geliyor arkası...Şahan Gökbakar yine bozulmasın ama bol küfürlü, hakaretli “Recep İvedik” tiplemesinin bu kadar beğenilmesinin nedeni toplumdaki “İvedik” örneklerinin hızla artmış olması mıdır acaba diye düşünüyor insan. Siyasetçiler bile onun gibi davranmaktan, kanunsuz, kuralsız aklına geleni söyleyip yapmaktan, ana avrat sövmekten çekinmiyor artık. Demek ki 21. yüzyıl Türkiye’sinde ileri gitmek yerine geri dönecek (aslında hiçbir dönemde bu kadar kötülememiştik), bu tablolara alışacakmışız...Bir belediye başkan adayına 10 yıl önce çekilmiş bir kasetle şantaj yapılarak adaylıktan çekilmesi bile sağlandı... Nedir bu, insanların özel hayatından kime ne? Ya telefonu dinlenerek, ya 10 yıllık özel görüntüleri öne sürülerek harcanıyor insanlar...Kısacası, seçim uğruna (hele de asıl rantı elde edecekleri belediye seçimleri uğruna) rezaletin bini bir para... Halka da bakıp bakıp utanmak kalıyor. DTP’nin Diyarbakır yürüyüşünde yine olay çıkmış, AKP il binası taşlı sopalı saldırıya uğramış. Polis taş atanları dağıtmak için gaz bombası ve basınçlı su kullanmış.Bu olaylar, gerginlikler nedense hep DTP mitinglerinde çıkıyor ve hemen sonra da DTP’nin garip konuşmacıları duyuluyor. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk parti yöneticilerinin PKK yöneticisinden farksız ırkçı, bölücü konuşmalarını, kışkırtmalarını bilmiyormuş gibi bir de kendisi vurgulamış aynı bölücülüğü...“Diyarbakır’da yaşanan vahşeti belgeledik. Diyarbakır’da bu halk çok zulüm gördü, ancak zulmü de kıracağız, zoru da başaracağız. Sopa politikasıyla bizi bir noktaya getiremezsiniz. Çözümün diyalogdan, barıştan geçtiğini, gerginlik istemediğimizi binlerce defa söyledik” dedikten sonra eklemiş:“Başbakan 21 Şubat’ta Diyarbakır’a gelecek, özür dilesin. Tek devlet, tek millet mi diyecek? Amacımız kimliğimize sahip çıkmak...”TERÖR ÖRGÜTÜ GİBİAcaba Ahmet Türk ve DTP bir-birkaç ya da birçok ilin belediyesini ele geçirince o illerin kendilerine ait olduğunu veya başka bir ülke haline dönüştüğünü mü zannediyorlar?Diyarbakır’da halk bir zulüm görüyorsa bu, dükkanlarını açmaktan, sokağa çıkmaktan korkmalarına neden olan PKK ve onu açıkça destekleyen, adeta birlikte çalışıyor havası veren DTP’nin zulmü değil mi?Eğer siz çoluk çocuğu sokağa döküp (ki bir gün o çocukların başına birşey gelse bunu da devlete yıkmaktan çekinmeyecekleri görülüyor) binaları taşlatır, arabaları ateşe verirseniz ve polis bunu durdurmaya çalışırsa suçlu kimdir? Gerginlik istemiyorsanız neden her adımınız, her konuşmanız ortalığı savaş alanına çeviriyor?Şimdiden yaptığınız provokasyonla Erdoğan Diyarbakır’a geldiğinde ciddi bir olay çıksa sorumlusu siz olmayacak mısınız? Yoksa istenen bu mu?Neden sürekli olarak ırkçı kışkırtmalar içindesiniz? Başbakan “Tek devlet, tek millet” demesin de ne desin: “İki devlet, iki millet” mi?Aslında DTP gerçek niyetinin bu olduğunu açıkça söyledi ama halâ üstü örtülü cümlelerle gizleyerek ifade ediyor, tekrarlamıyor.Ahmet Türk, DTP’nin TBMM’ye girmiş legal bir parti olduğunu unutmamak ve ırkçı bir terör örgütü gibi davranmaktan en kısa sürede vazgeçmek zorundadır.Tavırlarının gizlenecek, savunulacak tek bir yanı yok! *** Deniz Feneri dosyası sinirlendirdi! Bekledik, bekledik, bekledik..... Sonsuza kadar bekleyebilirdik, en azından “seçime kadar dosyanın gelmeyeceği, getirilmeyeceği” gün gibi aşikardı. “Çıkmaz ayın son Çarşambası gelir artık” esprileri yapar olmuştuk ki CHP (çakma, eksik vs, yine de) elinde dosyayla çıktı ortaya.Ve işe bakın ki Adalet Bakanı “Dosya Ekim sonuna gelir” dediği halde Şubat’ta halâ “Deniz Feneri” lafını ağzına almayan ve hatta hatırlatmasın diye “fener” kelimesini bile kullanmayan, davanın açılmasını ise hiç mi hiç istemeyen iktidar partisi buna fena bozuldu.Adalet Bakanı Şahin şimdi “Bir başka ülkeden bilgi ve belge sadece diplomatik yolla istenir, Dışişleri Bakanlığı isteyebilir. Bunu biliyor ama siyaset malzemesi yapıyorlar” diyor. