Obama’yı da güldürmeyin!

24 Mart 2009

Türkiye guguk devleti değil, hukuk devleti”ymiş... “Fabrikası kapanan işini bilmiyor”muş... “Herkes hakaret ediyor, kendisi etmiyor”muş... “Türkiye’de taş üstüne taş koyan herkesi minnetle anıyor”muş...Herkes saf, vatandaş anlamaz, bir kendileri akıllı ya, anlat masalları gitsin, bebeler uyumaya devam etsin!Bütün hukukçuların, Baro başkanlarının, “Hukuk elden gidiyor, hukukta bile çifte standart uyguluyorlar, yargıya müdahale var veya Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk gibi yargı kuşatma altında” dediği, tüm sivil kurumların başta medya olmak üzere siyasi baskı altına alındığı ülke “hukuk devleti” ymiş... Hukuk devleti görmeyenlere duyurulur.Madem ki “hukuk devleti”dir yani adil olmayan işlerin yapılmaması, uygulamaların görülmemesi gerekmektedir o zaman belediyelerinizde milletin vergileriyle, alın teriyle toplanan paralar neden partililerinize trilyon trilyon peşkeş çekildi ve çekiliyor?Tek bir örnek; İstanbul ve Ankara belediyelerinde sözüm ona asfalt danışmanlığı adı altında onlarca trilyon para bir adama, üstelik yalan “yabancı uzman” isimleri verilerek neden, hangi hakla ödenmiştir?Bu soruları sormadan, cevabını almadan oy verenler; cebinde çay içecek parası, ayağında ayakkabısı olmayan vatandaşların, okul harcını yatıramadığı için eğitimi kesilen öğrencilerin, işsiz ve bir çorba kaynatamayan ailelerin hakkını yiyenlerle aynı suça ortak olacaktır.“TEĞET”ler, “TEĞETCİK”ler!“Kredi kartıyla borçlananların dürüst olmadığını” söyleyenler şimdi de “fabrikası kapananların iş bilmediğini” söylüyorlar. Peki o fabrikalar neden şimdiye kadar kapanmadı, o zaman işi bilenler bugün unuttular mı?İngiltere Başbakanı krize önlem aldığı halde (bizde “teğet geçtiği” ve bunda hâlâ ısrar edildiği için önlem de alınmadı) halkından “daha da fazla önlem almalıydım” diye özür diliyor, siz ne yaptınız?Özür yerine vatandaşı dürüst olmamakla, iş adamlarını iş bilmemekle suçlamak ve aylardır muhalefet liderleriyle köşe kapmaca oynayıp birbirinize hakaretlerle saldırmaktan başka ne yaptınız?Bütün o eşek, koyun hakaretleri, liderleri Ergenekonculukla suçlama girişimleri nereye gitti ki şimdi “Biz hakaret etmiyoruz” diyebiliyorsunuz?Savaş dönemini normal zamanmış gibi sunarak ekmek karnelerinden bahsederken geçmişi insanlara yanlış anlatan, yanlış örnekler veren siz değil misiniz?Nasılsa uyutursunuz...Başbakan Erdoğan şimdi de kalkmış “ Obama’yla benziyoruz, çünkü ikimiz de mütevazı geçmişe sahibiz” diyor.İlk akla gelen şu; durun bakalım, onun çocukları da iki üç yılda sizinkiler kadar zenginleşecek mi? Bakalım o da “mütevazı geçmişten” birkaç yılda padişah zenginliğine kavuşacak mı?Ayrıca Obama süper eğitimli bir hukukçu ve hukukçu olarak hakka hukuka ve millete karşı sorumluluklarına büyük önem veriyor, sizin hukukçular gibi hukuka takla attırmıyor. Seçim öncesinde de kimseye hakaret ettiğini, “beni tutmayan, körü körüne destek vermeyen, benimle ilgili haber yapan gazeteleri almayın” dediğini kimse duymadı.Daha ilk konuşmasında “Milletin her kuruşuna dikkat etmeliyiz, bir yönetim ancak böyle halkın güvenini kazanır” dedi.Elit bir eğitim almış olmayı, iyi bir hayat düzeyine sahip olmayı “utanılacak bir özellik” gibi göstermedi, halkı din-inanç istismarıyla bölmeye, düşman kutuplar yaratarak kazanmaya kalkmadı.Hayır, Erdoğan’ın Obama’yla hiçbir benzerliği yok. Sadece “kendine benzeyerek” kazanmaya çalışsın, anlattığı masallar “çok çocuk yapın” teşvikiyle paralel iyi yürüyor, tehditleri mutlaka işe yarıyor, yine büyük bir kesime yutturulur nasılsa. Obama desteğini kullanmasın bari!

Devamını Oku

Tecavüzcü suçsuz protestocu suçlu ve bu da adalet!

