Türkiye’de iç siyaset, dış siyaset, ekonomi, hiçbir konuda gerçekleri duymak, gerçekleri konuşmak mümkün değil... Hele seçim yaklaşırken gerçekler iyice gizlenmeye, millete pembe tablolar sunulmaya, “sorunları bırak, trenlere bak” hileleri çekilmeye başlandı.Medya yolsuzlukları yazıyorsa Başbakan (iktidarın Türkiye tarihinde ilk kez medyanın büyük kesimini elinde tutar hale geldiğini ve medyaların muhalefet partilerine göre değil iktidara göre, ’iktidarı eleştirme ya da eleştirememe’ açısından değerlendirileceğini, bütün dünyada buna göre “ilkesiz, yandaş basın” denip denmeyeceğini unutturmaya çalışarak) meydanlarda:“CHP yanlısı yandaş medya var, bunların gazetelerini almayın. İsraf olur, hem onların yalan haberi ile zihinleriniz neden boğulsun” diyor. Son olarak Yalova’da da tekrarlamış.Demek ki Deniz Feneri ve diğer iktidar bağlantıları, yolsuzluklar yazılmayacak. Almanya’dan yazan bazı okurlar “Burada Türkiye Cumhuriyeti laik, yani dinsiz, iktidar partisi ise Müslüman’dır. Bu durumda dinsiz ile dindarın bir savaşı söz konusudur. Yani yapılan yolsuzluk değil, ganimettir, günah yoktur. İnananlara ganimet dağıtılmaktadır” şeklinde konuşmalara şahit olduklarını anlatıyorlar.Yalanın böyle kuyruklusuna bile inanıp “para yatırdığı için yaptığı şikayeti” geri alanlar oluyormuş. İşte insanlara laikliği tam olarak anlatmak; bu din istismarlarını ve “laik rejimin dinsizlik anlamına geldiği” yalanlarına inanmalarını önlemek açısından çok önemli. Onun için sık sık dönüp bu açıklamaları yeniden gündeme getiriyoruz.Her neyse, yolsuzluklar yazılınca “Bunların gazetelerini almayın” diye bas bas bağırıyorlar. Çünkü bu gazeteler alınmazsa trilyonluk siyasi yolsuzlukları, aile boyu “padişah zenginliğine kavuşma” hikâyelerini millet duymayacak. Yaşadığımız baskılar, haksızlıklar ABD’nin İnsan Hakları Raporu’na ve AB’nin Türkiye Raporu’na girdi, birçok yabancı gazeteye haber oldu, son olarak önemli bir Fransız dergisi, kısa süre önce Türkiye’ye gelen ünlü bir tarihçi-yazarın ağzından “Türkiye’de basını boğazlamak gibi ’3. Napolyon’a özgü yöntemlere’rastlıyoruz” diye yazdı.Elbette; yargıya, medyaya, orduya, her kuruma ve vatandaşa hakaret etme, baskı yapma özgürlüğü olan bir iktidarın kimseye konuşma hakkı tanımaması dikkati çekmeyecek gibi değil, ne yapsın?EKONOMİK MİLLİYETÇİLİK VE SİLAHŞimdi hükümet; ekonomik krizin ciddiyetini yazdığında medyayı, söylüyorsa muhalefeti yine yalancılıkla suçluyor.Oysa Brüksel’de bulunan bir arkadaşım AB ülkelerinde (krize karşı önlem alınmasına rağmen) halkın hoşnutsuzluk içinde olduğunu, şu anda en çok konuşulan konunun “ekonomik milliyetçilik” olduğunu, bunun “AB’yi çözecek kadar güçlü bir akım” haline geldiğinden söz edildiğini anlatıyor.AB içindeki her ülke kendi canını kurtarmaya bakıyor ve başka ülkelerle “yardım/dayanışma” ilişkisi istemiyormuş.Bu arada hükümetler “Ekonomik sıkıntılarla halk teröre yönelir mi” sorusunu ve silahsızlanmayı tartışıyorlar. Belçika’da “herkesin silahlarını devlete teslim etmesi” istenmiş ve bu yönde bir kanunun da hazırlığı yapılmış bile...Nelerle uğraşıyorlar bunlar yahu? Dünyanın en zengin, en güçlü ülkelerine ekonomik kriz korkusu, bu nedenle terör korkusu yakışır mı?Ayrıca “milliyetçilik” de neymiş?Bizim bu laftan tümüyle nefret eden meslektaşlar ve bizim Başbakan onlarda olsaydı “ne ekonomik milliyetçiliğe, ne de şiddete karşı önlem olarak silah toplamaya hiç gerek olmadığını”, bunların “fasa fiso” olduğunu üç beş cümlede anlatıverirlerdi!!
