Türkiye mollasız İslâmcılığa mı gidiyor?

27 Şubat 2009

Batı’dan gelmekte olan tüm rapor ve mesajlar Türkiye’nin “yanlış yolda olduğuna” işaret ediyor ve uyarıyor. Alman Marshall Vakfı’nın Türkiye uzmanı “Türkiye’nin hızla Batı’dan uzaklaştığının Batı’da genel kanı olduğunu” söylerken “ekonomik krizden etkilenen AB’nin bu dönemde Türkiye’yi daha büyük bir yük olarak göreceğini ve Türkiye-AB ilişkilerinin yakın gelecekte iyice kopabileceğini” de eklemeyi unutmamış.Son aylara kadar AKP hükümetine görülmemiş bir destek veren Avrupa basınında sık sık “Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşıp Ortadoğu ülkeleriyle yakınlaştığı” şeklinde haberler çıkıyor. ABD’den gelen tüm raporlar da Türkiye’de baskıcı rejime doğru bir gidişi ve ülkenin hızla yön değiştirdiğini vurguluyor.ABD’nin her yıl yayınladığı ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından açıklanan “İnsan Hakları Raporu”nda Türkiye’de baskıcı rejime doğru gidiş hem “basın özgürlüğünün ortadan kalktığı, AKP hükümetinin kendileriyle ilgili yolsuzlukları yayınlayan basın kuruluşlarına baskı uyguladığı, hem de hükümetin yargı bağımsızlığına müdahale ettiği” anlatıldı.Yine Amerika’nın önde gelen kuruluşlarından The Washington Institute tarafından hazırlanan raporda ise Türkiye’nin hızla Rusya-İran-Sudan hattına kaydığı, İslâmi bir modelin empoze edildiği görüşü yer alıyor ve burada da hükümetin basına paranoya duyduğu söyleniyor.Bu raporda yer alan görüşler benim de geçen yıl bir toplantıda şahsen tanışıp aynı masada sohbet ettiğim Mark Parris’e ait... O sohbetteki konuşmaları da dahil olmak üzere koyu bir AKP destekçisi olan Parris acaba ne oldu da bu kadar olumsuz bir rapor yazdı?Bu hafta “Her Açıdan”da “Türkiye Batı’dan nasıl kopuyor” sorusundan başlayarak (VATAN da bu Pazar “Türkiye nereye gidiyor” yazı dizisine başlıyor) yine son haftanın olaylarını; seçim, Meclis’te Kürtçe, yolsuzluklar, ekonomik kriz, Davos’un süren etkileri, medya baskısı gibi farklı konuları tartışacağız.Yaşar Nuri Öztürk’ün yine bir Her Açıdan’da söylediği “Kur’an’da laiklik talebi vardır” sözünü de açıklayacağı programa Prof. Öztürk dışında Anavatan Partisi’nin (Başbakan Erdoğan’la aynı İmam Hatip Lisesi’nde okumuş olan çocukluk arkadaşı) ilahiyatçı ve siyaset bilimci Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Niyazi Kahveci, “Türkiye mollasız İslâmcılığa gidiyor” diyen dinler ve laiklik uzmanı-araştırmacı yazar Aytunç Altındal ve Galatasaray Üniv. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ümit Kocasakal katılacaklar.Her Açıdan 1 Mart Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da... Gerçekleri ve bilinmeyenleri duymak istiyorsanız bekleriz.*****Pateni çarşafla yapsaydın...TRT bir dizi çekiyormuş, manken mi, oyuncu mu, buz patenci mi, aile kavgalarıyla magazin yıldızı mıdır belli olmayan Zeynep Tokuş’un da orada rolü varmış.İran’daki çekimler için Tebriz’de olan Tokuş hanım çarşafla nasılsa gündeme geleceğini bilerek fotoğrafçılara mutlu pozlar verirken “birkaç tane de inci ben yumurtlasam fena olmaz” diye düşünmüş olmalı ki zekasını (!) ortaya koyan laflar etmiş: “Çarşafı giymekten şikayet etmedim. Demek ki uygunsuz davranmaktansa böyle davranmak daha güzel. Çarşaf kadına ayrı bir duruş ekliyor mu, ekliyor muhakkak ki. Çünkü her günü böyle geçiyor o kadınların.” Tabii bunu yaparken İran’da birçok kadının şu sıralarda hapis cezalarına rağmen inatla ruj sürerek, saçlarını ortada bırakan renkli eşarplar takarak çarşaf baskısına isyan ettiklerini, bu haberlerin medyada yer aldığını bilmiyor. Onlar kurtulmaya çalışırken kendisi aklınca çarşaflı reklam yapıyor. “Uygunsuz veya uygun davranmak” ile “çarşaf” arasında nasıl bir zeki ilişki kuruyorsa?Bari bundan sonra kendine “ayrı bir duruş” eklesin de paten kayarken de çarşaf giysin.Pek “uygun” olur!

Devamını Oku

Kargalarla kılavuzlar!