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir konuşma. Bırakın bir dosyayı, ülkenin dış politikasında diplomasiye gerek görmeyen, Türkiye’nin başını derde sokacak, diplomasiye tümüyle aykırı öfke ve hakaret dolu çıkışları seçim için siyaset malzemesi yapan, Dışişleri mensuplarıyla halâ “monşerler” diye alay etmeyi sürdüren bir başbakanın Adalet Bakanı diplomasiden, Dışişlerinden, siyaset malzemesinden söz ediyor.Bu bir yana, “dosya geldi” diye neden bu kadar sinirlendiği de belli değil. Siz dosyayı bir türlü getirtmediğiniz için Alman yargıç “Almazlarsa biz gelip vereceğiz” demedi mi??. Zaten aylarca zaman kazandırıldığı için Türkiye’deki ipuçlarının muhakkak ki yok edildiği böylesine dev bir yolsuzluk daha fazla bekletilemez. Artık “Alman Adalet Bakanı ile görüşeceğim” masallarına da kimse inanmıyor.Ayrıca seçim öncesi hangi partilerin (!) bu “100 yılın bağış yolsuzluğu” denen olayla ilişkili olduğu da bilinmelidir. Adalet Bakanı devamlı sızlanacağına açtırsın artık davayı!
Yandaş medya” olarak anılan iktidara ait veya yakın medya AKP ve Tayyip Erdoğan’la ilgili hiçbir olumsuzluğu yazmaz ama özgür, iktidara ve diğer partilere bağımlı olmayan medya her şeyi, herkesi, her hatayı yazabilir, açıkça söyleyebilir. Aradaki fark budur. Özgürseniz eğer Erdoğan’ın da yanlışlarını tek tek sayabilir, hatta kendisinin “yanlış kişi” olduğunu söyleyebilirsiniz, Baykal’ın da... Çünkü sizin için önemli olan partiler veya liderler değil yalnızca ülkenizin bugünü ve geleceğidir.Deniz Baykal’a 22 Temmuz seçimlerinden önce de, sonra da defalarca Margaret Thatcher örneğini hatırlatarak “Artık zamanı, çekilip memleketin ve partinizin önünü açın, yeni ve yıpranmamış bir isimle ana muhalefet partisi taze bir güç, iyi bir alternatif olarak ortaya çıkabilir” dedik, hiç oralı olmadı.Bugün çekilmesinin zamanının geldiği çok daha açık şekilde ortaya çıkıyor. Kim ne derse desin şimdiden başlatılan “Nisan’da Sivil Anayasa” kampanyası, seçim sonrasında da tüm yolsuzlukların ve yanlışların üstünün tekrardan yeni anayasa polemikleriyle örtüleceğini gösteriyor. Sivil anayasa ne insan haklarını, kadın haklarını, ne de vatandaşlara daha adil ve iyi bir yaşam tarzını hedeflemek üzere isteniyor. Tek amacın devlette “denetim yapabilecek tüm kurumları ‘iktidar kurumu’, devleti de ‘parti devleti’ haline getirmek ve yeniden rejim tartışması yaratmak” olduğunu geçen taslaktan biliyoruz.Öte yanda işsiz insanların sayısı tavan yapmış, ekonomik kriz sanayileri çökertiyor, CHP’nin ekonomist diye aldığı isimlerin ne sesi, ne bir projesi duyuluyor. AKP Genel Başkanı ve partisi il il, ilçe ilçe, köy köy dolaşırken, CHP Genel Başkanı birkaç başarılı ve çalışkan milletvekilini öne sürüp onların çabalarını Genel Merkez binasından izlemekle yetiniyor. Arada bir grup konuşması yaparak polemik yaratıyor veya karşılıklı liderler atışmasında boy gösteriyor, sonra kayıp. Dışarda kar yağarken sıcacık konforlu odasında manzara seyredip yeni polemikler mi düşünüyor bilemeyiz ama acaba etrafında hiç “bu işin böyle yürümeyeceğini” söyleyen bir danışman, bir dost yok mu?Ülkenin bu kadar sorunu varken, gençler “imdat” çığlıkları atarken nasıl oturabiliyor? Adamlarıyla birlikte çizmeleri çekip en ücra köşelere koşmaktan, insanlara yeni projeler, ümitler vermekten nasıl kaçabiliyor?Sevigen derhal gitmeliBu başlıkla bir başka yazıyı yazalı 10 gün kadar oluyor. CHP yönetiminde önemli bir makamı işgal eden ve hakkında yolsuzluk iddiaları bulunan Mehmet Sevigen’in derhal bu görevden alınması ve hakkında soruşturma başlatılması gerektiğini söyledik.Şimdi ortaya belgeli rüşvet de çıktı, bunun Şaban Dişli olayından tek farkı Dişli’nin elinde iktidar gücünü bulundurmasıydı, başka ne farkı var? Kendisinin “Dişli’yi koruyan Erdoğan”dan ne farkı kaldı?Kemal Kılıçdaroğlu’nun “yolsuzlukları bulunan veya yolsuzluk semptomu geliştiren kişilere karşı” kullanılmak üzere hazırlattığı “Kemalin” ilacı Türkiye’nin tam ihtiyacı olan ilaç (!).. Hiç kimsede gülümseyecek hal kalmadı ama müthiş bir espri, müthiş bir buluş.“İlacın aşırı derecede alınması vurgun yapan veya yapma ihtimali olanları istifaya kadar götürüyor”muş.Tek ümidimiz Sevigen’e de “Kemalin” içirmek mi olacak?Obama’nın “vergi kaçırdığı” anlaşılan danışmanını (Sağlık Bakanı yapacakken) danışmanlıktan attığını ve bu nedenle halktan kendisinin özür dilediğini de mi görmediler?Sevigen derhal yönetimdeki görevinden uzaklaştırılmalı ve yargıya teslim edilmelidir. Ama yetmez... Baykal’ın da onunla birlikte görevi bırakması çok daha hayırlı olacak. Çünkü şu anda bir de “suçluyu koruyan genel başkan” durumunda kaldı.AKP ve Başbakan bunu yapmaktan çekinmedi, çekinmiyor. Milleti dev yolsuzluklara bile susmaya, kabullenmeye, rüşvete alıştırdılar. CHP de aynı yola mı girecek, anlatsınlar Türkiye’ye!