Adalet Bakanlığı’ndan “seçim” açıklaması

10 Nisan 2009

Bu açıklama Bakanlıktan Perşembe günü geldi ama “köşelere sığamadığım” için bir günlük gecikmeyle yazıyorum.Adalet Bakanlığı, benim 5 Nisan’daki TV programımda Bülent Tanla’nın açıklamasına dayanarak yazdığım ve “Bilgisayarlı seçim sistemi (SEÇSİS) “server”larının (sunucularının) Adalet Bakanlığı’na bağlı UYAP’ta bulunduğunu, böylece seçimlerin yargı kontrolünde değil Bakanlığın kontrolünde yapıldığını, bunun hukuken yanlış olduğunu ve YARSAV’ın dava açtığını” anlattığım yazıya karşılık şunları söylüyor:“Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) ile Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından kurulan SEÇSİS tamamen birbirinden ayrı çalışan sistemlerdir. SEÇSİS’in merkezi Adalet Bk. değil, Ankara’da YSK Seçmen Kütüğü Genel Müdürlüğü’nde bulunmakta ve seçim bilgileri de burada toplanmakta ve saklanmaktadır.”Şimdi dikkat edelim, devam...“SEÇSİS’in UYAP ile bağlantısı; 11.4.2006 tarihinde YSK Başkanlığı’nın talebi üzerine Adalet Bakanlığı ile imzalanan ‘YSK-SEÇSİS Projesinde Adalet Bakanlığı UYAP Bilgisayar Ağı Altyapısından Yararlanılması Hakkında Protokol’le düzenlenmiştir. Bu protokol, SEÇSİS’in kullanıldığı il ve ilçe seçim kurullarında yer alan bilgisayarlar ile Ankara’daki YSK Seçmen Kütüğü Gnl. Müdürlüğü’ndeki sunucularla bağlantı kurulması sırasında UYAP iletişim altyapısından yararlanılması ile sınırlıdır.UYAP hatları içinde YSK tarafından ikinci bir VPN (şifreleme) yapılarak bilgiler UYAP sistem merkezine girmeden SEÇSİS Sistem Merkezi’ne yönlendirilmektedir. SEÇSİS’in güvenliği YSK personeli tarafından sağlanmaktadır.” Haydi şimdi çıkın işin içinden çıkabilirseniz?Bu kadar yolsuzlukla ve israfla yüzlerce trilyonun heba edildiği, bakanlara-bürokratlara çifter çifter lüks mercedeslerin, Başbakan’a “uçağı varken 60 milyon dolarlık yeni süper jetlerin” tahsis edildiği ülkede YSK neden kendi bilgisayar ağını kuramıyormuş, devletin bunu yapacak gücü yok mu?Emekli sandığı konusunda para kalmadığı için emekliler maaş alamazken süper lüks yeni jet alınabiliyor da, seçimlerin tamamen bağımsız yapılması neden sağlanamıyor?YSK ne münasebetle ve ne hakla Adalet Bakanlığı’na muhtaç bırakılıyor?Muhalefet Partileri ve medya her şeye susup kabul ettiği sürece daha çok soru işareti, çok hile endişesi olacak bu ülkede! ***** “Gerçek Türkiye” hangisi?ABD bize canı istediğinde “ılımlı İslâm ülkesi” etiketi yapıştırıyor, canı istediğinde “laik Türkiye” vurgusu yapıyor.Ama ikisi arasında geçen sürede Türkiye en büyük şehirleri dahil olmak üzere, “İslâmcı yönetime sahip ülkelere benzer” ciddi bir değişim sürecine giriyor. En önemli kurumların başına bile eski imamların getirilmesini sağlayan kadrolaşmanın da yardımıyla laik devlet yapısında ve baskısız yaşam tarzında gözle görülür bir farklılaşma yaşanıyor.Cumhuriyet’e, laik-demokratik rejime saygılı kişilerle, görevi rejimi korumak olan kurumlar, görevi siyasi ve sosyal gelişmeleri halka duyurmak ve hükümetlerin icraatlarını izlemek olan medya tarihte eşine az rastlanan bir siyasi baskı altına alınırken (Dünya Ekonomik Forumu Raporu basın özgürlüğünde Tanzanya’dan geri olduğumuzu ortaya koymuş) toplum da yıllarca sürekli olarak “din-siyaset” ilişkisini ve “Ilımlı İslâm”ın ülkeyi nerelere götüreceğini tartışıyor.Bizim kafalarımız hâlâ karışık, bir türlü çözemedik ama ABD ile Avrupa son zamanlarda gidişi çözmüş olmalı ki medyaları ısrarla “Türkiye’de İslâmcılık ve laiklik” konularını vurgulamaya yoğunlaştı.“PARANOYAK” DEDİLERHatta “laikliğin ölmekte olduğundan”, “İslâmcı darbe”den söz eden gazeteleri var. İngiltere’nin en önemli gazetelerinden The Independent ise Obama ile görüşen Türk öğrenciler için “Bu görüntü Türkiye’de laiklerle dinciler arasındaki dengeyi göstermiyor, sizi yanıltmasın. Gerçek Türkiye bu değil” diye yazdı.Peki bugüne kadar aynı konuya dikkat çekmeye çalışan Türk medyasının, yargısının ve diğer kurumların neredeyse halüsinasyon gördüğünü iddia eden ABD ve AB neden U dönüşü yaptı?“Gerçek Türkiye” hangisi? Biz olayların ne kadarını gözlemleyebiliyor, neleri gözden kaçırıyoruz?Acaba “demokratik seçim” yapılıyor olması laikliği ve demokrasiyi koruyabilir mi?Cumhuriyet sonrasında nerede hata yapıldı ki 86 yıl sonra Türkiye hâlâ “din devleti” korkusu yaşıyor?Türkiye’nin AB politikası neden iflas noktasında?Bu hafta Her Açıdan’da “Batı’nın Türkiye’de rejim paniği” ni, Obama’nın verdiği mesajlarla nelerin değiştiğini, Ruhban Okulu’nun ve Ermenistan sınır kapısının açılma ve hatta Erbakan’ın siyasete dönme ihtimaline kadar son haftanın gelişmelerini tartışacağız.29 Mart seçimlerini de konuşacağımız programa;Seçimi bağımsız kazandıktan sonra Saadet Partisi’ne geçen Şanlıurfa Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba, İstanbul Üniv. ve Bilgi Üniv. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Toktamış Ateş, Marmara Üniv. Siyaset Bilimi Prof. Nurşen Mazıcı, Siyaset Bilimci ve İlahiyatçı Prof. Dr. Niyazi Kahveci ve Milli Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi stüdyodan, Giresun Üniv. Rektör Yrd. Azeri Kökenli Prof. Aygün Attar ile Laiklik ve Dinler Uzmanı Yazar Aytunç Altındal da telefonla katılacaklar.12 Nisan Pazar, öğlen 12.30’da STAR’dayız. Önemli bir program olacak, bence kaçırmayın.