23 Mart 2009

Biliyorsunuz Başbakan için slogan atan liseli öğrencilere 11’er ay hapis cezası verildi. Slogan nedeniyle, vurgulayalım... Anasını da alıp gitmesi istenen çiftçi ise “protesto yapmasın, konuşmasın” diye gözaltına alındı.Ama “Bir şeytana, bir de nefsime kızgınım” diyerek suçunu itiraf eden, çocuğun annesinin de -mağdur çocuktan ve diğer çocuklarından ayrı kalma pahasına- olayı anlatmasına rağmen (bundan sonra belki de ifadesini geri aldıracaklardır, sıra ona geldi) Hüseyin Üzmez denilen çocuk tecavüzcüsü dışarda...Geçenlerde Zaman yazarı Hüseyin Gülerce Mine Şenocaklı’ya verdiği röportajda “Üzmez’in yaptığı insan olarak kabul edilmez. Bu olayda bizim de sesimiz daha gür çıkmalıydı, bu çok ahlaksızca ve insanlık dışı bir olay” diyordu ki olayın başka bir açıklaması da olamaz.Peki o zaman bu nasıl adalettir ki çocuk tecavüzcüleri ve cinayet işleyenler dışarda, slogan atan öğrenciler, hem de 11 ay içerde?..Nasıl insaf, nasıl “insan hakları”dır ki slogan atan, pankart taşıyan öğrencinin 16-17 yaşında cezaeviyle tanışmasına ve hayatının geri kalanında sabıkalı olmasına göz yumulabilir?Bu toplum “adaletsizliğe karşı çıkmadığı” her eylemin sorumluluğunu paylaşıyor ve “her gün benzer haberleri görerek, şok olarak, üzülerek” vurdumduymazlığı kendisine ceza olarak geri dönüyor.Sokağa çıkmaya korkar, gölgesinden korkar hale geliyor. Cezamız bu işte!AVUKAT’TAN MEKTUPBu arada Bursa Barosu tarafından mağdur çocuğu savunması için görevlendirilen Avukat Nevin Cambaz’dan bana gelen mektubu yazamadım. Bana şöyle diyor: “Mağdure için atanmış olsam da bir hukukçu olarak henüz suçluluğu kesin bir yargı kararı ile kanıtlanmamış bir kimse için (peşin hükümlü) bu şekilde aslı astarı olmayan bir iddia ile tarafınızın yanıltılması ve kamuoyunu yanıltmanıza sessiz kalamamış bulunmaktayım.Yukarda belirttiğim gibi iş bu yargılama dosyasında cinsel istismar mevcut ise de tecavüz iddiası mevcut değildir. Bunu kimse iddia etmemiştir ve böyle bir bulgu da mevcut değildir... İnanın bu dosya çocuğun istismarının söz konusu olduğu birçok dosyadan daha az vahimdir (...)Bence bu yanlış haberinizle asıl siz mağdureyi mağdur etmiş oldunuz çünkü yargılama konusunu o kadar yanlış ifade ettiniz ki mağdureye H. Üzmez tecavüz etmediği halde gazetedeki yanlış haberle tecavüze uğramış oldu.” Bilmem ki önce bütün hukukçular, sonra sizler de bu mektubu okuyunca benim gibi;“Bu avukat derhal değiştirilmeli ve mağdur çocuğu kadın kuruluşlarından bağımsız bir avukatın temsil etmesi mutlaka sağlanmalı” diye düşündünüz mü?Bir kere özellikle bir kadın avukatın “bir kız çocukla yaşlı bir adamın söz konusu olduğu bir cinsel istismar” davasında kendi müvekkili olan mağdur çocuk yerine suçlunun yanında yer alıyor olması ve onu neredeyse koruyor havasına girmesi son derece üzücüdür.Bunun dışında “aslı astarı olmayan bir iddia” sözleriyle, henüz devam eden bir davada önyargılı kararı şimdiden vermiş olduğu açıkça bellidir.TECAVÜZCÜLER CENNETİEğer bu doğru olsaydı Adli Tıp kararları beklenmez, Adli Tıp’ta Üzmez’i suçlu çıkaran ifadeler veren doktorlar görevinden alınmaz ve dava bu kadar uzun sürmez, şimdiye kadar çoktan biterdi.Tecavüz iddiası mevcut değilse kızın annesinin beddualarının, Üzmez’in karısının yanında sırıtarak “Bir nefsime, bir de şeytana kızgınım” sözlerinin anlamı neydi?Şimdi artık birçok olayda tecavüzcüleri kurtarmak için “cinsel istismar var, tecavüz belli değil” gibi ifadeler kullanılıyor. Üzmez çocuğa tecavüz etmediyse ne yaptı?Bu kadar kıyamet neden koptu, Ali Bulaç Hüseyin Gülerce ve birçok yazar neden “Böyle ciddi bir suçta o camia, bu camia diye bir şey yoktur” diyorlar?Hüseyin Üzmez ise hâlâ dışarda geziyor belki de “bu kadar kolay kurtuluyorsam neden tekrar yapmayayım” diye düşünüyordur.O arada çocuğun yaşı 17-18’e gelecek, Adli Tıp ve yargının kararları etkilenecek, toplum tepkisi azalacak ve bingo!El birliğiyle Türkiye’yi bir “çocuk ve kadın tecavüzcüleri cenneti” yapmak için daha uygun nasıl bir ortam olabilir ki?

Devamını Oku

“Şeriatı mı kucaklayacaksın?”