*****Günah çığırtkanlarıÖğretmen adaylarından gelen isyan dolu mektupların arkası kesilmiyor. Dün bir kadın okuyucunun gönderdiği mektupta anlatılanları aynen duymanızı istiyorum (öğretmenlik tümüyle hayal olmasın diye isim vermiyorum):“.... Ne olacak ülkemizin hali, ne olacak bizim sonumuz? KPSS kadrolarını bir yoklayın. İmam hatip için Kastamonu 85, Çorum 49, Van 45, Konya-Malatya 40 kişi gibi. Bir de diğer bölümlere bakın 1, 3, 5... Bir elin parmağını geçmiyor. Bölümünüz 82 ile alıyor siz KPSS’den 92 alıyorsunuz ama işe alınamıyorsunuz ve nedenini bilmiyorsunuz. Elle tutulur bir sebep, açıklama yok (...) Cemaat ayakları köylere kadar uzanıyor. Artık 70’lik nineler bile el öptürmez, peçesini açmaz oldu. Saf, temiz, cahil insanlarımızın beyni öyle yıkanıyor ki kimsenin gözü AKP’den başkasını görmez oldu, onlardan başka herkes ‘gavur zihniyetinde’ görülüyor.Artık harem-selamlık kurulmayan köy yok gibi. AKP her karış toprağı ilmek ilmek örüyor. Şimdiye kadar görmediğimiz şeyleri görmeye, duymaya başladık. O bakışlardan, imalı konuşmalardan, sürekli ‘günah çığırtkanlıklarından’ kendimizden şüphe duyar hale geldik. Zaten amaç da bu. Birçok üniversiteli kız, özellikle 1. sınıflar hemen ağa düşürülüp cemaatlere sokuluyor. Cemaat evlerinin sayısı aile meskeninden fazla hale geldi. Yurtlarda da oda oda gezip mescide, namaza çağırıyorlar, gitmeyip ders çalışanlara “Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkuyor” lafları söyleniyor.Erzurum’da, dolmuşta yaşlı bir adamın ‘yanına oturdukları için’ çarşaflı kadınların yüzüne tükürdüğünü de bildirmek isterim. Zamanınızı aldım ama çok doluyum kusura bakmayın. Saygılarımla.” Tek bir yorum yapacağım geriye kalanını size bırakıyorum, çünkü gidişi kendinizin değerlendirmesi lazım. İnsanın namaz kılması veya inancı neyse o yönde ibadetini yapması güzel bir şeydir ama bu baskıyı yapmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Yurtlarda kalan, evlerinden uzak eğitim gören gençlerin cemaat baskıları altına girmesini devlet önlemek zorundadır. Aynı baskıyı burs vererek de yaptıkları biliniyor.Peki devlet nerede? Muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları da köşelerine çekilirse bunların hesabını kim soracak?
Bugüne kadar da yapanlar çıkmıştı ama bu kadar pervasızca hükümet üyelerinin aile efradına devlet gücüyle sınırsız imkân sağlayan görülmemişti.İktidar sahiplerinin çocukları, eşleri, kendileri siyasi gücü öyle korkusuzca paraya çevirip gemicikler, fabrikacıklar, altın mağazacıkları, muhallebicikler, bilgisayar şirketçikleri kuruyor, eşleriyle bayilikler alıp mağaza açıyor ve hatta sıraya “termik santral işi”ni bile sokmaktan çekinmiyorlar, iktidarın istediği kişilere öyle sınırsız imkânlar sağlanıyor ki insanın ağzı hayretten bir karış açık kalıyor.Her konuda olduğu gibi hastanelerle ilgili olarak da iktidara yakın hastanelere özel imkânlar sağlandığı şikayetleri geliyor.“For U” isimli yüzlerce eczanelik zincirle normal eczaneleri kapattıracak bir sistem kurduğu ve diğerlerinin kapanması için de kendisine özel destekler verildiği söylenen Cüneyt Zapsu’nun girişiminden sonra hastaneler konusunda da önemli bir gelişmenin yaşandığını anlatıyor doktorlar.Sosyal Güvenlik Sistemi (SGK) diye bir sistem çıkarılmış ve özel hastanelerden hasta muayene ve ameliyat ücreti olarak çok düşük rakamlar almaları istenmiş.Örneğin; muayene ücreti olarak 10 TL, ameliyatlarda da 15 bin TL’lik ameliyat için 4 bin TL gibi rakamlar.. Bunların yüzde 30’unun da fark olarak hastadan alınabileceği söylenmiş. Yani 10’un veya 5 bin’in yüzde 30’unu hastane hastadan isteyebiliyor. Birçok güçlü hastane bu sistemle zarar ederek SGK’dan ayrılmış.