26 Şubat 2009

Dünya Bankası’nın Türkiye direktörü “2001’dekinden daha büyük bir krizin yolda olduğunu, Türkiye’de genç işçilerin 1/4’inin işsiz kalacağını, 2009 ve 2010’da krizin etkilerinin ve işsizliğin artacağını, ekonomik politikaların uygulanmasının can alıcı önem taşıdığını” söylemiş.Acaba bizim seçim öncesi “meydan kavgası”yla meşgul liderler duydular mı, hiç sanmıyorum. Miting meydanına çıkmak sanki marifetmiş gibi birbirlerine “Meydana gel, meydandan çık, işte meydan, biz kar altında meydan meydan...” taşları atmakla öyle meşguller ki duymamış olmaları çok mümkün.Meydan kavgalarında önemli yanıltmacalar yapılıyor. Örneğin; Başbakan Erdoğan “kendisi ve diğer iktidar yöneticilerinin aileleriyle ilgili büyük çaplı ticaret ve yolsuzlukların” medyada yer almasını belden aşağı vurmak olarak adlandırdı. “Bu başbakan öyle küçük düşünen bir başbakan değil” diyor ama burada asıl söz konusu olan “çocuklarının da hep büyük düşünüyor, büyük oynuyor olması” zaten...Emin olun okurlarımız arasında “arkadaş bursuyla okuyan çocuklar okulu bitirir bitirmez nasıl trilyoner oluyor, gemi/pırlanta işleri kuruyor. Bu parlak zekaları elde etmek için anneleri onları nasıl besledi, formülünü bize de versinler” sorusunu soranlar var.Erdoğan kendisi, yakınları veya partisiyle ilgili konuların, özellikle de seçim öncesinde yolsuzlukların dile getirilmesine kızarken kendisinde medyaya en ağır hakaretleri, suçlamaları sıralama hakkını görüyor. (Deniz Feneri dosyası geldi, derhal dava açılacağına “bir ay da tercümesi sürecek” diye bekletiliyor, zanlılar da serbestken bu kadar zamanda delil mi kalır ortada... Memlekette “simültane tercüman” mı yok?)“YANDAŞ” NEDİR?İktidarın ve kendisinin emrine girmedikleri, gerçekleri duyurdukları için tarihte benzeri görülmemiş bir vergi cezasıyla cezalandırdığı (bizim de içinde olduğumuz) medya kesimini sözüm ona gizli kapaklı cümlelerle önce CHP ile özdeşleştiriyor, sonra da CHP’ye “Medyadan kılavuz olmaz. Kılavuzu karga olanın...” diye akıl veriyor.“Son manşeti benim Bozok yaylasının evlatları yazacak” ilavesini de unutmuyor. (Çok dokunaklı ama son manşeti büyük ihtimalle Adalet Bakanı’nın tehditleri yazacak.)Oysa kızdığı medya kesiminin Özal’ı da, Ecevit’i, Çiller’i, Yılmaz’ı, Bahçeli’yi, Baykal’ı ve her lideri/partiyi de doğrularıyla destekleyip, yanlışlarıyla eleştirdiği ortadadır. Arşivlere bakan görür. Yani çırpınmak iktidar medyası dışındakileri “CHP medyası” yapmaya yetmez. CHP hata yaptığında yazılanlar ortadadır çünkü...Başbakanlık eski sözcüsü Akif Beki de köşe yazılarıyla birlikte desteğe başlamış ve “Medya iktidar ilişkilerinde yanlışlık nerede onu arayalım. Tabii önce şu soruyu kendimize soralım: Başkasına yandaş diyen, kendi de bir yana düşmüş olmaz mı” diye yazmış. Buyrun size büyük bir yanıltmaca... Cevabı kocaman bir “HAYIR” çünkü yandaş sıfatı ile “bir iktidarın emrine giren, hatalarını görmezden gelen, icraatlarını eleştiremeyen, çıkar ilişkileriyle iktidara bağlı medya” kastedilmektedir ve her ülkede medyanın böyle bir tavır alması etik dışıdır. Devletin gücü, tüm imkânları iktidarın elindedir, hatalarıyla ülkeye yanlış rota verecek olan iktidardır ve medyanın öncelikli görevlerinden biri halk adına iktidarları izlemektir. Onlarla çıkar ilişkisine girip yağdanlık yapmak değil. “SİYASETİ BIRAKIRIM” Şimdi gelelim diğer noktalara... ABD’nin bu yılki Türkiye Raporu’nda “Hükümet basın özgürlüğünü kısıtlamaya devam etti” uyarısı yer alırken Hükümet’in medya baskısı zirve yapmış durumda.Dünya Bankası “2001’dekinden beter bir kriz ve işsizlik kapıda” derken Başbakan önce Baykal’a “İşsizliğe çaren varsa açıkla, yerine getirmezsem siyaseti bırakırım” diye sesleniyor. CHP Genel Başkanı önerileri anında açıklayıp her türlü yardıma hazır olduklarını söyleyince “Sen kendi işine bak” cevabını veriyor. (Hani “yerine getirme”, hani istifa?)Alman Mahkemesi “Deniz Feneri davasının AKP ile ilişkisini ve asıl faillerin adını” açıklıyor, Başbakan “Partimle ne ilgisi var, arkadaşım olabilirler kavun değil ki dibini koklayasın” diyor. (O arada Baykal’ı ve partisini Ergenekon davasıyla, sanıklarıyla ilişkilendirme çabaları ayrı bir içler acısı durum.)Ne denebilir ki bütün bu akla, mantağa sığmaz incilere... Bu kadar kokmuş bir kavunu burnuna yaklaştırması bile imkânsızdır insanın, Başbakan sadece burada haklı... Kavunu koklayamazsınız ama en azından kokmuş kavunları savunmazsınız, korumazsınız.Doğru “kılavuzlara” ihtiyacı var iktidarın, Erdoğan kargalarla kılavuzları ayıramıyor!

Devamını Oku

Adalet Bakanı; millet adalet bekliyor!