Devamını Oku

Batı’nın İslâmcılık korkusu Pakistan’dan mı?

9 Nisan 2009

“Doğru Yol” çizgisinde kurulan Demokrat Türkiye Partisi’nin genel başkanlığını da yapan Mehmet Ali Bayar Washington’da yıllarca diplomat olarak görev yapmış bir siyasetçidir. Dün Obama’nın bazı konuşmalarını değerlendirmek üzere onu aradığımda ABD’deydi.Konuşurken söz son zamanlarda Batı’lı düşünce kuruluşları ve medyanın “Türkiye’de laikliğin gerilemesi, İslâmcı yapıya kayma” konusunda sık sık yaptıkları vurgulara geldi.Son olarak İngiliz The Independent’ın “Türkiye’de laiklik ölüyor” vurgusunun arkasından New York Post’un Obama’ya “İslâmcı AKP hükümeti karşısında diz çöktü (...) Ağır ağır yaklaşan bir İslâmcı darbeyle uğraşan kavgacı bir ülkeyi alması için Avrupa’ya baskı yapmak ABD’nin işi değil, Obama Türkiye’yi bir Vahabi din devletine çevirmeye çalışanlara destek olmamalı” şeklinde sert tepkilere, yorumlara yer vermesinin nedenini sordum ona... Öyle ya, Batı bugüne kadar böylesine ısrarla “Türkiye’de rejim değişikliği” vurguları yapmamıştı... Tam aksine Türk hükümetinin ne kadar “demokrat ve reformcu” olduğunu sık sık vurgulamaktaydılar, sonra ne olduysa oldu ABD ve AB basınları, düşünce kuruluşları tamamen farklı yorumlar, raporlar vermeye başladılar.ABD medyasını yakından ve yerinde izleyen Mehmet Ali Bayar’ın soruma verdiği cevap bence çok ilginçti... Afganistan ve Pakistan’da olanların ABD’yi kendine getirdiğini söyleyerek başlayan Bayar Şöyle devam etti:“Pakistan da ılımlı İslâm hanesinde idi, şimdi oranın da neredeyse tümüyle Afganistan’a dönüşmesi, köktendinci baskıcı hale gelmesi onlara gerçekleri hatırlattı. Ellerinde baskı olmayan, demokratik Müslüman ülke olarak bir tek Türkiye var ve bu tehdit Türkiye’ye de sıçrayabilir. Demek ki ’Ilımlı İslâm’söyleminden filan vazgeçip laikliğin önemini görmek gerekiyor, yaptıkları budur. Ayrıca ABD basınında son seçimde AKP’nin ’yüzde 60’lara çıkma ihtimali’yazılıyordu, yüzde 38.8’i görünce Türkiye’deki toplumsal tepkinin de küçümsenemeyeceğini, işin ciddi olduğunu fark ettiler.” Yani arkadaşlar, önce Hillary Clinton’ın, arkasından Obama’nın ve medyalarının, sivil kuruluşlarının devamlı Türkiye’deki laikliğe vurgu yapmaları boşuna değil.Sorunun küresel boyutunu, köktendinciliğin adeta bir “cihat hareketi” gibi yayıldığını görmeleri var işin içinde...Yine de “aferin” demek lazım. Dünyayla yeterince oynadılar oyuncak gibi... Hiç değilse bu konuda “sıra bize gelmeden” uyanmaları bile sevindirici bir gelişmedir.*****Muhalefet neden susuyor? Dün ’Bu kadar usulsüzlükte, suç duyurusu yapılmasına rağmen sürdürülen seçim rüşvetlerine, Başbakan’ın açıkladığı ciddi tehditlere (AKP’nin tehditlerinden söz etmiyor ama), oyların toplandığı bilgisayarlı sistemin kontrolünün “Adalet Bakanlığı’na bağlı UYAP” tarafından yapılmasına, “elektrik kesintisi, veri tabanı çökmesi, bilgisayar kilitlenmesi” sırasında yurt dışından bile kolayca değişiklik yapılacağının açıklanmasına, İzmit’te 1. Bölge İlçe Seçim Kurulu Başkanı Hakim Turan Ateş’in anlattığı olaylara, birçok sandıkta “kullanılmış oyların sıfır olarak yazıldığının” somut belgelerine, elektrik kesintilerinin sabotaj olduğunun kanıtlanmasına rağmen YSK neden susuyor, gerçekleri öğrenmek milletin hakkıdır’demiştim.Yine dün Ankara Yenimahalle İlçe Seçim Kurulu Müdürü’nün “seçim sonuçlarını değiştirmek üzere” rüşvet alırken yakalandığı haberi ortaya çıktı. Ve doğal olarak toplumda son seçime güven sıfırlandı ki son seçimde varolduğu anlaşılan 6 milyon seçmenin 22 Temmuz seçiminde “yok olması” nın o seçimin yanlış seçmen sayısı ile yapıldığını, böylece hesapların yanlış olacağını da defalarca gazetede ve TV’de tekrarladık.Yüksek Seçim Kurulu aynen 22 Temmuz sonrasındaki tutumunu sürdürerek bu fahiş hata ve olayların hiçbirine açıklık getirmiyor.SANDIK KURULLARINI ÖNLEMİŞLER!Çok sayıda avukat “Adalet Bakanlığı’nın UYAP sistemi” nin günlük yazışmalarda dahi düzgün çalışmadığını, her şeyden önce seçimde bu sistemden kaynaklanan hataların mutlaka olacağını bildiriyor. Dün gelen okur mektuplarının, yorumlarının hemen hepsinde “yeter artık, hep aynı şeyler oluyor, 2007 seçimi de şaibeliydi, bu da... ’Elektrik kesilmesi, sistem çökmesi’dediler AKP birçok yerde gerilerden gelip kazandı” şeklinde tepkiler var.Coşkun Çelik isimli bir okurumuz yazıma gönderdiği yorumda “Ben de seçimde bir partinin sandık görevlisiydim. Oy torbalarını başkanla birlikte aynı araçla getirdik fakat ilçe seçim kurulunun bulunduğu binanın bahçe kapısından beni sokmadılar, yalnız başkanı aldılar” diyor.Aynı olayın benzerini sandık ekiplerini taşıyan belediye araçlarındaki görevlilerin yaptığını İzmit 1. Bölge İlçe Seçim Kurulu Başkanı Hakim Turan Ateş de anlatıyor.Demek ki birçok yerde “sandık kurulu başkanının oyları en az iki sandık kurulu üyesiyle birlikte teslim etmesi” kuralı görevliler tarafından kasıtlı olarak engellenmiş.Peki bırakın hepsini bir yana kesinlikle hileye açık böyle bir tabloyu neden kabul etmek zorundayız?Biz soruyoruz, açık ve net anlatıyoruz da muhalefet liderleri YSK Başkanı’ndan bu soruların cevabını neden istemiyorlar, “çözmezseniz beraberce AİHM’ye gideriz” diyemiyorlar acaba? Onların sesi neden çıkmıyor?Yoksa bazı bölgelerde hiç varlık gösterememiş olmalarına rağmen oylarını bir gıdımcık arttırmak onları pek memnun etti de “durum değişir” diye mi korkuyorlar?Millet cevap bekliyor, bilsinler... Bir de YSK’nın oyalamadan, zaman geçirmeden sandık sonuçlarını tek tek açıklamasını!(Not: Adalet Bakanlığı’ndan UYAP ile ilgili bir açıklama geldi, bunu da yarın yazacağım.)