Çok sayıda doktordan dinlediğim bilgilere göre ayrılmayanların çoğu iktidara yakın, aynı siyasi görüşe sahip kişilerin hastaneleriymiş. Ve şimdi onlar yüzde 30’u filan bırakıp farkı olduğu gibi hastadan almaya başlamışlar.Tabii enteresan olan şey, bu kanunsuzluğun denetlenmemesi, diğer hastaneler bu nedenle hasta kaybederken yandaş hastanelerin kazançlarının tavan yapması.Hangi alana baksanız öyle organize götürülüyor ki planlar, sınırsız kadrolaşmadan özel imkânlara, her tür hileye kadar ne ararsanız var.Bu arada Almanya’da yaşayan vatandaşlarımızdan gelen bilgilere göre merkezi Ankara’da bulunan ŞAVK adlı enerji şirketi şu anda Almanya’da bir başka enerji şirketi ile ortak olma hazırlığındaymış.Bu vatandaşlarımız, ŞAVK’ın kurucularından olan ve sonradan ayrılan Atagold’un sahibi Cihan Kamer ’in halen gizli ortaklığının sürdüğünü öne sürüyorlar. “Görünürde bir tarikatın üst düzey isimleri var ama gerçek ortaklar arasında Cihan Kamer ve iktidara çok yakın bazı isimler bulunuyor” diyorlar. Elin ağzı torba değil ki büzesiniz, konuşuyorlar işte... Bunları hep açıklamak lazım.Başbakan “halka hizmet için gece gündüz çalışıyoruz” diyor. Tabloya bakınca bu “halka hizmet” lafının “yakınlarımıza hizmet”e dönüştüğü gibi bir görüntü var ortada. Halka poşet, yakına fabrika, halka buzdolabı, yakına hastane, halka kömür, yakına şömineli villa veya kuyumcu, gemi... İktidarları boyunca bu bolluk (!) sürecek, Türkiye yerine hükümetin aileleri mi kalkınacak, öğrenmek milletin hakkıdır.Sağlık Bakanı Recep Akdağ’dan en önemli özel hastanelerin devre dışı bırakılması sağlandıktan sonra “yakın gelecekte ‘yüzde 30 denetimi’nin kalkacağını bilen” bazı hastanelerin kalkındırılmasının kazançlarının istedikleri ölçüde artmasına izin verilmesinin açıklamasını bekliyoruz. Neden yüzde 30 denetimi yapılmıyor? Ortada ciddi bir yanlış, bir eşitsizlik, haksızlık var. Yoksa “sağlık reformu” dedikleri bu muydu?*****Yoksulu aldatarak “kazanılır”! AKP bu seçimden başarıyla çıktığı takdirde tüm yanlışların, dev yolsuzlukların, hukuksuzlukların üzerini örtebileceğini ve “hepsinin yalan olduğunu, halkın da bunlara inanmadığını seçimde gösterdiğini” söyleme fırsatı doğacağını biliyor.Bu nedenle de ekonomik kriz ve milyonlarca yeni işsizin iyice yoksullaştırdığı büyük kesimlere devlet eliyle (yani bütün milletin hakkı olan, onlara ait paralarla) gıda poşetlerinden kömüre, beyaz eşyadan mobilyaya dağıtıp duruyor. Suyu bile olmayan köylerde hayvan ağıllarına konan çamaşır makinelerini haberlerde izleyip duruyoruz.AKP eşit şartlarla ortaya çıksa partiyle ve belediyeleriyle ilgili yolsuzluklar hükümet üyelerinin aile efradına fabrikalar kurdurmaya, altın işlerine ortak etmeye, gemicikler almaya kadar devlet gücüyle sağlanan imkânlar, ekonomik kriz ve işsizlik konusunda parmağını oynatmayıp halkın ağzına eşya dağıtarak “bir parmak bal çalma”, kendileri küfeyle götürüp millete zırnıkla verme ve her olumsuzluk karşısına dikilip rekabet gücünü azaltacak, bu ortada...Onun için de gözünü karartmış, Yüksek Seçim Kurulu’nun “Devletin Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu’nu kullanarak, milletin kesesinden parti reklamı yapamazsınız, bu Anayasa’ya aykırıdır, suçtur” açıklamasına rağmen inatla beyaz eşya ve tüm dağıtımları “devlet parasıyla ama parti adına” yapmayı sürdürüyor.Anayasa’ya aykırı olduğu bildirilmesine rağmen “Aferin benim valime, yoksula yardım yapıyor” diye suçu teşviki duygu sömürüsüyle harmanlıyor. “Fakir fukara, garip gurebaya yardım ediyoruz. Kimsenin ne dediği bizi ırgalamaz” çıkışlarıyla yoksul halka duygu sömürüsü yaparken kanuna, hukuka kafa tutuyor.Şimdi tabii bir başbakan yasalara, hele de Anayasa’ya göre suç olan bir eylemi gurur haline getiriyorsa o ülkeden de insanından da dürüstlük beklemek saflık olur.Bunu “tüm vatandaşları eğitimli ve sorgulayabilen kişilerden oluşmuş, ayrıca hukuk devletine sahip” bir ülkenin başbakanı yapamaz ama milyonlarca yoksul ve eğitimsiz insanı olan, “hukuku hak getire” bir ülkeninki yapabilir.O, aslında iş-eğitim imkânı yaratması ve yoksulluktan, eğitimsizlikten kurtarması beklenen ama bu yolda tek bir eylemi görülmemiş biri olarak bu kitleleri poşetlerle, çamaşır makineleri, mobilyalarla aldatabileceğini, hukuktan da bir şekilde sıyrılacağını, sıyrılamasa bile “Bakın biz yoksula yardım ediyorduk, engellediler” yalanıyla bunu bile reklama çevireceğini bilir.İşte “geri kalmışlığın gözü kör olsun” lafının tam da yeri burasıdır. Geri kalmış ülkede kanunsuz iş yapmayı, hatta bu kanunsuz dağıtımları bile insanların dinini, inancını sorgulayarak yapmayı yutturabilirsiniz. Sonra da devlet gücüyle, milletin cebinden verdiğiniz rüşvetlerle seçim kazanır “Bakın halk bizi istediğini gösterdi” dersiniz, onu da yutarlar. Şimdi YSK Tunceli’de beyaz eşya dağıtımı için suç duyurusunda bulundu. Neye yarar ki, dinlemeyecekleri gibi bunu diğer illerde ve yalnızca oy alabilecekleri seçmen kesimine dağıtmayı da sürdürecekler.Bir yanda hakkında delil olmadığı halde aylarca cezaevine atılan vatandaşlar, bir yanda Anayasa’yla alay eden ve hukukun bile dokunamadığı ayrıcalıklı vatandaşlar. Türkiye burası abicim, geri kalmış ülke... Bırakanların gözü kör olsun!
