İngiltere’yi örnek gösterince bana kızanlar var, gel de gösterme. Dün “en önemli dış haberler”in tepesindeki haber şöyle başlıyordu: “İngiltere’de kelleler koptu. Daily Telegraph gazetesinin günlerdir devam ettirdiği kampanya sonucunda ‘aralarında Başbakan ve Bakanların da bulunduğu’ birçok milletvekilinin özel harcamalarını devlete ödeterek milyonlarca sterlinlik yolsuzluk yaptıkları ortaya çıkmıştı. Dün parlamentoda tartışılan bu konu sonrasında bir iktidardan, bir muhalefetten, iki de Lordlar Kamarası’ndan vekil ve lordlar siyasi kariyerlerini sona erdirmek zorunda kaldı”... Ne kadar ilginç ve aynı zamanda önemli bir haber değil mi? Onlar için tarihî bir olay olduğu kesin ama bizim için de aynı derecede önemli olduğu tartışılmaz.The Times, Guardian, Daily Telegraph, Daily Mail gibi İngiltere’nin önde gelen gazetelerinin üzerine gittiği olayın haberini Guardian “Meclis’te katliam yaşanabilir”, Times “Parlamento’nun en karanlık günü” başlığıyla verirken Dail Mail: “Görevden alınmaları yetmez, bu adamları yargı önüne çıkaralım, hesap versinler” manşeti atmış ve okuyucuların katılması için bu konuyu anket haline getirmiş.Gayet net şekilde görüldüğü üzere İngiltere gibi demokrasiyi, basın özgürlüğünü hazmetmiş, gelişmiş ülkelerde iktidar veya muhalefetle ilgili olayların üzerine tüm basın özgürce gidiyor. Dürüstçe ve özgürce istediği manşeti atıyor. İktidar partisi veya bir başka parti bunu yaptığı, kampanyalar açarak siyasetçilerin yargıya hesap vermelerini istediği için onlara karşı halkı “BOYKOT”a çağıramıyor. İktidar partisi bu gazete gruplarından herhangi birine “tarihte benzeri görülmemiş, nedeni de olmayan bir vergi cezası” çıkararak hem o gruba, hem de bütün basına gözdağı verip susturmaya kal-ka-mı-yor.İktidar partisi veya bir başka partinin “medyanın büyük bir bölümünü ele geçirmesi” mümkün o-la-mı-yor. (Bu arada Türkiye’de iktidar gazetecileri ve ona yakın duran gazetecilerle akademisyenler iktidarı eleştiren, gerçekleri açıkça dile getiren programlara -daha doğrusu her partinin hatalarını ve tabii iktidarınkileri de dile getirenlere- katılmaktan kasıtlı olarak kaçıyorlar ama özgür gazeteci ve akademisyenler bu ayırımı yapmıyor. Örneğin onlar da iktidar yandaşı gazetelerle TV programlarında açıklama yapmasalar, dikkat etseler daha mı doğru olurdu, bir düşünsün bakalım “siyasi partilerin adamı” olabilenler... Bu hafta programa davet ettiğim iktidara yakın bir köşe yazarı “durun önce Zekeriya Karaman ile Zahid Akman’a sorayım” dedi ve sonra “gelemeyeceğini” bildirdi, böyle özgür basına ağlamaz mısınız?)CİDDİ SORUNLARLA BOĞUŞAN TÜRKİYEDevleti yöneten parti bile olsa İngiltere’de gereken yapılabilir, ya Türkiye’de? Dokunulmazlık nedeniyle “hakkında suç dosyası bulunan” insanlar en üst mevkilere çıkabildi, dosyalar rafa kalktığı gibi iktidar “dev yolsuzluk” olaylarının üstünü örtmeyi başarabildi, yargı sürecini aylarca geciktirebildi. Deniz Feneri yolsuzluğu Alman yargısı tarafından ortaya çıkarılmasa Türkiye’de asla öğrenilemezdi. Melih Gökçek’le ve diğer belediyelerle, Şaban Dişli ve diğer bazı iktidar milletvekilleriyle ilgili yolsuzluklar karanlıkta bırakıldı. Buna karşılık Deniz Feneri’nin “adımı kullandılar” diye açtığı davalar hemen başlatıldı.Bunun yanında diğer konulardaki hukuksuzluklar ile iktidarın Anayasa’da sadece kendi istediği ve rejim sorunu yaratabilecek kadar önemli değişiklikleri yapma ısrarı sürüyor. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek dün “5 madde dışında tüm maddeleri değiştirebiliriz” dedi. Türkiye Güneydoğu’sundan Kuzeybatı’sına kadar her yönden gelen ciddi sorunlar içinde ve bu sorunları her vatandaşının kendi geleceğini düşünerek dikkatle izlemesi gereken bir dönemden geçiyor.MİTİNGİ UNUTMADIKBu hafta Her Açıdan’da; dokunulmazlık ve Deniz Feneri ile ilgili en son gelişmeleri anlatacak olan CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Doğu Ergil, “DTP, PKK’nın yoğun baskısında” diyen Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP) Genel Bşk. Yrd. İbrahim Aksoy, parti kapatma davaları ve Anayasa hukuku konusunda en iyi uzmanlardan biri olan Yrd. Doçent Dr. Ekrem Ali Akartürk ile VATAN Ekonomi Yazarı ve CNN Türk’ün ödüllü programcısı Yiğit Bulut’la en önemli konuları tartışacak, merak ettiğiniz tüm soruların cevabını bulmanıza yardımcı olacağız. Aynı gün yapılacak olan, Samanyolu TV’nin “gideceklerin kaydedileceğini” söyleyerek korku oluşturmaya çalıştığı Tandoğan mitinginin de zaman zaman naklen yayınlanıp yorumlanacağı program 17 Mayıs Pazar, öğlen 12.30’da STAR TV’de... Önemli açıklamaların yer alacağı bir program olacak, tekrarı da yok, kaçırmamanızı öneriyorum.