25 Şubat 2009

Hollanda’da düşen Türk Hava Yolları uçağı hepimiz için yeni bir “büyük üzüntü” oldu, kazada yakınlarını kaybedenlere başsağlığı diliyorum. Ama bugün bir başka üzücü olaydan söz edeceğim...***Gözleri bir aydır gece gündüz ağlamaktan kızarmış acılı babayla konuşuyor ama onun “ağladı ağlayacak” gözlerine bakmaktan korkuyordum... Bakarsam ve o anda gözyaşlarını tutamazsa masaya kapanıp hüngür hüngür ağlamaya engel olamama korkusuydu bu...“Hafızası pek zayıf olan toplumumuz bu olayları hemen unutuyor ama oğlumun zincirleme ihmaller sonucunda ölümünün üzerinden 1 ay geçmiş olmasına rağmen bizim evimizde acı katlanarak büyüyor” diyen Haluk Özgen geçen hafta bana bir mektup yazarak sesini duyurmak istediğini söylemişti. Henüz 20 yaşındaki evladını “gözü gibi bakarak, üzerine titreyerek yetiştirip” üniversite tatili başladığı gün Uludağ’da sorumluluğu olan herkesin akıl almaz sorumsuzluğu sonucunda kaybeden ve haklı olarak yüreği kanayan bir babaya elbette “hayır” diyemezdim, bu ihmaller, üzüntüler hepimizin ortak sorunuydu, bu nedenle onu Her Açıdan’a memnuniyetle davet ettim.Haluk Özgen sözlerine yanında oturan Kemal Kılıçdaroğlu’na “Size gıpta ediyorum Kemal Bey, etrafınızda birçok insan var, biz ise acımızla yalnızız. Çetin Altan ‘enseyi karartmayalım’ diyor ama bizim yuvamızı kararttılar” diyerek başladı. Sadece bu iki cümle bile “Ateş düştüğü yeri yakar” sözünün, böyle bir beklenmedik büyük acıyla karşılaşmış insanlarımızın “yapayalnızlığını” anlatmaya yetmez mi?Haluk Özgen Uludağ gibi en bilindik, güvenlik önlemlerinin en fazla olması gereken bir kayak merkezinde öğlen saat 12.30’da kaybolan oğlunun neden 10,5 saat sonra bulunduğunu soruyor.Jandarmanın “helikopter gönderiyoruz” diye Ümit’i, arkadaşlarını, ailesini saatlerce oyaladığı halde göndermediğini... Jandarmanın “80 hoca şu anda pistte, arıyor” diyerek yalan söylediğini... Uludağ’da “güvenliği sağlıyor görünen” Jandarma’nın en basit kurtarma ve ilk yardım müdahalelerini bilmediğini, bu eğitimin onlara verilmemiş olduğunu... İnsan hayatı söz konusuyken Jandarma’nın ne hakla izin beklediğini... Sağlık Ocağı’nın ne hakla (hele de tatilin başladığı, yüzlerce öğrencinin orada olacağı bilinirken) kapalı olduğunu ve olay başladıktan sonra bile sağlık ekibi istenmediğini... En tehlikeli pistlere -kaybolmayı önlemek için- neden “yön gösteren işaretler” konmadığını... Müşterilerden gecede yüz milyonlarca lira alan otellerde ne hakla “işaret fişeği” bulunmadığını... Bu otellerin sis konusunda neden öğrencileri uyarmadığını ve sis varken “teleski”leri çalıştırmayı sürdürdüğünü... Saat 16’da Jandarma üsteğmeninin hâlâ “savcılığa dilekçe vereceklerini” söylemekte olduğunu...Neden ellerindeki çok sayıda kar motorundan sadece bir veya ikisini kullandıklarını kendi kendine sorgulayıp duruyor.İHMAL DEĞİL CİNAYET!En önemlisi de; Jandarmada telsiz bile olmadığını ve herhangi bir telefonla 156 arandığında telefondan “anında yer tespiti” yapılacağını bile bilmediklerini tekrarlıyor. Sadece bu bilinse bile o gencecik çocuk telefonla konuşa konuşa ölüme terk edilmeyecekti.Jandarma 156 servisinden habersiz olduğu için “Turkcell’den izin” diye saatlerce oyalanmış. Akut ise “Jandarma’dan izin bekliyoruz” diye aramaya katılmayarak ciddi bir hayal kırıklığı yaratmış. Böylesine acil bir durumda izin mi beklenir, nasıl iştir bu?Şimdi efendim doğalgaz zehirlenmesinden 7 üniversite öğrencimizi bir defada kaybettikten kısa süre sonra Ümit Özgen’i de böyle kaybettik. Doğalgaz firması artık şüphesiz daha dikkatlidir. Uludağ’da ise şu anda 5 doktor bulunuyormuş. Ne güzel (!) değil mi?İnsanlarımızın hayatına malolan skandal boyutta ihmalleri yapanların, büyük suçlar işleyenlerin hiçbiri cezalandırılmıyor. Oysa ihmal nedeniyle olan tren kazasının sorumlusu nasıl Ulaştırma Bakanı’ysa ve istifası gerekirse, adalet bu ihmallerin sorumlusu olan Sağlık, Ulaştırma, İçişleri Bakanlarının da, Jandarma komutanının, otel sahiplerinin ve tüm sorumluların da sorgulanıp cezalandırılmasını, teşhir edilmesini gerektirir.Adalet Bakanı Şahin’in görevi sandalye üstüne çıkıp “AKP’ye oy vermezseniz...” diye milleti tehdit etmek değil adaletin yerini bulmasını, mağdur vatandaşların vicdanlarının rahat etmesini sağlamaktır.Ümit Özgen’in hayatına malolanların cezalandırılmasını bekliyoruz. Bakanlar “gereği yapıldı” deyip kaçacaklarına ihmalleri millete anlatsınlar bakalım!