22 Mart 2009

Başbakan Erdoğan’a daveti biz yaptık; “Buyrun bir kez de bağımsız yazarların karşısına çıkın, ekranda onların sorularını cevaplayın” dedik, cevap gelmedi.O yine damadının yönetici olduğu, satın alınması için hükümet üyelerinin defalarca Katar Şeyhi’ne taşındığı, iki devlet bankasından bugüne kadar benzeri görülmemiş yükseklikte kredi verilen (karşılığında yeterli teminat olmadan verildi ki gösterilen teminatın şu anda piyasa değeri çok düşmüştür) kanalı tercih etti. Haklıdır tabii, bu kadar çok haksızlığın, yolsuzluğun olduğu bir ülkede Başbakan’ın “terletmeyecek soruları, açıklamaları sıkı şekilde irdelemeyecek gazetecileri” tercih etmesi doğaldır.Başbakan atv’de üç Sabah yazarının sorularını cevaplarken birçok “yanılmaca”ya da imza attı.Örneğin; “Siyasal İslâm, İslâmi terör gibi kavramlar yanlıştır. İslâm’ı yozlaştırmaya kimsenin hakkı yok. Hanımefendi’nin (H. Clinton) AKP’yi ılımlı İslâm olarak görmemesi çok önemli, ben kendilerine müteşekkirim” sözleri... Her ne kadar dünyada terör eylemleri hep Müslüman örgütler tarafından yapılmakta olduğu için maalesef terör ciddi şekilde İslâm’la özdeşleştirilmeye başlandıysa da elbette “İslâmi terör” deyiminin kullanılması masum Müslümanlara hakarettir.Ama siyasal İslâm, İslâmcı gibi; dinin siyasete alet edilmesini anlatan deyimleri aynı sınıfa koyamayız. Zira İran’dan Pakistan’a, Endonezya’dan Malezya’ya ve şimdi Türkiye’ye kadar, Müslüman çoğunluklu ülkelerde yapılan budur ve Müslümanlığı siyasetlerine alet edenleri, dinî baskı rejimi isteyenleri de bu deyimler gayet iyi anlatmaktadır.Kilit kelime; laiklik!Başbakan’ın adeta miting konuşması gibi yaptığı sözüm ona söyleşide geçen “Türkiye’de halk Müslüman’dır, yönetim laiktir. Laik yönetimlerin görevi insanların inancını güvence altına almaktır” cümlesi de ilk bakışta doğru görünmekle beraber samimiyetten, gerçekten uzaktı. Yine kışkırtma kokuyordu...Aslında bu sözden “Halkı Müslüman olan ülkede laik yönetime ne gerek var” anlamını da çıkarmak mümkün. Oysa laikliğin amacı vatandaşlarının hepsi Müslüman (veya başka dinden) olan ülkelerde de insanların iktidar eliyle din baskısına girmemesini, din ve inançları, ibadetleri konusunda özgür olmalarını sağlamaktır. Türk toplumunun hepsi değil çoğunluğu Müslüman’dır ama laiklik asıl böyle ülkelerde “çoğunluk bizde istediğimizi yaparız” baskısı olmasın diye daha çok önem taşır.Yani laikliğin tek tarifi Başbakan’ın söylediği cümle değildir, asıl önemlisi “Baskının olmamasını, devletin de belli bir dine taraf olarak ayırımcılık yapmamasını sağlamak”tır.Erdoğan, Hillary Clinton’ın AKP’yi “ılımlı İslâm partisi” olarak görmemesine memnun olmuş ama daha iki yıl önce Bush döneminde (sadece AKP’nin değil) Türkiye’nin dünyaya “ılımlı İslâm ülkesi” örneği olarak sunulduğunu unutmasın. H. Clinton, Türk basını o günden beri üstünde fazlasıyla duruyor diye durumu kurtardı sadece.ABD’nin en etkili gazetelerinden Washington Post ise 17 Mart Salı günü ABD Başkanı Obama’nın Türkiye’ye yapacağı ziyareti sert bir dille eleştirdi. “Şeriatı kucaklamak mı?” başlıklı yazı “Obama, Türkiye’yi sistematik bir biçimde Atatürk’ün laik geleneğinden uzaklaştıran ve ülkeyi İslâmlaştırma yoluna sokan bir hükümete hürmet etmek zorunda kalacak” diyordu. (Buradaki “İslâmlaşma yolu” ile “dindarlaşma” değil, İranlaşma, S. Arabistanlaşma kastediliyor.)Erdoğan derin konuları yüzeysel hale getirmekte ve popülist bir dille halka sunmakta çok usta... Ama acaba bugüne kadar kendisini destekleyen Batı basını neden şimdi eleştiriyor ve Türkiye’nin yönünü değiştirdiğini söylüyor düşünmesi lazım!Tabii milletin de!(NOT: Sevgili okurlar, dünkü “Aç gözlerini ey halkım” başlıklı yazımda bir öğrenciyle ilgili olarak 50-60 TL yerine yanlışlıkla 50-60.000 TL yazılmış. Hala bu para değişikliklerine alışamadım, özürlerimle düzeltiyorum.)

Devamını Oku

Aç gözlerini ey halkım!

