Aman ne yakışıklı”, “Ay pek de güzel ve farklı konuşuyor”, “Ermenistan sınır kapısını açın” buyurdu, hemen yapalım ve daha neler neler... Sadece “baktığını gören” gözler Obama’nın da “gerekeni”, kendi işine geleni yapacağını göremiyordu yine.Hükümet, Türkiye’yi “yol haritası belirledik”, “çerçeve belirledik” diye oyalarken soykırım suçlamasına ve Ermenistan’ın Karabağ işgali ile zulmüne son vermesi için elimizdeki tek koz olan Ermenistan sınır kapısını haftada bir gün açmaya karar verdi.“Karabağ’dan asla çekilmeyeceğiz, soykırım iddiasından da vazgeçmeyeceğiz” diyen Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan Ermenistan’a yapılan “Soykırımı anma günü”nde de şöyle konuştu: “Osmanlı İmparatorluğu 94 yıl önce devlet seviyesinde Ermeni soykırımını yaptı. Her masum kurbanın bir acı hikâyesi, bir ailesi var. Ermeni milleti ‘soykırım suçunun kınanmasını’ sağlama çabalarında tek başına değil. Tarihî adalet için mücadele veren Türk aydınlarını destekliyoruz (...) Ama soykırımın Türkiye tarafından tanınmasını Türkiye ile ikili ilişkilerin kurulması için ön koşul olarak dayatmıyoruz.” 1915 öncesinde ve sonrasında Ermeni çetelerinin Anadolu’nun dört bir yanında kestiği, yaktığı, işkencelerle katlettiği Türklerin, hamile kadınların, dedelerin ailesi yokmuş gibi, ilk Ermenistan Başbakanı Kaçaznuni’nin “Bütün hata bizdeydi, Osmanlı’yı arkadan vurduk, tehcire mecbur ettik” sözleri bilinmiyormuş gibi, “tarihî adalet” tek tarafa lazımmış gibi adaletten, ailelerden söz ediyor. Aynen “Taner Akçam, Halil Berktay, Elif Şafak, Fatma Müge Göçek” ve bir grup akademisyenin ABD gazetelerine yazdıkları; “Türk devleti soykırımı inkâr etmesin, kabul etsin” anlamındaki makalelere Ermeni lobilerinin teşekkür yağdırıp methiyeler dizmesi gibi Türkiye’de “soykırıma destek imza kampanyası” yapanlara da minnet duygularını belirtiyor. Ve sıra küstahlığa geliyor:“İkili ilişki için Türkiye’nin soykırımı kabulünü dayatmıyoruz.” Sanki kapının açılmasını daha çok biz istiyoruz da beyefendi lütfediyor, dayatmıyor... Ortada dış politika diye bir şey olmayınca, tek ölçü “Obama’nın dayatması” olup, tavizler verilip, Türkiye dik duramayınca konuşur elbette. Bir de onu dayatsa tam olacaktı zaten.Şimdi bizim hükümet “Ama efendim iki ülke tarihçilerinden oluşan komisyon kurulacak, Dağlık Karabağ’dan ’çekilme süreci için müzakere’ler başlatılacak” oyalaması yapıyor, sınırı açma kararına “mantık kılıfı” bulmaya çalışıyor.Bunların ikisinden de hiçbir sonuç çıkmayacağını ama yine de o kapının artık açılmış olduğunu hepimiz biliyoruz.CESUR TÜRK BÜYÜKLERİBuna karşılık Obama ne yaptı; soykırım sözcüğünü kullanmadan Ermeni tehcirini (Osmanlı toprakları içinde Anadolu’dan başka bir yere nakil) 20. yüzyılın en büyük gaddarlıklarından biri diye niteledi,Ermenilerin Osmanlı tarafından katledildiğini de söyledikten sonra Ermeni diasporasının soykırım için kullandığı, “büyük felaket” anlamına gelen “Meds Yeghern”i kullandı ki kendisinden önceki başkanları bunu yapmamıştı.Ayrıca, olayları çete katliamlarıyla Ermenilerin başlattığını hiç hesaba katmadan (bildiğinden bile emin değilim) yakın gelecekte Ermenistan’la uzlaşma için Türkiye’yi ’soykırıma kabule’zorlayacaklarının işaretini de “1915 olayları insanın insana insanlık dışı davranışının karanlık çehresini bize hatırlattığı gibi, geçmişte yaşananları kabullenmek uzlaşmanın gereğidir” dedi.Bu arada, Obama da konuşmasının bir başka bölümünde “Ermenilerle Türkler arasında ve Türkiye’nin kendi içinde cesur ve önemli bir diyalog sürüyor” derken yine imzacıları kastediyor.Her ne kadar “Ermeni diasporası memnun olmadı” filan dense de onlar Obama’nın “kendilerine yarayan” bir konuşma yaptığını, hedefe yaklaştıklarını anladılar.Obama bu yıl bu kadar söyledi, gelecek yıl 24 Nisan’da “soykırım” da der, sonra geriye kalan ülkelere kabul ettirip “Türkiye’nin AB’ye girişi için kabul etmesi şartını” da getirirler. Sıra gelir toprak ve tazminat isteğine...“20. yüzyılın ilk soykırımcısı Türkler” alınlarına yapıştırılmış etiketleriyle bir 10-15 yılı da toprak, tazminat tartışmalarıyla tüketir, sonunda “bir başka Obama” nın dayatmasıyla onu da kabul ederler.Haydi geçmiş olsun.