Devamını Oku

Ahmet Türk, Başbakan’ın yaptığını yapıyor

24 Şubat 2009

Şimdi DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün Meclis’te Kürtçe konuşmasına şaşıranlara da ben şaşırıyorum. Türk’ün yaptığının Erdoğan ve AKP’nin yaptıklarından hiçbir farkı yok.Her ikisi de yasaları ve hatta Anayasa’yı hiçe saydıklarını gösteriyorlar.Örneğin; AKP seçim yatırımı olsun diye valilerle, belediye başkanlarıyla devletin-milletin parasını kullanarak beyaz eşya, mobilya vs. dağıtırken Yüksek Seçim Kurulu bunun Anayasa’ya aykırı olduğunu açıklar ve suç duyurusunda bulunursa, Başbakan ise buna karşılık hâlâ “Ben valimi destekliyorum, aferin ona” derse... Vali çıkıp “İsterlerse beni tutuklasınlar, dağıtacağım” diyerek reklamı sürdürür, hükümete ve onun başına yaranmak için hukuka kafa tutarsa... AKP Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerine aykırı değişiklikler yapmaya kalkar, AYM tarafından tasarısı bu nedenle iptal edilirse... Buna rağmen aynı konuyu tekrar gündeme getirip deneyeceği mesajları verirse...Hiç gerek yokken Güneydoğu’ya gittiğinde “sırf oy koparmak adına” Kürtçe konuşmaya çalışırsa...Ahmet Türk de yapar... Herkes seçim öncesi tabanına yaranmak, seçim yatırımı yapmak için her şeyi göze alıyor, yalan dolan, meydanlarda milleti gerçeklere takla attırarak aldatmak, hakaret küfür her şey serbest nasılsa... Ve en önemlisi hukuku bile hiçe saymak da serbest.DO-KU-NUL-MAZLIKları var.Ve işte hukuk elden giderse toptan gider. Sen kanun-kural dinlemezsen o da dinlemez.Sen “bu medyanın gazetelerine okumayın” diye boykot çağrıları yaparsan o da “Türkçe gazete okumayın” der (ki Leyla Zana demişti).Yoksa; Leyla Zana’nın Meclis’te Kürtçe yemin etmesinden dolayı daha önce olay çıkmış. İngiliz Parlamentosu’nda Kürtçe konuştuğu için bile dava açılmış. DTP hakkında “bölücülük yaptığı” gerekçesiyle açılmış bir kapatma davası hâlâ sürüyor (AKP’nin kapatma davasından 6 ay önce açılmasına rağmen neden hâlâ bitmedi, o da ayrı bir konu)...Şimdi durup dururken, bile bile Ahmet Türk neden “bir ek iddianameye konu olabilecek” eylemde bulunsun? Türkiye’de “devletin resmî dilinin Türkçe olduğunu”, bunun da Anayasa’nın “değiştirilemez” maddelerinden olduğunu ve TBMM’de yapacağı kürsü konuşmalarında Türkçe’yi kullanması gerektiğini Ahmet Türk bilmez mi?DTP NE KADAR KÜRTÇE KONUŞUR?Tabii ki bilir ama aynen Başbakan’ın ve AKP’nin yaptığı gibi “çivi çiviyi söker” mantığıyla “imkânsız”ı mümkün kılmak adına hukuk, kural tanımazlık yoluna gidiyor.İşin garibi Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşmasını kendi partisi içinde Kürtçe bilmeyen Emine Ayna, Sebahat Tuncel, Ayla Akat Ata gibi isimler de anlamadı büyük ihtimalle...Kandil’de Türkçe eğitim verildiği ve PKK içinde Kürtçe bilmeyenler de olduğu için onlar da anlamadı.Kürt Kültürü ve Araştırma Vakfı’nın yaptığı bir araştırmadan çıkan sonuca göre Diyarbakır’da, İstanbul’da yaşayan Kürtler arasında çok sayıda “Kürtçe bilmeyen” var, onlar da anlamadı. (Diyarbakır’da yaşayan gençlerin yüzde 78’i Kürtçe değil Türkçe konuştuğunu söylemiş. İstanbul’dakilerin yüzde 92’si... Büyük bir kısmı da “Kürtçeyi tam anlamıyla bilmediğini” belirtmiş.)Güneydoğu’da açılan Kürtçe dil kursları ise ilgisizlikten kapanmış. Bu durumda Ahmet Türk’ün özellikle Meclis’te Kürtçe konuşma ısrarı neden olabilir?“DTP tabanı PKK’yla aynıdır” dediğine ve Abdullah Öcalan “Kürtçe konuşulmasını” istediğine göre bu mu? Yoksa dil bahanesiyle aslında daha önce söyledikleri “sıra bölgenin adını koymaya gelecek” meselesi mi?Hukuk da bitirildiğine göre seçim öncesi meydan tiyatro sahnesi gibi, herkes kendi rolünü sınırsız bir özgürlükle oynuyor. Aslında bütün olay bu!*****Cem Yılmaz’la yarış!Komedinin sınırı yok, seçim yaklaşırken hepsi Cem Yılmaz’la yarışa çıktılar ya biz de hangi trajikomikliğe el atacağımızı şaşırıyoruz.Bütün dünya “ekonomik krize önlem alalım” diye çırpınırken “Kriz Türkiye’ye teğet geçti” diyenler şimdi seçime birkaç hafta kala işsizlikten, yoksulluktan beli bükülmüş halka bunu anlatamayacaklarını bildikleri için yine bir hinlikle çıktılar ortaya... Doğrusu meydan konuşmalarına bakınca “şeytana külahını ters giydirme” bu olsa gerek diye düşünüyor insan.Uluslararası ekonomi kuruluşları Türkiye’yi “krize önlem almayan tek ülke” olarak göstermiş, çok önceden gereken uyarılar yapılmadığı, çözümler uygulanmadığı için sanayiler çökmüş, binlerce firma kapısını kapatmış, yüzbinlerce yeni işsiz ortaya çıkmış. Şimdi “Haydi muhalefet işsizliğe çözüm söylesin, vallahi de billahi de yapacağız” diyorlar.İyi de zamanı geçti... Geç kaldınız, o zaman popülizmle meşguldünüz umursamadınız, şimdi kim çözsün sizin sorununuzu?Ama şu hitabet işi var ya, oraya yüklenmelisiniz. Tersyüz ediverin olayı, yıkın başkasının üstüne, birkaç yalan, hele de Bakanınızın ağzından “Hükümetle zıtlaşan belediyeler hiçbir yardım alamaz” tehdidi kurtarır sizi merak etmeyin... O da yetmezse millet kesesinden dağıtılan poşetler, mobilyalar var. Yine yetmezse “6 milyon ekstra seçmen, kütük hileleri, kaldırılan parmak boyası” yetişir imdada... Bu halk yutar nasılsa, ona güveniyorsunuz.Sonra da çıkar “Nasıl kazandık ama, millet bizi istedi” dersiniz, nokta son!