21 Mart 2009

Önümde haber ajanslarından gelen haberlere baktıkça “Allah’ım, nasıl yapmalı da milletin neler olup bittiğini anlamasını, görmesini sağlamalı” deyip duruyorum.Okurlarımdan gelen mektuplara, yorumlara göz gezdiriyorum, çoğu gerçekleri gayet güzel görüyor, benim fark etmediğim noktalar bile orada... Ama herkes böyle mi, yoksa anlayanlar hâlâ azınlıkta mı? Bakın işte dün Kadir Eroğlu isimli okurumuz ne yazmış: “Sayın Mengi siz aydın ve yazarların düşünce ve fikirlerini yine aydın kesim takip ediyor. İşimiz çok zor... Diğerlerine ulaşılamadığı sürece ezilmemiz devam edecek.” Bu sözlerin büyük ölçüde gerçeği yansıttığını biliyorum. Hâlâ gazete okumayan, TV’de ise yalnızca film, dizi ve eğlence programlarını izleyen geniş kitleler var. Okuyanlar ise, iktidar baskısına direnen, bağımsız ve gerçekleri topluma anlatabilen, ensesine 826 milyon TL’lik vergi cezası ile binmelerine rağmen görevini yapmaya devam eden medya grubunu okumasınlar, trilyonluk yolsuzlukları, aile boyu “padişah zenginliğine ulaşma”ları görmesinler diye devamlı Başbakan uyarısı almaktalar: “Bu gazeteleri okumayın, kafanızı karıştırmayın.” Yani “siz sadece bizim masalları dinleyin”... Medya kuşatılıyor. Yargı kuşatılıyor. YÖK, üniversiteler kuşatılıyor.Ülkenin sivil toplum kuruluşları baskı ile susturuluyor. Devletin üç erkinden ikisi ile (Meclis ve hükümet) cumhurbaşkanlığı tekelde.Devletin tüm kurumlarını benzeri görülmemiş bir kadrolaşmayla ele geçirme sürüyor.“Şimdiki zaman” kullanmaktayım ama bunların hepsi aslında “di”li geçmiş zaman halinde, yani neredeyse tamamlandı.Köşe yazılarında ülkedeki tabloyu ve yolsuzlukları anlatan yazarlara, çizen karikatüristlere derhal dava açılıyor.Katiller, tecavüzcüler salıverilirken, gençlerimiz hayatını ihmaller nedeniyle yitiriyor. Adalet Bakanı ise sandalye üstünde parti propagandası yapmakta, milleti tehdit etmekte...Sonunda sıra halka geldi... Pankart açan, sözlü protesto yapan öğrenciler (13 yaşındaki bile) tartaklanıyor, mahkemeye veriliyor, yaşı müsait olanlar hapis cezası alıyor.YALINAYAK ÖĞRENCİLERDün yine iki öğrenciye verilen yeni bir cezanın haberi vardı: Kredi ve Yurtlar Gnl. Müdürlüğü’nün düzenlediği konferansta Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’i protesto eden öğrenciler yurttan atılmış ve öğrenim bursları kesilmiş.Bu acımasızlığa, tahammülsüzlüğe inanabiliyor musunuz?Yolsuzluklar deseniz her gün dev boyutta yeni yolsuzluklar ortaya çıkıyor. İşte “asfalt uzmanı” diye İstanbul Belediye’sinden yılda 4 milyon Euro (ya bu halktan dayak yememişler, ya saymayı bilmiyorlar) danışmanlık ücreti alan Serdar Kepenek isimli şahsın haberi...“21. yüzyılda, her tür bilginin hazır olduğu, Batı’daki sistemin ortada olduğu bir dönemde asfalt için ne danışmanlığıdır, milletin parasını ne yağmalamaktır bu” diye beyfendilere sormaz mısınız?Bu ülkede, okul harcını geç yatırdığı için istenen 50-60 bin TL’lik farkı ödeyemeyen ve “ailem işsiz, lütfen yardım edin” diye inleyen üniversiteli gençler, en iyi okulları/üniversiteleri kazandığı halde karda-kışta yırtık ayakkabılarla okula giden milyonlarca öğrenci var. Okul parasını yatıramadığı için çocuğunun eğitimini yarıda kesen, üniversiteye hazırlık kursunun parasını veremeyeceği için çocuğunun sınıfta kaldığına sevinen analar, babalar, oğlunun şehit olduğu haberini çatısı naylon kaplı gecekonduda alan analar var.Birileri onların hakkını TIR’larla götürürken... Birilerinin çocukları hayata gemilerle, pırlanta, yumurta, bilgisayar şirketleriyle başlarken...Ne biz susarız, ne de bu ülkenin vicdanlı diğer vatandaşları... Susturmaya çalıştıkça tüm hücrelerimiz isyan eder baskıya, onu bilsinler.Ama ya hâlâ görmeyenler... Bu seçimin önemini hâlâ anlamayıp, bu faşizan baskının nerelere varabileceğini düşünmeyip masallarla uyuyanlar??İzmir AKP adayı Taha Aksoy mitingde: “İzmir’de hiçbir şey değişmeyecek, sevgililer el ele yürümeye devam edecek” diyormuş.Bu düzeysiz, bu saçma açıklamaları yapmaya kendilerini neden zorunlu hissettiklerini bile anlayamıyor musunuz?

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı Gül kararnameleri nasıl imzalıyor?