Öyle anlaşılıyor ki bir Ergenekon operasyonu daha olabilir yakında ve bu kez doğrudan medyayı hedef alabilir.Nereden mi belli, bence Fehmi Koru’nun geçen Cuma günkü yazısından...Herşeyden önce yazının “Sırada kimler var” başlığı çağrışım yapıyor. Burada söz ettiği medya patronunun kim olduğu verdiği “cep telefonu şirketi” ipucundan da belli, zaten daha önce Taraf’ta açıkça yazıldığı için de biliniyordu.Bu cep telefonu şirketi sahibi patron askerlerle görüşmüş, onlar “kendi çizgilerinde yayın yaptırdığı için patronu kutlamış”, bunları tekrarlıyor ama asıl önemli olan nokta Fehmi Koru ve Taraf’ın yazdıkları veya ima ettikleri kesim ve isimlerin kısa süre sonra “bir operasyona kurban gidiyor” olması...Nasıl oluyorsa oluyor, onlar her şeyi herkesten önce haber alıveriyor.Buradaki bir enteresanlık da Fehmi Koru’nun bu söz konusu “cep telefonu şirketi, gazete ve TV sahibi” patrondan başlayarak diğer medya patronlarını da işin içine katma çabası... Yazısında adeta onlara bir “gözdağı verme” havası seziliyor. Sözüm ona kendi bulunduğu yayın grubunun patronunun da “Jandarma Genel Komutanlığı’nda görüşmeye çağrılıp çağrılmadığını” sorarak başlamış ve sözü “ülkenin en büyük medya grubunun patronuna ve diğerlerine” getirmiş... “Acaba onlar da çağrıldı mı?” Elbette Jandarma’nın, askerin gazete patronlarını veya genel yayın yönetmenlerini görüşmeye davet etmesi çok olağan bir durum değildir ama örneğin bazı gazetelerin, TV’lerin orduyu kışkırtmak için gösterdiği özel gayretleri, verilen yanlış bilgilerle halkta orduya karşı yanlış izlenimler yaratılmasını görüşme ya da terörle ilgili bilgilendirme yapmak için genel yayın yönetmeni ve patronlarla nadiren görüşmeleri hiç olmayacak bir durum mudur?Mutlaka “cep telefonu şirketi sahibi” ile yapılan görüşme benzeri bir konuşma mı olmalıdır? Yine elmalarla armutlar aynı küfede durumu... (İyi ki ismim ordunun sevmediği yazarlar listesinde de rahatça yazıyorum yahu!)SİZİN DE GÖREVİNİZ!Asıl önemli cümleler ise Koru’nun yazısının sonlarına doğru (her nasılsa diğer patronlarla da görüşüldüğünden emin şekilde yazmış): “Umarım görüşme yapılanların hiç değilse birinin aklına basının özgür olduğu, gazetecilerin bağımsızlıklarına düşkünlüğü gelmiş ve kendilerine politik çizgi çizmeye çalışanlara gerektiği biçimde tepki vermişlerdir. Sivillere karşı aslanca sürdürdükleri yayınlara karıştırmama mücadelesini kendilerini hesaba çekmeye kalkışan sivil olmayanlara karşı neden vermesinler ki?” Burada “sivillere karşı”daki “siviller” ile sürekli olarak halkı hoşlanmadığı medya kesimine karşı boykota çağıran Başbakan, “aslanca sürdürdükleri mücadele” ile de bu çağrılara “yandaş olmayan medyadan gelen tepkiler” kastediliyor.“Aslanca” benzetmesi bir alay içeriyor maalesef. Sanki sivil Başbakan’ın boykot baskısına tepki verilmemeliymiş ya da gereksiz olduğu halde fazla tepki veriliyormuş gibi...Oysa Fehmi Koru’nun kendisi de bir gazeteci olarak, aynen askerin medyaya müdahalesine karşı çıktığı oranda diğerine de karşı çıkmakla yükümlüdür. Biri yanlış yapınca karşı çıkar, diğerine susarsa veya tepki gösteren basınla alay ederse olmaz. Örneğin ben her ikisine de karşı çıkıyorum, asker de bilgilendirmesini yazılı olarak yapsın, özel görüşmeye çağırmasın (Genelkurmay bazı gazetecileri -seçerek- uçakla Güneydoğu’yu gezmeye götürdüğünde de saçma bulmuştum açıkçası), Başbakan da asla halkı medya boykotuna çağıramayacağını bilsin.Fehmi Koru’nun bu boykotlara kızan bir yazısına neden rastlamadık?
