Çocuk tecavüzü Bakanları ilgilendirmiyor mu?

23 Mayıs 2009

Kısa süre önce Arena’da duyuldu, sonra haber oldu ama çok önemli olmasına rağmen yeterince üzerinde durulmadı.Adli Tıp’tan “Hüseyin Üzmez’in cinsel tacizine uğrayan kız çocuk için aynı rapor verilecek, ben bu suça ortak olamam” diyerek istifa eden çocuk psikiyatristi Doç. Dr. Ayten Erdoğan “Üzmez’in üzerine gitme, keseriz” diye tehditler aldığını belirterek koruma istemiş ve isteğine cevap bile verilmemiş.Olacağı buydu tabii; medeni ve sivil toplumu uyanık bir ülke olsaydı asla serbest bırakılamayacak, en az 20-25 yıl hapis cezası istemiyle derhal yargılanacak bir suçlu, kendi ağzıyla suçunu itiraf etmiş bir çocuk tecavüzcüsü inanılmaz şekilde serbest bırakılıyor ve “Adli Tıp kararı bekleniyor” bahanesiyle hâlâ hiçbir işlem yapılmıyor.Türkiye’de adaletin, hukukun ortadan kalktığını gösteren ve en çok tartışılması gerekirken unutturulan üçüncü olay budur (diğer ikisini tahmin edin)...Dr. Ayten Erdoğan Adli Tıp gibi çok ciddi bir kurumda dönen çirkin dolapları büyük bir cesaret göstererek ortaya çıkardı. Hükümet acilen bu konuyu halletmesi ve doktorun korunmasını sağlaması gerekirken ses seda kesildi.Ve şimdi bu rezaletin son sahnesi; “keseriz” tehdidi duyuluyor. Adalet Bakanı’ndan bu konuda derhal açıklama yapmasını bekliyoruz, tabii hâlâ “Bir Adalet Bakanlığı olduğuna göre adaletin hiç değilse kırıntıları olacağını” ummak mümkünse!(Not: Bu olayın taciz değil düpedüz tecavüz olduğunun suçlunun serbest bırakıldığı gün kendi ifadesiyle ortaya konduğu açıkça belliyken “neden serbest”, neden rapor bekleniyor onu açıklamaları gerekiyor. Açıklamaları gereken bir şey daha var; hukuk, adalet bu durumdayken Türkiye’de çocuğa ve kadına karşı şiddeti, tecavüzü hangi çözümle önlemeyi düşünüyorlar?.. Çocuk tecavüzlerinin nasıl hızla arttığına bakılırsa bu onları hiç ilgilendirmiyor belki de. Yeni Kadın Bakanı ve kadın milletvekilleri neyle meşguller? *** Tek park bırakmayacak mısınız?Helikopterle şehirlerimizi tepeden izleseniz hemen hepsinin taş yığını haline getirildiğini görürsünüz. Medeni ülkelere batığınızda uçaktan, helikopterden yemyeşil, kalemle çizilmiş gibi şehirler, kasabalar görünür, bizde çarpık çurpuk üstüstte binalar...Nedeni malum, belediyelerin/hükümetlerin bir yandan milyonlarca kaçak yapıyı, gecekonduyu “oy deposu” olarak görmesi, bir yandan da bu yapılardan kim bilir kaç trilyon rant sağlanması... Ne onlar acır yok edilen doğaya, yeşile, ne de kaçak yapıları her yere, her boş alana çatır çatır dikenler.Bu nedenle yasalara saygılı insanlar bakakalır, ömürleri boyunca çalışsalar bile bir ev edinemezken işini bilenler ve kural tanımazlar deniz manzaralı villalara (ya da gecekondulara) bile kolayca sahip oluverirler.Türkiye bu halde; kanun tanımazlar ülkesi!Hepsi bu kadar da değil, apartman dairelerine hapsolmuş halkın nefes alacağı bir park varsa belediyeler ve açgözlüler o parklara bile çekinmeden, utanmadan göz dikebilirler.Belediyeler için hele de “seçimde o semtte kendileri kazanamamışsa” olay bitmiştir, mutlaka ceza gelecektir.