Bu ne sürat beyler, sıra Deniz Feneri Derneği’nin açtığı davalara gelince hemen anında ilk duruşmaları yapılıyor ama Türkiye’deki Deniz Feneri ve Almanya’daki Deniz Feneri davasının “asıl failleri” olarak adı Alman mahkemesi tarafından bildirilenlerle ilgili hiçbir duruşma duymuyoruz. Böyle çifte hukuklu adalet olur mu?Çok üzülerek söylemeliyim ki eğer o ülkede medya, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, sivil toplumun kendisi siyasi baskı altına alındıktan sonra adalet de -gözleri bağlı heykelin gözünün yaşına bakılmadan- iktidar baskısına alınmışsa elbette hukukta bile çifte standart uygulanır ve kimsenin de ruhu duymaz.Dün gazeteye gelip oturdum ve ilk anda masamın üstünde Deniz Feneri Derneği’nin bana açtığı 1000 TL’lik manevi tazminat davasının “ilk duruşmasının tutanağı”nı gördüm. Tam “oo bu ne hız” derken bu kez elime aynı derneğin CHP ile Genel Başkan Deniz Baykal aleyhine açtığı 1 milyon TL’lik (o kadar fark olacak tabii, benim banka borçları listesini görünce ancak 1 milyar alabileceklerini düşünmüş olmalılar) tazminat davasının ilk duruşmasının bilgileri geldi. Benim davada olduğu gibi CHP ve Baykal’da da mal varlıklarını öğrenmek istiyorlar.Bir kez daha ve bu defa daha uzunca bir “Ooo” çekerek okumaya başladım. Deniz Feneri Derneği’nin dava açma nedeni “Almanya’daki Deniz Feneri için söylenen sözlerin Türkiye’deki Deniz Feneri’ni çağrıştırması”, oysa hiçbir ilişkilerinin olmadığını iddia ediyor ve “sadece Deniz Feneri” dediğimiz, her seferinde “Almanya’daki Deniz Feneri” olduğunu hatırlatmadığımız için tazminat istiyorlar.Öncelikle bana açılan davada belirttiğim (ve kanıtlarını mahkemeye sunduğum) gibi tüm medya ve her partiden siyasetçiler bu davadan “Deniz Feneri davası” olarak söz ettiler. Bütün yazılar, haberler ve TV programlarındaki konuşmalar bunun ispatıdır. Hakimler hangi gazeteye baksalar aynı ifadeyi görürler. O zaman dava neden yalnızca bana, CHP’ye ve Deniz Baykal’a açılmıştır, diğerleri, örneğin Sabah’ta, Yenişafak’ta bile dayanamayıp yazan yazarların ve tüm diğerlerinin ifadeleri rahatsız etmiyor mu acaba?Sonra... CHP’nin avukatı Ahmet Çörtoğlu duruşmada, benim de dava açıldığını duyduktan sonra hemen yazdığım ilişkileri delil olarak sunmuş (iki derneğin eş zamanlı kurulması, aynı logo, ortak reklamlar vs)...“DİDİK DİDİK ARAYIN”Tabii bugüne kadar Alman yargısının “iki dernek arasındaki bağlantıdan söz ettiği” diğer belgeleri de.Bu arada 1 Mayıs Cuma günü gazetelerde ve tüm haberlerde manşet olarak yayınlanan Deniz Feneri davasını soruşturan Alman savcıların 7 ay gibi çook uzun bir süre sabrettikten sonra Türk yargısından “adli yardım talep ettiği” ek dosyadan da söz edilmiştir şüphesiz. Zira zorlukla ve yine zaman kaybıyla ortaya çıkarılan bu dosyada “Başta Türk Deniz Feneri olmak üzere 12 şirketin depo, yönetim yeri ve buna bağlı alanlarının didik didik aranması, özellikle Almanya Deniz Feneri’nden gönderilen yardımların dağıtımına ilişkin faturalar, muhasebe kayıtları ve irsaliye belgelerine el konması” isteniyordu.Yani şimdi “milyonlarca euro”luk kayıp bağış parasının söz konusu olduğu, ayrıca bağışların dinî duyguların istismarıyla toplanılıp birilerinin cebine aktarıldığı bir davada olayı ortaya çıkaran Alman yargısı iki derneğin ilişkilerinden net ve açık söz ederken, derneklerin paralelliği ortadayken, herkes davadan aynı şekilde söz ederken “aynı ismi kullandı” diye bir gazeteciye (veya partiye) dava açılmasını akıl mantık alır mı?Haydi bunu da bırakın, aylardır beklenen, asıl faillere tüm suç delillerini ortadan kaldıracak şekilde bolca zaman kazandırılan davanın kendisi hâlâ başlamazken söz konusu isimlerin evi aranmaz, bilgisayarına el konmaz, gözaltına alınmaz ve hepsi özgürce gezerken Deniz Feneri’nin açtığı davaların hemen başlatılıvermesi, bizlerin mal varlığımızın araştırılması (iyi ki ben de yok) nasıl açıklanabilir?Asıl yapılması gereken Deniz Feneri Derneği’nin ve diğer adı geçen kişi ve kuruluşların mal varlığının araştırılmasıdır ama devirler teslimler bitmiştir artık bir şey bulacaklarını hiç sanmıyorum.Yine de bir gün gerçeklerin ortaya çıkacağını ummaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Dün çok önemli bir konuya değinmişti yazısında Can Ataklı; “17 Mayıs mitingini ADD yapmamalı, şu anda her ne kadar yargı kararı olmasa da bu derneğin Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur Ergenekon soruşturmasında ‘sanık’ konumunda... Miting bu şekilde yapılırsa birileri onu bu kez de Ergenekon’la ilişkilendirecek” diyordu.Son derece haklı buluyorum onu, aynı konuyu ben de kısa süre önce Prof. Dr. Türkan Saylan’la telefon konuşması yaptığım bir TV programımda dile getirmiştim.Daha önceki “Cumhuriyet Mitingleri” asla orduyla ilişkilendirilemeyecek kadar açık bir halk tepkisiyle ve laik demokratik rejime saldırılar nedeniyle ortaya çıkmıştı. Buna rağmen “mikrofonu kapan ve kendi siyasi görüşlerini oradaki kalabalığın, milyonlarca insanın sözleriymiş gibi dile getiren birkaç kişi” ile, mitinge katılan sivil toplum kuruluşları arasında ısrarla öne çıkmaya çalışanlar ve bunlara Yaşar Büyükanıt’ın “hiç de pişman olmadığı” 27 Nisan bildirisinin de eklenmesi nedeniyle sonradan iktidar medyası tarafından kolayca “darbe destekçisi” olarak empoze edilebildiler.