21 Mart 2009

Ben günlerdir bu sorunun cevabını merak ediyorum. Soru, acaba Antalya’da seçimi kaybetme ihtimalinden korktuğu için midir bilinmez Başbakan Erdoğan’ın (ki kendisi adeta genel seçime gidiliyormuş gibi “oyunuzu bana verin” demektedir) Antalya’nın AKP dışındaki belediye başkan adaylarına öfkeyle verip veriştirirken söylediği bazı cümlelerden aklıma takıldı.Bu cümleleri sadece Antalya’da değil başka il ve ilçelerdeki mitinglerde de tekrarlamış olması ise endişesinin büyüklüğünü gösteriyor belki... Örneğin CHP’nin Belediye Başkan Adayı olan eski Üniversiteler Arası Kurul Başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın için parti olarak ve kişisel olarak daha önce yaptıkları tehditleri tekrarlıyor ve “Yaparsa Hoca yapar diyorlar, nasıl yapacakmış, yapsın da görelim” diyor. Bu da yetmiyor Akdeniz Üniversitesi’nde rektörlük seçimleri öncesinde (hepiniz hatırlayacaksınız) Ömer Ulusoy isimli, daha önce başka olaylarda da rol aldığını itiraf eden (bir liseye silahlı baskın bile var) sakallı ve silahlı bir provokatörün başrol oynadığı kampus çatışmasıyla, dürüst, çalışkan bir rektör olan Akaydın’ı suçlayarak “Üniversitesini yönetemediği için biz onu rektör atamadık” diyor.Burada da öncelikle -aynen basına yapıldığı gibi- bütün rektörlere ve rektör adaylarına bir gözdağı verme var. Sonrası da enteresan; “Biz onu rektör atamadık” cümlesi Cumhurbaşkanı Gül’ün kararnameleri imzalarken özgür iradesini kullanmadığını, hak edene değil siyasi iradenin ne dediğine baktığını ortaya koyuyor. Bağımsız olması gereken Cumhurbaşkanı için çok olumsuz bir imajdır bu... Ciddi bir yanlıştır.BİTMEYEN SORULARBu hafta Her Açıdan’da “Seçim öncesi Türkiye’de neler oluyor” sorusuna cevap ararken bu konuyu da inceleyeceğim. Diğer bazı başlıklar ise şöyle: Seçim “T.C. kimlik numarası” sorunuyla hileye daha açık hale mi geldi, son bir haftada neler değişebilir, demokrasi ölçülerinin dışına çıkan “yargıya ve basına siyasi baskılar” bundan sonra önlenebilir mi, Başbakan Erdoğan “seçimden sonra” dediği Anayasa değişikliği ile neyi kastediyor, ekonomik kriz ve işsizlikteki son durumla ilgili gerçekler ve son rakamlar nedir, “kredi kartı kullananlar dürüst değil” sözü toplumu nasıl etkiledi, Cumhuriyet mitingleri Ergenekon iddianamesine nasıl “darbe kışkırtıcı” olarak girdi, hukukta “çifte standart” nasıl uygulanıyor?..Sorular ve sorunlar ne kadar çok, görüyorsunuz değil mi? Hepimizin cevaplarını merak ettiği bu soru ve sorunları;Kamuoyu Araştırmacısı Bülent Tanla, Eski ÜAK Bşk. ve Antalya CHP Bel. Bşk. Adayı Mustafa Akaydın, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Nurşen Mazıcı (M.Ü), Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum, Disk-Tekstil İş. Sen. Bşk. Rıdvan Budak ve programa telefonla katılacak olan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’la birlikte tartışacağız. Her Açıdan her zamanki gibi Pazar günü öğlen saat 12.30’da STAR TV’de. Yine hepiniz davetlisiniz... Yoksa “geleceğine önem verenler” mi demeliydim? *** Deniz Feneri davasına tepkiler! Dün Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’nin bana dava açtığını anlattığım yazıma gelen tepkilerin arkası kesilmedi. Türkiye’nin her köşesinden, Avrupa’dan ve hatta Amerika’dan gelen mesajlarda hem baskıya karşı kızgınlık hem de çeşitli öneriler vardı.Birçok sevgili okurumuz, üstelik böyle ağır bir kriz döneminde “Size tazminat cezası verirlerse bir aylık maaşımı vermeye hazırım” derken (aralarında emekli aylığını teklif edenler var), Osman Tuğ gibi “Siz yazmaya devam edin. Her gün gazetenizi internette tıklayan insanlar birer (1) lira versek her gün yüzbinlerce liralık tazminat ödeyebilirsiniz. Durmak yok, yazmaya devam Sayın Mengi” diyenler de mevcut.Hepinize sonsuz teşekkürler. Ama merak etmeyin, ben hâlâ yargıya güveniyorum. Bir aksilik olursa da bugüne kadar olduğu gibi başımın çaresine bakarım.Abdurrahman Dilipak tarafından Müjde Ar’ın şahsına yapılan ağır hakaretlerde bile “kamu yararı” görülebilmişse bizim Alman yargısının kararını yazmamızda da görülür herhalde.İlginize tekrar teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

Deniz Feneri bana dava açmış!