İstanbul’un Yeşilyurt semti de şimdi aynı tehlikeyle karşı karşıya... Geçen hafta Çınar Otel’in karşısındaki Olimpiyat Parkı’na belediye ekipleri gelerek güzelim çınarları ve diğer ağaçları kesmeye başlamışlar. Semtin nadir nefes alma noktalarından olan parklarına yapılanı gören halk, kadın-erkek-çocuk demeden parka koşturmuş. “Nasıl kesersiniz, nasıl kıyarsınız” itirazlarıyla durdurmaya çalışırken Büyükşehir Belediyesi memurlarından şu cevapla karşılaşmışlar:“Kesilip bitince görürsünüz nasıl olduğunu, buraya katlı otopark yapılacak!”KADİR TOPBAŞ’A ÇAĞRI“Nereye başvursak, nasıl önlesek” diye panik içinde düşünen vatandaşlar belki bir faydası dokunur ümidiyle dertlerini medyaya anlatıyorlar, beni de aradılar... ‘Hemen yazarım, gerekirse TV’den de Türkiye’ye duyururum’ dedim ve bunu yapacağım.Zira artık insanların kendi memleketlerinde kendilerini her konuda çaresiz, yalnız hissetmelerinden, hiçbir sorunda başvuracak merci bulamamalarından, görevlilerin de vatandaşa haydut gibi, eşkıyadan farksız davranışlar sergilemesinden hepimiz bıktık usandık.Buradan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş’a çağrıda bulunuyorum; Bize lütfen açıklasın, acaba kim veya kimler bu katlı otoparktan büyük kazançlar elde edecek ki Yeşilyurt’a bu eziyet yapılıyor?Türkiye’de insanların iki yeşil ağacı, gökyüzünü görme, bir parkta oturma hakkı yok mu ki ağaçlar, parklar acımasızca yok ediliyor, “yeşil alan”lar otoparka veya ticaret merkezine çevrilebiliyor? Koskoca şehirde başka alan mı kalmadı?Ve son olarak; bu belediye memurlarının halka karşı saygısızlığı nedir, cesareti nereden alıyorlar?Cevap bekliyoruz. Not: Yeşilyurtlular bugün sabah 9.30’da parkta toplu bir eylem gerçekleştirecekler. İstanbul’da doğanın katledilerek taş yığınlarına dönüştürülmesine karşı çıkan herkes bu eyleme destek vermeli! *** Türk kahvesi yasaklanmış!Geyre’nin tarihi değerlerinin korunması ve Afrodisias Müzesi’nin kurulması için yıllardan beri çok önemli çalışmalar yapan Modacı Vural Gökçaylı kısa süre önce gittiği bölgede gördüklerini hayretler içinde anlatıyordu.Turistlerin akın akın geldiği Afrodisias Müzesi’ndeki kafeteryada, gelenlerin doğal olarak hemen sorduğu Türk kahvesi yokmuş. Nedenini merak edenler “Kaymakamlık müsaade etmiyor” cevabını alıyormuş.Onun yerine ise bulaşık suyundan farksız bir nescafe veriliyormuş ki “tebrikler”, işte bunun için İstanbul gibi dünyanın 8. harikası bir şehirde bile turisti parmakla sayıyoruz.Bu şehir ve diğer tarihi yerlerimiz bir Avrupa ülkesinde olsaydı görürdük turist sayısını... İktidarı, muhalefeti, insanları birbirlerini parçalayacağına ellerindeki tüm imkânları turist çekmek için seferber eder, ülkeyi turizmle kalkındırırlardı.Her neyse, Afrodisias Müzesi’nde Türk kahvesi yok, Geyre Köyü’nde hiçbir kafede yok, Denizli Havaalanı’nda yok... Haydi Geyre’de Kaymakamlık yasaklamış, ya Havaalanı? Orada da Denizli Valisi mi yasakladı; ne saçma, ne anlamsız bir durumdur bu?Biliyor musunuz Yunanistan kahvemizi, lokumumuzu, dolmamızı boşuna almıyor, onları bizden çok daha iyi pazarlayacağına emin olduğu için alıyor.Bu abuk yasağın nedenini öğrenmek istiyorum, umarım kahveyi de “keyif verici madde, dinen yasak” filan saymamışlardır?