Şimdi de 17 Mayıs’ta Atatürkçü Düşünce Derneği “Sosyal hukuk devletine, cumhuriyete, üniter yapımıza ve tam bağımsızlığımıza sahip çıkmaya çağırarak” miting düzenliyor.Türkiye’de şu anda miting düzenlemeyi gerektirecek iki önemli konu var; birincisi “Medya ve yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması, siyasi iktidara bağımlı hale getirilmesi ve Deniz Feneri, Ergenekon gibi önemli davalardaki kabul edilemez hukuksuzluklar”... İkincisi ise Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesi’nde yapılmak istenen değişiklikler ile “halkın seçtiği siyasi” Cumhurbaşkanı’nın bu konuyla olan bağlantısı... Zaten yeni seçimden çıkmış ve halkın tercihleri belirlenmiş bir durumda bunun dışındaki sorunları iktidar ve muhalefet partileri birlikte halledebilirler. Halletmelidirler.Ama hukuksuzluklar ve Anayasa konuları toplumun tepki göstermesi gereken, inatla yürütülen ve çözümlenemeyen önemli sorunlardır. Aslında bu “hukuksuzluğa karşı toplum tepkisi”nin de “ÇYDD’yi ve Türkan Saylan’ı Ergenekon’a bulaştırma çabası”nın olduğu, bu soruşturmanın iyice siyasileştiğinin görüldüğü, önemli hukukçuların bunu açıkladığı hafta, sivil toplum kuruluşlarının öncülüğünde derhal gösterilmesi gerekirdi, geç kalındı.Sonuç olarak, 17 Mayıs mitingine birçok STK’nın katılacağı söylenmekle birlikte miting çağrılarını ADD tek başına yapmaktadır ve bu yanlıştır.Hangi sivil toplum kuruluşlarının “toplu bir organizasyonla ve ADD öne çıkmadan” bu mitingi düzenleyeceği acilen açıklanmalı, mikrofonlardan miting sırasında dernekler adına kimse konuşmamalıdır. Ayrıca, her tepkinin Anıtkabir’de son bulmasını da son derece yanlış gördüğümü söylemek isterim. Atatürk bu millete doğru yolu tüm detayları da (bugünleri bile önceden görerek) göstermiştir ve bu yeterlidir. Gösterdiğine, göstereceğine O’nu da pişman etmemek gerekiyor. *** PKK ne diyor, anladınız mı acaba?Cumhurbaşkanı Gül “Kürt sorunuyla ilgili tarihi fırsat”tan söz etti, muhalefet partileri CHP ile MHP’nin genel başkanları ise haklı olarak “Hangi fırsat, Türk devleti kimle müzakere etti, kim muhatap alındı” sorularını sordular.Haklı olarak sordular çünkü “Cumhurbaşkanı’nın PKK lideri Murat Karayılan’la konuşan gazeteciyi çağırıp ondan ’neler konuşulduğunu, talepleri’dinlemesi gerektiğini” yazıp çizenler bile var. Daha 10 gün önce PKK mayınlarıyla 10 şehit verilmişken, o şehit ailelerinin de hayatı sönmüşken, gözyaşları kurumamışken “O şehitlere biz de üzgünüz, merkezden habersiz yapıldı” yalanları atarak “Türk devletiyle pazarlığa girişmeye” kalkan biri azılı terör örgütü için ne demelerini bekliyorduk ki?On şehit vermemizden hemen önce DTP Milletvekili Pervin Buldan “Bu seçimde Kürdistan sınırını çizdik” dedi. Arkadan şehit haberleri geldi ve ben DTP Milletvekili Sırrı Sakık’a Buldan’ın konuşması ile “DTP’nin kanlı eylemlerini sürdüren terör örgütünün uzantısı gibi davranmalarının nedenini, DTP’nin ne istediğini” bir kez daha sorarak cevaplarını yazdım.Sakık “Buldan’ın kendi adına konuştuğunu, kendilerinin devletin bütünlüğünden yana olduklarını ama siyasi partilerin çözüm için girişimde bulunmaları gerektiğini” söyledi. Aynı sıralarda Karayılan da “PKK’nın üniter devletten yana” olduğunu devletle uzlaşmaya çok yakın olduklarını söylüyor ama çok önemli bir ekleme yapıyordu: “Devlet anlaşmaya yanaşmazsa Güneydoğu’da savaş çıkar”... Bunun arkasından bir açıklaması daha geldi; “Diyelim ki PKK bastırıldı, Güneydoğu gericiliğin merkezi olur.” Yani her halükârda Türk devletini tehdit eden, istekleri yapılmazsa savaş çıkacağını söyleyen, kanlı eylemlerini sürdüren dünyanın da “terör örgütü” kabul ettiği bir örgüt terör eylemleriyle aynı anda uysal bir röportaj yaptı diye koca devletin onunla masaya oturması mı tartışılıyor? Önce ne söylediğini, ne istendiğini anlamak lazım... Ayrıca bazı gazeteler ve yazarlar, sözüm ona PKK’nın saldırılarını önleyeceği tahmin edilen öneriler yapıyorlar ki bu önerilerin de onların asıl talepleriyle hiçbir ilgisi yok... Asıl talebin önce “Abdullah Öcalan ile diğer örgüt üyelerine af”, sonra da Güneydoğu’da “eyalet sistemine, bağımsız, özerk yapıya geçme” olduğunu (bakın “üniter devlet” bozulmuyor yine), “uzlaşma”dan asıl kastedilenin bu olduğunu anlamamak için kör olmak gerekiyor.Onun için “Kürtçe vaaz serbest bırakılsın, üniversitelerde Kürt enstitüleri kurulsun ve dahi dağlardaki milliyetçi (?) sloganlar silinsin” önerileri pek hafif kalmaktadır.“Milliyetçi sloganlar”dan ise sadece “Ne mutlu Türk’üm diyene”nin kastedildiği belli... Sıra Atatürk’ün sözlerini silmeye geldiyse vay Türkiye’nin haline... Yerine de “Ne mutlu Türkiyeli’yim diyene” yazacaklardır herhalde!(Not: Anlıyoruz kimse kendini dışlanmış hissetmesin diye artık “Türkiyeli” denecek ama bu da herhalde bu ülkenin kurucusu, kurtarıcısının sözlerini silmeye kadar vardırılamaz.) *** Darbe istemek ya da istememek... Bütün mesele bu!Ferhan Şensoy “sahneden darbe çağrısı yaptı” başlıklı haberin yalan olduğunu, sözü edilen cümlelerin “darbelerle alay ettiği ve sonunda darbeye karşı olduğunu anlattığı” sahneyi Eskişehir’de izleyen bir sivri zekânın yorumu olduğunu açıkladı.Şensoy “Ben darbelerle kendi üslubunda alay ediyor, mizah yapıyorum. Zaten benim darbe istemeyeceğimi insanların bilmesi gerek” diyor ve ekliyor: “Mizah duygusu olmayanlarla anlaşmak zor”...