Hiç susmuyor Tayyip Erdoğan... Susmuyor ama konuştuğunda da diğer ülkelerdeki gibi “hangi partiden olursa olsun” sonuçta koca bir topluma, ülkeye Başbakanlık yapan biri gibi değil, her zaman sadece partisinin genel başkanı olarak konuşuyor. Belediye başkanlarıyla adaylar arasında bir sorun mu var, AKP’li Belediye Başkanı’ndan önce Erdoğan atılıyor öne... Belediye’de yolsuzluk haberi mi var o cevaplıyor. Hayvanları sevmekte ne kötülük varsa, bir köşe yazarının “köpek sevgisi” bile onun ağzında aşağılayıcı bir ifadeye, hakarete bürünebiliyor. (Oysa bazen insanlara karşılıksız sevgi verebilen hayvanları sevmek, nefret içinde yaşayan bazı insanların yaptıklarına karşı sağlığı koruyucu ve çok daha yerinde olabilir. Köpek sevgisi “normal” insanları sevmeye ise engel değildir, tam aksine hayvanları sevebilenler “sevmeyi, sevgiyi bilen, yufka yürekli insanlar”dır.)Kendisinin “en az 3-5 çocuk” diyerek arttırmaya çalıştığı “eğitimsiz ve siyasi yalanlara kolayca inanabilen kesim” için söylenmiş “göbeğini kaşıyanlar” ifadesini kendi seçmeni kastedilmiş havasına sokuyor ki bir yandan bunu yazana nefret toplayabilsin, bir yandan da gemileri, altın-pırlanta işlerini, bin türlü yolsuzluğu unutturarak “mağdur rolü”nü sürdürebilsin. Tam bir içler acısı durum. Tam bir; halkı “göbeğini kaşıyan adam sanma” sendromu... Onları bu kimlikle gören, aptal zanneden kendisi aslında. Sadece Sinop konuşmasına bakmak bile bunu anlamaya yetiyor. Milleti partisiyle ilgili arş-ı alâya çıkan yolsuzlukları duymasınlar diye yine medya boykotuna çağırmış. “Biz medyanın kurduğu parti değiliz” diyor. Bu doğru, medya parti kurmadı ama kendi partisi dünya tarihinde ve cumhuriyet tarihinde ilk kez “koca bir yandaş medya” kurdu, bunun için Avrupa raporlarına geçen dev kredileri devlet bankalarından almaktan bile çekinmedi. “Yalan yazan medya” diyor, bu yanlış. (Başbakan olduğu için ‘yalan’ demiyorum...) Asıl rahatsız olduğu medya “doğruları, kendi medyasının asla duyurmadıklarını” yazan medyadır.Ekonomik krizin tek sorumlusunun ABD olduğunu söylüyor, “kriz ABD kaynaklı” diyor. Krizin ABD’den başladığı doğru ama hemen sonra küresel hale dönüştü ve tek önlem almayan (“teğet geçti” diyen) ülkenin Türkiye olduğu, yolsuzlukların buna etkisi de IMF raporunda ve ekonomi kuruluşları raporlarında açıklandı. Kadir Topbaş’ın dünürü ve Cihan Kamer’le ilgili arazi, imar yolsuzluğu hakkında “eğer arazi ranta dönüşüyorsa neden Futbol Federasyonu’na hibe edildi” diyor. Yine yanlış, hibe edildi ama arazi rantı Kılıçdaroğlu tarafından gündeme getirildikten, medyada açıklandıktan sonra, alelacele... Erdoğan konuşmasının sonunda Sarı Saltuğ’un “Sözün kesin olsun, Hak dilinden gelsin” deyişini almış. “Hak”tan söz edenlerin Hak’ka layık şekilde dürüst olmaları gerekir. Sözleriyle de, davranışlarıyla da...Bir yandan yolsuzluklara bulaşıp bir yandan özdeyişlerle halkı “göbeğini kaşıyan adam” yerine koymak da bir başka büyük yanlıştır. *** Din ve Kur’an üzerine yalanlarDün yarım kalan yazımıza son paragraftan devam ediyoruz... Yine TV’de Hidayet Şefkatli Tuksal bir CHP milletvekiline “CHP Kur’an kurslarına karşı çıktı” diyordu. Karşıdan zayıf bir “kaçak” itirazı geldi ama duyulmadı. Oysa CHP’nin tepkisinin veya diğerlerinin “sadece kaçak Kur’an kurslarına karşı” yapıldığını, Diyanet’in ülke çapında 7000 kursuna hiçbir itirazın olmadığını şüphesiz Hidayet Tuksal da biliyor ama yine de bu yanıltmacayı yapıyordu.Geçen hafta Radikal Gazetesi’nde çıkan Tarık Işık imzalı bir yazıda ise AKP’nin “Tüm Türkiye Belediye Başkan Adayları Tanıtım Toplantısı”nda belediye başkan adaylarına dağıtılan “Türkiye Bu Işıkla Aydınlanıyor-Bırakın Işık Açık Kalsın” isimli kitap anlatılmıştı.AKP görevlilerinin kitapçıktan almak isteyen gazetecilere engel olduğunun da belirtildiği yazıda, kitapçıkta CHP için yazılan akla hayale gelmedik yalanlar sıralanmıştı. Bütün bu yalanların yanında tabii ki din unutulmamış ve CHP’nin camileri kiliseye çevireceği gibi bir acımasız yalan da eklenmiş:“Minarelerde Türkçe ezan okutulur, camilerde halılar kaldırılıp sıralar konur.” Doğrusu ezan sadece namaz vaktini bildiren bir çağrı olduğu için Arapça olmasının da mahzuru yok ama Türkçe olmasını AKP neden ağır suç gibi empoze ediyor anlamak zor. “Camilere sıralar konması” gibi hiçbir dönemde görülmemiş bir yalanı nasıl bulduklarını ve vicdanlarına nasıl sığdırdıklarını, sıkılmadan nasıl yazabildiklerini anlamak da çok zor.Cevabı: “Artık hangi konuda utanma, sıkılma kaldı ki” olmalı. Şimdi belediye başkan adayları harıl harıl bu kitapçığa saf halkı inandırmakla meşguldür. Aynen Kadir Topbaş’ın “Eskiden insanlar Kur’an’ı saklıyordu” sözüne inandırmaya çalıştığı gibi!