Dün yine “Beşiktaş’taki faaliyet”le ilgili telefonlar geldi. Sibel Çarmıklı isimli ANAP’tan vitrin olarak AKP’ye alınan belediye başkan adayının arkadaşları herkesi tek tek arayarak devamlı toplantılara ve ona oy vermeye çağırıyorlarmış, şimdi daha da hızlanmışlar.Arayanlardan bir hanım “Benim ne işim var onun toplantısında dedim. Sadece başkan olayım diye parti parti dolaşan, sonunda ‘rejime karşı eylemlerin odağı’ olduğu mahkeme kararıyla kesinleşen bir partiyi bile kabullenen birine ‘sırf kadın diye’, araya ortak tanıdıkları, arkadaşları sokuyor diye oy moy vermem” diyordu... İlkeli vatandaş tepkisi!Önce CHP’ye gidip “beni Beykoz’dan, Üsküdar’dan, oradan buradan aday yapın” diye ısrar et, sonra istediğin ilçelere aday gösterilmeyince git AKP’nin ANAP’tan devşirdiği isimler arasına katıl, katıldığın partinin bugüne kadar eleştirdiğin eylemlerini, dev yolsuzluklarla bağlantılarını unut ve onu Özal’la özdeşleştir, mazeret olarak da “kariyerimi çöpe mi atayım”ı göster... Kariyer için her şey kabul edilebiliyorsa yandı Türkiye!Sibel Çarmıklı isimli aday üstelik AKP’nin adayı olmayı içine hiç sindirememiş olmalı ki arkadaşları Beşiktaşlıları toplantılara çağırırken “Onu AKP’li saymayın. Biliyorsunuz, laik demokratik rejime saygılı Atatürkçü biridir” vurgusunu kullanmayı hâlâ sürdürüyorlarmış. Kendisi de Antalya’nın AKP’li Belediye Başkanı Menderes Türel’i örnek gösteriyor ama en azından Türel “Ben AKP’li sayılmam” demiyordu, onun için arayanlar “Onu AKP’li saymayın” demiyordu. Hiç değilse “adayı olduğu partiden sızlanma” yoluna gitmemişti.Ekibindeki basın danışmanları iyi çalışıyor olmalı ki gazetelerde sık sık yer almayı başarıyor, bazı yazarlar onun vitrinliği kabul etmesine tepki gösterenlerin bunu “laik, şık sosyetik, modern bir kadının dinci bir partinin saflarında ne işi olduğunu anlamadıkları için” yaptığını da yazdılar. (Dam üstende saksağan...)Aslında bunu eleştiri anlamında yazdılar ama kendi cümlelerinde gerçek apaçık ortada. Kullanılan “dinci” kelimesi yeter (dindar demek değil...) Bırakın tamamen zıt görüşteki bir partiden aday yapılmadığı için çıkarı uğruna anında başka partiye yatay geçiş yapmayı, “laik rejimin gerçek demokrasiyi, topluma İran, Pakistan benzeri din, inanç baskısının yapılmamasını sağlamakta” ne kadar önemli olduğunu bilen birinin, aynı kökten gelenlerin bile “dinci, İslâmcı” diyebildiği bir partide ne işi var?BİR “GELECEK” TERCİHİ!Sonuçta “Beşiktaş’a kim daha iyi hizmet edecek” sorusuna cevap arıyor muşuz? Eğer 29 Mart seçiminde bu geçerli olsaydı, belediye başkan adayları yerine sürekli genel başkanları mitinglerde görür müydük?Adaylar derdini anlatmayı bilmiyor mu ki, yetersizler mi ki onlar sahnedeler?Tekrarlayalım; bu seçim daha öncekilerden çok daha önemli şekilde bir güven oyu, referandum anlamı taşıyor ve kim ne derse desin seçim sonrasında oy tablosuna göre “rejimin geleceği açısından önemli” gelişmeler olacak. İşte bu nedenle elbette dürüst, şeffaf, çalışkan aday seçmeye dikkat ederken ülkenizin geleceğiyle ilgili kesin tercih yaptığınızı da unutmamalısınız.Ne “sırf kadın diye” Beşiktaş, Ordu gibi yerlerde tercih yapmalısınız, ne takım tutar gibi parti tutarak, ne de ikramlara, hediyelere kanarak...Tercihin tek yöntemi “geleceğinizi düşünerek, ilkeli, doğru insanları seçme” olmalıdır. Kimseye aldanmayın! *** Kredi borcu “dürüst” değilmiş!Belki de çocuklarının karnını doyurmak isteyen anneler, eşi işsiz olan kadınlar Çevre Bakanı Veysel Eroğlu’na “İş istiyoruz” diye seslendiklerinde “Ev işleri size yetmiyor mu” cevabını almışlardı.Başbakan Erdoğan da Eskişehir’de; “Kredi kartı mağdurları diyorlar, kusura bakmasınlar kredi kartı mağduru olmaz. Kart borcu olanlara dürüst gözüyle bakmam” demiş. Tok açın halinden anlar mı?Erdoğan ve Eroğlu bu ülkede düşük gelirle ailelerini “açlık sınırında” yaşatmaya çalışan milyonların, işsiz ve beş kuruşsuz yüzbinlerin bulunduğunu bilmiyor olmalılar.Çocuklarını “iş adamı bursları” ile okutamayan, onlara hayata atıldıkları anda (ve hatta 16-17 yaşında) gemi, bilgisayar, yumurta, altın/pırlanta, tasarruflu ampul işleri kurdurup villalarda yaşatamayan vatandaşların ancak hesabı kredi kartı ile denkleştirip ayakta (ve hayatta) kalabildiğini de bilmiyor olmalılar. Ama durum bu... Onun için kimsenin ne espri yapma, ne de hakaret etme hakkı yok.Acaba Başbakan “kredi kartı borcu”nu dürüst saymıyorsa, onlarca trilyonluk yolsuzluklara karışanların partisi tarafından korunmasını, aylar boyu hesap vermemelerinin sağlanmasını nasıl sayıyor bu da ayrı bir merak konusu.Onlar ve koruyanlar için hiç böyle bir laf etmedi de!