İnsanların ne dediğini anlamadan kendini hakem zannederek abuk subuk açıklamalar yapanların, internete yazılar döşenenlerin ne kadar yanıltıcı olabileceğini net şekilde gösteren bir örnek bu... Bununla birlikte benim dün yazdığım “Velev ki Şensoy yanlış ifade kullanmış olsa” başlıklı yazı halen geçerlidir. Türkiye eğer bir hukuk devletiyse vatandaşlar düşünce ve ifadelerinden dolayı, telefon görüşmeleri, karşılıklı görüşmeler, katıldıkları “şiddetle bağlantısı olmayan” toplantılar gibi nedenlerle tutuklanamazlar (özellikle “Anayasa” söz konusu olduğunda Venedik Kriterleri’ni; “şiddet olmadıkça parti kapatılamayacağını” öne sürenler, çifte standarda sahip değillerse bunu da savunmak zorundadırlar).21’inci yüzyıl Türkiye’sinde darbe istemek olacak iş değildir ama “görüşlerini beğenmediğiniz” veya “önünüzde engel gördüğünüz” herkesi içeri tıkmak veya tıkılmasını istemek de hiç olacak iş değildir!
Yılların sanatçısı, Türkiye’nin en büyük tiyatro ustalarından biri olan Ferhan Şensoy “Fername” adlı oyununu sergilerken “Bundan önceki 3 askerî darbe gereksiz nedenlerle yapıldı. Asıl darbe yapmak için geçerli nedenler şimdi var ama darbe yapan yok” demiş. İzleyiciler gereken tepkiyi vermişler, bir kısmı kalkarak salonu terk etmiş.Evet, demokratik bir bakışla, demokrasiye inanan herkesin düşünce tarzıyla Şensoy’un bu konuşması yanlıştır, yapmaması gerekirdi. Türkiye darbelerden yeteri kadar çekti, bundan sonra tüm sorunların demokrasi içinde halledilmesi kesinlikle zorunludur, zaten ordunun tutumu da “demokrasiye inanmış bir yönetime sahip olduğunu” göstermektedir... Ama bu durumda yapılması gereken Ahmet Hakan gibi: “Şu Ferhan Şensoy’u Ergenekon’dan içeri alsalar da adamın ikide bir ‘Ben darbe isterim’ tarzındaki soğuk şakalarına ve acıklı güldürme çabalarına maruz kalmaktan hepimiz kurtulsak” demek olabilir mi?100 GR DEMOKRASİDemek ki Hakan’a göre bu “demokrasi” dediğiniz şeyden isterseniz 100 gr, isterseniz 1 kilo alırsınız, her ikisinde de demokrat sayılabilirsiniz. Aslında şu anda Türk medyasında bazı grupların gazete ve TV’lerinde durum budur ama en azından onların zaten demokrat filan olmadıkları, iktidar şakşakçılığı veya cemaat sözcülüğü yaptıkları biliniyor, Ahmet Hakan ise onlara nazaran daha demokrat, daha dengeli bir çizgiyi korumaya (her ne kadar son zamanlarda denge iyice “bir ona, bir buna çakma” noktasına geldiyse de) çalışmıştır. Ayrıca insan haklarına saygılı, demokrat bir gazetede yazmaktadır. Peki bu ne şimdi?Zaten ne suç işlediğini bilmeyen, kendisine yöneltilen iddialar arasında hiçbir suç unsuru bulunmadığı halde “iddianamesi yazılıyor” diye cezaevine gönderilip sonra suç delili aranan Aylin Duruoğlu gibi veya yine adı asla bir çeteyle birlikte anılamayacak Prof. Dr. Mehmet Haberal, “yazdıklarımın yeri değiştirilmiş, farklı yerlerden alınıp ucuca eklenmiş” diyen Mustafa Balbay, ağır hasta olmasaydı mutlaka tutuklanacak olan Prof. Dr. Türkan Saylan gibi isimlere yapılan haksızlığa tüm deneyimli hukukçular isyan ederken bir de “Asıl darbe nedeni şimdi var” dediği için Ferhan Şensoy mu “Ergenekoncu, çeteci, darbeci” diye içeri tıkılacak? ALIN SİZE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ!Ahmet Hakan’a göre bu mudur yani demokrasi, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü?Bugüne kadar şeriat isteyenler, “İran devrimi gibi devrim olmalı” diyenler, Atatürk’e, rejime, orduya ağzına geleni söyleyenler (ki aralarında Bülent Arınç da var), hatta rejimin altını oyanlar içeri mi tıkıldılar ki “darbe nedeni var” diyenler darbecilikle suçlanacak?Hukukçular “Ortada eylem yoksa suç da yoktur, kesin kanıt gereklidir” diye bas bas bağırırken bu ne özgürlükçü (!) ve hukuka uygun (!) bir istektir?BİR DİRSEK DE BATUM’A!Hakan, Ferhan Şensoy’la yetinmemiş, Hüsamettin Cindoruk’a “daha çıkmadan çakayım” notuna “çağırdığında kendisinin TV programlarına katılmayı reddeden” Süheyl Batum’u da dahil ederek “DP’nin genel sekreteri olsa da binde kaç oy alır görsek” sözleriyle bir dirsek de ona giydirmiş.Süheyl Batum halk tarafından öyle seviliyor, öyle inandırıcı bulunuyor ki doğrusu reytingi çok yüksek... Yani Ahmet Hakan “ona kızmakta” haklı ama bu haklılık, yaptığı haksızlığı mazur göstermeye yeterli değil... Batum bilgisiyle, kalitesiyle, deneyimi, insanlığı, dürüstlüğüyle ve de “karizması” ile liderliğe layık biridir, genel sekreterliğe değil. Herhangi bir partinin başına geçse ne kadar oy alacağını da şimdiden kestirmek hiç mümkün değildir, onun için “önünü kesme gayretleri” pek nafiledir.Türkiye’de başarılı insanlar taşlandıklarında, bu tür saldırılarla karşılaştıklarında değerlerinden bir şey kaybetmiyorlar. Çünkü bu o kadar sık yapılıyor ki fazlasıyla kanıksandı ve hatta mide bulandırıcı hale geldi artık!*****AKP, AK PARTİ Başbakan’ın “Bize Ak Parti deyin üzülüyoruz” ısrarı üzerine okurlarımız soruyorlar:“Neden bütün partiler baş harflerine göre kısaltılıyor da Adalet ve Kalkınma Partisi arada ’ve’olmasına rağmen Ak Parti olarak kısaltılması isteniyor?” Hasan Kaplan isimli okur: “Bu normal midir, Ak kelimesi ile ’temiz’olduklarını mı hatırlatılmaya çalışılıyor” diye sormuş.Bir parti gerçekten “temiz” ise böyle bir gayrete gerek duymaz ama insanlar bu kısaltmayı tercih etmelerine şaşırmakta haklı, bugüne kadar ve bugün bütün partiler baş harfleriyle kısaltıldığına göre “Ak Parti” de bu ısrar niye?