Devamını Oku

Vur gözüne gözüne, göremesin Davos’u!

23 Şubat 2009

Hale bakar mısınız; zaten şiddetle özdeşleşmiş, tecavüzden cinayete, soyguna en ağır suçları, insanları kıtır kıtır kesmeyi suç saymaz noktaya gelmiş bir ülkenin Başbakanı çıkıp “Şiddetle bir yere varılmaz. Şiddetin azı çoğu da olmaz. En ağır cezalarla bu sorunu halledeceğiz” diyeceğine, kabadayı edebiyatının prim yaptığını ve hatta en hassas ve ülkenin geleceğini ilgilendiren “dış politika” konusunda bile halka yutturulabileceğini fark ettiği için “Davos’ta moderatöre vurmak geçti içimden” diyebiliyor. Demek ki bir gün onu da yapabilir... Koskoca Türkiye’nin Başbakanı olarak ülkesini öyle bir skandalın içine de atabilir. Bu sözüyle bile “her kafası kızdığında şiddete başvuran, en hafifinden yumruğunu konuşturan” öfke kontrolsüz insanlara nasıl zararlı bir mesaj verdiğinin farkında değil.Hem “yüksek sesle konuşmak suçluluk psikolojisini gösterir” diyeceksiniz, hem de moderatöre vuracaksınız. Karşınızdaki size ne diyecek o zaman? Bunu düşünmüyor. Hatırlatan da “yalancı, iftiracı medya” oluyor.Akıllı insanlar eleştirileri dikkatle dinlerler efendim, eleştiriye de yumrukla karşılık vermezler.Türkiye’de çok önemli gelişmeler oluyor... Herkesin dikkatle izlemesi gereken gelişmeler... Başbakan’ın önce iktidarla ilgili yolsuzlukları dile getirdiği için hakaretlerle ve “bu medyayı izlemeyin” çağrılarıyla başlayıp sonra zamanında ödenmiş bir vergiyi “1 yıl gecikmeli ödenmiş gibi” göstererek kendilerine bağımlı olmayan o medyayı benzeri görülmemiş bir vergi cezasıyla susturmaya çalışmaları bunların başında geliyor.“Bu cezayı umursamadan yola devam etmek gerekir” diyenler yanılıyor. Çünkü söz konusu olayı sadece “bir medya grubuna ceza” olarak basitleştirmek mümkün değil. Bekir Coşkun’un bu olaya “ekonomik Ergenekon” demesi çok yerindedir.Erdoğan sorulara “Maliye Bakanlığı’nın periyodik bir işlemi”, Yardımcısı Cemil Çiçek ise “Hata varsa yasa da var, yargıda hakkını ararsın” gibi cevaplar veriyorlar ama mesele bu değil. Mesele; önemli iş adamlarının “benzer bir suçlama nasılsa bulunur” korkusuyla susturulmasından (çünkü konuştuklarının ertesi günü maliye müfettişleri kapıya dayanıyor), üniversitenin yargının kuşatılmasından sonra sıranın bağımsız ve eleştirebilen medyaya gelmiş olmasıdır.Ülkenin “denetim yapabilecek, uyarabilecek” tüm kurumlarının susturulmasıdır. Türkiye susturulamaz!Başbakan Erdoğan Ergenekon’la ilgili sorulara “Olay nereye varırsa varsın devam edeceğiz” cevabını vermiş. Kimsenin “gerçek çetelerin araştırılmasına” itirazı yok. İtirazlar “yasa dışı eylemlere kalkışanların soruşturulmasına değil, bu sorgulama-gözaltı-dinleme-tutuklama” operasyonlarının (aynen medyaya vergi cezasında olduğu gibi) “AKP yanlısı olmayan, biat etmeyen, eleştiren” insanlara ve kurumlara, üstelik elde delil, iddianame filan olmadan abuk subuk nedenlerle yapılmasınadır.Yani “kuşatılamıyorsa lekelensin, içerde de aklı başına gelsin” operasyonuna dönüşmesinedir.Belediye seçimlerinde de aynı kuşatmanın yapıldığını Adalet Bakanı Şahin ağzıyla söyledi. “Hükümetimizle kavga eden, zıtlaşan yönetimler projelerini Ankara’dan geçiremiyor. Maalesef bu Türkiye’nin gerçeği” ne demek?“Bizden başkasını seçerseniz hava alırsınız” demek, özeti bu... Ama memleket “adalet hak getire” bir kan gölüne dönmüşken “sandalye üstü seçim propagandası” gayretinde olan Adalet Bakanı yanılıyor, bu Türkiye’nin gerçeği değil, “AKP’nin gerçeği”!Halkın da bunları görmesi, anlaması lazım, yoksa “gerçek” dedikleri bu saçmalıklarla kayıyor Türkiye, ona göre!*****Başmüzakereci neyin başı? Dün Başmüzakereci Egemen Bağış’ın “yolsuzluk iddiası olan siyasetçiler linç edilmesin” sözünü yazmıştım ki arkadan yeni incisi geldi. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den “Adamın biri anayasa kitapçığı atmıştı” şeklinde söz ederken bir balıkçıdan almış cevabını: “O adamın biri değil, cumhurbaşkanıydı”...Sizce Vatko bayii ve Başmüzakereci bu konuşmalarla neyin başı olabilir? Bildiniz; saygısızların! Ama neyseki saygılı insanlar ona doğruyu öğretiyorlar.Şimdi bilin bakalım; aynı lafı Vatko bayii Egemen Bağış yerine başka bir iş adamı Cumhurbaşkanı Gül için söyleseydi ne olurdu??Aferin size... Ertesi sabah kapısında maliyecileri bulurdu!