Milletten, özellikle gençlerden gelen mektup ve yorumlara bakıyorum, çoğunda “Atatürk’e dil uzatılmasına ve ordunun bir tartışma içine çekilme gayretine” büyük tepki var. Düşünün, bu ülkede Meclis Başkanlığı yapmış hukukçu bir kişi; Bülent Arınç (ki bu konuyu dün yazacaktım yer kalmadı) “sanki iyi düşünülerek planlanmış bir adım gibi” aniden ortaya çıkıyor ve “Biz yargıya intikal etmiş bir olay hakkında konuşmayız” diyen ordu mensuplarına tam bir kışkırtma içeren sözleriyle hakaret ediyor.Kemal Kılıçdaroğlu ile partisini ve herkesi “Deniz Feneri ve Şaban Dişli davalarını ağzınıza alamazsınız, gizlilik kararı var, yayın yasağı var” benzeri çıkışlarla sustururken yine yargıda olan ama “yargı kararı çıkmamış” henüz sadece iddialardan söz edilen bir davayla ilgili suçlamalarda bulunuyor. Yaptığı yanlışa sıkılmadan bir de “Allah”ın adını karıştırarak emekli orgeneraller için “Allah’a şükrediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa filan girmemiş. Bunların savaşacak halleri yok. Savaştan, askerlikten başka her şeyle uğraşmışlar, darbelerle uğraşmışlar, dış güçlerle işbirliği bile yapmışlar” diyor. Şimdi, bu cümlelerin her biri kışkırtma veya ağır suçlama olduğu gibi mahkemeyi etkileme anlamını en güçlü şekilde taşımıyor mu? Taşıyor...Peki neden Deniz Feneri ve Şaban Dişli için Kemal Kılıçdaroğlu konuşamasın da, bir başka dava için Bülent Arınç konuşabilsin? Bir gazete “Darbeder Paşalar” başlığı atabilsin ya da verilecek müebbet hapis cezaları dava bitmeden liste halinde yazılsın?Bülent Arınç’ın konuşmasına TSK’dan haklı bir cevap geldi tabii ama beklediği 22 Temmuz öncesi muhtırasına benzer, partisine oy katacak, mağdur rolü oynamasını sağlayacak (lütfen ama lütfen biri bu görevi üstlensin, bütün hesap bu) sertlikte değildi. Sadece “bir hukukçunun yargı kararı olmadan kimseyi suçlamaya hakkı olmadığını” bildiriyordu.MAĞDUR ROLÜ ŞART!Ama Bülent Arınç kesin kararlıydı, sanki “hukuk” hatırlatılmamış da kendisinin yaptığı gibi “hakaret edilmiş” havası yaratarak aynı gün: “Bunun hukukla ne ilgisi var, bu suçlamayı kabul etmiyorum, Türk siyasetçisi cesur olmak zorundadır, sivilleri azarlamak olmaz, siyasetçi paspas değil” benzeri (bu durumda çok) anlamsız cümleleri ardarda sıraladı.Devam eden bir davayla ilgili sonuç söylüyorsun, bunun hukukla ilgisi yoksa, “masuniyet karinesi” ile ilgisi yoksa neyin var? Ayrıca o kadar hakarete karşılık yapılmış bir hatırlatmanın paspaslıkla, azarla ne ilgisi var? Yani herkes ve her kurum sizin baskınıza, hakaretinize susmak zorunda mı?Seçim öncesi (22 Temmuz’dan tadı damaklarında kalan) muhtıra beklenmiyorsa ne bekleniyor da bu kışkırtma yapılıyor?TSK’nın bu oyuna gelmemesi ve asla iktidarla tartışmaya girmemesi gerektiği apaçık ortada...Öte yanda Atatürk’le ilgili “Vahdettin ona on bin altın verdi” benzeri sözleri gündeme getirmelerinin de toplumda tepki yarattığını bilmeleri lazım. Seçim öncesi Atatürk’e, orduya, laikliğe sataşmadan istedikleri oya ulaşmaları zor mu olacak, endişe bu mudur acaba? Her neyse, bu Pazar Her Açıdan’da bunlar da dahil olmak üzere; yargı ve medyadan sonra halka yönelen aşırı baskıları, SP İstanbul Bel. Bşk. adayı Mehmet Bekaroğlu’nun “seçim öncesi 28 Şubat’ın aktörlerini içeri alacaklar” sözünü, seçimin yolsuzluk, ekonomik kriz ve “seçim rüşveti” denen dağıtımlardan ne kadar etkileneceğini, TÜBİTAK’ın “Darwin sansürü”nü, kısacası her zamanki gibi haftanın önemli olaylarını tartışacağız.İstanbul Barosu eski Bşk. Avukat Turgut Kazan, ANAP Gnl. Bşk. Yrd. İlahiyatçı/Siyaset Bilimci Doç. Dr. Niyazi Kahveci, A&G Kamuoyu Araştırma Şirketi Bşk. Adil Gür, Ekonomi Yazarı Yiğit Bulut ve Siyaset Bilimci Prof. Dr. Meral Öztoprak Sağır’ın stüdyoda, SP İstanbul Büyükşehir Bel. Bşk. Adayı Mehmet Bekaroğlu ile Zaman Yazarı Hüseyin Gülerce’nin telefonla katılacağı programa yine hepinizi bekliyoruz. *** Baskıya bakma, trene bak!Şimendifere bak” mı demeliydim bilmem, hesap öyle aslında... Yolsuzluğa bakma, metrobüse bak, işsizliğe bakma trene bak, halka atılan tokatlara, “protesto yaptı diye” verilen hapis cezalarına bakma metroya bak...“Aa, kuş uçuyor bak, bak”, olay bu.Lise öğrencileri slogan attıkları için 11 ay hapis, Mersinli çiftçi (namı diğer “Ananı da al git”) gözaltında, “Seçimde Allah cezanızı verecek” diyen 13 yaşındaki öğrenci tırnaklandı ve korumalarca tartaklandı, pankart açan ÖDP’liler önce tartaklandı, tekmelendi sonra gözaltında...Çevre Bakanı Eroğlu, süper lüks yaşamında krizi hissetmediği için iş isteyen kadınlara “Evdeki işler yetmiyor mu” esprisi (!) yaptı, aynı gün Tarım Bakanı Eker soru sormak isteyen genci, tartaklandıktan sonra tabii “Artistlik yapma” diye aşağıladı... Daha ne istiyonuuuz, alın size demokrasi, alın size hukuk devleti, tepe tepe kullanın. Ben asıl bu olaylar olurken çevrede susup öylece seyreden halka bozuluyorum; topluca “Bu nasıl demokrasi” diye bağıramadıkları için... Yazıklar olsun bu ruhsuzluğa!