AKP’nin seçim öncesi en büyük rakibi olan Ana Muhalef Partisi’ne yine sık sık din ekseninde saldırı yaptığını görünce CHP’nin neden kendini “karaçarşaflı üyelere rozet takma”, “Kur’an kursu açma” gibi propagandalara mecbur hissettiğini anlamak mümkün...“Anlamak” siyasette “din üzerinden oy toplama” gayretini onaylamak demek değil tabii... Hangi parti yaparsa yapsın insanların dinî duygularını, inançlarını siyaset adına istismar etmeleri onaylanamaz.Ama tabloya baktığınızda Türkiye’de artık “bunu yapmadan oy alınamazmış gibi” bir noktaya gelindi. Bir parti kendini “dinin ve dindarların sahibi” zannedince veya öyle gösterince diğerleri de “neden sen” demek ve eleştirdikleri eylemlerden kendileri de yararlanmak zorunda kaldılar. Çünkü millet “Durun yahu, bugüne kadar dini bilmiyorduk da siz mi bize öğreteceksiniz? Memlekette yeterince Kur’an kursu da var, cami de. İsteyen Hac’ca da gidiyor, orucunu da tutuyor. Size ne, siz işsizliğe, yolsuzluğa, yoksulluğa çareden haber verin” diyemiyor. Aslında halkın yapacağı şey önce bu sonra da “laik rejim”in ne demek olduğunu kitabından öğrenmek. Ki böylece laiklik “dine, dindarlara karşı olmaktır” benzeri yalanlara inanmasın. Gelelim seçim öncesi din eksenli yalanlara. Geçenlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş TV’de “insanlar eskiden Kur’an’ı saklıyorlardı” demekten çekinmedi. Ne zaman sakladılar? Kim yasakladı ki sakladılar” gibi 5N1K soruları ise ona sorulmadı. Yine TV’de Hidayet Şefkatli Tuksal bir CHP milletvekiline “CHP Kur’an kurslarına karşı çıktı” diyordu. Karşıdan zayıf bir “kaçak” itirazı geldi ama duyulmadı. Yarın devam edeceğiz.*****Ekonomik kriz-yolsuzluk ilişkisi Hakkımızda önemli uluslararası uyarılar yapılırken biz hâlâ seçim polemikleriyle zaman geçirmekteyiz. IMF’nin raporuna göre G-20 ülkeleri arasında “Ekonomik krize karşı önlem almayan tek ülkenin Türkiye olduğu” sonucu çıktıktan sonra yüzlerce ülkeye ekonomik ve siyasi rapor hazırlayan EIU da (Economist Intelligence Unit ) Türkiye riski başlıklı raporunda yolsuzlukları ve dokunulmazlıkların kaldırılmamasını gündeme getirdi. AKP’ye yakın firmaların 2002’den sonra gözle görülür derecede büyümesinin, Başbakan’ın damadının yöneticilik yaptığı Çalık Grubu’na atv -Sabah satışı için devlet bankalarından verilen büyük kredinin yer aldığı raporda yolsuzlukların ekonomi ve politika açısından oluşturduğu olumsuzluğa dikkat çekiliyor.Türkiye’de ise bir yandan dünyanın dikkatini çeken yolsuzlukların arkası kesilmez, her gün bir yenisi ortaya çıkar ve bir de üstüne milletin paraları “seçim yatırımı” diye har vurup harman savurulurken halkın da artan işsizlik ve yoksulluktan bunalımı had safhaya çıkıyor.Bu hafta Her Açıdan’da yolsuzlukları, yandaş firmalara ve iktidarın yakınlarına sağlanan özel imkânları, bunların Avrupa raporlarında yer almasının hangi sonuçları doğuracağını, Başbakan’ın medya boykotlarını, oğlu ile gelininin ortak olduğu Atasay ve Atagold firmalarına özel haklar sağlanıp sağlanmadığını, sınır ve hukuk tanımayan seçim yatırımlarını, aynı gün yapılacak olan sendika eylemlerini tartışacağız.Programın konukları: SP İstanbul Büyükşehir Bel. Bşk. Adayı Prof. Mehmet Bekaroğlu, Net Holding Yönetim Kurulu Bşk. Besim Tibuk, Bahçeşehir Ün. Siyaset Bilimi Prof. Dr. Yılmaz Esmer, Gazeteci yazar Yiğit Bulut ve programa telefonla katılacak olan CHP Konya Milletvekili Atilla Kart olacak. Atilla Kart hem dokunulmazlığının kaldırılması için başvurduğu AİHM’de 4 Mart’taki duruşmayı hem de “Atagold’a özel imkânlar tanınıp tanınmadığını” açıklayacak.Yine çok şey öğreneceğiniz, en önemlisi “gerçekleri” duyacağınız bir tartışma olacak, bekleriz!