Devamını Oku

Türkiye’den laiklik manzaraları

9 Nisan 2009

ABD’nin ve AB ülkelerinin medyaları, önemli düşünce kuruluşları nedense (!) son aylarda özellikle son haftalarda ısrarla “Türkiye’de laik rejimin sıkıntıda olduğunu, İslâmcılığa kayan bir ülke görünümü verdiğini, tarikat ve cemaat baskılarının arttığını” vurguluyorlar.Son olarak İngiltere’nin en prestijli gazetelerinden The Independent “Obama’ya soru soran öğrencilere bakmayın, Türkiye’de laiklik geriliyor, mini etekli öğrenciler modern Türkiye’de laiklerle dinciler arasındaki dengeye dair yanıltıcı bir izlenim veriyor. Gerçek şu ki kırsal kesimde hatta İstanbul’da bile laiklik geriliyor” yorumunu yapmış.Obama ile görüşen öğrenciler doğal olarak üniversitelerin akıllı, başarılı öğrencileri arasından seçilmiş, kıyafetlerine de özel bir özen göstermiş gençlerdi. Görüntülerde, fotoğraflarda “oturunca eteği dizinin üstüne çıkmış” genç kızlar da vardı ama “çoğu mini etekliydi” denemez. Independent sanki hepsi mini etekliymiş gibi “mini etek” vurgusunu herhalde “Batılılar kadar modern giyimli gençlerdi” tanımını yapmak üzere kullanmış olmalı.Tabii ki “laikliği mini etekle özdeşleştirebilecekleri bir kavram olarak” göstermeleri doğru değil... O kızların hepsi pantolon giymiş olsalar da çağdaş ve akıllı gençler olmaları “laik rejime saygılı” olmaları, takdir etmeleri için yeterlidir.Her neyse bu gazetenin anlatmaya çalıştığı “modern giyimli insanların bulunması Türkiye’de laikliğin “gerilemiyor” olduğunu göstermez. Laiklerle dinciler arasındaki denge dinciler lehine bir tabloyu yansıtmaktadır, bu görüntü yanıltıcıdır” görüşü...Türkiye’de yapılan son araştırmalardan çıkan sonuçlar da bu görüşten, uyarıdan farklı değil.DİNCİ, İSLÂMCI!Burada Independent’ın başka bazı yabancı gazete ve düşünce kuruluşlarının yaptığı hataya düşmediği ve “dindar” ile “dinci”yi yani “dini siyasete alet eden, dinî baskıları onaylayan, din diktatörlüklerine özenen”i karıştırmaması.Zira diğer ülkelerin yaptığı en büyük hata “laiklik” ile “dindarlığı” veya “laikler” ile “dindarlar”ı karşı kutuplar gibi göstermeleri, “dindar” ile “dinci, İslâmcı” tanımlarını karıştırmaları. Oysa laiklerin de çoğu dindar, dindarların da çoğu “din baskılarının olmamasını, devletin belli bir dini varmış gibi ayırımcılık yapmamasını” sağlayan laikliğin öneminin bilincinde...Dün verilen Fethullah Gülen haberinde ise Gülen “İrtica sözcüğünün darbelere zemin hazırlamak üzere ortaya çıkarıldığını, siyasi bir suçlama, sindirme aracı olarak kullanıldığını, İslâmcı/dinci gibi ifadelerin dine düşman insanlar tarafından çıkarıldığını” söylüyor, “Bizde İslâm, Müslüman, mümin vardır” diyordu.Kısa süre önce uzun yıllardır Fethullah Gülen’le çalışmış ve çalışmakta olan yazar Hüseyin Gülerce telefonla katıldığı Her Açıdan’da “Gülen hareketinin bir sivil toplum, eğitim hareketi olduğunu, Gülen’in ise sivil toplumcu bir sevgi insanı olduğunu söylemişti. Bu açıklamalar “sevgi ve birlik” yerine “siyaset ve kutuplaştırma” içeriyor mu, içermiyor mu düşünmeleri lazım.Ayrıca, evet bizde “İslâm, Müslüman ve mümin” vardır ama “bunları istismar eden, Arap rejimlerine özentiyle, köktendincilikle ülkeyi İran, Malezya yoluna sokma gayretinde olanlar için” kullanılan “dinci, İslâmcı” tanımına uygun kişiler de vardır.Eğer yoksa, bunu yapanlardan “hangi sıfat”la söz edilmesi daha doğrudur onu açıklasınlar.Ve eğer yoksa, haydi biz ülkemizdeki gidişi fark etmiyoruz son zamanlarda Batı’dan gelen tüm bu uyarılar neden yapılmakta onu da açıklasınlar.Sebebi nedir, arkası kesilmeyen bu uyarıların?

