Dün yine “Beşiktaş’taki faaliyet”le ilgili telefonlar geldi. Sibel Çarmıklı isimli ANAP’tan vitrin olarak AKP’ye alınan belediye başkan adayının arkadaşları herkesi tek tek arayarak devamlı toplantılara ve ona oy vermeye çağırıyorlarmış, şimdi daha da hızlanmışlar.
Arayanlardan bir hanım “Benim ne işim var onun toplantısında dedim. Sadece başkan olayım diye parti parti dolaşan, sonunda ‘rejime karşı eylemlerin odağı’ olduğu mahkeme kararıyla kesinleşen bir partiyi bile kabullenen birine ‘sırf kadın diye’, araya ortak tanıdıkları, arkadaşları sokuyor diye oy moy vermem” diyordu... İlkeli vatandaş tepkisi!
Önce CHP’ye gidip “beni Beykoz’dan, Üsküdar’dan, oradan buradan aday yapın” diye ısrar et, sonra istediğin ilçelere aday gösterilmeyince git AKP’nin ANAP’tan devşirdiği isimler arasına katıl, katıldığın partinin bugüne kadar eleştirdiğin eylemlerini, dev yolsuzluklarla bağlantılarını unut ve onu Özal’la özdeşleştir, mazeret olarak da “kariyerimi çöpe mi atayım”ı göster... Kariyer için her şey kabul edilebiliyorsa yandı Türkiye!
Sibel Çarmıklı isimli aday üstelik AKP’nin adayı olmayı içine hiç sindirememiş olmalı ki arkadaşları Beşiktaşlıları toplantılara çağırırken “Onu AKP’li saymayın. Biliyorsunuz, laik demokratik rejime saygılı Atatürkçü biridir” vurgusunu kullanmayı hâlâ sürdürüyorlarmış. Kendisi de Antalya’nın AKP’li Belediye Başkanı Menderes Türel’i örnek gösteriyor ama en azından Türel “Ben AKP’li sayılmam” demiyordu, onun için arayanlar “Onu AKP’li saymayın” demiyordu. Hiç değilse “adayı olduğu partiden sızlanma” yoluna gitmemişti.
Ekibindeki basın danışmanları iyi çalışıyor olmalı ki gazetelerde sık sık yer almayı başarıyor, bazı yazarlar onun vitrinliği kabul etmesine tepki gösterenlerin bunu “laik, şık sosyetik, modern bir kadının dinci bir partinin saflarında ne işi olduğunu anlamadıkları için” yaptığını da yazdılar. (Dam üstende saksağan...)
Aslında bunu eleştiri anlamında yazdılar ama kendi cümlelerinde gerçek apaçık ortada. Kullanılan “dinci” kelimesi yeter (dindar demek değil...) Bırakın tamamen zıt görüşteki bir partiden aday yapılmadığı için çıkarı uğruna anında başka partiye yatay geçiş yapmayı, “laik rejimin gerçek demokrasiyi, topluma İran, Pakistan benzeri din, inanç baskısının yapılmamasını sağlamakta” ne kadar önemli olduğunu bilen birinin, aynı kökten gelenlerin bile “dinci, İslâmcı” diyebildiği bir partide ne işi var?
BİR “GELECEK” TERCİHİ!
Sonuçta “Beşiktaş’a kim daha iyi hizmet edecek” sorusuna cevap arıyor muşuz? Eğer 29 Mart seçiminde bu geçerli olsaydı, belediye başkan adayları yerine sürekli genel başkanları mitinglerde görür müydük?
Adaylar derdini anlatmayı bilmiyor mu ki, yetersizler mi ki onlar sahnedeler?
Tekrarlayalım; bu seçim daha öncekilerden çok daha önemli şekilde bir güven oyu, referandum anlamı taşıyor ve kim ne derse desin seçim sonrasında oy tablosuna göre “rejimin geleceği açısından önemli” gelişmeler olacak. İşte bu nedenle elbette dürüst, şeffaf, çalışkan aday seçmeye dikkat ederken ülkenizin geleceğiyle ilgili kesin tercih yaptığınızı da unutmamalısınız.
Ne “sırf kadın diye” Beşiktaş, Ordu gibi yerlerde tercih yapmalısınız, ne takım tutar gibi parti tutarak, ne de ikramlara, hediyelere kanarak...
Tercihin tek yöntemi “geleceğinizi düşünerek, ilkeli, doğru insanları seçme” olmalıdır. Kimseye aldanmayın!
Kredi borcu “dürüst” değilmiş!
Belki de çocuklarının karnını doyurmak isteyen anneler, eşi işsiz olan kadınlar Çevre Bakanı Veysel Eroğlu’na “İş istiyoruz” diye seslendiklerinde “Ev işleri size yetmiyor mu” cevabını almışlardı.
Başbakan Erdoğan da Eskişehir’de; “Kredi kartı mağdurları diyorlar, kusura bakmasınlar kredi kartı mağduru olmaz. Kart borcu olanlara dürüst gözüyle bakmam” demiş. Tok açın halinden anlar mı?
Erdoğan ve Eroğlu bu ülkede düşük gelirle ailelerini “açlık sınırında” yaşatmaya çalışan milyonların, işsiz ve beş kuruşsuz yüzbinlerin bulunduğunu bilmiyor olmalılar.
Çocuklarını “iş adamı bursları” ile okutamayan, onlara hayata atıldıkları anda (ve hatta 16-17 yaşında) gemi, bilgisayar, yumurta, altın/pırlanta, tasarruflu ampul işleri kurdurup villalarda yaşatamayan vatandaşların ancak hesabı kredi kartı ile denkleştirip ayakta (ve hayatta) kalabildiğini de bilmiyor olmalılar.
Ama durum bu... Onun için kimsenin ne espri yapma, ne de hakaret etme hakkı yok.
Acaba Başbakan “kredi kartı borcu”nu dürüst saymıyorsa, onlarca trilyonluk yolsuzluklara karışanların partisi tarafından korunmasını, aylar boyu hesap vermemelerinin sağlanmasını nasıl sayıyor bu da ayrı bir merak konusu.
Onlar ve koruyanlar için hiç böyle bir laf etmedi de!