Sabah Gazetesi yazarı Hıncal Uluç arkadaşımız, VATAN yazarı Mehmet Tezkan’ın bir yazısına kızarak VATAN’a ve bu gazeteyi kurmak üzere SABAH’tan ayrılan yazarlara veryansın etmiş.Edebilir tabii, “sözüm ona demokratik” bir ülkenin “sözüm ona demokratik” insanları olarak herkesin her şeyi söyleme hakkı var. Küfür, hakaret, doğru, yalan her şey yazılıyor, söyleniyor nasılsa, ölçü-ilke vs. hak getire!Ama SABAH’ta 13 yıl köşe yazarlığı yapmış ve bu yıllar zarfında maaşından, sebepsiz yere atv’deki başarılı programının kesilmesine (Tansu Çiller, kıskançlıklar gibi “neden olmaması gereken nedenler” vardı aslında) ve hiçbir açıklama yapılmadan yıllarca bu kanalın kapısının yüzüne kapanmasına kadar her türlü haksızlığa susmuş biri olarak söylediği bazı lafları yutamayacağım.Yazısına “SABAH’ı yok etmek için bir sabah gazetenin içini boşaltıp gittiler. Ama Sabah yaşadı, onlar gazetelerini yaşatamadılar. Aydın Doğan verdiği borçları geri alamayınca Vatan’a el koydu” cümleleriyle başlamış. Doğrusu her şeyden önce, yıllardır “Ercan Arıklı tarafından VATAN’a davet edildiğini” her fırsatta gururla anlatan ve adeta “istediği şartlar sağlansa her an gelebilirmiş” havası yaratan birinin (ki şu anda “hayır, ben gazetemi bırakmam” cevabı gayet kolaydır) VATAN’a bu kadar saldırması, iyi tanıdığı arkadaşlarını, meslektaşlarını acımasızca suçlaması oldukça şaşırtıcı.Her ne kadar artık bu ülkede olup bitenlere bakınca hiç kimse ve hiçbir şey bizi kolay kolay şaşırtmıyorsa da...Bu cümleyi yıpratmak amacıyla sık sık kullananlar var açalım onun için: VATAN’ı kuracak olan yazarlar bir sabah gazetenin içini boşaltıp (ne demekse) gitmediler. Gazetenin sahibi yasal sorunlar yaşadığı sırada “Biz bu konulara ortak olmak istemiyoruz” diyeceklerine gazete ayakta dursun, sarsılmasın diye orada kaldılar. İcabında aylarca maaş almadan çalıştılar ama gık çıkarmadılar. (Hıncal Uluç’un hiç “maaş almadan çalıştığı bir ay” oldu mu acaba?)“Acaba Sabah batıyor mu, başka gazeteye mi geçsek” diye endişe edenlere güvence verdiler.GÜLDÜRME BİZİNe zamanki Sabah’ın patronu Dinç Bilgin gazetesinin başına döndü ve gazeteyi tanımadığımız, bilmediğimiz bir iş adamına satacağını açıkladı, işte o zaman VATAN’ı kuran yazarlar “Biz bilmediğimiz, asıl işi gazetecilik olmayan, gelecekte ne tür işler yapacağı bilinmeyen bir patronla çalışmak istemiyoruz” diyerek ayrılmaya karar verdiler. Ki daha sonra birçok olay bu kararın haklılığını ortaya koymuştur. Peki soruyorum şimdi; gazetecilerin, yazarların özgür iradeleriyle geleceklerine karar verme hakları yok mudur? Hıncal Uluç izin vermez mi, yoksa herkesi “köle” mi sanıyor?“Sabah yaşadı, onlar gazetelerini yaşatamadılar”a gelince... Hıncal Uluç’a “güldürme bizi” diyeceğim. Önce TMSF’den gelen kamu imkânlarıyla, sonra iki devlet bankasının içi boşaltılarak (bak “içini boşaltmak” burada cuk oturuyor) satıldığı ve -Başbakan’ın damadının da yönetici olduğu- devlet gibi zengin yeni patronunun imkânlarıyla promosyona boğulan, bunun yanında kıyaslanamayacak sayfa sayısı, verdiği ilaveler, televizyonla reklam ve gelir desteği ile YA-ŞA-TI-LAN ve hatta şaha kaldırılan bir gazeteyle adil yarış mümkün müdür?VATAN’ı kuranlar için siyasetçiler gruplar halinde destek aramak üzere Katar Şeyhi’ne gitmedi, devlet bankasından krediler verilmedi. Gazeteciler tarafından borçla harçla kuruldu, “parasız dağıtılmadan”, bazı gazeteler gibi “iktidara destek amaçlı” dağıtılmadan, başbakanlara, iktidara yağdanlık yapmadan onuruyla 6 yıl içinde Türkiye’nin en prestijli, en güvenilir 4-5 gazetesinden biri oldu.Peki Hıncal Uluç’a göre “adam gibi gazete” nasıl olunuyor acaba? İktidarların sesi olarak, onlar adına “seçim propaganda broşürü” gibi bedava dağıtılmaya filan razı olarak mı? Anlatsa da öğrensek.Ha bir de... “Bütün gazeteler yaşamalı” diyor. Hayır, hiç de şart değil, sadece “iyi olan, hakkıyla kazanan, meslek ilkelerinden sapmayan, basına neden ‘4. güç’ dendiğini unutmayanlar” yaşamalı.Diğerleri sadece utandırıyorlar çünkü!Bunca yıllık meslek geçmişine rağmen gerçekle yalanı karıştıranlar da şaşırtıyorlar...Acaba bu kadar olaydan sonra “hâlâ orada kalmasını anlamayanlara açıklama bulmaya mı çalışıyor” diye düşünüyor insan!