Devamını Oku

Yüksek Seçim Kurulu SUSAMAZ!

8 Nisan 2009

Obama geldi ve Türkiye’nin en önemli meselesinin üstü örtüldü ama ülkenin geleceği açısından bu konunun kapatılmasına göz yummamak gerekiyor. Geçen Pazar Her Açıdan’da: 29 Mart seçimlerindeki 1 saatlik elektrik kesintisini, bu kesintiden önce örneğin İstanbul ve Ankara’da aldıkları oylarla önde olan Kılıçdaroğlu ile Karayalçın’ın ve muhalefet partilerine mensup başka adayların kesintiden sonra geriye düştüğünü, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’ın gösterdiği somut belgelerle “birçok sandıkta MHP’nin aldığı oyların sıfır olarak” yazıldığını, elektrik kesintisi için Başbakan’ın “Enerji Bakanlığı’ndan kaynaklanmadı”, TEDAŞ’ın “Bizden kaynaklanmadı” açıklamalarını, Ankara’daki kesintilerin bazı grupların “sabotajı” olarak savcılığa yansıdığını konuştuk.Kamuoyu araştırmaları uzmanı Bülent Tanla; oyların toplanmasını sağlayan “SEÇSİS” bilgisayar sisteminin “server”ının (sunucu) Adalet Bakanlığı’na bağlı UYAP’ta bulunduğunu açıkladı. Programa telefonla bağlanan Yargıç ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu “Bu sistemle seçimlerin yargı kontrolünde değil hükümetin bakanlığının kontrolünde yapıldığını, bunun hukuken kabul edilemez bir durum olduğunu ve YARSAV olarak dava açtıklarını” anlattı.Ortada böyle bir skandal tablo varken Yüksek Seçim Kurulu’ndan açıklama beklemek, açık ve net şekilde hile ihtimali olan bir seçimi “neden kabule zorlandığını” öğrenmek milletin en doğal hakkıdır. Kaldı ki (kendisi, bakanları ve belediye başkan adayları da seçim sürecinde seçmene “tehdit içeren konuşmalar” yapmalarına rağmen) ülkenin Başbakanı Erdoğan “Güneydoğu’da halkın nasıl tehdit edildiğini” de kendi ağzıyla anlatmıştır.ABD’DEN BİLE MÜDAHALE MÜMKÜNPeki o zaman YSK TV’den de kaç kez çağrı yaptığımız halde bu “tehditler altında yapılan ve hile ihtimali yüksek” seçime nasıl susuyor? Acaba kendi kullanacağı programı Yüksek Seçim Kurulu’nun kontrolüne alması, hükümete bağlı bir kurumda bırakmaması görevi değil miydi?Tam oyların toplandığı ve açıklandığı saatlere denk gelen bir saatlik ve yaygın elektrik kesintisi sırasında “ABD’den bile kolayca müdahaleye açık olduğu elektrik ve bilgisayar mühendisleri tarafından belirtilen” bu sistemle hile yapılıp yapılmadığını kendileri de merak ederek araştırdılar mı? Kesinlikle hiçbir hilenin yapılmadığını ve yapılamayacağını garanti ediyorlar mı?ŞOK AÇIKLAMAİzmit’te seçimi kazanan AKP’li Nevzat Doğan mazbatasını alırken 1. Bölge İlçe Seçim Kurulu Başkanı Hakim Turan Ateş dinleyenlerde şok yaratan bir konuşma yapmış ve:“30 yılı aşkın meslek hayatında 15 seçim yönettiğini, hiçbir seçimde bu seçimdeki kadar sıkıntı yaşamadığını, sandık başkanlarının korkak ve çekingen olduklarını, bazı partili kurul üyelerinin ve aday yakınlarının baskı kurduklarını, sandık mahallerinde görevli kolluk kuvvetlerinin görev bilinci ve sorumluluğu içinde olmadıklarını gözlemlediğini” söylemiş.Bunlar ne demektir? İl, ilçe seçim kurulu üyeleri ve aday yakınları bu kadar kolay baskı kurabiliyor, kolluk kuvvetleri, sandık başkanları görevlerini yapmıyor ve bunlara susuluyorsa kim bilir kaç il ve ilçede benzer durumlar oldu ve göz yumuldu, acaba bunlara susulmasaydı AKP’nin yüzde 39 oy oranı yüzde 29’a iner miydi?“ARAÇTA YER YOK” Hakim Turan Ateş’in en önemli cümlesi ise, aslında “sandık başkanlarının oy torbalarını en az 2 üyeyle getirmesi” zorunluyken onları taşıyacak belediye araçlarındaki belediye personelinin “yer yok” diyerek muhalefet partilerini temsil eden üyeleri araçlara almaması... Kolluk kuvvetlerinin de onların araçlara binmesini engellemesi.Bunlar dürüst, bilgili, deneyimli bir hakimin cesaretle açıkladığı gerçekler...Yine duyduğunuzda “Kim bilir başka hangi il ve ilçelerde aynı şeyler oldu ve gizlendi” demez misiniz?Gerçekler şimdi öğrenilmediği takdirde bu seçimdeki haksızlığın üstü örtüldüğü gibi yakın gelecekte “yeni genel seçim”de de aynı oyunların oynanacağı şüphesizdir. Muhalefet partilerinin bu konuyu kesinlikle Meclis’e getirmelerini beklerken YSK ve Adalet Bakanlığı’ndan da açıklama bekliyoruz. Hâlâ susarlarsa bu suskunluk açıkça “demokrasiye saygısızlık” olacak!(Not: Sevgili okurlarım, dün Obama ile ilgili yazımda Sarkozy’nin Obama’ya verdiği cevapta AB kısaltması yanlışlıkla ABD olarak yazılmış ve kontrol etmeme rağmen gözden kaçmış. Bu hatadan dolayı özür diliyorum.)