Devamını Oku

Egemen Bağış’ı kim dinler?

22 Şubat 2009

Başbakan danışmanı, Beyaz Saray tercümanı Egemen Bağış “üstün hizmetlerinden dolayı” Devlet Bakanı ve Başmüzakereci yapıldı biliyorsunuz.Beyaz Saray’da pek güzel tercümeler yapmış “Tayyip Erdoğan’ı delikten sürüpmeyin, ondan yararlanın” gibi Türkiye’yi onurlandırıcı incilere imza atmıştı. Şimdi aynı başarıyı Avrupa’yla da göstermesi bekleniyor.İşte bu büyük isim CHP’li Sevigen’in, kendi partisinden milletvekillerinin bile “utanıyoruz, istifa etsin” çıkışlarıyla vermek zorunda kaldığı zoraki istifası için de yeni inciler bulmuş ve “siyasilerin hemen linç edilmesini doğru bulmadığını” söylemiş.Kim dinler bu eskimiş, yozlaşmayı destekleyici lafı?Onun danışmanlığından medet uman ve kendi partisiyle ilgili sayısız yolsuzluk olayında ismi geçen herkesi, hatta Alman yargısının “Deniz Feneri davasının asıl suçluları şunlar” diye isimlerini saydığı şahısları bugüne kadar koruyan Genel Başkanı Tayyip Erdoğan dinler ancak... Başkası değil.Dengir Mir Mehmet Fırat’la ilgili belgeli yolsuzlukta da, Şaban Dişli’yle ilgili belgeli rüşvet olayında da aynen onun dediğini uygulamış, bütün Türkiye ayağa kalkıp kıyamet kopana kadar onları da korumayı sürdürmüştü.Hayır beyler, sizin dediğiniz gibi olmayacak!Bugün halâ uluslararası boyutlara ulaşan ve sonunda yoksul milletin omuzuna binecek yolsuzlukları laf kalabalığıyla, slogan sözlerle, erzakla mobilyayla, din-inanç istismarıyla göz boyayarak yutturmaya çalışıyorsunuz. Büyük ihtimaldir ki kuru ekmeğe muhtaç ve çoğu eğitimsiz kitlelere de yutturabilirsiniz.Ama sonunda Türkiye Egemen Bağış’ın veya diğerlerinin “kapatıver üstünü” önerileriyle bu pislik batağına batmayacak.Bu ülkenin temiz, dürüst insanları çalmadan, çırpmadan siyaset yapılması gerektiğini, yapılabileceğini millete gösterecek, anlatacak.Benim asıl anlamadığım şey, o milletin şu anda da “din, Kur’an, Allah” diye diye hırsızlığa, yetim hakkı yemeye kılıf uydurmaya çalışanlara gereken cevabı veremeyişi...“Kur’an’ın neresinde yazıyor Müslümanlıkta hırsıza hoşgörü vardır diye” şehir şehir dolaşanlara bir sorsalar ne iyi olacak!*****Süper sanatçıya süper utanmazlık! Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli, en başarılı, en gurur duyulacak gerçek sanatçılarından biri; Gazanfer Özcan devletin yüklediği vergi faiz borcu altında ezilerek yaşadı son günlerini...Kendisi gibi çok değerli bir tiyatro sanatçısı olan eşi Gönül Ülkü’nün geçirdiği ciddi rahatsızlık sonucu onun tedavisine, daha sonra kendi kalp ameliyatına yaptığı büyük ödemeler nedeniyle geciken bir vergi borcu 5-6 yılda faizle, cezayla katlanarak 500 bin TL’ye ulaşmış. Öde öde bu paranın 200 bin TL’si daha kapatılabilmiş.Gazanfer Özcan sıkıntısını Tayyip Erdoğan’a da anlatmış, tiyatro ve TV dizisinden gelen kazancının hemen hepsini yatırmasına rağmen altından kalkamadığını ve bunaldığını açıklamış. Ama bırakın lirayı milyarlarca dolar paranın yağmayla yok edildiği ülkede şikayetini dinleyip bir çözüm öneren olmamış. Borcunu ödemekten kaçmayan ama hiç değilse süre verilmesi gibi bir çare isteyen Özcan röportajlarında sitemini “Ancak öbür dünyada rahat edeceğim” sözleriyle dile getirdikten sonra yaşamını yitirmiş. Geride büyük bir utanç bırakarak... Medeni ülkelerde devlet sanatçılarının üstüne titrer, onların sıkıntılarını hafifletmeye, yardımcı olmaya çalışır. Böyle bir durumda en azından faizi ve cezayı siler.Bizde ise “Devlet Sanatçısı” olmaya lâyık görülmüş kalitede ve önemde bir sanatçı ağır hastalık nedeniyle geciken vergi borcu için alınan faizlerle ezilerek hayata veda eder, borcunu canıyla öder. Başbakan’ın “oğlu, kızı, gelini, eşi, dostu” olmadığı için de hiçbir yardım alamaz.“Bu milletin hak edilmeyen tek kuruşu kimin gırtlağından geçiyorsa haram olsun” demez misiniz şimdi! Gazanfer Özcan’a gani gani rahmet, ailesine başsağlığı diliyorum. Hayatı boyunca bizleri güldürdü, nur içinde yatsın.Merak ediyorum acaba bizi insanlığımızdan, hayatımızdan bezdiren bütün bu ihmal ve yanlışlar “yapanları” da huzursuz ediyor mu? Yoksa onlar utanma duygusuna karşı “şerbetli”ler mi?

Devamını Oku

Kuzuların sessizliği!