20 Mart 2009

Açmış ama benim haberim bile yok... Nihayet dün tazminat için “gelirim, bakmakla yükümlü olduğum kişiler” gibi bilgiler istenince haberdar oldum.Tabii bu bilgilerle birlikte kapı gibi “iki bankaya borç listemi” de gönderdim. Onu sormamışlar ama gerekli doğrusu... Herkese havadan trilyonlar gelmiyor, 25 sene milletvekili, senatör ve ayrıca Senato Başkan Vekili olarak Meclis’te bulunan babamdan da bana gemiler, fabrikalar, hanlar, hamamlar, hastaneler, plazalar, kuyumcular kalmadı. Nur içinde yatsın bizi rahatça geçindirdi ama bırakın zengin şirketlere ortak etmeyi, oturduğumuz kattan bir kat yukarı çıkmayı bile kabul etmedi.Alın teriyle kazanan insanların borcu da oluyor işte böyle... Her ne kadar Başbakan kredi kartı borcunu bile dürüst saymıyorsa da biz sadece namussuzlukla, yolsuzlukla, haksızlıkla para kazanmayı, başkalarının hakkını yiyerek yaşamayı, yükselmeyi dürüst saymayız. “Borcu olan dürüst değildir” benzeri bir sözü de bu millet bugüne kadar ondan başka kimseden duymamıştır.Atasözümüz bile var; “Borç yiğidin kamçısıdır” diye!Ama elbette bana yapılacak bir büyük haksızlıkla çıkarılması planlanan borç aynı sınıfa girmiyor. Birçok yazarın aynı konuları yazmış olmasına hatta kendi camialarından yazarların bile aynı tepkiyi göstermiş olmasına rağmen büyük ihtimalle sadece bana açılan davaya şöyle bakıyorum: “Ruhat Mengi’ye olumsuz bir etiket yapıştıramadık, etkisiz hale getiremedik, bari yüklüce bir borcun altına sokalım da aklı başına gelsin...”Bakın; birkaç yıl önce kanun hazırlayıcı iki hukukçunun (Sulhi Dönmezer’le Doğan Soyaslan’ın) hazırladığı Türk Ceza Kanunu tasarısında “çocuk ve kadın tecavüzcülerine kolaylık sağlayan maddelere” karşı çıkıp “Bunları ancak ruh hastaları teklif edebilir” dediğim ve aralıksız bu konuyu işlediğim için açılan 150 milyarlık davalar sonucunda 20 milyar TL’yi cebimden ödediğimde de benim sesim çıkmamıştı.O maddelerin kanunlara girmemesi büyük önem taşıyordu. Dava Türk toplumunu, çocuklarını/kadınlarını korumak açısından öyle önemliydi ki “bu yolda mağlup bile galip sayılır” demiştim.Sonuç mağlubiyet değildi, onlar davaların büyük kısmını kaybettiler, yüzlerce insanın adliye koridorlarını doldurup Prof. Doğan Soyaslan’a tepki göstermesi, onun şapkasıyla yüzünü kapatmak zorunda kalması gazete arşivlerine “tarihe not olarak” girdi. Sonuç bu yasaları önlemek için kendini ortaya atan, gece gündüz çalışan, beni de gönüllü savunan onlarca kadın hukukçunun zaferiydi.ADALETTE ÇİFTE STANDARTO maddelerin tek bir tanesi TCK’ya giremedi... Bu durumda Türkiye’nin bir gazetecisi maaşından kesilerek 20 milyar ödemiş lafı mı olur?Şu anda da aynı durumdayız. Bu ülkede adaleti ortadan kaldırmaya, yasama, yürütme ve cumhurbaşkanlığından sonra yargıyı ve medyayı da tümüyle ele geçirmeye çalışan bir anlayış dört nala gidiyor. Yolsuzluklar, hırsızlıklar konusunda tam bir soygun tablosu mevcutken bunların üstü örtülüyor, hatta davaları ve “Alman yargısının 1 numaralı sanıklar dediği” sanıkların ismini ağzına almak bile yasaklanıyor ama örneğin aynı şekilde yargıda olan Ergenekon davasının sanıkları aleyhine kullanılabilecek tüm detaylar gazetelere, TV’lere servis ediliyor.Gerçek nedir, kim hangi cümleyi hangi nedenle söylemiştir, bu insanlar günlerce sorgulanırken savunmalarında ne açıklamalar yapmıştır bunlar bilinmeden (nedense bu bilgiler hiç sızdırılmadı) sanıklar tepeden inme, peşinen mahkûm ediliyorlar.Her konuda gerçeği istiyoruz buna hiç şüphe yok ama hukuk açısından bu çifte standart kelimenin tam anlamıyla “SKANDAL” değilse nedir? Türkiye söylendiği gibi “bir hukuk devleti”yse, hukukta, adalette çifte standart olur mu?Frankfurt Mahkemesi Deniz Feneri e.V davasının gerekçeli kararında Almanya ve Türkiye’deki derneklerin bağlantısını açık ve net belirtmişti.Eğer Türkiye’de davanın açılmasını aylarca geciktirmeselerdi bugüne kadar bu ilişki ve AKP iktidarıyla olan ilişkiler burada da ortaya çıkmış olacaktı. Böyle uzun bir zaman içinde delillerin çoğunun karartıldığı basında yer aldı, sonuçta “Alman yargısı hatalı karar verdi” denmesi bile beklenebilir artık.Acaba basında yer almış bilgileri tekrar aktarmak da “GİZLİLİK” kararına aykırı mıdır?Yoksa yargıdaki davalarla ilgili konuşma hakkı sadece iktidar yandaşlarına ve örneğin Bülent Arınç’a mı ait?

Devamını Oku

Erbil, Say ve vatandaş olabilmek!