Devamını Oku

Ağzımıza bir parmak bal çalarak Obama...

6 Nisan 2009

ABD Başkanı Obama için “Ah Obama, vah Obama” olduk, her cümlesinde ayrı bir cevher aradık (ve hatta TRT’nin sabah programı sunucusu izleyenleri hayret içinde bırakarak “Başkanımız Obama” bile dedi... Ne başkanı, kimin başkanı) ama onlar için nasıl ki her şeyden önce kendi ülkelerinin dünyaya hakimiyeti, ülkelerin siyasetini kendilerine göre şekillendirmeleri geliyorsa, nasıl ki bu yönde telkinlerini araya okşayıcı sözler, iltifatlar sıkıştırarak, süsleyerek sunuyorlarsa, biz de aynısını yapmalıyız.“Ben kimseye söz vermedim” diyerek Nato Zirvesi sonrasında (ve genel sekreter seçildikten sonra) yan çizen Danimarka Başbakanı Rasmussen’e cevap “ilahi adalet”ten geldi ama ya Obama’nın bazı isteklerine cevap kimden gelecek?Başbakan Erdoğan “Obama ile konuşmamızda özellikle ikili münasebetlerimizi gözden geçirme fırsatı bulduk” demiş, gayet güzel de onlar ikili münasebetlere hep ABD’nin çıkarları açısından bakıyorlar.Örneğin; Türkiye için en önemli konulardan biri Ermeni Soykırım iddiasının asla ve asla ABD Kongresi’nden geçirilmemesi, Amerika ve Avrupa kitaplarına Türkiye’nin haksız yere Hitler Almanya’sından önce “20. yüzyılın ilk soykırımcı ülkesi” olarak geçmemesidir.Kanada’da bu yapıldı, birçok Avrupa ve dünya ülkesinde, ABD’nin eyaletinde Ermeni lobilerinin ısrarlı, hiç vazgeçmeyen, maddi-manevi hiçbir girişimden kaçmayan gayretleriyle iddia kabul edildi. Resmen ABD Kongresi’nde de kabulü “bu davanın Batı’da kaybedilmesi” demektir. Türkiye’nin bu görüşmede üzerinde en çok durması gereken konuların başında bu geliyordu.OBAMA VE SOYKIRIMObama Meclis’te arada bir yağlayarak ve gözlerini parlatarak yaptığı konuşmada “ABD Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemektedir” dedi, oysa Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy bu lafı duyar duymaz ona tokat gibi bir “ABD’nin işlerine, kararlarına karışamazsınız. Ben Türkiye’nin AB’ye girmemesinin doğru olduğuna inanıyorum” cevabı yapıştırmıştı daha önce... Yani orada Obama’nın bir faydasını görmeyeceğimiz kesin.Diğer ülke ilişkilerinde, Ortadoğu sorununda da zaten eğer dediği gibi “müttefik”se eli mahkûm Türkiye’yle ortak hareket etmek durumunda kalacak. PKK’yı El Kaide ile aynı sınıfa koyması Türkiye için iyi ama Kürtler konusunda zaten gereken adımların çoğu atılmış olduğu için söyleyecek fazla bir şey bulamamış.DTP’ye “Silahla ve şiddetle bir yere varılamayacağını” söylemesi de DTP’nin “PKK ile ortak hareket ediyor” olmasına yaptığı haklı ve doğru bir vurgu... Gelgelelim iş sınır ötesi yardıma, terör saldırılarının önlenmesine gelince söz verdikleri desteğin ya da “anlık istihbarat”larının pek bir yararını görmedik bugüne kadar...Kısacası, konuşmaya gelince iyi konuşuyorlar da eylem konusunda söylem kadar iyi değiller.Obama Ocak 2008’de “Ermeni soykırımı bir iddia değil tarihsel kanıtlarla desteklenen bir gerçektir. Ben bu konuda cesurca konuşan başkan olmak istiyorum” demişti, bu sözlerini unutmadık. Unutulacak gibi değildi.Aynı Obama Türkiye’deki basın toplantısında kendisine “Ermeni iddialarıyla ilgili görüşleri” sorulduğunda “Görüşüm değişmedi” demiş, TBMM’de ise aynen Elif Şafak, Taner Akçam, Halil Berktay gibi bazı Türk yazar ve akademisyenlerin ifadesiyle, ABD gazetelerinde çıkan makalelerine benzer şekilde “Geçmişinizle yüzleşin. Geçmişimizle yüzleşemezsek ağırlığı daha da artar” şeklinde konuşması ABD’de yakın bir gelecekte “Soykırım Tasarısı”nın Kongre’den geçeceği ihtimalini gösteriyor.BİZDE AĞIRLIK YOKOysa ona “Türkiye’nin ağırlık hissetmesi için bir neden olmadığını, 1915 tehcirinin daha 1800’lü yıllarda Ermeniler tarafından başlatılan isyanlar, katliamlar ve savaşta Osmanlı’yı arkadan vurup düşman ordularıyla birlik olmaları” nedeniyle çıktığı, acımasızca katledilen, yakılan yüzbinlerce Türk’ün kendi diplomatları, gazetecileri tarafından da gözlemlendiği olayların yalnız Türk arşivleriyle değil Alman, Rus, İngiliz ve Amerikan belgeleriyle de doğrulandığı, Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni’nin “Suç bizdeydi, Batı ülkelerinin yalanlarına kandık, Osmanlı’nın başka çaresi yoktu” dediği konuşması açıkça anlatılmalıydı.ABD’nin sayısız tarihçisinin “Ermeni soykırımı yoktur” açıklamaları, asıl soykırımı Ermenilerin Azerbaycan’da yaptıkları kesinlikle anlatılmalıydı. (Bunları en iyi Yusuf Halaçoğlu’ndan öğrenebilirler ama kimseden fikir almazlar malum...)Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Karabağ sorunu çözülmeden Türkiye’nin Ermenistan’la yakınlaşması ihtimaline çok kızmış ve “Kendimi ihanete uğramış hissediyorum” diyerek İstanbul’da yapılacak Medeniyetler İttifakı zirvesine gelmekten vazgeçmiş. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın gösterdikleri çaba da onu ikna edememiş.Yerden göğe kadar haklı değil mi?Obama’nın isteklerini “emir” saymak zorunda değiliz, önce Ermeni iddiası ve Azerbaycan’ı halletsinler, sonra konuşalım.ABD Başkanı “sizlerden çok etkilendim” benzeri sözlerle uyutmasın bizi yani, kim bilir kaç ülkede aynı sözleri tekrarlayacak!