Bu işler önce din eksenli kutuplaşmalar, sonra toplumun ikiye bölünüp çatıştırılması, radikal dinci-İslâmcı (din devleti isteyen) yönetimlerin devleti ele geçirmesi ve devletle toplumun önemli kurumlarını dönüştürmesi, arkadan da toplumsal ve kişisel yaşam kurallarının dönüştürülmesi ile “adım adım” yürüyor.Her Müslüman veya “Müslüman çoğunluklu” ülkede (eğer devrimle, ihtilalle yapılmamışsa, krallık/diktatörlükle yönetilmiyorsa, özellikle de göstermelik bir “demokrasi”ye sahipse) İslâm devletine, şeriat kurallarıyla yaşama böyle geçiliyor.Kısa süre önce Amerika’daki gelişmeleri yerinde takip eden, iyi bilen Mehmet Ali Bayar’ın: “ABD ‘ılımlı’ denilen Pakistan’ın da Taliban’ın eline geçmek üzere olduğunu görünce Türkiye için telaşlanmaya başladı zira Türkiye şu anda dünyada laik-demokratik yönetime sahip, şeriata kaymamış tek Müslüman ülke olarak kaldı” sözlerini yazmıştım.Bugünün haberi: Pakistan’da tüyleri ürperten Taliban gerçeği... Aşırı dinci örgüt neredeyse ülkenin tamamını kontrol altına aldı. Taliban, kararlılığını “ABD onbinlerce kilometre uzaktan gelip kadın askerleriyle bizi mi korkutacak” açıklamasıyla gösterirken Amerika “Taliban’ın nükleer silaha sahip Pakistan hükümetini ele geçirmesi”nin korkusu içinde...İşte ABD’nin Afganistan’da kendi başlattığı oyun kısa sürede böyle küresel tehlike yaratacak boyuta gelebiliyor ve “ılımlı İslâm” denilen ülkelerin şeriatçı terör örgütlerinin eline geçmesi hiç de zor olmuyor.Kilit nokta; “adımların başlatılması”... Bir kez başladı mı, hep kadınlar üzerinden, mümkün olduğunca çok kadını türbana-çarşafa sokarak, küçücük kız çocuklarını bile kadın sınıfına alarak köktendinci, gerici akımın yürürlüğe konması gerçekleştirilebiliyor. Daha sonra da ele geçirilen özel ve devlet kurumları ile yaygınlaştırılması ve toplumun “şiddet” yöntemiyle korkutulup sindirilmesi geliyor.İkinci adım ise mevcut devlet gücünü “her fırsatı aleyhine kullanarak” tüm birimleriyle zayıflatma oluyor ki bunu da birçok ülkede “aydın” desteğiyle kolayca sağladıkları deneyimlerle sabittir. (Bugün bizde de birçok gazeteye, TV’ye baktığınızda gözlerinize inanamadığınız, tüm gerçekleri saptıran konuşmalar, açıklamalar görebilirsiniz.)Türkiye’de dikkatler başka konulara çekilir, millete adeta çelik-çomak oynatılırken gözden kaçan hızlı bir değişim yaşanmakta. Bu değişimin, birtakım akademisyenlerin dediği gibi “Müslüman kimliğimizle barışmak”la filan ilgisi yok. Türk toplumu bu iktidar gelene kadar dinine küsmüştü de şimdi mi barıştı veya din, ibadet şimdi mi aklımıza geldi? Saçmalığın daniskasından, milleti budala yerine koymaktan başka bir şey değildir bu tür yorumlar ve zaten yapanların da “iktidarı takdir eden, destekleyen” akademisyenler olduğu bilinmektedir.MİNİK KADINLAR!Olay tamamen çocuk ve kadınlardan başlayarak toplumun “anlayışını, bakış açısını” değiştirmektir. 23 Nisan’da (birden fazla okulda) türbanlı kıyafet giydirilen anaokulu öğrencileri vardı ki bu da artık nadir rastlanan bir durum değil. Eskiden genç kızlar aile, ağabey/baba zoruyla tesettüre sokulurken şimdi “baskıyla yapılıyor” denmesin diye tesettür yaşını 6-7 yaşa indirdiler, bu görüntüler de normal sayılır oldu.Kur’an’da “küçük kız çocukları da kadın sayılsın, çocuklara başörtüsü, türban takılsın” diye bir ifade mi var?Tecavüz olaylarına bakın; önce evlenme yaşını 15’e indirmeye çalıştılar ki 15 yaşındaki kızlar “yetişkin” sınıfına girsin, cezalar azalsın, bu olmayınca “ruh sağlığı” saçmalığının arkasına sığınır oldular. Ve son haber; “Çanakkale’de tam 37 kişi 14 yaşında kız çocuğa tecavüz etti”...Yaptırımı ortadan kaldırarak bu ahlaksızlığa, vahşete imkan yaratanların amacı ne?Dün de Milli Eğitim Bakanlığı’nın Lise ve Ortaokullar Yönetmeliği’nde lise öğrencilerinin nişanlanmasına izin veren kararı gazetelerde “Öğretmenim beni kocaya gönder” esprileriyle yer aldı.Eğitimde bu kadar geri kalmış, bin eksiği olan bir ülkede kala kala liseli kızların nişanı, evlenmesi mi eksik kalmıştı ki acele (uzmanlar “çocukları ve aileleri özendirici olur” derken) bunu değiştirdiler?Bütün mesele önce 15 yaşındaki çocuklara “kadın gözüyle bakılmasını”, sonra da okulu bitirir bitirmez evlenip eve kapanmalarını, AKP’nin (vitrinler dışında neredeyse) tüm bakan ve milletvekili eşleri gibi çalışmamalarını sağlamaktır.Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararı imzalanan uluslararası sözleşmelere de, Medeni Kanun’a da aykırıdır.