18 Mart 2009

Mehmet Ali Erbil Bursa’ya gitmek üzere bindiği İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait (İDO) feribotta yaşadıklarını TV’de anlattı. Feribotun önce AKP’nin seçim otobüsünü beklemek üzere yolcuları 20 dakika beklettiğini ve yol boyunca sadece iktidar yanlısı, sürekli olarak parti reklamı yapan Kanal 24’ün yayınlandığını izleyicilerine aktararak:“Bunlar her şeyi kendilerine yontuyor. Tek partili döneme mi döneceğiz acaba? TRT’ye bile razıydık ama o da yok... Ülkeyi zor günler bekliyor” derken halkın her şeye susup kabullenmesine tepkisini de belirtti.Tam bir sorumlu vatandaş ve sorumlu sanatçı davranışı. Ve tümüyle gerçeği yansıtıyor. Birkaç ay önce aynı şekilde Bursa’ya giderken ve dönerken feribotta Kanal 24’ün sürekli açık olması ve başka kanalların 5 dakika bile izletilmemesi benim de dikkatimi çekmiş, yazmayı düşünmüştüm. Şimdi de bunun yanında AKP’ye ait seçim otobüsü için yüzlerce yolcunun bekletilmesi var, buyrun size dünyanın hiçbir köşesinde görülmeyecek bir baskı daha...İktidar istiyor, vatandaş bekletiliyor. Demek otobüs 45 dakika geç kalsa o kadar bekletecekler, sorun değil. Skandal bu kadarla kalmıyor elbette, bunun yanında iktidarın tüm sivil toplum kurum ve kuruluşlarına olduğu gibi tüm vatandaşlara yaydığı korku var. Slogan atamazsınız, pankart taşıyamazsınız. Yolsuzlukları veya diğer olumsuz gelişmeleri anlatamazsınız. Bunları yaptınız mı başınıza bir şey gelebilir, artık insanlar bu korkuyu iliklerine kadar hissediyorlar.SANATÇILAR BİLE KORKU İÇİNDE!Nitekim Uğur Dündar da Mehmet Ali Erbil’e Haberler’de “Yandın Mehmet Ali” deyince Erbil duygularını; “Artık bana iç çamaşırı getirirsiniz. Kartal’a mı gelirsiniz, Silivri’ye mi, nereye koyarlar bilmiyorum ama bu kadar da olmaz ki... Birilerinin konuşması lazım” sözleriyle dile getirmiş ve Nazım Hikmet’in dizeleriyle bitirmiş:“Sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...” Aynen öyle; sen korkar ve konuşmazsan, ben susarsam, herkes kendi çıkarını düşünerek pısırık pısırık oturursa seçimden sonra göreceğiz daha ne baskıların ortaya çıkacağını... Batı ülkelerinde toplumlar baskıya, haksızlığa boyun eğmez, susmaz... Hele gerçek sanatçıları hiç susmaz. Topluca belirtirler tepkilerini...Bizde ise birkaç korkusuz insan dışında herkes kabuğundadır. Ona dokunmayan yılan bin yaşasındır. Dokunduğu gün gelene kadar öylece bekleyecektir köşesinde...Kısa süre önce Fazıl Say’la ilgili bir haberde Say (yanlış hatırlamıyorsam): “Uğur Mumcu için yapılan anma töreninde piyano çaldığı için ‘Silivri’ye gönderilmek’ten söz ediyor; Aramızda şakalaştık, artık Silivri’de tavla mı oynarız diye” diyordu.Uluslararası büyük başarıya, üne sahip bir sanatçının bu korkuyu hissediyor olması normal midir?Bir yanda “yasalara göre suç olduğu” açıklanmasına rağmen beyaz eşyadan kömüre kadar her şeyi dağıtmayı sürdüren AKP dururken, örneğin Adana Belediye Başkanı (MHP adayı) Aytaç Durak’ın üzerinde resimleri bulunan seçim otobüslerinin yasaklanması, parka çekilerek posterlerin sökülmesi normal midir?..Türkiye’nin Mehmet Ali Erbil, Fazıl Say gibi kişilikli, sorumlu, demokratik tepkisini göstermekten çekinmeyen sanatçılara ihtiyacı var. Onlara teşekkür borçluyuz.SIRA KİMLİK NUMARASINDA!Şimdi her türlü hileye açık olduğu (evlere fazladan yazılan onbinlerce seçmen, o adreste oturduğu halde yazılmayan onbinlerce seçmen, parmak boyasının kaldırılması, cep telefonu ile “oyunu çekeceksin” baskıları vb. ile) zaten bilinen bir seçimde sıra geldi T.C. kimlik numaralarını da “herkes almadı” diyerek kaldırmaya.Son anda bunun da yapılmasını bekliyorum ben... Hiç şaşırmayacağım yapılırsa, hiç!Bu suskunlukla her şeyi hak ediyoruz biz!

Devamını Oku

“Topal masa gibi” Cumhuriyet mi??