Bursa’da bir lisenin öğrencilerine ÖSS’ye tepki için yaptıkları eylemde “Ampul Tayyip” diye bağırmaları nedeniyle Erdoğan tarafından açılan davada “11’er ay hapis” cezası verildiğini biliyorsunuz.Mersinli çiftçinin geçen yıl yediği hakaretten sonra “Başbakan konuşacak” diye haksız yere gözaltına alındığını da biliyorsunuz. (Cumhuriyet Savcılığı bile soruşturma başlattı bu gözaltı için...)Şimdi de Aydın’da Başbakan’ın otobüsü geçerken ailesinin çektiği sıkıntıya üzülerek “Allah cezanızı seçimde verecek” diye bağıran 13 yaşındaki ilköğretim öğrencisi “Başbakan’ın otobüsü durdurup kendisini korumaları ile karga tulumba yanına getirttiğini ve ‘Neden yaptın’ diye sorarken ensesini çizdiğini” söylüyor ve çizikleri gösteriyor. Daha sonra da korumalar tarafından epeyce tartaklandığını anlatıyor. Kim anlatıyor, kim tartaklanıyor, tırmalanıyor; 13 yaşında bir çocuk. Artık böyle bir ülkede “çocuklara karşı şiddet”i önleyebilir misiniz?Acaba öğrencileri mahkemeye veren, tartaklayan, tartaklatan AKP Genel Başkanı kendisi diğer partilere hiç “Allah cezanızı sandıkta verecek” dememiş midir?Medyaya, rakip liderlere, iş adamlarına ağzına gelen argolu küfürlü cümlelerle hitap eden birinin 13-15 yaşındaki öğrencileri veya konuşan-tepki gösteren her vatandaşı korumalarına tartaklatması, karikatüristler dahil hepsine dava açması olacak iş midir? HER ŞEY YALAN, PEKİ GERÇEK NE?En son örnek Ordu mitinginde yaşanmış. Düşünün memlekette her 100 kişiden 80’inin yani nüfusun yüzde 80’inin daha yoksullaştığını, koca sanayilerin, fabrikaların çöktüğünü, en az 500 bin yeni işsizin ortaya çıktığını araştırmalar gösteriyor, ekonomi uzmanları her gün anlatıyor.TV haberlerinde gırtlağa kadar borç içindeyken bir de üstüne işsiz kalanları, parasını ödeyemediği için üniversiteden ayrılan ve bilgisayarı bile hacizle alınan üniversitelileri, 1 TL temizlik parasını ödeyemediği için öğretmeni tarafından azarlanan ilköğretim öğrencilerini izliyoruz.Ama ekonomik krize zamanında önlem almayan iktidar partisi yoksulluğa, işsizliğe tepkiyi ve bu nedenle ortaya çıkabilecek oy kaybını bir yandan milletin bir cebinden alıp öbürüne koyarak, devletin, belediyelerin kaynaklarını kullanarak erzak poşetleriyle, kömürle, buzdolabıyla kapatmaya çalışırken Başbakan da Ordu’da millete “Hiç kimse zor durumda değil kardeşlerim inanmayın, gerçekler başka bakmayın” diyor.Diyebiliyor çünkü o kalabalıkta “aksini söyleyebilecek” bir babayiğit çıkmaz artık.Enayi mi millet, konuşsa başına ne geleceğini defalarca gördü...Ve sıra geliyor aynı gün “Küfürle hakaretle işim olmaz” diyen Erdoğan’ın üstü örtülü küfrüne...“Bakmayın”dan sonra “Bunlar alışmışlar hükümetleri köşeye sıkıştırarak oralardan nemalanmaya, tabii şimdi diyorlar ki IMF ile anlaşsınlar. Sana mı soracağım” sözleriyle medyaya, yüzlerce yazara okkalı bir “çıkar için kendini satan basın”, “sahtekâr, yalancı basın” hakaretini yapıştırıveriyor.“İnsanda utanma olur, utanma” lafıyla MHP lideri Bahçeli’ye dolaylı olarak “utanmaz” diyen, canının istediğine “cibilliyetsiz”den “nezhebi belli değil”e, “mezhebi geniş”ten “ananı da al git”e kadar aklına geleni söyleyen, Almanya’da gurbetçi vatandaşa “sahtekâr” dediği için tazminat ödeyen biri sonra da dönüp “Küfürle, hakaretle işim olmaz” diyor.Halkın hafıza zayıflığını bilmese bunu yapabilir mi?Vatandaş korkmadan “IMF ile anlaşınca ağır vergiler geleceği için mi seçim sonrasına bıraktınız” diye sorabilse IMF konusunda yanıltmaca yapabilir, iş adamlarını “sanki durumun ciddiyetini hatırlatmakla suç işlemişler gibi” sindirmeye çalışabilir mi? Halka şikayet etmeye kalkabilir mi?İnsanlarda “seçim tehdidi yapmaya hakkınız yok” diyecek cesaret bırakmış olsa iktidarın bakanlarından, belediye başkanları ve adaylarından sonra kendisi de “iktidar yerelde güçlü olursa hizmet de farklı olur” sözüyle tehdide devam edebilir mi?Bu memlekette saygı da, hukuk da maalesef ayaklar altında gezinmekte artık...AKP için referandum anlamı taşıyacak yerel seçimler uğruna her şeyi göze alıyorlar. Buna karşılık yapılacak tek şey Başbakan’ın ‘yalan’ dediği ‘gerçekleri’ iyi düşünmek ve mutlaka oy kullanmak...Oyunuzu kullanmaktan kaçmayın!*****Bu nasıl seçim?Bilgisayarlı toplama, parmak boyasının kalkması, 6 milyon ekstra seçmen ve ortaya çıkan seçmen kütüğü rezaletleri ile, kurumlar/iş yerleri tarafından yapıldığı bilinen “oyunun fotoğrafını çek” baskılarına rağmen oy kullanırken cep telefonu taşımaya izin verilerek nasıl adil bir seçim yapılabilir kimse anlamış değil.Muhalefet partileri neden yeterince tepki gösterip hile ihtimallerini önlemediler, AKP iktidarını bütün bu şikayetler, endişeler neden hiç rahatsız etmiyor onu da kimse anlamış değil.Neslihan Demir isimli okurumuz dün gönderdiği mektupta “Nüfus sayımındaki imzalı belge Kadıköy Erenköy’de oturduğumuzu tescillediği halde bizi ailece yok saymışlar ve seçmen kağıtlarını yollamadılar. Muhtara gittim ‘yapılacak hiçbir şey yok’ dedi. İl seçim kurulunu aradım onlar da aynı şeyi söylediler. Soruşturunca bizim gibi birçok evdeki seçmenin silindiğini, onun yerine bazı daire ve evlere olmayan seçmenlerin yazıldığını öğrendim. Çok üzgünüz, ne yapacağız” diye soruyor. Cevap: Merak etmeyin, yalnız değilsiniz. Bu şekilde yapılan bir seçimle seçim sonrasında da milyonlarca kişinin “üzülmesi” söz konusu. Susturulan ve büyük kısmı da maalesef uyuyan bir millet sonunda üzülmeye mahkumdur!