Hüsamettin Cindoruk gibi deneyimli, “akil adam” sıfatını hak etmiş bilgili, açık sözlü, önder özelliklerine sahip bir hukukçu/siyasetçi DP Genel Başkanlığı’na aday olduğunu açıkladı, kıyamet koptu... Her kafadan bir ses çıktı.Neymiş efendim; artık yaşı ilerlemiş, Batı’da siyasetçiler 40-50 yaşlarındaymış da bizde yaş sınırı yüksekmiş. Bir kere herşeyden önce bu yanlış, liderleri genelde artık ‘daha genç’ olabilir ama her ülkede bu yaşların üstünde deneyimli parlamento üyelerinin, sözüne önem verilen diplomatların sayısı az değildir.Türkiye’de yaşı 60-65’in üstünde ve aynı zamanda başarısız olmuş siyasetçilerin “siyasete dönmemesi” isteniyor -ki bu haklı bir istektir- ama Cindoruk için durum bu değil. Tam aksine o siyaseti bıraktığı günden bugüne kadar hep “doğru önerilerle” yol göstermiş biridir.O zaman, hele de zaten ‘Senato’ kaldırıldıktan sonra daha eğitimli ve deneyimli siyasetçilerin denetiminden uzaklaştırılmış ve hatalara çok açık hale gelmiş, bu hataların yapıldığı da görülmüş bir ülkede Cindoruk neden liderlik yapmayacakmış? Bunu öne sürmek saygısızlık değilse nedir?Bütün yazılıp çizilenler içinde, bugüne kadar akla yakın tek bir önerisi, olumlu hiçbir açıklaması duyulmayan Aydın Menderes’in anlamsız, kıskançlık kokan, DP’yi babasından dolayı “malı zannettiğini” anlatan ve aslında dava açılmayı gerektirecek sözleri ile Nazlı Ilıcak’ın 8 Mayıs Cuma günü yazdığı “Cindoruk’a başarılar” başlıklı yazı da dikkat çekmeyecek gibi değildi. Ilıcak, Hüsamettin Cindoruk’un bir hukukçu olarak (Sami Selçuk ve Haşim Kılıç’tan, “Baro”ların açıklamalarından farksız şekilde) Ergenekon soruşturmasındaki hukuksuzlukları dile getirmesine kızmış olmalı ki (muhakkak Selçuk ile Kılıç’a da kızmıştır) partinin başına geçtiği takdirde; “Ergenekonculara sahip çıkar gibi görünmesi, başörtüsü, İmam Hatip gibi kendi muhafazakâr tabanını ilgilendiren konularda sesini çıkarmaması ve Ak Parti iktidarıyla laik cumhuriyetin tehdit altında olduğu izlenimini yaratacak sözler sarf etmesi halinde başarı şansını azaltacağını” söylüyor, yazıyı “farklı bir istikamete yöneleceğini umuyoruz. Zira taç giyen baş akıllanır” diye bitiriyordu.Herhalde Cindoruk okurken “bu saatten sonra sizden ders mi alacağım” demiş, bu önerilere de epeyce gülmüştür. Zira Nazlı Ilıcak neredeyse “AKP’nin yanında yer al, sen de ona destek ver, eleştirme” diyor.DP’nin, muhafazakâr tabanı da olan (gerçekten, nedir bu “muhafazakâr” deyip durdukları, “dindar, inançlı” kastediliyorsa zaten her partinin tabanında çok sayıda dindar insan var. Bu vurgu, bu ayırım ne kadar anlamsız) AP’nin devamı olduğu belli ama her ikisi de “laik demokratik” rejime saygılı, onu değiştirmek için çalışmayan partilerdi.Bugün “AKP iktidarıyla laik cumhuriyetin tehdit altında olduğu” gibi bir genelleme yapan yok ama böyle eylemler olduğunda, Anayasa Mahkemesi’nin “laikliğe karşı eylemlerin odağı” kararını da göz önüne alarak “partiler ile toplum” tepkisini elbette ortaya koyacaktır, koymak zorundadır.“Taç giyen baş”lar başta olmak üzere! ****“Mükemmelsin... Şimdi değiş”Yıllar boyu Türkiye’de neden yeni müzikaller yapılmıyor, bu ülkenin sanatçıları My Fair Lady, Damdaki Kemancı, Don Kişot, Lüküs Hayat gibi gurur duyulacak müzikalleri başarıyla, Broadway düzeyinde oynamışlardır diye sorduk durduk, neyse genç müzik sanatçıları bu işe el attılar.Zeki Alasya, Kazım Akşar, Melek Baykal ve Çağla Şikel’in rol aldığı Romantika ile Emre Altuğ ve Demet Tuncer’in oynadığı “Avenue Q” isimli müzikaller gurur duyulacak kadar başarılıydı, son olarak Profilo’da Enis Fosforoğlu Tiyatrosu’nun sahnelediği “Seni Seviyorum, Mükemmelsin, Şimdi Değiş”i izledim, onu da beğendim.Son iki oyunun çalışması başlamadan önce yapımcılarının Londra Covent Garden’a, Broadway’e giderek orijinalleri izlemesinin, oyunların büyük bir titizlikle sahnelenmesinin alınan sonuçta kesinlikle etkisi olmuş.Murat Evgin, Barbaros Büyükakkan, Sibel Tüzün, Başay Okay gibi başarısını kanıtlamış gerçek müzisyenlerin rol aldığı, müzik direktörlüğünü Burak Erkul’un yaptığı şarkı sözleri Zeynep Talu tarafından yazılan “Seni Seviyorum, Mükemmelsin, Şimdi Değiş” son derece sevimli bir anlatımla “genç kadın ve erkekler arasında ilişkilerin abartılı bir ‘kabullenme’ ile başlayıp sonra nasıl bir ‘değişime’ uğradığını” konu alıyor. Herkesin kendi hayatından kesitler bulacağı oyunu özellikle gençlerin zevkle izleyeceğini sanıyorum.Tiyatro sezonunun sonu yaklaştığı için bu oyunları izleme şansı sınırlı, bu nedenle müzikal sevenlerin elini çabuk tutması gerekiyor.