21 Şubat 2009

Türkiye her gün hükümetle ilgili yeni bir skandal haberle çalkalanırken “sivil toplum” ne kadar ıssız ve sessiz farkında mısınız?Girmek için yıllardır bin takla attığımız, her emrine uyduğumuz AB ülkelerinde veya ABD’de bu skandalların tek bir tanesi olsa; bir parti yasama (meclis), yürütme (hükümet), cumhurbaşkanlığını elinde tutarken bununla yetinmeyip yargıyı, üniversiteleri, medyayı baskı altına almaya, hatta “ele geçirmeye ve tümüyle etkisiz kılmaya” yeltense... Yüzlerce trilyonluk yolsuzlukların üstünü örtse... Devlet ve belediye kaynaklarını iktidarının seçim yatırımları için -hukuka karşı gelerek- seferber etse... Milletvekillerinin suç dosyaları ortaya çıkmasın diye “dokunulmazlıklar kalkmasın” mücadelesi verse... Ülkede çocuk ve kadın cinayetleri, tecavüzleri ayyuka çıkar insanlar birbirini boğazlarken “suçluların serbest bırakılmasını” görmezden gelse (ABD’nin California eyaletinde bir adam ‘polis köpeğinin ölümüne sebep olduğu için’4 yıl hapis cezasına çarptırıldı - geçen haftanın haberi)... Bırakın bunların hepsinin aynı anda yaşanmasını, bir tanesi olsa o toplumlar susar ve oturur muydu sanıyorsunuz? O hükümet yerinde kalabilir miydi?Hangi tehdit, hangi baskı veya korku onları sindirebilir, susturabilirdi? Bütün toplum, başta sivil örgütleri olmak üzere ayağa kalkar ve hükümeti istifaya çağırırdı.KUŞATMAYargıtay Onursal Başkanı ve Bilkent Öğretim Üyesi Sami Selçuk en demokrat, en ılımlı hukuk otoritelerinden biridir. Bugüne kadar AKP hükümetinin en olmayacak hukuki - siyasi eylemlerinde bile son derece dikkatli bir üslupla konuşmuştur. Bugün o bile “Türkiye’de yargı, yürütmenin kuşatması altında... Teftiş Kurulu Adalet Bakanlığı’na bağlı olduğu, yargıç ve savcıları denetlediği sürece yargı bağımsızlığından söz edemezsiniz” diyorsa, “Adalet Bakanlığı müfettişleri yargıçlara not veriyor, onların hangi siyasi görüşte olduğunu, Tanrıya inanıp inanmadığını, oruç tutup tutmadığını rapor ediyor. Hiç kimsenin Tanrı ile ilişkisini bilemezsiniz. Bu sistem değişmelidir” diyorsa herkesin durup ciddi şekilde düşünmesinin zamanı gelmiş demektir. (Sami Selçuk, yargıç ve savcıların internette hangi gazeteleri okuduklarının bile bakanlık tarafından izlendiğini biliyordur herhalde.)Yargı devletin (yasama ve yürütme ile birlikte) üçüncü erkidir ve artık yüksek mahkemeler dışında onun da bağımsızlığından söz edilememektedir.Geriye ne kaldı söyler misiniz? Devlette iktidarın isteğe göre her tür değişikliğin yapılmasını, hatta yönetenler isterse rejimin bile adım adım değiştirilmesini hangi kurum önleyecek? Bir kaç yıla kadar Anayasa Mahkemesi üyeleri de tümüyle değiştirilirse iktidarı kim durduracak?AL SANA DEMOKRASİTürkiye’de her alanda skandallar birbirini kovalarken toplumda ve sivil örgütlerde adeta kuzuların sessizliği hakim. Tam da istendiği, planlandığı gibi...İşadamlarına “maliyeyi üstünüze gönderir, nasılsa bir açığınızı yakalar, bugüne kadar kimsenin rüyasında görmediği rakamlar uydurur, kökünüzü kuruturum ha” mesajı ilk günden bugüne kadar verildi... Ülkenin en büyük holdinglerine sahip işadamlarının tamamı sessiz, özgürce konuşamıyorlar.Kadın kuruluşlarının başkanları “en haklı tepkilerinde bile” Başbakan tarafından paylandılar. (Yine de ellerinden geleni yapıyorlar ama) Adalet Bakanı’na ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na “en ağır suçluların, tecavüzcü ve katillerin, hortumcuların serbest bırakıldığı adalet nerede görülmüş?” çıkışı yapıp yargıdan adalet istemeleri gerekirken seslerini duyuramıyorlar.Üniversite rektörleri iktidarın isteğine göre seçilip etkisizleştirildi, onlar da demokratik tepki veremiyor. Sadece iktidarın sesi YÖK Başkanı’nı duyuyoruz. Eh, bu durumda “uyandığınızda çok geç olacak” demekte haksız mıyım; söyler misiniz?.. Şşşşt ses etmeyin, uyuyanlar ve masallarla uyutulanlar erken uyanmasın! *** Seçim döneminde istifa olur mu?Dün yazdığım “Sıra Baykal’da” başlıklı ve Sevigen’den sonra Deniz Baykal’ın da “partisini ve arkadaşlarını düşünerek istifa etmesinin zamanı geldiğini” belirttiğim yazıya olumlu - olumsuz çok sayıda okuyucu tepkisi geldi.“CHP Baykal’dan ibaret değil” diyenler, “Seçim döneminde istifa istenir mi, kavga çıkarmanın sırası değil” diyenler... “Baykal’ın yapacağı en büyük iyilik, yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu hazırlamasıdır” diyenler... Kısacası ne ararsanız var.Onlara da hak veriyorum aslında, bir yanda yargıya kadar devleti, sivil örgütlerine, medyasına kadar milleti kuşatan, laik demokratik rejime karşı olduğu AYM kararı ile belgelenmiş ve yolsuzluklara kucak açmış bir parti varken, bunlara karşı çıkan en güçlü partinin “genel başkanı nedeniyle” yıpranmasına üzülüyorlar.Ama dedikleri gibi CHP Baykal’dan ibaret değil. Bu partide genel başkanlığa ideal şekilde uyacak değerli isimler var... Baykal çekilse parti dışından da çok uygun adaylar çıkabilir, çağrılabilir. Türkiye’nin bu durumunda “parti içi - dışı” ayırımı yapmadan en büyük desteği alacak isim düşünülmelidir.Ayrıca... Ben “hemen istifa etmeli” demiyorum, örneğin “seçimden sonra ayrılıp partisine yeni bir şans vereceğini” açıklayabilir. Bunu artık yapmalıdır. Sonsuza kadar orada kalamaz.Yine ayrıca... CHP’ye oy verecekler şaşırmasın, başında o da olsa CHP bugün iktidarın tüm yanlışlarının karşısında duran, mücadele veren partidir. Oylar Baykal’a değil, partiye veriliyor. Söz konusu da ülkenin geleceği, ciddi tehlikeler var... Unutmamak lâzım!