Obama’nın Türkiye’ye gelmeye karar vermesinin “Ermeni Soykırım iddiasının ABD Kongresi’nden geçmeyeceğine” yorulması bir yanlıştı, bazı iktidar yandaşı gazetelerin “Davos olayı Türkiye’nin prestijini arttırdı, bakın işte Clinton geldi, şimdi de Obama geliyor” şeklindeki sevinçten göbek atan yorumları ikinci büyük yanlış.ABD’nin kafasında 40 tilki dolaşıyor, bunlardan herhangi biri, örneğin; Türkiye’ye birden sırt çevirirlerse “oy uğruna yorgan yakan” Türk hükümetinin ülkeyi inat uğruna (ve halkın ABD’ye tepkisinden de yararlanarak) iyice batıdan koparması, İran başta olmak üzere Ortadoğu ülkeleriyle birlik olması ihtimali olabilir.Gerçi onlar da Türkiye’nin AB yerine Ortadoğu ile kaynaşmasında sakınca görmüyorlar ama BOP diye, “ılımlı İslâm” diye arkadan ittirdikleri Türkiye’de laik rejimin tehlikeye girer noktaya geldiğini ve gidişin kontrolden çıktığını da artık gayet net şekilde görüyorlar. Her ne kadar Nazlı Ilıcak ve onun gibi düşünenler hâlâ “Bundan ulusalcılar korkuyor, rejim tehlikede filan değil” diyorlarsa da yargı ve medya dahil tüm kurumların iktidar baskısı altında olduğu ABD İnsan Hakları Raporu’nda da yer aldı.Yani bunun ulusalcılıkla filan ilgisi yok (kaldı ki ülkesini düşünen, cumhuriyet ilkelerinin, rejimin korunmasının önemine inanan herkese “ulusalcı” damgası vurdukları da biliniyor), gözü olan kafası çalışan herkes tablonun farkında.İş dünyasından üniversitelere, sivil toplum kuruluşlarından yargı ve medyaya kadar “tepki gösterebilecek tüm sivil kurumların” kuşatıldığını ve hatta daha önce “Ananı da al git” diye azarlanıp gözaltına alınan Mersinli çiftçi Mustafa Kemal Öncel’in “Başbakan konuşacak” diye haksız şekilde tekrar gözaltına alınması gibi akıl almaz baskılarla halkın da susturulduğunu ABD de görüyor, tüm dünya da... Artık bu olaylar eskisi gibi “kol kırılır, yen içinde” saklanamıyor. Anında dünyanın öbür ucunda izliyorlar.Bütün bunların yanında devlet memurlarının bile baskıyla mitinglere yollanması, her alanda “hukuk tanımaz” ve dikta baskısını ya da gerçek bir “baskıcı padişah” yönetimini andıran gidiş saklanacak gibi değil.“PROBLEMLİ MÜTTEFİK” “Davos prestijimizi arttırdı, Hillary Clinton geldi, Obama da geliyor” diyenler Washington Post’un dünkü başyazısını da gördüler mi acaba? ABD’nin en önemli gazetelerinden biri olan W. Post, Türkiye’yi Mısır’la birlikte “ABD’nin problemli iki müttefiki” olarak gösterdikten sonra Clinton için şunları yazmış:“Yeni Dışişleri Bakanı, Türkiye’de halen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından kuşatma altında tutulan basın özgürlüğünün liberal destekçilerini de şoke etti. Başbakan Erdoğan dahil üst düzey hükümet yetkililerinin iktidar partisi ile bağlantılı yolsuzluk iddialarını yayınlayan medyaya karşı çirkin bir kampanya yürüterek ‘Rusya’nın bağımsız medyaya yönelik tavrına benzer’ bir manevra ile 500 milyon dolarlık bir vergi faturası çıkarttı.” Bundan sonra da Clinton’ın, Erdoğan tarafından ABD İnsan Hakları Raporu’nda “Türk yargısı ve medyasına uygulanan baskı” sorulduğunda verdiği cevapların kabul edilemez derecede hafif olduğu ve kendi Bakanlık Raporu’nun altını oyduğu anlatılıyor.Acaba Washington Post’un gördüğünü ve ABD raporunda söz edilen “baskıcı yönetimi” Obama bilmiyor, görmüyor olabilir mi?Türkiye’ye gelme kararı mutlaka “iktidarın eylemlerini desteklemek” anlamına mı gelir, “prestij”i mi gösterir, biraz düşünmeleri lazım!