Anayasa değişikliğinin yeniden gündeme geleceği 29 Mart seçimi öncesinde Başbakan’ın sözlerinden anlaşılmıştı, şimdi hız kazandı.Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun “Ya değiştireceğiz, ya darbe duasına çıkacağız” sözlerinin geçtiği konuşması, Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları bu değişikliğin “parti kapatmayı zorlaştırma ile Anayasa Mahkemesi’nin belli sayıda üyesini Meclis’in seçmesi” üzerinde yoğunlaşacağını gösteriyor. Zaten bu ikisini başardıkları takdirde önce üniversiteden başlayarak (daha önce AKP milletvekilleri ve belediye başkanlarının dile getirdiği gibi) ilk ve orta öğretimde, oradan da devlet dairelerinde “dinî kıyafet ve uygulamaları” serbest bırakma, devlet okullarını “Kutlu Doğum Haftası” kutlamaları gibi yeni etkinliklerle, ders kitaplarında yapılan değişikliklerle imam hatip liselerine çevirme, istedikleri düşünce ve kıyafette olmayana hayat hakkı tanımayarak “değişimi” tamamlama, hatta cemaatlerin artık açıktan açığa devlete el atması arkadan kolayca gelebilir.Onun için Türkiye’nin en önemli konusu şu anda Anayasa ile Anayasa Mahkemesi’nde yapılmak istenen değişikliklerdir.Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk “yüzde 10 barajından yani Seçim Kanunu, milletvekillerini genel başkanın seçmesi yani Siyasi Partiler Kanunu” değişikliklerinin şart olduğu, bunlar nedeniyle demokrasinin “temsil bunalımı” yaşadığını söylüyor ama iktidarın yapmaya çalıştığı değişiklikte ne bunlardan, ne dokunulmazlık sınırlamasından söz edilmekte.Hatırlayacağınız gibi AYM’nin geçen Anayasa değişikliğini reddetmesi sırasında da, “kapatma davası” sırasında da ona karşı (AB’nin de desteğiyle) savaş açılmış, yüksek mahkemenin “parlamentonun yetkilerine müdahale ettiği” sık sık dile getirilmişti. Oysa devletin üç erkinin (yasama, yürütme, yargı) anlamını ve biraz hukuk bilen herkes AYM’nin asıl görevinin “çıkarılacak yasaların Anayasa’ya uygunluğunu yani yasama’yı (meclis) denetlemek” olduğunu da bilir.Durum bu iken AKP “Meclis’i denetleyen mahkemenin bir kısmını (mesela üçte birini) Meclis seçsin” teklifiyle ortaya çıktı. Kısacası, bizim seçtiğimiz ve bizden olan Cumhurbaşkanı’nın onayladığı üyeler bizi denetlesin diyor, hangi mantık bunu “yerinde bir talep” olarak görebilir ve bu durumda bir “denetleme”nin yapılabileceğine inanır?Parti kapatmayı zorlaştırmak için de tüm Avrupa ülkelerinin “tek belirleyici” kabul ettiği AİHM’yi bir kenara itip Venedik Komisyonu’nu, yani bazı ülkelere anayasada yardımcı olsun diye kurulmuş Avrupa Konseyi içinde bir “DANIŞMA KURULU”nu öne çıkarıyorlar. Neden? Çünkü AİHM’nin “kamusal alanda dinî kıyafet” kararlarını, parti kapatma davalarındaki ölçülerini beğenmediler. Şimdi Venedik Kriterleri’nin “bir parti ancak terör ve şiddet eylemlerine karışmışsa kapatılabilir” şartına sarılıyorlar (ama aynı Venedik Kriterleri’ndeki dokunulmazlık, yolsuzluk, seçimler ile ilgili önerilere hiç mi hiç değinmiyorlar). Oysa Venedik Komisyonu’nun bu kriterinde ayrıntı yoktur, AİHM ise bunu “Eğer siyasi partilerin savunduğu görüşler anti demokratik bir amaç taşıyorsa; faşizmi, şeriatı, ırkçılığı içeriyorsa o da şiddet demektir” şeklinde detaylandırmıştır.Kısacası; yapılacak Anayasa değişikliği Türkiye için hayati önem taşımaktadır. Bu değişiklik gündeme geldiğinde Meclis çoğunluğu elinde olan iktidar partisi şartları daha da değiştirebilir.Bence herkesin gelişmeleri tüm dikkatiyle izlemesi gerekiyor.(Not: Bugün Her Açıdan’da bu konuyu her açıdan ele alacağız.)
Aya ilk ayak basan astronot Neil Armstrong “Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım” demişti ya, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın “27 Nisan bildirisi” ile ilgili sözleri de aynen öyle... Anlaşıldığına göre kendisi için küçük ama Türkiye için büyük (çok şeyi değiştiren) bir bildiriydi o...Cumhurbaşkanlığı seçimine doğrudan müdahale, demokratik olarak kendi akışında yapılacak bir seçime “ordu baskısı” şeklinde algılanan bildiri nedeniyle bir parti normalde kendisine verilmeyecek oyları bile almış (sonunda da “her iki kişiden biri ona oy verdi” denmiş), seçim adeta baskıya tepki, cevap havasına gitmişti. Hiç unutmuyorum seçim biter bitmez yabancı medyanın bile ilk yorumu “Ordunun verdiği muhtıra benzeri bildiriye halkın tepkisi sert oldu, AKP’nin aldığı yüzde 47’de bu bildirinin büyük rolü var” şeklindeydi ve ben de bir TV kanalına telefonda seçimi yorumlarken Batı medyasının bu vurgusuna dikkat çekmiştim. Org. Büyükanıt ise “bu bildiriyi kendisinin Cuma akşamı yazdığını ve hemen verdiğini çünkü ertesi gün Ankara’dan ayrılması gerektiğini, gitmeden yayınlanmasını arzu ettiğini” söylüyor ve bildirinin seçim sonuçlarına etkisi olmadığını iddia ediyor.Görünüşe bakılırsa gerçekten de ilk paragraftaki benzetme fazlasıyla yerinde; her şeyden önce Yaşar Büyükanıt muhtıra gibi algılanan, duyulduğu anda tüm toplumda “Bu da ne, birisi şaka filan mı yaptı ya da seçime sabotaj girişimi mi” dedirtecek kadar şok etkisi yaratan, muhakkak ki ülkenin geleceğini etkileyen ve tarihe geçen bir bildiriyi alelacele, kimselerle görüşüp konuşmadan, seyahate çıkmadan önce yayınlanıverecek önemsiz, sıradan bir açıklama gibi görmüş. “Ben pişman değilim” diyor, doğrusu bunu duyunca “acaba ne gibi bir olay Büyükanıt’a pişmanlık hissettirebilir” diye düşünüyor insan. Ayaküstü hazırlanıp açıklanarak