İşine geldiği konularda kendisine destek çıktığında AB’yi çok önemseyen Başbakan Erdoğan nedense Avrupa Parlamentosu’nun “Medyaya baskı yapmayın” anlamına gelen bir uyarıyı Türkiye Raporu’na eklemesini hiç mi hiç umursamıyor. AP’nin bu uyarıyı Rapor’a koyduğu saatlerde kendisi Kastamonu’da halkı “partisiyle ilişkili yolsuzlukları, kendisinin ve bakan çocuklarının gemili, altınlı, pırlantalı, kozmetikli, fabrikalı işlerini yazan” medya kesimine karşı kışkırtmakla ve bir kez daha onlara karşı boykota davet etmekle meşguldü.Kastamonululara “yalan yanlış haberler yapan, iftira atan medyayla ilginizi kesin. İsim vermiyorum ama onları yokluğa mahkum etmelisiniz” diyordu. Ki bunun anlamı “Sadece bana/bize ait olan medyayı izleyin ki bizimle ilgili yolsuzluk haberlerini, hukuka Anayasa’nın suç saydığı eylemlerle nasıl karşı geldiğimizi, milletin parasını parti propagandası için nasıl sorumsuzca kullandığımızı, bu savurduğumuz paraların sonunda yine nasıl milletin sırtına vergi olarak, borç olarak bineceğini, bizim ailelerimiz, çocuklarımız trilyonlarla top oynarken halkın ekmeğe muhtaç hale geldiğini, işsiz sayısının 1 milyon 100 bine vurduğunu duymayın” demek oluyor.Perşembe günü TV’de AKP milletvekili Mustafa Elitaş, Hürriyet yazarı Ferai Tınç’ın “Medyada yalan veya yanlış varsa yargıya gidilir” sözlerine “Başbakan’ın hakkıdır boykota çağırmak... Tirajınız düşsün, burnunuz sürtülsün” benzeri bir cevap verdi.AKP döneminde Türkiye’de her konuda yozlaşma, korkusuzca yapılan ve korunan yolsuzluklar öyle ayyuka çıktı, adımlar öyle fütursuzca atıldı ve tabii hiçbir yaptırımın, cezanın sözü bile edilemedi ki artık “Bir toplumun gözü, kulağı, dili olan medyasına her fırsatta Başbakan ağzıyla boykot çağrıları” da aynı fütursuzlukla yapılabiliyor.Bırakın Türkiye’yi, bırakın hakka/hukuka/kurala saygılı medeni ülkeleri, en geri kalmış ülkelerde bile tarihte benzerine rastlanmamış bir çağrıdır bu... Tarihte hiçbir ülkenin siyasetçisi TV’lere çıkıp medyaya “Tirajınız düşsün, burnunuz sürtülsün” deme cüreti gösterememiştir. Bütün medya topluca üstüne gideceği için gösterememiştir. Ama tabii hiçbir ülkede de medyanın neredeyse yarısının bir iktidarın eline geçmesine izin verilmemiştir.Başbakan’ın bu sözüne en iyi cevabı ancak halk verir ve “gerçekleri duymak en doğal hakkımdır. Siz yolsuzlukların yargıya gelmesine de izin vermiyorsunuz, nasıl öğreneceğim” der ve bağımsız basınına sahip çıkar.Türk halkından beklenen budur!*****Hz. Ömer adaleti (2) Dün Taha Akyol’un Başbakan’ın oğlu ve gelininin altın-pırlanta şirketi Atagold’a ortaklığı hakkındaki yazısıyla ilgili yazmıştım. Akyol yazısında “Bu işte bir yolsuzluk yok” derken Kemal Kılıçdaroğlu’nun “pırlanta adaletine karşı Hz. Ömer adaleti” sloganını eleştiriyordu.Akyol dün hatasını anlamış olmalı ki Kılıçdaroğlu’nun “Ekmekte, suda, doğalgazda, sağlıkta vergi bol ama pırlantada yok. Acaba neden” sorusuyla yazısına başlamış, bu ortaklıktan önce 2004’te pırlantadan KDV’nin kaldırılmış olmasına “ikna edici bir açıklama yapılmazsa ‘haksız kazanç’ şüphesinin güçleneceğini” yazmış ve “Atagold Kuyumculuk bu farktan özel bir çıkar elde ediyor mu” diye sormuştu. Buna Maliye Bakanlığı veya uzmanlardan cevap beklediğini belirterek “Tarihte şu veya bu boyutta yolsuzluğa bulaşmamış uzun süreli iktidar yoktur. Yolsuzluğu görmemek de, paranoya haline getirmek de yanlıştır” diyordu.Oysa “yolsuzluğa bulaşmamış uzun süreli iktidarlar” tarihte ve günümüzde elbette vardır, örneğin Obama iktidarının da böyle olacağı ilk günden görülmektedir. Avrupa’da mesela İngiltere’de de vardır, yolsuzluk olduğu anda giderler zaten... “Türkiye’de yoktur” derseniz evet, gerçi bu boyutta görülmemişti ama hepsinde bazı yolsuzluklar olmuş, bütün medya topluca üzerine gitmişti. Bugün ise Türkiye’de yolsuzluk gerçekten de “paranoya” haline gelmiştir ama her gün “görülmemesi imkânsız” ayrı bir dev yolsuzlukla çalkalanan bir ülkede bundan daha doğal bir şey olamaz. Bu durumda... Gerçek “Hz. Ömer adaleti”ni anlayabilmek açısından Can Dostum ismiyle yazan okurumun yazdıklarını paylaşacağım sizinle... Diyor ki: “Hz. Ömer halifeliği döneminde yalınayak gezermiş. ‘Sen bir halifesin, neden yalınayak geziyorsun’ diye sormuşlar. ‘Halkımın tamamının ayağında ayakkabı görmedikçe giymem’ demiş.” Bir yanda pırlantalar içinde yüzen “çocuklar”, bir yanda karda yalınayak okula giden binlerce yoksul öğrenci, işi, aşı, ekmeği, suyu yokken buzdolabıyla susturulan halk.Yanlışlara, yolsuzluklara kulp bulmaya çalışanlara sorulacak tek soru var: Neyi savunuyorsunuz, neyi?