Asistanım Nükhet dün odama geldi ve bana “Ruhat Hanım şimdi Google’a girin, Kıymet Özgür yazın” dedi, devam edecekti ki ben ‘Kıymet Özgür de kim, neden Google’da arıyorum’ diye sordum.“Sizi telefonla arıyor da” dedi, ‘Şu anda yazıdayım kimseyle görüşemem’ cevabını verdim, bu kez “Sabahtan beri beşinci kez aradı... Siz Google’a o ismin yanına bir de Ruhat Mengi yazın” dedi.Ben ‘Neden, neden’ diye sorarken “Kıymet Özgür o CHP’de çarşafı açılan kadın, Google’da ‘Kıymet Özgür’ün bir bağlantısı da VATAN yazarı Ruhat Mengi’ diye yazılmış, görmeniz lazım” diye ekledi.Açtık baktık ki “ADD’yle irtibat halindeki Kıymet Özgür Ruhat Mengi’yle de hayli samimi”... Yok efendim “Ruhat Mengi çakma çarşaflıyı kullandı mı” gibi abuk subuk yazılar.Güldüm tabii... Ruhat Mengi bu ülkenin pek az insanında görülen bir şeffaflığa, açık sözlülüğe, tarafsızlığa, yorumlarını çekinmeden yapma cesaretine sahip, laik-demokratik rejime saygılı bir yazar. Sözüne, yazısına, programına büyük bir güven var. Bugüne kadar herhangi bir şüpheli kişi, dernek veya bir parti, partili ile yakın durmamış. Bağımsız gazeteciliğine saygısı ve sevgisi nedeniyle uzun yıllardır çeşitli partilerden gelen milletvekilliği tekliflerini anında reddetmiş. İnanılırlığını, güvenilirliğini zedelemek için fırsat kollayanlar en ufak bir pürüz bulamamışlar, bir şey lazım. Nasıl bir kara çalsak da bunu sarssak...Bulmuşlar AKP’li Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağrıcı ile görüştükten üç sonra CHP otobüsüne gözlerine kadar kapattığı çarşafla binen ve “otobüsün üstüne çıkacağım, Kılıçdaroğlu’yla kürsüye çıkacağım” diye bağırıp çağırıp olay çıkaran ve tabii doğal olarak partililerin “kim bu provokatör, yüzünü görelim” düşüncesiyle yüzünü açıp “Aa bu bizim CHP üyesi Kıymet abla” dedikleri kadını...Kadının hangi akla (veya hangi partiye) hizmet durup dururken kendi partisine karşı provokasyonla zarar verdiği yetmiyor, bir de “her partiye eşit mesafede duran, gazetecilik ilkelerinden hiç şaşmayan ama ‘Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine de bağlı’ yazara” zarar verdirecekler fırsat bu fırsat.MALZEME BULAMAYACAKSINIZ!Ama biraz zor beyler. Bu iş öyle her tür salağın sepetin de girip aklına eseni yazabildiği başıboş internete yazı döşenmekle olmaz. Anlıyorum kadının ADD ile irtibatının yanına benim adımı da yazarak belki Ergenekon savcılarına fırsat üretmektesiniz. Ve lâkin ben hayatımda ne ADD ne başka bir derneğin kapısından girmedim. Telefonla bile konuşmadım. “Samimi” imiş deyince; 20 yıllık en samimi arkadaşlarımla dahi görüşecek tek bir boş dakikam olmadığı, çocuklarımla bile özel görüşme anları ayarladığımız için fena halde üzgünüm.Bu “samimi” olduğum “provokatör” hanım hakkında 5 Mart 2009 tarihli yazımda yaptığım “Çarşaflı bir kadının Başkan adayıyla kürsüye çıkacağım diye tutturması, hele de aynı partinin üyesi çıkması çok doğal bir durum mudur” şeklindeki yorumlar sanıyorum onlara “samimiyet (!) derecesini” göstermeye yetmemiş.Geçen Pazar TV’de (aynı yönde) söylediklerim de... Bırak samimi olmayı “babamın oğlu” olsa gerçekler konusunda kimsenin gözünün yaşına bakmayacağımı Türkiye’nin biliyor olması da...Dün “beni aradığı” söylenip de bu yazıyı internette görünce (sonradan öğrendiğime göre geçen haftadan beri duruyormuş) telefonuna cevap verdim ve: “Ben sizin, siz de benim sesimi ilk kez şu anda duydunuz. Yüzünüzü ise fotoğrafta görmüştüm, bu nedir? AKP’li Belediye ile bir iyilik de bana mı planladınız” diye sordum.“Kim yapmış, benim ilgim yok” benzeri cevaplar...Tekrar edeyim, tüm zamanını işiyle evi arasında geçiren, yeni ahbap edinmeye hiç merakı ve zamanı olmayan, partili hiç kimseyle de asla “samimi” olmayan biriyim.Zahmet etmeyiniz, malzeme bulamayacaksınız. Ayıptır söylemesi; güneş balçıkla sıvanmaz.(Not: Yalnız bu internet sitelerine, özellikle Google gibi güvenilir kaynak sayılan sitelere abuk subuk kişilerin abuk subuk yazılarını almaları da olacak iş değil. Yazarların ismine giriyorsunuz, kendi sitesini kurup doğru bilgiyi oradan vermeyen yazarın ne mesleki geçmişi, ne aldığı ödüller, ne yaptığı önemli sivil toplum çalışmaları, başarıları var. Yine karalamak isteyen ve kaynak sıkıntısı çeken utanmazların saldırıları orada... Bu kadar da kontrolsüzlük olamaz, olmamalı!)