hem başında bulunduğu kurum TSK’ya hem de Türkiye’ye zarar veren bu “e-muhtıra” pişmanlık yaratmıyorsa ne yaratır? Kendi keyfine göre yazıverdiği, milletin kafasına ‘darbe gibi’ düşen bildiriyi acaba tüm kurumuna maletmeye, ülkede ve dışarda Türk ordusunun “antidemokratik, baskıcı, darbeci” gibi sıfatlarla anılmasına, hatta “Cumhuriyet Mitingleri”nin bile bu muhtıra ile ilişkilendirilip ordu tarafından yapılmış gibi gösterilmesine neden olmaya içi nasıl razı oldu? Açıkça söyleyeyim ki, o bildiriden hemen sonra “bunu AKP yaptırmıştır, çünkü ona fena halde yarayacak” diyen çok insan duymuştum. Herhalde doğru olamaz ama insanlar uğradıkları şokla tüm ihtimalleri düşünmüşlerdi.Yaşar Büyükanıt kendi bildirisinin haklılığını Anayasa Mahkemesi’nin “kapatma davasından çıkan karar” ile (laikliğe karşı eylemlerin odağı olma) sağlamaya çalışıyor ama arada hiçbir ilişki, benzerlik yok. AİHM’nin kararı somut delillerle, iddianame ile ve 1’e karşı 10 oyla alınmıştı. Bir kişinin koca kurum adına tek başına verdiği bir kararla değil! *** Gerçeklerin kalbine paraşütle...Çılgın bir gerçekçilikle ve 21’inci yüzyıl süratini yakalayarak hazırlanan bir program oldu Her Açıdan... Aklınıza gelen/gelmeyen tüm detayları unutmadan, “hiçbir şey” bilmeyenlerin bile “her şeyi” anlayıp öğreneceği bir titizlik gözetildiği için de zevkle, ilgiyle izliyorsunuz onu. Sizleri olduğu gibi genelde “haber-tartışma” programcılığı anlayışını da etkilemiş olmalı ki “farklı, her açıdan bakış”, olayları hızla görüp anlayabileceğiniz “canlı bir ekran gazetesi” sloganlarına ve hatta benim karikatürümün benzerine bile artık başka programlarda da rastlanıyor. Eğer bugüne kadar görülenden farklı anlayışı ve dinamizmiyle böyle bir etkisi olmuşsa ne mutlu bize... Yalnız, artık bazı kanallar aynı saate başka haber programları da koydukları için programda tartışılacak konuları daha az detaylı olarak bildireceğim size, okuyunca “yazılandan çok daha fazlasını bulacağınızı” düşünmenizi istiyorum.Bu hafta yine devam eden; Deniz Feneri davası ve Ergenekon soruşturması gelişmelerinden Mardin’deki akıl almaz saldırıya, Orgeneral Büyükanıt’ın açıklamalarından Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun “Ne oluyor bize” sorusuna, terör, namus, töre, kan davası, korucu tartışmalarına, “Anayasa değişikliği gözden mi kaçırılıyor” sorusuna kadar en önemli konulardaki bilinmeyenleri araştıracağız.Programa; Güneydoğu’da 6 yıl PKK terörüne karşı savaşmış Tim Komutanı Gazi Üsteğmen Abdullah Ağar, İslâmcılık ve Kürtler hakkındaki araştırmalarıyla tanınan, “Kürt Sorunu” kitabının yazarı Altan Tan, İlahiyatçı, hukukçu ve siyaset bilimci yazar Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Bahçeşehir Üniv. Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum ve dünya çapında ünlü “sosyal ve kültürel psikoloji” uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı konuşmacı olarak katılıyor.Yine gerçeklerin kalbine ineceğimiz Her Açıdan 10 Mayıs Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da... Biliyorum, Anneler Günü ama konuşulacak sorunlar da sizin ve çocuklarınızın geleceği, unutmayın.
Diyorum ya milletin alnında “saf” yazısı görüyor bunlar yoksa her konuşmada keleğe getirmeye çalışmaz, “anlaşılır” diye düşünürlerdi.Yine aynen eskiden olduğu gibi biri bir köşede “istenen lafı” yumurtluyor, tepedekiler düzeltiyor (!), üç gün önce söylenen söz geri alınıyor, dev yolsuzluklar usta cümlelere gizlenerek masum gösterilmeye çalışılıyor, uzun lafın kısası bir oyundur gidiyor. Mardin Valisi Hasan Duruer Mardin saldırısı üzerine yaptığı konuşmada (kaç gündür Başbakan, bakanlar hep -sanki başka birilerinin göreviymiş gibi- eğitimsizliği suçlayıp duruyorlar ya) eğitimden dem vururken: “Maalesef bölgede cehalet hakim. Kız çocukların okuması konusunda gayret göstermek lazım. Kız çocukları eğitirsek toplumu eğitmiş oluruz” demiş ve noktayı koymuş “Kızlarla erkekler ayrı okusun.” Arkadan hemen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açıklaması gelmiş: “Sayın Vali muhtemelen anne babaların kız çocuklarını okula göndermelerini özendirmek için ‘böyle bir öneriyi’ getirmiş olabilir. Ergenlik yaşı çok düştü, 9-10’lara geldi. Bölgede yanlış anlamalara yol açıyor olabilir.” Gördünüz mü Mardin katliamının asıl suçlusu bulundu; kız çocuklar! Arınç da, Vali de “9-10 yaşındaki kız çocukların erkekleri tahrik edebileceği” iddiasını en masum ve anlaşılması güç ifadelerle dillendirmekteler. Vali sözüm ona kızların eğitimini sağlamak, böylece cehaleti önlemek için “harem selamlık okul” önerisi getiriyor, Başbakan Yardımcısı ise kızların ergenlik yaşının düşmesini öne sürerek destek veriyor. Yani öneri gayet sıradan, kabul edilir bir teklif havasında...Peki onlara önce şunu soralım; kızlar ilkokulda harem selamlık okuduktan sonra sıra üniversiteye, çalışmaya gelince ne yapacaklar? O zaman da üniversitelerin, işyerlerinin mi harem selamlık olmasını önereceksiniz, yoksa birçoğunuzun eşleri ve kızları gibi “üniversite bitirseler bile evde oturmalarını” mı? Yani bu “eğitim alsınlar” dediğiniz eğitim sadece evde