Devamını Oku

İnsanı isyan ettirmeyin!

5 Nisan 2009

Anlatacağım olayın benzerleri eskiden tek başına “hayret edilecek, asla olmaması gereken haber” olarak çıkardı ama artık demokrasi öyle yok edildi, hak arama diye bir şey kalmadı ki benzer haberlerin arkası kesilmiyor.Toplum “duyarsızlaştırıldığı” için de çoğumuz akıl almaz olaylara öylece bakıyoruz.Tunceli Ovacık Jandarma Komutanı olan ve Mareşal Fevzi Çakmak Lisesi’nde Milli Güvenlik dersine giren Yüzbaşı S.B, seçim öncesi okulda: “Türkiye’de bazı tarikatlar önemli yerleri kapmak istiyor. Ben şahsen Türkiye’nin laik yapısını zedelemeyecek, Cumhuriyet’ten yana, Atatürkçü ve sosyal devlet ilkesini benimseyen partiye oy vereceğim” dediği için “bazı öğretmenler tarafından” şikayet edilmiş. (Hale bakın sanki Fransız ihtilali döneminin Fransa’sındayız, millet birbirinin konuşmasını ihbar ediyor, özellikle de laik rejimden yana olan konuşmaları...)Şikayet üzerine Yüzbaşı, İl Jandarma Komutanlığı’nın emrine alınmış, hakkında Cumhuriyet Savcılığı ve İl Jandarma Komutanlığı tarafından soruşturma başlatılmış.Bunu okuyan, duyan her vatandaşın sorma hakkı var: Neden, suçu nedir ki görevinden oluyor ve hakkında soruşturma başlatılıyor?Anayasa’da tarif edilen rejime, Cumhuriyet’e, sosyal devlete, Atatürk’e hak ettikleri önemi vermek ve “oyum onları koruyacağına inandığım partiye” demek nasıl suç olabilir?Gerçekten; ortada açıkça Anayasa’nın “laiklikle ilgili ‘değiştirilemez’ maddelerine” bile el uzatan bir iktidar varken, rejime, Cumhuriyet’e, Atatürk’e canının istediğini söyleyenlere hiçbir yaptırım uygulanmazken ve bunlar “demokrasi” ye bağlanırken, “Anayasa’da suç olduğu” YSK tarafından açıklanmasına rağmen son güne kadar beyaz eşya ve her tür rüşvet dağıtımını sürdürenlere, halka ve medyaya en ağır tehditleri, hakaretleri, saldırıları yapanlara, bu “sözüm ona demokrasi” de insanların en özel konuşmalarını dinleyen ve yaşamlarını dakika dakika izleyenlere tek söz edilmezken sadece görüşünü açıklayan yüzbaşıya yapılan haksızlık nedir?“Uysalız” dediysek “uysal koyun” değiliz herhalde milletçe. Yeter artık, bu olayda soruşturma açılmasına neden olan “suç” ne ise açıklanmasını ve Yüzbaşı’nın görevine iadesini bekliyoruz!*****Hayret, AKP’den türbanlı adaya tepki! Öyle enteresan, öyle olmayacak şeyler duyuyoruz ki ’bakalım daha neler duyacağız’diyor insan. Gaziantep’in İslahiye ilçesinde belediye başkanlığını kazanan DP’li Melike Uludağ görevine başladı ama bu başlamanın çok ilginç bir öyküsü var. AKP, Melike Uludağ’ın adaylığı sırasında İlçe Seçim Kurulu’na “Melike Uludağ başörtülü olduğu için aday olamaz” şeklinde itirazda bulunmuş.Melike Hanım’ın eşi, eski Belediye Başkanı Mehmet Uludağ ise (bir önceki dönemde AKP’nin Belediye Başkanı olmuş, bu seçimde ise aday gösterilmemiş); “İlçe Seçim Kurulu’na bu itiraz yapılmış ama eşimin başı açık fotoğraf vermesi nedeniyle bu istekleri kabul edilmemiş. Bana ‘AKP’lilerin başörtüsüyle ilgili bu şikayetinin basına, kamuoyuna duyurulmaması için’ telkinde bulunuldu. Eşimin başı zaten daha önce de açıktı, bundan sonra işinde Cumhuriyet Kanunları’nın gereği neyse, onu yapacak” demiş.Olaya bakın ki “kadınlar türbanla çalışsın, üniversiteye gitsin” diyen, bu nedenle Anayasa’yı değiştirmeye kalkan, türbanı topluma “kadın dindarlığının tek işareti” olarak empoze eden AKP, başörtülü başkan kendi partisinden olmayınca onu ihbar ediyor. Herkes elini vicdanına koyup söylesin: Sadece bu bile samimiyetsizliği, konunun “türbanlıyı, başörtülüyü korumak/kollamak/hakkını aramak” değil tamamen siyasi olduğunu göstermeye yetmez mi?Ama neyse ki kadın Başkan “dinin, inancın sadece başörtüsüne bağlı olarak değişmeyeceğini, çalıştığı sürece devletin kurallarına uyarsa dindarlığını kaybetmiş olmayacağını” düşünebilen, türban üzerinden siyasi istismar yapılmasına prim vermeyen biri çıktı.Yoksa işine geldiğinde türbanlı kadınları mazlum gösteren, işine gelmediğinde “türbanla çalışamaz” diye şikayet eden iktidarla başa çıkamazdı.Şimdi belki “devlet yardımı alamamak”la kalacaktır ama onu da medya haber alır ve kamuoyuyla paylaşır nasılsa!(Not: Veya “Güneydoğu’da vatandaş tehdit edildi, buna demokratik ortam diyemem” şeklinde konuşan Başbakan belki artık bu konuşmadan sonra “seçim öncesi yaptığımız tüm tehditler demokrasi dışıdır ve geçersizdir” der de AKP’li olmayan, bu nedenle Başbakan’ı fena halde kızdıran belediyeler de yardım alabilir.)