Ermeni Soykırım Tasarısı’nın yakında Amerikan Meclis gündemine geleceği bildirildi ve İngiliz Financial Times gazetesi “ABD Kongresi’nin bazı üyelerinin, Türkiye’nin yakın zamandaki davranışlarının yarattığı kızgınlığın ‘tasarının senatoda kabul şansını arttırdığını düşündükleri”ni yazdı.Haberde “Özellikle Başbakan Erdoğan’ın İsrail’in Gazze’ye yönelik tutumuyla ilgili ifadelerinin Yahudileri ve İsrail’e destek veren kesimleri kızdırdığı” görüşü yer alıyor.Yani Filistin yönetiminin ve Arap Birliği’nin “İşimize karışmayın” dedikleri bir olayda Başbakan Erdoğan’ın, aralarında ABD’nin de bulunduğu birçok ülkenin “terör örgütü” kabul ettiği Hamas’ı ve Gazze’yi savunacağım diye yaptığı öfkeli çıkışın Türkiye’ye çok yakında ciddi bir zarar vermesi beklenebilir.Zira bugüne kadar ABD’nin birçok eyaletinde zaten Türkiye aleyhine kabul edilmiş olan Ermeni Tasarısı’nın Amerikan Kongresi’nde kabulünü büyük ölçüde oradaki Yahudiler önlüyordu ve şimdi tam aksi yönde çalışacaklar.Ermeni yanlısı Kongre Üyesi Adam Schiff “Yakında Kongre’ye tasarıyı sunacaklarını ve bu kez kabulünden çok umutlu olduklarını” söylemiş.İşte şimdi tam zamanıdır ABD’ye bir “One minute” çekmenin... Başka ülkelerdeki haksızlıklara tepkide sınır tanımıyorsak kendi ülkemizi “20. yüzyılın Nazi Almanyası’ndan önceki ilk soykırımcısı” olarak dünya tarih kitaplarına sokacak kararlarda da tanımamalıyız.Türkiye ve Azerbaycan katliamlarıAyrıca... 26 Şubat, Karabağ’ın Hocalı ilinde 1992’de 1300 Müslüman’ın Rus destekli Ermeni ordusu tarafından katledilmesinin yıldönümüydü.30 Mart-1 Nisan 1918 arasında Ermeniler (aynen 1915 öncesinde Anadolu’da yaptıkları gibi) sadece Bakü’de 17 bin Azeri Türk’ü karınlarını yırtarak, yakarak, duvarlara çivileyerek katletmişti.1988-1994 yılları arasında ise Azerbaycan topraklarının yüzde 20’si Ermenistan tarafından işgal edildi, 18 bin Azeri öldürüldü, 20 bin kişi yaralandı, 5000’den fazlası ise kayıp... 1 milyondan fazla kişi işgal sonucunda evlerini terk etmek zorunda kaldı.Ermenistan’ın Azerbaycan ekonomisine verdiği zararın ise 60 milyar dolar olduğu söyleniyor.ABD’ye, özellikle de yakında Türkiye’ye geleceği söylenen Obama’ya “one minute” çekerken önce Ermenistan’ın ilk Başbakanı Johannes Kaçaznuni’nin kendi ağzıyla söylediği “Biz suçluyduk, diğer ülkelerin anlattığı masallara, hayallere inandık. Türkleri arkadan vurduk. Tehcir zorunluydu” sözlerini onlara hatırlatın.Sonra da Bakü ve Karabağ katliamlarını. Eğer Ermeni diasporası hâlâ “soykırım”da ısrar ediyorsa (ki arkadan hemen toprak ve tazminat talebi gelecek) onların yaptığı da soykırımın kendisidir.Kongre’den kararı geçirmeden önce bunlara bir göz atıversinler.*****Hoşgörü farkı! TV haberlerinde de gördük, gazetelerde de; İngiliz Ticaret ve Sanayi Bakanı Peter Mandelson Londra’da “çevre zirvesi”ne katılmadan önce bir çevrecinin yumurta kremalı saldırısına uğramış.Çevre politikalarını protesto eden kadın eylemciden şikayetçi olmayan Bakan yüzünü gözünü kıyafetini sildikten sonra nazik bir şekilde “Yüzüme bir şey atmak yerine yüzüme konuşulmasını tercih ederim” demiş. Bahis şirketi William Hill ise halkı sevmediği Mandelson’a atılacak bir sonraki tatlı için bahis başlatmış.Aynı olay, Başbakan’ın “kendisini kedi olarak çizen” karikatüriste bile dava açtığı, sözlü protesto yapanların derhal korumalar tarafından sürüklenerek götürüldüğü Türkiye’de olsaydı sonuç ne olurdu?Eylemci kadın-erkek olduğuna bakılmadan tartaklanarak götürülür ve hemen şikayetçi olunurdu.Yani, bırakın krema atmayı filan, kendisi “toplumu şiddete yönelten şiir okuduğu” için hapis cezası yaşamış ve yıllarca bunu “mağduriyet” olarak, “düşünce ifade özgürlüğünün ihlali” olarak kullanmış Başbakan sözle, çizgiyle bile eleştiriye, protestoya tahammül edemiyor.Bırakın bunu, görevini yapan ve yolsuzluk olaylarını yazan medyayı bile düşman ilan ediyor.Son haberlerden biri şöyleydi: Bursa’da “Ampul Tayyip” sloganı atan 2’si lise öğrencisi 4 kişi Başbakan’ın şikayetçi olduğu davada 11’er ay hapis cezası aldı. 18 yaşından küçük olan öğrenci hakkındaysa Bursa Çocuk Mahkemesi’nde dava açıldı.Karakol tutanaklarına göre öğrenciler ÖSS’yi protesto eylemi olarak 29 Mart 2008’de yürüyüş yapmış ve bu yürüyüşte iki kez “Ampulsün sen Tayyip” diye bağırmışlar.1 Nisan 2008’de DİSK ve KESK öncülüğünde bir başka protesto eyleminde aynı sloganı atan 9 kişi için de dava açılmış.Şimdi karşılaştırın bakalım İngiliz Bakan’la bizim Başbakan’ı... Ne görüyorsunuz?Bir “ampul” benzetmesi yüzünden 18-19 yaşında öğrencilerin eğitim hayatı 11 ay kesintiye uğrayacak. Her ülkede bir siyasetçiye yapılabilecek bir eylem, üstelik amblemi ampul olan bir partinin genel başkanına yapıldığı için o öğrenciler gencecik yaşlarında cezaeviyle tanışmış olacaklar, hayatları boyunca sabıkalı olacaklar ve bu tüm yaşamlarını etkileyecek.Artık bu acımasızlıktan, bu hoşgörüsüzlükten sonra kim dinler Erdoğan’ın “şiir nedeniyle mağdur oldum” hikâyelerini, “ifade özgürlüğü” masallarını?Hele de en büyük yolsuzlukları yapanların, çocuk tecavüzü gibi en ağır suçları işleyenlerin elini kolunu sallayarak gezdiği, cezasız bırakıldığı bir ülkede karikatüristler, öğrenciler hapse tıkılıyorsa!