Devamını Oku

Sıra Baykal’da!

21 Şubat 2009

AKP Genel Başkanı Erdoğan partisiyle ilgili bitmeyen yolsuzlukları dile getiren medya kesimini yok etmek ve halkı “yolsuzlukların iftira olduğuna inandırmak için” memleketi dolanıp duruyor, milletin ağzından girip burnundan çıkıyor ama yetmez.Yetmez gücü buna...Henüz “padişah” değil.Henüz “bağımsız yargı” tükenmiş değil.İşte parti ayırımı gözetmeden yolsuzlukları dile getiren medya; CHP’li Mehmet Sevigen’in rüşvet yolsuzluğu iddiası üzerine de israrla giderek AKP’li Şaban Dişli gibi onun da istifasını sağladı. N’olcak şimdi?Haydi kapatın milletin gözlerini de görmesinler.Uyutun bakalım başarabiliyor musunuz...Yalanı ancak bir süre daha yutturursunuz fazla değil, patlar bir yerden nasılsa... En görmeyen gözler bile görür sonunda.Dönelim CHP’ye, Sevigen nihayet kendi partisinden gelen tepkilerin de artması üzerine istifa etmek zorunda kaldı. Bunu yapması, Baykal’ın da onu istifaya zorlaması gerektiğini biz söyleyeli en az on gün oldu.Deniz Baykal ise son ana kadar Sevigen’in yaptığına mazeret üretmeye, “işgüzarlık” gibi sempatik sıfatlar türetmeye çalıştı. “Şaban Dişli olayıyla benzerlik yok, bu sadece satmak isteyenle-almak isteyen arasında bir ilişki” benzeri açıklamalar buldu ama olmadı (o ilişkinin adı da ya “komisyon” ya “rüşvet”tir çünkü)... Olmayacağı belliydi.Mehmet Sevigen istifa ederken bunu “Partisini ve arkadaşlarını korumak için yaptığını” söylemiş. Şimdi millet aynı sözleri Deniz Baykal’dan bekliyor. Uzun süredir hakkında iddialar bulunan Sevigen’i bu olayda ilk gün istifaya ikna etmesi gerekirken korudu. Dün bile korumaya devam etti.Deniz Baykal yalnız partisine değil, partisinin güçlenmesinin önüne dikilerek Türkiye’ye zarar veriyor. Böylece mevcut rejim tehlikesine katkıda bulunuyor.Sevigen’in cümlesine benzer bir cümle kurmasının zamanı çoktan geldi de geçiyor! *** Kılıçdaroğlu’yla “son dakika” gelişmeleriYolsuzluk yapanların korkulu rüyası CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Bşk. adayı Kemal Kılıçdaroğlu son günlerde katıldığı TV programlarında genellikle belediye hakkında konuşmalar yaptı. Oysa son bir hafta içinde Türkiye’nin geleceği hakkında çok önemli işaretler veren ciddi siyasi gelişmeler oldu.Başbakan (daha doğrusu yaptıklarıyla sadece AKP Genel Başkanı) Erdoğan’ın tarafsız medyayı susturma ve hatta yok etme gayretleri bugüne kadar ne dünyada, ne de hiçbir dönemde Türkiye’de benzeri görülmemiş bir noktaya ulaştı. CHP’nin Deniz Feneri dosyasıyla ortaya çıkmasından sonra nihayet dosyanın gelecek hafta Türkiye’ye va-ra-bi-leceği duyuruldu.Hakkında rüşvet iddiası olan CHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Sevigen kendi partisinden de gelen tepkiler sonunda nihayet Cuma günü partideki görevlerinden istifa ettiğini açıkladı.Ekonomik krizin etkileri, işsizlik, yoksulluk katlanarak artmaya devam ederken bu kez AKP’li belediyelerin milletin parasıyla seçim propagandası yaptığı ve yüzbinlerce gıda paketi dağıttığı görüldü...Türkiye hukuku bile hiçe sayan siyasetçilerle nereye gidiyor?Siyasette yolsuzluklar, haksızlıklar nasıl önlenecek ve medyası susturulmaya çalışılan bir toplum demokrasiyi ve haklarını nasıl koruyacak?22 Şubat Pazar günü bütün bu konuları ve soruları tartışacağımız Her Açıdan’ın konukları Kemal Kılıçdaroğlu ile CHP İstanbul İl Bşk. Gürsel Tekin, Hürriyet Gazetesi yazarları Cüneyt Ülsever ve Yalçın Bayer, Gazeteport’-un kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Yavuz Semerci olacak.Uygulanmayan yasaları, verilmeyen cezaları da konuşacağımız programın kısa bir bölümünde de kısa süre önce Uludağ’da karda kaybolan ve zincirleme ihmaller nedeniyle yaşamını yitiren genç Ümit Özgen’in babası Haluk Özgen’den bu ihmalleri yapanların nasıl cezadan kurtulduklarını dinleyeceğiz.Yine haftanın “siyasi incileri”ni, “son dakika” gelişmelerini ve çok önemli açıklamalar izleyeceğiniz bir program... Kaçırmayın derim.

Devamını Oku