Devamını Oku

Bir demokrasi güldürüsü!

4 Nisan 2009

İnsanın gözünden yaş gelene kadar gülmesi için gazetelerin ilk sayfasındaki haberlere, bu haberlerde gizli “niyet veya çelişkilere” bakmak bile yeterli.Haberlerin yüzde 90’ında milletin nasıl “saf” yerine konduğu, o gizli niyet ve çelişkileri fark etmeyeceğinin zannedildiği tabak gibi ortada...Dünkü haberlerden birkaç tanesine göz atalım ve örtülerini kaldıralım;- Başbakan Erdoğan “Güneydoğu’da seçime tehdit karıştı, evlerin kapısının altından tehdit mektupları atıldı. Buna demokratik ortam diyemem” demiş.İyi de biz Başbakan’ın, “bakanları”nın, belediye başkan adaylarının meydanlarda seçmene yaptığı tehditleri, medyaya yaptığı baskıları ve boykot çağrılarını yazarken, bunların “demokrasiyi ortadan kaldırdığını” söylerken Erdoğan bu uyarılara çok kızıyordu. Durum böyleyken kendisinin canı yanınca bu tepkiyi vermesi çok komik kaçmıyor mu?Ayrıca şu soru da var: Her ne kadar milletvekili seçilmeleri bile kendisinin isteğine bağlı ise de seçilerek bakan olmuş kişiler için “6 Bakanı da atarım” demesi çok mu demokratik bir tavırdır?- Baykal “Kemal Bey iyi bir genel başkan olur mu” sorusuna “Olabilir, neden olmasın” cevabını verdikten sonra eklemiş “Ben Kemal Bey’i sizlerden çok önce fark ettim. Sizlerin görmediği daha ne Kemal Beyler var bu partide...” Tamam, CHP’de çok değerli isimlerin bulunduğunu biliyoruz ama Kemal Kılıçdaroğlu “takdirlerin somut olarak oylarla ortaya konduğu, iyi bir genel başkan olacağı da büyük kitleler tarafından dillendirilen bir isim” olarak öne çıktı 2009 yılında... O sorunun anlamı başka yani, cevap kaçamak ve eksik olmuş.- Adalet Bakanı, emekli olma yaşını yükselten yasa yürürlüğe girmeden birkaç saat önce “13 yaşındaki kızı ile 15 yaşındaki oğlunun sigortalı yapılması” konusunda “Benim haberim yok” demiş. Yoksul ve işsiz, geleceği belirsiz, sigortasız milyonlarca insanın, gencin yaşadığı ülkede bu masala kim inanır? Bir akıllı kendileri mi kaldı Türkiye’de...- Başkanlığını -hâlâ ama hâlâ- Zahid Akman’ın yaptığı RTÜK’te AKP’li üyelerin oylarıyla eski bir imam “kurumun bütçesini denetleyen” Mali İşler’in, RTÜK’te bekçilik yapan eski bir garson ise Personel Dairesi’nin başına müdür yapılmış.Daha önce “imam, garson, bekçi” olmaları değil konu, bu müdürlüklerin “çocuk oyuncağı” olduğunu sanmaları ve kadrolaşma konusundaki “gözlerin kararmışlığı” tablosu...Konunun 40 yıllık uzmanları, en başarılı medyacılar RTÜK’e sokulmazken, yandaşlara bu ne alicenaplıktır?Son olarak Obama’nın “Suudi Kralı Abdullah’ın önünde eğilmesi”ni ABD’nin büyük olay yapması haberi de Türkiye’yi güldürmeyecek gibi değil... ABD bunu utanç verici bulmuş, ya biz Cumhurbaşkanımızla Başbakan’ımızın Kral Abdullah’ın oteline, ayağına gitmesine, onun bayrağı önünde iki yanına oturup fotoğraf çektirmesine ne diyelim?Gülelim mi, ağlayalım mı söylesinler bize! *** Duyarsızlığa alıştırılmak böyle oluyor!Türkiye’de her olayın ardından bir katakulli çıktığı için vatandaş artık gördüğü, duyduğu hiçbir haberin “görünüşteki gibi olduğuna bile” inanamaz durumda.İşte buyrun, helikopter kazası olduğunda da şüphelerimizi, büyük ihmal ve yanlışları belirtmiştik, şimdi kamuoyunun duymadığı bir bilgi ortaya çıkıyor ve devletin resmî kurumu olan “Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu”nun kazadan 1 saat sonra olay yerini ilgili birimlere rapor ettiği anlaşılıyor.Bu rapor verildiği halde kazadan yaralı kurtulan (ama sonra “yeri bulunamadığı için” hayatını kaybeden) gazeteci İsmail Güneş, düşmeden saatler sonra hâlâ 112 Acil Yardım’a yerini anlatmaya çalışıyor “Yaralıyım, donuyorum” diyor, 112 ise onu 20 dk. konuşturarak telefonunun pilinin bitmesine neden oluyordu.Peki neden rapor kullanılmadı? Çok önemli bir soru bu ve sorumluların (112’dekiler dahil) cezalandırılması gerekir değil mi? Elbette öyle ama görün bakın aynen Uludağ’da Ümit Özgen olayındaki gibi hiçbir sorumlu, suçlu asla cezalandırılmayacaktır.Yeni anlaşılan bir başka “katakulli” de “Sabah-Atv”nin satışıyla ilgili... Dün çıkan habere göre Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu raporunda: “Çalık’a iki devlet bankasından verilen 750 milyon dolarlık kredi için teminat gösterilen 7 gayrimenkulun ekspertiz değerinin 9 kat üzerinde ipotek edildiği, ayrıca ortakların koyacağı 450 milyon dolara rağmen 2012-2015 arasında ‘kredinin geri ödeme projeksiyonunda’ 51.1 milyon dolar açık olduğu” bilgisi yer almış.Kim bilir kaç milyon vatandaşın meteliğe kurşun attığı, üç kuruş kredi kartı borcunu ödeyemediği için evine haciz geldiği, çocuklarının eğitimi için bile kredi alamayanların “çocuğunun üniversite kaydını yenileyemediği, eğitimine son verdiği” günlerde “yüzlerce milyon dolar”ın tek kişiye verilmesinden, bunun için 9 kat fazla gösterilen teminata göz yumulmasından, “51 milyon dolar eksik ödeme”den söz ediliyor. Dile kolay!Türk halkını bu tür hukuksuzluklara da, dev yolsuzlukları yapanların veya başka büyük suçlar işleyenlerin cezasız kalmasına da, kısacası duyarsızlığa alıştırdılar. Bir topluma yapılabilecek en büyük kötülük buydu, oldu sonunda...Ama neyse ki ülkenin duyarlı vatandaşları hâlâ kafa yormaya devam ediyor; Erdinç Güvenel isimli okurumuz sık sık duymaya başladığı bir ihtimali bana sormuş, tekrar gündeme geleceği açıklanan Anayasa değişikliğinde “Hiçbir hükümet, iktidarı süresince yapmış olduğu kasıtlı/kasıtsız yanlışlardan, hatalardan dolayı geçmişe dönük olarak sorgulanamayacak ve yargılanamayacaktır şeklinde bir maddenin Anayasa’ya eklenmesi mümkün müdür? Bunu yapabilirler mi?” diyor.İnsan ilk duyduğunda “Yok artık, bu kadarı olmaz. Suç ortaya çıkarsa hukuka böyle bir engel konabilir mi” diye düşünüyor ama burası Türkiye... “Olmaz” diye bir şey yok, en “olmaz”ı bile “olduran”lar çıkabilir.Onun için hak veriyorum endişelerine, korkulu rüya görmektense UYUMAMAK evlâdır... Uykusuzluktan bittik ama dikkatle izleyelim ve bekleyelim!