Ülkedeki değişimlere sessiz kalan sivil toplum kuruluşları ve toplumun kendisi, gerçeği fark ettiklerinde çok geç olacak.Bakın daha neler duyacaksınız! *** Tam bir “gençlik” müzikali Gençler ve “ruhu hep aynı yaşta kalanlar” için desem daha doğru olacak... Neşeli, esprili, kıpır kıpır, gerçek bir müzikal izledim geçen Cuma akşamı...Emre Altuğ, Volkan Severcan, Demet Tuncer isimlerini duyunca mutlaka kaliteli bir eser göreceğimi tahmin etmiştim ama ne yalan söyleyeyim doğrusu bu kadar iyisini de beklemiyordum.Son zamanlarda Türkiye’de yapılan müzikal denemelerinin pek başarılı olmaması, kısa süre sonra kesilmesi insanı etkilliyor, “Acaba yine sıradan bir deneme mi” diye düşünüyor insan “müzikal”i duyunca. Ama bu öyle değil işte, Amerika ve Avrupa’da da şu anda sahnelendiği adıyla “Avenue Q”, bizdeki adıyla “Hayaller Gerçek Olana Dek” hiç şüphesiz diğer ülkelerdeki kaliteye sahip bir müzikal olmuş.Müzik direktörlüğünü Murat Kodallı’nın, yönetmenliğini Volkan Severcan’ın yaptığı, şarkı sözlerini Bora Severcan’ın yazdığı oyunda Emre Altuğ’u ilk kez tiyatro sahnesinde izledim ve ona “Türkiye’de parmakla sayılacak kadar az sayıda olan gerçek müzisyenlerden biri” olarak hissettiğim takdir duyguları ikiye katlandı.Son derece rahat ve başarılı bir tiyatrocu Emre... Demet Tuncer, Engin Alkan, Melda Gür, Bora Severcan başta olmak üzere diğer oyuncular da süper bir performans sergiliyorlar rollerinde...Hayatta gerçek mutluluğu; kendinizin olduğu kadar sevdiğiniz insanların hayallerini gerçekleştirmeye yardım ederek bulabileceğinizi anlatan oyunun özelliği müzikaldeki karakterlerin aslında birer kukla olması... Sanatçılar ellerindeki kuklalarla canlandırıyorlar karakterleri ama bu kadar mı iyi olabilir? Gerçekten hem çok eğleniyor, hem de bu kadar zor bir müzikalin böyle bir başarıyla sahnelenmesinden gurur duyuyorsunuz. (Nasıl da ihtiyacımız var başarı öykülerine, güzel şeyler izlemeye!)Avenue Q’nun diğer ülkelerde oynanan orijinal metninde çok miktarda argo sözcük kullanılmış, bizde bunu minimuma indirmişler, yine de “biraz argo, biraz cinsellik” içerdiği için izleyici yaş sınırı 17’den başlamalı sanıyorum. Oyun 26 Nisan Pazar’a kadar İstanbul Profilo’da, 1 Mayıs’ta Bostancı Gösteri Merkezi’nde sahneleniyor, 20 Mayıs’ta ise Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Çeşme, Bodrum’u da içine alan 2 aylık bir turneye çıkıyor.Çoğunuzun izleme şansı olacak, “bence kaçırmayın” derim!
Türkiye her konuda öyle bir “akıl tutulması” içinde ki, iç politikadan dış politikaya, ekonomik krizden hukuki ve ahlaki tüm değerleri kaybetmeye, “yolsuzluklar” konusundan “Ergenekon davası”na kadar her konu öyle laçkalaştırıldı ki insanların kendi geleceğine de ülkenin geleceğine de hiç güveni kalmadı.Son olarak, bugüne kadar oyunu hep AKP iktidarının görüşlerine yakın şekilde kullanmasıyla tanınan, yorumlarını böyle yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç bile “gidişten endişe duyarak” hükümetin sınırsız güç kullandığını belirtti ve “yargı kararı olmadan suçlu ilan edilen kişilere karşı işlenen suç insanlık suçudur” dedi.Neredeyse memleketteki tüm hukukçular (Ergenekon davasında gerçekten “bir darbe hazırlığı ihtimaliyle ilişkili bazı isimlerin” varlığına inananlar dahil) bu sorgulama sürecinde ciddi hatalar yapıldığını, Ergenekon’un artık “siyasi bir dava, bir hesaplaşma” haline getirildiğini söylerken kendini “daha liberal ve demokrat” olarak tanımlayan bir grup köşe yazarı hâlâ yargıdan önce hükmü verip davayı erken erken (!) sonuçlandırmakta sakınca görmüyorlar. Örneğin; “Türkan Saylan her yaptığını ideolojik olarak ve militanca yapar. Başında bulunduğu örgütün içinde kriminal suça yakınlaştığı anlaşılan insanlar var” diyen Etyen Mahcupyan gibi... Mahcupyan bir de “Pes artık Türkan Saylan da ‘darbeci’ yapılmaz” diyenlerin “Saylan’a güzelleme yaptığını” söylemiş. Peki Etyen Mahcupyan hakkında kesinleşmiş bir suçlama, yargı kararı olmayan bir dernek veya şahısla ilgili “kriminal suça bulaşmış insan” kararını verme yetkisini nereden bulmuş?Bu ne rahatlık? Aynen, bu operasyonların gidişini, örneğin “son dalga”yı eleştiren gazeteleri “Ergenekon örgütüne destek vermek”le suçlayan iktidar yanlısı gazeteler gibi...Bu anlayışa göre; TBMM Başkanı Köksal Toptan da, AKP’nin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da, Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk da, AYM Başkanı Haşim Kılıç da ve neredeyse tüm hukukçular, barolar, sivil toplum kuruluşları ve toplumun büyük kesimi de hukuksuzluğa karşı çıktıkları için “Ergenekon destekçisi” mi sayılıyorlar acaba? Veya Sami Selçuk örneğin, Etyen Mahcupyan kadar bu işi anlamıyor mu, bu mudur?LİBERAL-DEMOKRAT OLABİLMENİN SIRRI?Bir de kendini daha liberal, daha demokrat tanımlayan isimlerin nedense hep “kendi görüşlerine uygun olan veya karşı fikir üretmeyecek olan”larla klanlaşması var. İnsan duruma bakınca demek ki “liberal/demokrat” sıfatları “kendinden olanı sev, farklı düşünenle konuşma” şeklinde değiştirildi Türkiye’de diye düşünüyor... Farklı görüş onların tüylerini diken diken ediyor, aynı masaya oturup tartışmaya bile yanaşmıyor (aynen Ermenistan’ın ‘soykırım’ iddiasında yaptığı gibi), bin mazeret arayarak kaçıyorlar. Şimdi de “liberal-demokrat” yazarlardan bir gruba AKP’den yine “siyaset akademisi” toplantılarına katılmaları için teklif yapılıyormuş, ismi geçen yazarlardan bazıları “teklif gelirse katılırım” demiş. Artık hiçbir şeye şaşırmamak gerekiyor ama yine de şaşırtıcı bir haber bu, çünkü adı geçenlerin çoğu bugüne kadar Anayasa Mahkemesi dahil olmak üzere devletin en önemli kurumlarını “anti demokratik” bulduklarını söylemişlerdi. Peki ülkede bu kadar anti demokratik bir ortam yaratan, seçmeni tehditten “yargıya müdahale”ye kadar yapılmayacak her şeyi yapan bir partiye, bunu da bırakın “herhangi bir siyasi partiye akıl hocalığı” görevi üstlenmesi (soru sormak, dinlemek farklı, akıl vermek çok farklıdır) bir gazeteci için çok mu doğaldır? Yoksa bu da demokrat/liberal gazetecinin görevlerinden biri midir? Katılmadan önce “bir partinin adamı” etiketini iyi düşünmeleri gerekiyor!YARGIYA MAHALLE BASKISIBu haftanın en önemli olayları arasında “din ve vicdan özgürlüğündeki sorunlar” diyerek “kamusal alanda dinî kıyafet yasağı”nı kasteden, yargıç tarafsızlığının “mahalle baskısı” ile ortadan kaldırılmasından, “demokratik siyasi iradenin vesayet altına alınması”ndan söz eden AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın konuşması, Ergenekon, Adli Tıp, Ermenistan sınır kapısının açılma ihtimali, ÇYDD’ye saldırılar vardı. Ve 23 Nisan’da bazı öğrencilerin törenlerde şok etkisi yaratan “iki farklı görüntü”sü... Üzerinde çok düşünülmesi gereken konular.Pazar günü Her Açıdan’da; Emekli Büyükelçi, CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ, İstanbul Üniv. Kamu Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oktay Uygun, Galatasaray Üniv. Ceza Hukuku Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal, Adli Tıp’tan istifa eden Psikiyatrist Doç. Dr. Ayten Erdoğan, Ergenekon davasında savunma avukatı olarak görev yapan Av. Vural Ergül ve programa telefonla katılacak olan ÇYDD Bşk. Türkan Saylan’dan merak ettiğimiz birçok sorunun cevabını öğreneceğiz. Kaçırılmayacak bir tartışma, hepinizi beklerim.
ABD Başkanı bizden daha küçük ve önemsiz ülkelere de gidiyor ama Türkiye’deki kadar abartıyla ve “emir eri” tavrıyla karşılaşmıyor. Karşısında çok daha dik, tavizsiz durabiliyor onlar...Türkiye’ye geldi, “Ermenistan işini çabuk bitirin” dedi, o “tak” diye emretti bizimkiler “şak” diye yerine getirmekteler.Yoksa gecenin yarısında, “aman Obama’nın 24 Nisan konuşmasına yetişsin” diye koca Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı etekleri tutuşmuş gibi neden “ilişkileri normalleştirmek için Ermenistan’la anlaşmaya vardık” açıklaması yapsın?Ne normalleşmesi, ortada bu kadar ciddi sorunlar dururken yapılana olsa olsa “anormalleşme” denir.Efendim ayıptır hatırlatması (zira daha bir hafta-on gün önce oldu) biliyorsunuz Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisian “Yukarı Karabağ’ı kesinlikle Azerbaycan’a vermeyeceğiz, Türkiye ile uzlaşma ‘ön koşulsuz’ gerçekleşecek” demiş, o arada “soykırım iddiası” na değinmeyi de tabii unutmamıştı; “Bütün dünyayı arasanız ‘Türkler soykırım yapmamıştır’ diyecek tek bir Ermeni bulamazsınız”...Ermenistan, çok uzun yıllardır Avrupa ile ABD’de yoğun şekilde “soykırım iddiasına ikna” çalışması yapan Ermeni lobileriyle birlikte bu azmi, kararlılığı, asla geri adım atmamayı hâlâ ısrarla sürdürürken Türkiye ne yapıyor; içerde kendi vatandaşlarına işin önemini azaltmak için “çerçeve belirledik, yol haritası çizdik” gibi şifreli açıklamalar yaparken “Ermenistan’la sınır kapısının çok yakında açılacağı” mesajını dünyaya yayarak ABD’de de Obama’ya “Ermeni diasporasını yatıştırmak için” koz ve taviz veriyor. Ne kadar süre için?Sadece bu yılın 24 Nisan’ını (Ermenilerin soykırım yıldönümü olarak kabul ettiği gün) atlatmak, Obama’nın bugün yapacağı konuşmada “soykırım” sözünü kullanmasını önlemek için... Seneye ne olacak?“Bugünü kurtar” da seneye Allah kerim... Uzun vadeli dış politikaya ne gerek var, içerde günü kurtarma politikaları alavere, dalavere nasıl yürüyorsa dışarda da günü gelince düşünürüz.“İki devlet, bir millet” dediğimiz Azerbaycan’ı fena halde kızdırmak, Türkiye için çok önemli olan Nabucco yerine “doğalgaz için Rusya ile ortaklığa gitme kararı” almalarına neden olmak mı dediniz, boşverin canım önemi yok. Onlar bize (Türkiye’ye değil, hükümete) ABD’nin sağlayacağı kadar önemli bir destek verebilirler mi?İHANET!Azerbaycan’a giden Türk Delegasyonu’nun CHP’li Başkanı, emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ dün yaptığımız konuşmada “Azerbaycan halkı Türkiye’nin kendilerine ihanet ettiğini düşünüyor” dedi. Ermenistan’ın değişmez, katı tutumuna karşılık Türkiye’nin yaptığına bakınca hiç de haksız değiller.Türkiye Ermenistan sınırının açılması için Ermenilerin “Türkiye’yi dünyaya soykırımcı tanıtma” çabalarından vazgeçmesini (ilk Başbakanları Kaçaznuni’nin açıklamasına bakmalarını) ve Karabağ sorununu halletmelerini istemek zorundaydı. Elindeki tek koz “sınır kapısı” idi. Oysa sadece “ortak bir tarih komisyonu kurulması” için verilen vaad Türk Hükümeti’ne yetti. Sınır kapısı açıldıktan sonra Ermenistan yine “Tabii kuralım ama masaya oturmadan önce soykırımı kabul edin” derse hiç şaşırmasınlar.Sarkisian, arkasından da “toprak ve tazminat” taleplerinin geleceği kesin olan bu iddiadan “vazgeçmeyeceklerini” peşinen açıkladıktan sonra komisyon kurmanın ne anlamı var?Ben asıl Başbakan Erdoğan’ın kısa süre önce söylediği; “Şartlarımız kabul edilmeden, Azerbaycan sorunu çözülmeden sınır açılamaz” sözünü merak ediyorum. Madem taviz verilecekti, neden aksini söyledi, oyuncak mı bu?Sorunlar çözülmeden Ermenistan sınırının açılması Türkiye’ye ciddi zararlar olarak geri dönecektir!