eşlerini (!) ve çocuklarını eğitmeye mi yarayacak?Ayrıca, evet kızların okuması, eğitimi çok önemlidir, sağlanması şarttır ama Türkiye’nin en ücra köşelerinde “okuyamayan, okutulmayan” kız çocuklara eğitim kazandırmak için yıllardır mücadele veren ve bu nedenle her türlü sıkıntı, hakaret kendisine reva görülen ve yalan haberlerle önü kesilmeye çalışılan ÇYDD gibi çağdaş dernekler “harem selamlık okul”a, üniversiteye gerek görmeden onbinlerce kızı nasıl okutabildiler?Katliamı kadınlar mı yaptı?Alın da Ayşe Kulin’in “Kardelenler” kitabını okuyun bakalım nasıl başarmışlar, aileler nasıl özendirilmiş... Bir saat zaman verseniz bile öğrenebilirsiniz, haydi!Sanki Mardin katliamını kadınlar yapmış gibi eğitimdeki başarısızlık, cehalet bile kızların ergenlik meselesine bağlanıyor, kafa, anlayış bu çünkü. Orada mıhlanmış duruyor, değişmiyor.Siz okulları harem-selamlık yapacağınıza erkek-kız tüm çocuklara eğitim verebilmek için nüfus artışını yavaşlatın (üç-beş çocuk yapın önerisiyle hızlandırmaya çalışmayın). Güneydoğu’da bir ailenin 20-30-40 çocuk yapmasını, aşiret hakimiyetini, yaygınlaşmış kanunsuzluğu önleyin.Türban yaşı sizin döneminizde anaokullarına indiği, 9-10 yaşında kızlar ise kesinlikle -kadın sayılarak- türbana sokulduğu içindir ki küçük kızlar ergen sayılmaya başlandı ve Bülent Arınç’ın “ergenlik yaşı indi” vurgusu doğru hale geldi. Mazeret arayacağınıza oturun ve bir özeleştiri yapın; Anadolu, Güneydoğu Anadolu din ve töreler öne sürülerek sizin döneminizde nasıl Araplaştırılmaktadır.Bunca eğitim sorunu dururken Milli Eğitim Bakanlığı’nın aklına “15 yaşındaki kız öğrenciye okuldayken nişanlanma özgürlüğü” tanımak neden ve nereden geldi? Bu da 15 yaşındaki çocuğa (Türkiye’nin imzaladığı uluslararası çocuk hakları sözleşmeleri 18 yaş altını “çocuk” sayıyor) kadın gözüyle bakılmasını sağlamak değil midir? 14 yaşındaki kız çocuğa tecavüz eden suçlu “ağırlaştırılmış hapis cezası” alması gerekirken serbest bırakıldığında neden hiçbirinizin sesi çıkmadı?2002 öncesinde bu olayların benzeri neden duyulmuyordu da şimdi duyuluyor?Mardin Valisi ile Bülent Arınç’ın konuşmaları ve bu gelişmeler Türkiye adına çok üzücüdür.Bakalım daha neler duyacağız? *** Berktay yüksek yargıyı inandıramadı!Daha önce yazmıştım, biliyorsunuz; Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi tarihçi Halil Berktay “Ermeni soykırım iddiası ile ilgili olarak yaptığı bazı işleri” yazdığım için tüm gazetelere “Ruhat Mengi yalan söylüyor, beni küçük düşürdü” diyerek ilanlar vermiş ve hakkımda ciddi bir tazminat davası açacağını da eklemişti.Bu davaya neden olan olay; ABD’de ve Avrupa ülkelerinde “Türk devleti inkarcıdır, Ermeni soykırımını yapmıştır, geçmişiyle yüzleşsin” ana fikirli konferanslar veren, önemli yabancı gazetelere yine aynı şekilde makaleler yazan ve bu makalelerde Ermeni diasporasının pek ünlü “İnkâr duvarındaki çatlak” deyimini de kullanan grubun içindeki (Taner Akçam, Fatma Müge Göçek, Elif Şafak ve daha birçok isim aynı gruptadır) Halil Berktay’ın Amerikan PBS televizyonunda yayınlanacak bir programla ilgili çalışmalarıydı.Ermeni diasporasının, aralarında Minnesota Üniversitesi Soykırım Kürsüsü Başkanı Stephen Feinstein’in da bulunduğu önemli isimleriyle “bu lobiye ait özel bir yahoo grupta” mektuplaşan Berktay, Ermeniler tarafından finanse edilen ve “soykırım iddiası reklamı” yapması beklenen bu programda “Türk lobisinin baskıları sonucunda zorunlu olarak konuşmaları kabul edilen” dönemin TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile merhum Büyükelçi Gündüz Aktan hakkında önemli açıklamalar (!) yapmış, Feinstein ve Gerard Libaridian’la yaptığı yazışmalar “Son Nokta” isimli internet sitesi tarafından ortaya çıkarılmış, ben de birkaç yazımda bu konuya yer vermiştim.Bu yazılarda Halil Berktay’ın “Tanımıyorum, ayrıca kendisi soykırım iddiasına inanmaz, Türkleri sever” dediği Feinstein’in AB’ye “Türkiye soykırımı kabul etmediği takdirde AB’ye alınmasın” diyen Amerikalı tarihçilerin başında geldiği, Berktay’la da pekalâ tanıştıkları anlatılmıştı.Röportajlarında “Tehcir kararı bile soykırım demektir” görüşünü açıklayan Halil Berktay bana karşı açtığı tazminat davasını kaybetti. Sonra kararı temyiz etti, 5 Mayıs Salı günü sabah 9.30’da Yargıtay’da bakılacak dava için sabah 6.15 uçağı ile Ankara’ya giderek 5 hakimin karşısında avukatım Gaye Çiftçi ile birlikte (ki kendisi süper bir avukat olduğunu gösterdi) savunma yaptım.Berktay’ın iki avukatının söylediklerine karşılık “Bu davanın benim değil Türkiye’nin davası olduğunu, biz her yıl ‘ABD Başkanı soykırım dedi mi, demedi mi’ diye beklerken bu bir grup yazar ve akademisyenin ‘ABD kabul etsin’ diye uğraştıklarını” anlattım.Halil Berktay yüksek yargıyı da inandıramadı, Yargıtay benim gazeteci olarak görevimi yaptığıma karar verdi ve dava Berktay’ın kaybıyla sonuçlandı. Umarım bu örnek: kendilerinin “ifade özgürlüğü” hakkını savunan ve her tür çalışmayı yapanlara basın özgürlüğüne de aynı saygıyı göstermeleri gerektiğini anlatmaya yeter.Türkiye içinde ve dışındaki çabalarını (!) izlemeye devam edeceğiz.