17 Mart 2009

Adalet Ağaoğlu ve onun gibi bazı romancıların ortaya çıkıp kendilerinde önüne gelene hakaret etme hakkı görmelerine hastayım. Kendileri “kusursuz birer abide” imişler gibi canlarının istediği herkese veryansın ediyorlar.Mesela Alev Alatlı isimli bir romancı geçenlerde TV’de benim çok eski bir yazımdan (en az 10 yıl önce henüz Erdal Bey hayattayken yazılmış) ‘Erdal İnönü’nün babasıyla tek benzerliği aynı soyadına sahip olmasıdır’ gibi bir cümlemi almış ve “cümlenin kuruluşunda Türkçe hatası var” diye başlayarak benim hakkımda konuşmuş örneğin...Anlıyorum bir yandan “bana saldırması” gerekiyor, çünkü ben onu da, “belli bir kesimi” de toplumda onların istemediği yönde bir aydınlanmaya imkân sağladığı için rahatsız eden biriyim. Bir yandan da ne yapsalar saldıracak bir yönünü kolay kolay bulamadıkları, gerçekleri tabak gibi en açık, en basit ve anlaşılır haliyle toplumun önüne koyan ve hiçbir konuda marjinal, uç noktalara kaçmadan, hiçbir görüşü ya da tarafı asla militan gibi savunmadan (bence bir gazeteci ya da akademisyen için en büyük hataların başında gelir), herkesin görüşüne saygı duyarak yazan ve konuşan biriyim.Elbette herkesle aynı görüşü paylaşmak zorunda değilim ama kimseye fikrinden dolayı hakaret etmem. Bütün bunlar bir araya (tabii hoşlanmadıkları başka özellikler de) gelince saldırmak zor oluyor. Muhatap seçeni de fena halde sıkıyor. İşte bu sıkılan ve sıkıcı hanım (bu hakaret sayılmaz, gerçek sayılır) imlâ hatası ararken yazılarım hakkında filan ileri geri konuşmuş. Saygısızlığına veriyorum, hem kendisinden çok daha fazla “halka malolmuş” bir yazara, hem de düşünce ve ifade özgürlüğüne saygısızlık. “Safsata” arıyor ve gülmek istiyorsa kendi yazdıklarına bir bakmasını öneriyorum.Adalet Ağaoğlu’nun da geri kalır tarafı yok. Taraf gazetesinde 15 Mart günü yayımlanan ve “Cumhuriyet topal bir masa gibi” başlığını taşıyan röportajda bir yandan Cumhuriyet’le, Atatürk’le uğraşıyor bir yandan da kendisine Pınar Kür’den söz edenlere “Bırak şu başöğretmen halli kadını” cevabını verdiğini marifetmiş gibi anlatıyordu.NEDEN SESİNİZ ÇIKMIYOR?‘Bu kadar yılda bu noktaya gelebilmiş demek ki’ diye düşünüyor insan. Fotoğrafları karşılaştırınca da ‘Pınar Kür başöğretmene benziyorsa siz daha çok benziyorsunuz, ayrıca öğretmene benzemekte ne var, neden öğretmenler de küçümseniyor’ sorusu çıkıyor ortaya.Konu “herkese bir şeyler öğretir gibi konuşmak” ise sizin yaptığınız ne?“Cumhuriyet topal masaya benziyor” dedikten sonra eksik ayağın “demokrasi” olduğunu, üniformalı İttihat-Terakki zihniyetinin sürdüğünü, düşünce özgürlüğü olmadığını, laiklik yürüyüşlerini hiç samimi bulmadığını, kadınların bir postal öpmediğinin kaldığını, “yetiş ordu” dediklerini söylüyor ve ekliyor: “Bütün partiler bir araya gelsinler ve özgürce tartışsınlar, her şeye dokunsunlar. ‘Sivil işine kimse karışmasın’ diyerek el sıkışsınlar.” Cumhuriyet’le gelen demokrasinin, yani varolan miktardaki demokrasinin topal değil, tam felçli hale gelmesine sizin pek desteklediğiniz AKP iktidarı sebep oldu. Ortada ne bağımsız yargı kaldı, ne de medya... Demokrasiyi tümüyle yok edecek; tüm sivil kurumları iktidar baskısına sokacak son adımlar da tamamlanmak üzere.ÖLÜMCÜL HASTANeden bu konuda hiç seslerini duymadık? Medyaya yapılan dünyada benzeri görülmemiş boyuttaki siyasi baskı; ABD İnsan Hakları Raporu’na, Avrupa Parlamentosu’nun “Türkiye Raporu”na bile girdi, yabancı basın Hillary Clinton’a “bu konu üzerinde yeterince durmadığı için” büyük tepki gösterdi, yabancı tarihçiler bile bu baskıya “3. Napolyon dönemi gibi basın boğazlanmak isteniyor” diyerek karşı çıktılar da Adalet Ağaoğlu ve örneğin “haksızlığa karşı çıkıyoruz” diye Ermeni Soykırımı iddiası için “özür imzası” toplayanların neden hiç sesi çıkmadı? Yargının ve medyanın iktidar baskısı altında tutulduğu bir ülkede demokrasi topal mopal değildir, “ölümcül hasta”dır artık, bunu iyi bilsinler.Cumhuriyet mitinglerini görmeden “mış gibi” yapması ise ayrı bir ayıp... Ben TV programım için çekmek ve görmek üzere üçüne katıldım. Türkiye’nin her köşesinden onbinlerce vatandaş gelmişti, tamamen sivil, demokratik yürüyüşlerdi ve hiç kimse “yetiş ordu” demedi.Milletin yürümesinden, en demokratik hakkını kullanmasından rahatsız olan bir anlayışın Cumhuriyet’e “topal masa” benzetmesi yapmaya kesinlikle hakkı yoktur. Kusur Cumhuriyet’te değil, onu bu hale getirenlerde...“Her şeye dokunsunlar” konusuna gelince; şu anda “her şeye dokunmalarına sadece Anayasa ve Anayasa Mahkemesi engel oluyor. Bunları da hallettiklerinde Ağaoğlu’nun önerdiği noktaya gelinmiş olacak. Az zaman kaldı, merak etmesin!

Devamını Oku