*****Pakistan da bitmiştir!Taliban militanları Pakistan’ın başkenti İslâmabad’a 100 km uzaklıkta, kilit öneme sahip Buner bölgesinin kontrolünü de ele geçirmiş. Oysa Pakistan, Taliban zulmünden kaçan Afganistan halkı için bir sığınaktı geçmişti. Hasta ise erkek doktora gitmesi, doktor ise mesleğini yapması yasaklanan, bu nedenle ağır hastalıklardan kurtulmayan kadınlar hayat hakkı için “ılımlı Müslüman ülke olan” Pakistan’a kaçıyorlardı.Gördüğünüz gibi ılımlı, kaçabilecek ülke bırakmıyorlar. Müslüman ülke oldu mu terör baskısı ve diktatör baskısı birlikte geliyor. Geriye kala kala bir Türkiye kaldı. İç ve dış kaynaklı gelişmeleri tüm dikkatimizle izlemek, ülkemizin özgür rejimini elden kaçırmamaya çalışmak son şansımız değil mi, söyleyin!
Necati Cebe isimli okurumuz gönderdiği mailde; “Doğan Holding hakkını bağımsız yargıda arayacakmış. Önce bağımsız yargıyı arasın; bulabilirse külahını göğe atsın” diyor... İktidarın, kendilerine ait veya yandaş olmayan, eleştiren, yolsuzlukları, dünyanın diline düşen hukuksuzlukları gündeme getirebilen, insanlar ekmeğe muhtaç durumdayken gazete ve TV’lerinde “ekonomik durumu adeta başka bir ülkeden söz eder gibi güllük gülistanlık gösterenler” dışında kalan medya kesimine yapılan ve giderek “gözdağı vermek”ten “yok etme” noktasına getirilen baskılara gelen tepkiler milletin bu numaraları hiç yutmadığını gösteriyor.Aynen son Ergenekon operasyonunda Prof. Dr. Mehmet Haberal ve diğer rektörlerin tutuklanmasının, ÇYDD ve ÇEV gibi “çağdaş eğitim sağlayan” kuruluşlarla yöneticilerine yapılanların, ev aramaların, gözaltıların yutulmadığı gibi... Bu olayın hemen arkasından, Bedrettin Dalan’ın “O araziyi 19 yıl önce biz aldık ama bölge ‘askerî alan’ ilan edildi ve 15 yıldır yolu kapalı. 12 yıl önce beni bile sokmadılar” dediği arazide bulunan silahlara kimsenin inanmadığı gibi...Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker “Bu ülke eskiden ‘konuşan Türkiye’ idi, şimdi ‘konuşmaya korkan Türkiye’ oldu” diyor.Cavit Ateş isimli bir mühendis okurumuz “Artık herkesin deprem çantası gibi, hapishane çantasını da hazırda tutması gerekir, kimin kapısının çalınacağı belli değil” diyor.Amerikan Anayasa Mahkemesi iki gün önce aldığı kararla “Otomobillerin de evler gibi özel yaşam alanı olduğunu, polisin ‘savcılıktan alınmış geçerli ve makul bir şüphe ile düzenlenmiş arama emri’ olmadan bir şüphelinin arabasını arayamayacağını” bildirmiş... “Geçerli ve makul, mantıklı şüphe”... Türkiye’de bırakın ev, araba aramayı, “şüpheli” diye tutuklanarak “suçu kanıtlanmış, mahkumiyeti kesinleşmiş en ağır cezalılara” bile verilmeyen hücrelere atılanlarda bile makul şüphe aranmıyor.Ve sonra Başbakan veya bakanları çıkıyor: “Burası hukuk devleti, yargıya güvenin”... Bu güven dediğiniz şey öyle emirle filan olmaz, yargıyı güvenilir hale getirirsin, ülkeyi hukuk devleti yaparsın, insanlar o zaman güvenir.Yeni bebeği olan bir okuyucu da “Ülkemde hiçbir şeye güvenim kalmadı, bebeğimi alıp başka bir köşeye mi kaçayım, geleceğinden korkuyorum” diyordu dün...Özgür Türkiye yerine “korkan, sindirilmiş Türkiye”yi başarıyla yarattılar, tebriki hak ediyorlar doğrusu!Ve bence dün önemli haberlerden biri AKP’ye en yakın gazetelerden olan Zaman’ın yazarı Ali Bulaç’la ilgiliydi. Bulaç yazısında: “Bizim gibi hükümetin görüşleri dışında düşünen ve eleştirel bakan yazarlar cezalı. 2002’den bu yana AKP’nin hiçbir toplantısına çağrılmıyorum, biri önerecek olursa hemen ismimin üstünü çiziyorlar” demiş. AKP “kendisine yakın, her daim destekleyen” medyada bile bu baskıyı uyguluyorsa gerisini tahmin edebilirsiniz.Gerçekle hiç mi hiç bağdaşmayan, tamamen “Ben istersem neden yaratır ve sizi perişan ederim” mantığını ortaya koyan, uydurma iddialarla “iktidarı eleştirme ve gerçekleri topluma duyurma görevini yapabilen medya kesimi”ni susturmayı hedefleyen girişimler demokrasi adına utanç verici noktaya geldi. Devlet bankalarından yeni krediler alarak bütün medyayı ele geçirebilirlerse ancak o zaman rahatlayacaklar.Türkiye aldatıcı açıklamalar nedeniyle geç fark ediyor olanları ama diğer ülkeler ve medyaları anında görüyor, en ağır şekilde eleştiriyor. “Dikta rejimi gibi” uyarıları boşuna gelmiyor.Tek tek her vatandaş ülkedeki antidemokratik baskılara tepkisini göstermek zorunda... Çok geç olmadan!