Devamını Oku

Obama Türkiye’den ne isteyecek?

4 Nisan 2009

Belediye seçimi” denilen ama tam bir “genel seçim” havasında geçen 29 Mart seçimleri sonrasında bütün medya doğal olarak sonuç değerlendirmelerine, analizlerine yoğunlaştı:“Seçmen bu sonuçlarla ne mesaj verdi, hangi olaylar ve söylemler seçmen tercihinde etkili oldu, ekonomik kriz, işsizlik, halkla iletişim ve diğer faktörler” gibi konular tartışıldı. Bunlar elbette önemlidir, hatta oyların toplanması sırasında yaşanan yaygın ve bir saatlik elektrik kesintisi, yargıya yansıyan “sabotaj” şikayetleri, bu seçimde “varolduğu açıkça görülen” 6 milyon ekstra seçmen, 22 Temmuz 2007 seçimlerinin milyonlarca eksik seçmenle yapılmış olması da çok çok önemlidir.Onun için biz de 5 Nisan Pazar günü “Her Açıdan”da bu konulara muhakkak değinecek, ilgili kuruluşları da “milletin endişeleri, tepkileri konusunda açıklama yapmaya” davet edeceğiz.Ama aynı zamanda; “Bundan sonra neler olacak, Türkiye’de yakın gelecekte hangi gelişmeleri, ne tür sürprizleri kesinlikle göreceğiz” sorularıyla birlikte aynı gün (5 Nisan) Her Açıdan’dan birkaç saat sonra Türkiye’ye gelecek olan ABD Başkanı Barack Obama’nın bu ziyaretinin nedenlerini ve “Türkiye’den neler isteneceğini” de en net şekilde öğrenmeye çalışacağız.Obama neden önce sadece Başbakan Erdoğan’la görüşecekken fikir değiştirerek Baykal, Bahçeli ve Ahmet Türk ile de konuşmaya karar verdi?Muhalefet liderleri Obama’ya “Türkiye’yle ilgili hangi gerçekleri” anlatmak zorunda?Batı’nın önemli düşünce kuruluşları ve AB neden “Türkiye laik yönetim yapısını koruyamazsa AB’ye giremez” uyarısı yapıyorlar?Londra’daki G20 (en büyük ekonomiye sahip 20 ülke) toplantısından çıkan “para denetimi ve şeffaflık” kararı Türkiye’deki yolsuzlukları engelleyebilecek mi?Bu seçimde halkın “gerçek sorunları düşünerek karar vermesinde en önemli etken” neydi, gözlerdeki sis perdesi nasıl kalktı?Seçimler şaibeli mi?“Kadınlar türbanlarıyla okusun, çalışsın” isteğiyle Anayasa’yı değiştirmeye kalkan AKP “başörtülü kadın başkan”ı neden ihbar etti?Bunlar ve daha birçok sorunun cevabını;CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen,MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural,AKP’nin kurucularından, eski Başbakan Yrd. Ertuğrul Yalçınbayır,Kamuoyu Araştırmacısı Bülent Tanla,Boğaziçi Üniv. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Prof. Hakan Yılmaz ve Gazeteci Yazar Can Ataklı’nın konuk olacağı Her Açıdan’da arayacağız.ABD’nin Hudson Düşünce Kuruluşu uzmanı Zeyno Baran da programa Amerika’dan telefonla katılacak.Yine hatırlatayım; sonradan “tekrarı yok mu” diye sormayın, maalesef yok... 5 Nisan Pazar, öğlen 12.30’da STAR’dayız, hepinizi bekleriz!

Devamını Oku