Deniz Feneri bana dava açmış!

Haberin Devamı

Açmış ama benim haberim bile yok... Nihayet dün tazminat için “gelirim, bakmakla yükümlü olduğum kişiler” gibi bilgiler istenince haberdar oldum.

Tabii bu bilgilerle birlikte kapı gibi “iki bankaya borç listemi” de gönderdim. Onu sormamışlar ama gerekli doğrusu... Herkese havadan trilyonlar gelmiyor, 25 sene milletvekili, senatör ve ayrıca Senato Başkan Vekili olarak Meclis’te bulunan babamdan da bana gemiler, fabrikalar, hanlar, hamamlar, hastaneler, plazalar, kuyumcular kalmadı. Nur içinde yatsın bizi rahatça geçindirdi ama bırakın zengin şirketlere ortak etmeyi, oturduğumuz kattan bir kat yukarı çıkmayı bile kabul etmedi.

Alın teriyle kazanan insanların borcu da oluyor işte böyle... Her ne kadar Başbakan kredi kartı borcunu bile dürüst saymıyorsa da biz sadece namussuzlukla, yolsuzlukla, haksızlıkla para kazanmayı, başkalarının hakkını yiyerek yaşamayı, yükselmeyi dürüst saymayız. “Borcu olan dürüst değildir” benzeri bir sözü de bu millet bugüne kadar ondan başka kimseden duymamıştır.

Atasözümüz bile var; “Borç yiğidin kamçısıdır” diye!

Ama elbette bana yapılacak bir büyük haksızlıkla çıkarılması planlanan borç aynı sınıfa girmiyor. Birçok yazarın aynı konuları yazmış olmasına hatta kendi camialarından yazarların bile aynı tepkiyi göstermiş olmasına rağmen büyük ihtimalle sadece bana açılan davaya şöyle bakıyorum: “Ruhat Mengi’ye olumsuz bir etiket yapıştıramadık, etkisiz hale getiremedik, bari yüklüce bir borcun altına sokalım da aklı başına gelsin...”

Bakın; birkaç yıl önce kanun hazırlayıcı iki hukukçunun (Sulhi Dönmezer’le Doğan Soyaslan’ın) hazırladığı Türk Ceza Kanunu tasarısında “çocuk ve kadın tecavüzcülerine kolaylık sağlayan maddelere” karşı çıkıp “Bunları ancak ruh hastaları teklif edebilir” dediğim ve aralıksız bu konuyu işlediğim için açılan 150 milyarlık davalar sonucunda 20 milyar TL’yi cebimden ödediğimde de benim sesim çıkmamıştı.

O maddelerin kanunlara girmemesi büyük önem taşıyordu. Dava Türk toplumunu, çocuklarını/kadınlarını korumak açısından öyle önemliydi ki “bu yolda mağlup bile galip sayılır” demiştim.

Sonuç mağlubiyet değildi, onlar davaların büyük kısmını kaybettiler, yüzlerce insanın adliye koridorlarını doldurup Prof. Doğan Soyaslan’a tepki göstermesi, onun şapkasıyla yüzünü kapatmak zorunda kalması gazete arşivlerine “tarihe not olarak” girdi. Sonuç bu yasaları önlemek için kendini ortaya atan, gece gündüz çalışan, beni de gönüllü savunan onlarca kadın hukukçunun zaferiydi.

ADALETTE ÇİFTE STANDART

O maddelerin tek bir tanesi TCK’ya giremedi... Bu durumda Türkiye’nin bir gazetecisi maaşından kesilerek 20 milyar ödemiş lafı mı olur?

Şu anda da aynı durumdayız. Bu ülkede adaleti ortadan kaldırmaya, yasama, yürütme ve cumhurbaşkanlığından sonra yargıyı ve medyayı da tümüyle ele geçirmeye çalışan bir anlayış dört nala gidiyor. Yolsuzluklar, hırsızlıklar konusunda tam bir soygun tablosu mevcutken bunların üstü örtülüyor, hatta davaları ve “Alman yargısının 1 numaralı sanıklar dediği” sanıkların ismini ağzına almak bile yasaklanıyor ama örneğin aynı şekilde yargıda olan Ergenekon davasının sanıkları aleyhine kullanılabilecek tüm detaylar gazetelere, TV’lere servis ediliyor.

Gerçek nedir, kim hangi cümleyi hangi nedenle söylemiştir, bu insanlar günlerce sorgulanırken savunmalarında ne açıklamalar yapmıştır bunlar bilinmeden (nedense bu bilgiler hiç sızdırılmadı) sanıklar tepeden inme,
peşinen mahkûm ediliyorlar.

Her konuda gerçeği istiyoruz buna hiç şüphe yok ama hukuk açısından bu çifte standart kelimenin tam anlamıyla “SKANDAL” değilse nedir? Türkiye söylendiği gibi “bir hukuk devleti”yse, hukukta, adalette çifte standart olur mu?

Frankfurt Mahkemesi Deniz Feneri e.V davasının gerekçeli kararında Almanya ve Türkiye’deki derneklerin bağlantısını açık ve net belirtmişti.

Eğer Türkiye’de davanın açılmasını aylarca geciktirmeselerdi bugüne kadar bu ilişki ve AKP iktidarıyla olan ilişkiler burada da ortaya çıkmış olacaktı. Böyle uzun bir zaman içinde delillerin çoğunun karartıldığı basında yer aldı, sonuçta “Alman yargısı hatalı karar verdi” denmesi bile beklenebilir artık.

Acaba basında yer almış bilgileri tekrar aktarmak da “GİZLİLİK” kararına aykırı mıdır?

Yoksa yargıdaki davalarla ilgili konuşma hakkı sadece iktidar yandaşlarına ve örneğin Bülent Arınç’a mı ait?

DİĞER YENİ YAZILAR