Sizin “bugün” okuduğunuz haberleri biz “dün” görmüş oluyoruz tahmin edeceğiniz gibi... İç ve dış haberlerin yüzlercesi önümüze gelince, hepsini bir arada görünce de çoğu kez gözlerimiz faltaşı gibi açılıyor; “neresinden başlayacağım ben şimdi bunların, al birini vur ötekine” oluyoruz...Örneğin “Fransa’da makam uçağı tartışması” var dış haberlerde... Fransız Cumhurbaşkanlığı, Sarkozy’e yeni bir uçak alınacağını (ikinci el uçak ve Fransa dünyanın en zengin 8 ülkesinden biri, G8’de) açıklayınca ülke karışmış, muhalefet “Bu kriz ortamında bu kadar harcamanın israf olduğunu söyleyerek” ayaklanmış. Biz G8’de değiliz, her ne kadar Başbakan, partisi ve kendisine bağlı TV kanalları “güllük gülistanlık ekonomi tabloları” çiziyorlarsa da işten atılanların, iflas eden iş yerlerinin, açlığın, umutsuzluğun ayyuka çıktığı, yabancı ekonomi uzmanlarının daha seçim öncesinde “Türkiye IMF’yle anlaşmayı geciktirirse ekonomisi çöker” demesine rağmen hâlâ bu anlaşmadan söz edilmeden “teğet geçiyor, az etkileniyoruz” açıklamalarının sürdürüldüğü Türkiye’de yaşıyoruz. Ama iki uçak varken 61 milyon dolarlık yeni bir uçak alınması haberiyle ülke karışmadı. Bir iki cılız ses, tepki dışında kimsenin sesi duyulmadı. Karınlar aç olsa da gönüller zengin (!) olsun, burada önemli olan budur. Afferinn!Bir başka haber “son yılların en büyük bilgisayar korsanlığı”... Wall Street Journal gazetesi 300 milyon dolarlık ‘Joint Strike Fighter’ savaş uçağı projesinin ‘hacker’lar tarafından saldırıya uğradığını ve proje ile ilgili tüm bilgilerin hackerların eline geçtiğini yazmış Pentagon’un bilgilerine dayanarak. Okur okumaz insanın beyni hemen “29 Mart seçimindeki bilgisayar hileleri ve hacker müdahalesi” iddialarına atlıyor.Elektrikler kesildikten sonra değişen sonuçlara... ABD’nin Pentagon’undaki olağanüstü korumalı sistemine hacker müdahalesi bu kadar kolaysa Türkiye’de neden o-la-ma-sın? Neden araştırılmadı? Muhalefet de acaba “Aman oylarımızı arttırmışken bir tatsızlık çıkmasın” diye düşünmüş olabilir mi?Yolsuzluk denetimi de iktidarda...Ve Türkiye’den son haberler... Başbakanlık Teftiş Kurulu “Yolsuzlukla mücadelede en üst birim oluyor”... İktidar partisi yolsuzlukla mücadeleyi çok iyi başardığı (!) için olmalı, tüm mücadele iktidarın eline bırakılmış. Muhalefet partileri CHP ile MHP ise buna şiddetle karşı çıkmışlar.Düşünün şimdi; bu partilerin haksız olduğu söylenebilir mi? Aynen hakim ve savcıların siyasi iradeden bağımsız bir kurul olan Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından atanması ve bağımsız olması gerekirken Adalet Bakanlığı tarafından atanmaları gibi...İktidarın, bir yandan “yargı bağımsızdır, herkes güvensin” derken “yüksek yargı dışındaki” yargıyı ısrarla kendisine bağımlı tutması gibi... Burada da örneğin AKP ile ilgili yolsuzlukları AKP’ye bağlı bir teftiş kurulu denetleyecek... Tam bir aldatmaca değilse nedir?Başbakan Erdoğan seçim sonrası suskunluğunu, hele de ülkeyi ayağa kaldıran, en “AKP yanlısı” yazarların bile, Ertuğrul Günay gibi kendi bakanlarının bile tepki gösterdiği son Ergenekon operasyonlarında dahi koruduğu sessizliği nihayet bozmuş ve: “Adli soruşturmaları ‘bağımsız’ mahkemeler yürütür, kimseye ayırımcılık yapılamaz, uluslararası hukuk belgeleri gayet açıktır. Türkiye demokrasi yolunda emin adımlarla yürümektedir. Bırakalım yargı işlesin, (...) Biz yargıya ancak yardımcı oluruz. Türkiye hukuk devletidir, yasama-yürütme-yargı birbirinden bağımsız çalışır” demiş.Tabii “Milli egemenliği aşındırmak isteyenler var (...) Ne yazık ki demokrasiye yönelik tehditler milletin meclisi içinden de avukatlar bulabiliyor” vurgusunu unutmamış.Başbakan Erdoğan’ın “bu operasyonlar siyasi değil, hukukidir” dediği, son operasyonu da “gayet doğal” bulduğu ve Baykal’ın “Ergenokon’un avukatlığı” konusundaki sözünü gündemde tuttuğu görülüyor.Şimdi birilerinin ona “ülkenin neredeyse tüm hukukçularının, medyasının büyük çoğunluğunun, dünya medyasının ve Türk toplumunun neden bu sözlere inanmadığını” anlatması gerekiyor. Neden savcılık örneğin “Saylan ve Mergen’e yapılanları biz değil, polis planladı” dedi?Madem ki iktidarın ilgisi yok, Milli Eğitim Bakanı ile Kültür Bakanı’nın açıklamalarına ne diyeceğiz? Madem ki burası hukuk devletidir ve kimseye ayırım yapılamaz Deniz Feneri’nin Türkiye’deki ayağı nerede? “Yargı bağımsız” ise HSYK’nın başında neden Adalet Bakanı ile Müsteşar var? Bir de; Baykal o sözü Erdoğan’ın “Ben Ergenekon’un savcısıyım” sözü üzerine söylememiş miydi? Hangisi doğru “yargının işi” mi, “iktidarın işi” mi?Ağır geliyor insana aptal yerine konmak değil mi? Aynen öyle!
Tam şu sıralarda AKP’nin “ne kadar demokrat” olduğunun duyurulması, topluma “hatırlatılması” gerekiyor ya, olup bitenlerden sonra “partinin kendisinin dile getiremediği” bu iddiayı bazı akademisyenlerden duyuyoruz.Demek ki seçim öncesi seçmene bizzat bakanlar, belediye başkan adayları tarafından yapılan bütün o tehditler, medyaya açılan savaş, “bu grubun gazetelerini almayın” diyerek yapılan boykot çağrıları, medyadan, yargıdan başlayarak sokaktaki vatandaşa kadar yayılan baskılar, bu kapsamda Doğan Grubu’nu çökertmek amacıyla haksız yere çıkarılan ezici ağırlıktaki vergi cezası hep iktidarın “çok demokrat” olmasından kaynaklanıyordu da bu akademisyenler dışında kimse demokrasiden anlamadığı için millet fark edemedi...ABD ve AB’nin düşünce kuruluşları ve medyaları, ABD İnsan Hakları Raporu, Avrupalı bilim adamları hep aynı yanılgı içine düşerek Türkiye’de siyasi baskının dayanılmaz boyuta geldiğini yazdılar, söylediler.BBC, Reuters ve diğerleri Ergenekon operasyonlarının “cadı avı”na, cumhuriyetçi insanlar ve kurumlarla hesaplaşmaya, güç savaşına döndüğünü “demokrat” kelimesinin anlamını bilmedikleri için haber yaptılar.Türkiye’de tüm hukukçular ve sanatçılara kadar tüm kesimler yine aynı nedenle -özellikle son operasyonda- kamu vicdanının yaralandığını haykırdılar.İyi bir şey yine de öğrenmek (!)... Geç olsun, güç olmasın...Dün başlayan bir röportajda Prof. Nilüfer Göle “AKP’nin seçimi daha İslâmcı olduğu için değil, daha demokrat olduğu için kazındığını” söylemiş.Biz sosyolog değiliz ama bu terimlerin anlamını gayet iyi biliyoruz; “İslâmcı”nın “daha”sı olur mu?Yine “dindar”la, “İslâm”la “İslâmcı” arasında bir kavram kargaşası yaratılmıyor mu?Dindarın “daha dindar”ı olabilir ama dine dayalı yönetim isteyen, dini siyasallaştıran İslâmcılığın “daha”sı olmaz. Ya İslâmcıdır yani bütün toplum yaşamının ve devlet yönetiminin “İslâmi kurallara dayalı” olmasını ve insanların giyiminin ve ibadetinin bile devlet tarafından yönetilmesini ister ve “herkesin dinini inancını özgürce yaşadığı, baskı hissetmediği laik-demokratik sisteme karşı” olur ya da bunun tam aksi görüşte olur. Arası yoktur bunun...Varsa Sayın Göle’den açıklamasını isteriz doğrusu, öğrenmek gerekir.KARARI KİM VERDİ?Kültür ve Turizm Bakanı Günay da “Ergenekon’da 12. dalga” denilen son operasyonu 12 Mart sonrasına benzetmiş ve “Ergenekon süreci AKP’nin aleyhine işliyor” demişti (arada nasıl bir ilişki kurdu acaba), herhalde partisinden gelen tepkiler üzerine bir yazılı açıklama yaparak sözlerini tamamen değiştirmiş, yumuşatmış. Bakalım koltuğunu koruması için yeterli olacak mı?Hepsi ilginç ama bütün bunlar arasında en ilginç olay dün VATAN’ın manşetinde bulunan; “Savcılık kaynaklarına göre Prof. Türkan Saylan ve Tijen Mergen hakkındaki ev araması ve gözaltı kararı polisin talebi üzerine alındı” haberiydi.Toplum tepkisi arş-ü alâya çıkınca sorumluluk polisin üstüne atılacak, bitecek demek ki...Peki, hukuki olarak gözaltı kararlarını savcılık, tutuklama kararlarını hakim verirken nasıl oluyor da polis bu kadar ciddi bir konuda masum ve saygın insanların evini en özel eşyalarına kadar aramak, tüm evraklarına, bilgilerine, bilgisayarlarına el koymak, iki gün nezarette Çin işkencesi şartlarında yaşatmak üzere inisiyatif kullanabiliyor?Bu iş oyuncak mı, insanların onuruyla oynamak, hiçbir ilgileri yokken zulmetmek bu kadar basit mi?O “Polis”, İçişleri Bakanlığı’na bağlı değil midir, kimden emir alarak operasyona kalkışıyorlar? O emri kim verdi? Daha önce “operasyonları polis mi hazırlıyor” diye sorulduğunda savcılar “Hayır efendim, olur mu öyle şey” dememişler miydi?Sonra “Biz bu operasyona polisin özetine bakarak karar verdik” demediler mi, bu TV’lerde yayınlanmadı mı?Milli Eğitim Bakanı Çelik “Saylan ve Mergen’e yapılanlar çocukları eğittikleri için yapılmadı” diyerek nedenini pekalâ bildiğini ağzıyla açıklamadı mı?Bütün sorun bu işlere kalkışanların herkesi “saf”, bir kendilerini “akıllı” zannetmelerinden oluyor.Durum bu değil, onun için çıkıp paşa paşa özür dilesinler... Özür dilemek büyüklüktür.Büyüklük göstermek yeteneği ve saygısı olanlar için tabii!
AKP Hükümetinin ve bakanlarının ya ptığı hataların, düştüğü çelişkilerin ardı arkası kesilmiyor. Seçim öncesi seçmene yaptıkları “Bizi seçmezseniz Ankara’yla işleriniz yürümez, iliniz / ilçeniz yardım alamaz” tehditlerinin şimdi seçilen bazı AKP’li başkanlar tarafından devam ettirildiğini görüyoruz, bu bir. Balıkesir Sarıbeyler Beldesi’nde seçimi kazanan AKP’li Başkan’ın, kendisine oy vermediğini bildiği, Anavatan Partili adayın konvoyunda gördüğü kişilerin işyerlerini kapattırdığı haberi vardı dün.Dört kahvehane ile bir depo kapatılmış. Kapattığı işyeri sahiplerinden biri; “29 Mart seçimi öncesi ruhsatların yenileneceği söyleyerek ruhsatlarımızı aldılar. İstenen şartları yerine getirmeme rağmen ruhsatımı geri vermediler” diyor. Bundan sonra seçimlerin halini düşünün, o pek “liberal”, iktidar pohpohlayıcısı arkadaşlar da düşünsünler, acaba oylar nasıl özgürce verilebilecek , zaten padişahlık gibi liderin emriyle yürüyen siyasette seçmen özgürlüğü, demokrasi nasıl sağlanacak?Sayelerinde akıl almaz bir ortam yaratıldı Türkiye’de, ellerinden gelen yardımı esirgemedikleri için kendilerini kutlasınlar.DEMİREL DE Mİ “DARBECİ”? Kabinede revizyon yapılacak, belki ben de giderim korkusuyla dili hiç durmayan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in TV ekranlarında neredeyse eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i de “darbecilikle” suçlamasını ve “kara leke” vurgusunu unutmak olmaz, bu da iki... Olmaz çünkü artık bunların yaptığı gafları duydukça saçları dimdik oluyor insanın...Prof. Dr. Mehmet Haberal’ı yolcu etmek için havaalanına giden Demirel’in “Ergenekon’un arkasında durduğunu” iddia eder ve alana gitmesinin “siyasi hayatında bir kara leke” olduğunu söylerken Hüsamettin Cindoruk’un konuşup insanları aydınlatmasını engellemeye çalışmayı da unutmuyor:“Onu dinlerken, aman Allah’ım bu bizim tanıdığımız Cindoruk mu diyorum”...“Bizim tanıdığımız” olmak için bütün hukuk dışı eylemlerine, söylemlerine arka çıkmaları gerekiyor ya... Aynı Hüseyin Çelik, “12. dalga” dedikleri dalganın hemen ertesinde “Suçluluğu kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur, biz buna inanırız” dememiş miydi? Yazdığım için gayet net hatırlıyorum, tekrarlaya tekrarlaya söylemişti en önemli hukuk kuralını. Peki dünya çapında ünlü bir cerrah olan Mehmet Haberal’ın hangi suçu kanıtlandı ki, onu yolcu eden (ve iki kez darbeyle iktidardan indirilmiş, hapse bile girmiş olan) Demirel’i yüzü kızarmadan “darbe desteklemekle” suçlayabiliyor, “kara leke”den söz edebiliyor?Taraf gazetesi örneğin, kanıtlanmış bir suç olmadığı halde tutuklanan rektörler için ne hakla “Postallı hocalar” manşeti atabiliyor, bu yargıyı etkilemek, yargısız infaz yapmak değil midir? İstediği zaman bir medya kesimine savaş açan, boykot çağrıları yapan Başbakan veya Adalet Bakanı bunlara neden hiç ses çıkarmıyor?ASIL KARA LEKETürkiye’de asıl kara leke, demokrasinin ortadan kaldırılarak rejimin bir baskı rejimine döndürülmesi, buna paralel şekilde toplumun “daha dindarlaşıyoruz” diye aldatılarak “Arap adetleriyle” dönüştürülmesi, rejimin tehlikeye düşmesini engelleyecek tüm sivillerin ve sivil kurumların susturulması, devletin “3. erki” olan yargının diğer iki erk “yasama ve yürütme”nin baskısı altına alınması, bazı cemaatlerin ülkenin siyasetini yönlendirecek güç kazanmasıdır.Asıl kara leke, adına “hukuk devleti” denilen bir devletin hukuksuz hale getirilmesidir. Onun için başkalarının “leke”li olduğunu iddia edenlerin önce dönüp kendi lekelerine bakmaları gerekiyor. Medeni bir ülkede olsa Hüseyin Çelik, Demirel’den de, Haberal’dan da özür dilemek zorunda kalırdı!Kültür ve Turizim Bakan’ı Ertuğrul Günay’ın son Ergenekon Operasyonu ve Türkan Saylan için söylediği ve gazetelere manşet olan sözler başlı başına bir yazı konusu olabilir.Dışişleri Bakanı Babacan’ın; Türkiye’yi temsil ettiğini ve böyle bir davranışa asla hakkı olmadığını unutarak Ermenistan Cumhurbaşkanı’nın kapısının önünde kendisiyle konuşan Azerbaycan Dışişleri Bakan Yardımcısı’nı azarlaması, adamın uğradığı şokla “kapıları karıştırmasına” gülmesi, sonra da Türk Dışişleri’nin gazetecilerden bu rezaletin “yazılmamasını” istemesi ise bir başka skandaldır.Türkiye’yi “20. yüzyılın ilk soykırımcısı” yapmaktan, arkasından “toprak ve tazminat” taleplerini gündeme getirmekten asla vazgeçmeyecek olan Ermenistan’a hiçbir sorun çözülmeden “alicenaplık” yapmak ve Obama’yı da memnun etmek uğruna Azerbaycan’ı kırmaktan çekinmeyecekleri görülüyor.Buna pişman olacakları ayrı mesele ama her şeyden önce Babacan Bey’in “hakaret özgürlüğü olmadığını” öğrenmesi gerekiyor.Kısacası Bakan’lar müthiş doğrusu!