Devamını Oku

'Çağdaş eğitim'den Saylan'ın dinî törenine...

23 Mayıs 2009

Prof. Dr. Türkân Saylan'ın sağlığında bu ülkeye yaptığı onca iyilikten sonra "ölümünün de Türkiye'ye çok şey öğreteceği"ni söyleyenler kesinlikle bir gerçeği dile getirmekteler...Hastalığının son döneminde bu devletin ona "teşekkür" yerine "darbeci" suçlamasını, en ağır hakaretleri reva gördüğü günlerden başlayarak ölümünden sonra bile hakkında sürdürülen tartışmalar bu topluma "hukuksuzluğun, kural tanımazlığın" hangi boyutlara vardığını ve daha nerelere gidebileceğini de öğretecek... "Çağdaş eğitim"in ne demek olduğunu da... "Kimsenin; bir başkasının dini, inancı, cenaze töreni hakkında karar veremeyeceğini" de...Son yıllarda Türkiye'de bir yandan ırkçılık üzerinden "Türk-Kürt vatandaşlar" birbirine düşman edilirken bir yandan din/inanç üzerinden ciddi bir bölünmenin elbirliğiyle nasıl kışkırtıldığını da...28 Şubat'ı da yeniden tartıştırıp anlaşılmasını sağlayacak, laikliğin ve laik rejimin ne demek olduğunu, karanlık kafalar tarafından topluma nasıl yanlış anlatıldığını da...Bir sorun haline getirilen türban konusunun da etraflıca tartışılmasını sağlayacak, tarikat/cemaat faaliyetlerinin de...Kısacası laikliğe ve çağdaş eğitime, dolayısıyla bunları savunan Saylan'a ve eğitim derneklerine/vakıflarına düşman olanlar onlara hâlâ dil uzatmaya devam ededururken Türkân Saylan ölümünden sonra da topluma büyük bir yarar sağlayacak.Bir meslektaşımız TV'de "İyi insanların iyiliği üzerinde bile anlaşamıyoruz, toplumu öylesine böldüler" dedi ki bu da çok doğru... Tartışmasız durumları bile dil oyunlarıyla "tartışılır" hale getirenlerin bu konudaki ustalığına diyecek yok...Örneğin Fehmi Koru dün "Samimiyete davet" başlıklı yazısına Türkân Saylan'ı överek başlamış ama onun şahsına dilenecek bir rahmeti esirgeyerek "Allah bütün Müslümanlara rahmet eylesin" demiş, hemen arkasından "cenaze töreninde en çok hükümet üyelerinin yokluğu hissedilmiş. Hükümet üyeleri gitseydi nasıl bir tepkiyle karşılaşırlardı, cenaze törenlerinin geniş katılımlı olmasını isteyenlerin hoşgörü sergilemesi gerekir" diyerek suçu da cenazeye katılanlara atıvermişti.BAĞNAZLIK VAR, DOĞRU!"Neden hiç Bakan yoktu diyenler herhalde şaka yapıyorlar. Şakayı bir tarafa bırakalım ve bazı çevrelerin hoşgörüsüzlük ve sevgisizlikleri üzerine oturan bağnazlığın ülkeyi getirdiği noktaya bakalım" diyordu.Koru yazısına "Samimiyete davet" başlığı attığına göre kendisine de samimiyetle sorması lazım; acaba neden hükümet üyelerinin bu törende tepkiyle karşılaşacağını düşünüyor, hangi önemli haksızlığı yaptılar ki büyük tepki gösterilecek? Durup dururken herhangi bir hükümetin bakanlarına tepki gösterilir mi?Şehit cenazelerinde mesela neden tepki gösteriliyor?.. Sonra da şu soruyu sorabilir; haydi gitmediler, ülkenin değerli bir bilim insanının, çok önemli bir sivil toplum kuruluşu başkanının cenazesinde bir çelenk, bir bağış, hükümet adına topluma bir başsağlığı mesajı da mı gönderemezlerdi, bu da mı imkânsızdı?Ortada bir "bağnazlık" olduğu malûm da, hangi bağnazlık onu tartışmak lazım...Bu hafta Her Açıdan'da "Türkân Saylan'ın ölümüyle Türkiye'nin öğrendikleri" konusundan başlayarak, ülkenin şu anda en önemli meselelerinin başında gelen Anayasa ve Anayasa Mahkemesi üyelerine yapılmak istenen değişiklik, Ergenekon soruşturması, Deniz Feneri ve üstü örtülen diğer yolsuzluklar, kısacası "bağımlı yargı" konularını tartışacağız.Konuklar; Anayasa hukuku uzmanı ve ÇYDD'nin kurucularından olan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, Marmara Üniv. öğretim üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Nurşen Mazıcı, Galatasaray Üniv. Ceza Hukukçusu Doç. Dr. Ümit Kocasakal, ÇYDD 2. Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Onat olacak.Bilgi kirliliği ve laf ebeliği yerine "gerçek bilgi"yi duymak istiyorsanız (ki gelinen kritik noktada hayati bilgilerden söz ediyoruz) beş önemli bilim insanının "kaçırmamanız gereken" tartışması olacak bu...Her Açıdan 24 Mayıs Pazar, STAR'da öğlen 12.30'da.Hepinizi (özellikle ailelerdeki gençleri, onların anlaması çok önemli) bekliyorum.EDİTÖRÜN NOTU: YAZARIMIZIN YAZISI TEKNİK BİR NEDENDEN ÖTÜRÜ GECİKMELİ OLARAK SAAT 16:00'DA YAYIMLANMIŞTIR

Devamını Oku

Onlar “siper savaşı” diyor!

21 Mayıs 2009

Ben merhum Türkân Saylan’a karşı hükümetin tutumundan artık açıkça görüldüğü için “Laiklik konusunda kılıçlar çekildi mi” diye sormuştum, tesadüfe bakın ki Reuters haber ajansı aynı gün Türkiye’deki tabloyu “AKP ile laikler arasında siper savaşı giderek yaklaşıyor” cümlesiyle vermiş.Demek ki gerçekten de artık sadece biz değil bütün dünya (ki Reuters aynı haberi dünyaya geçiyor) Türkiye’de “laik rejime karşı” olan ve türlü taktiklerle laikliği koruyan kuralları, kurumları tasfiyeye çalışanlarla “bunu engellemeye” çalışanlar arasında yıllardır süregelen mücadelenin son noktasına gelindiğinin farkında...Reuters diyor ki; “Rahatsız Türklerin açık tek bir seçeneği var, AKP’yi gözden düşürmek, baltalamak ve bölmek... Hangi kanaldan olursa olsun: ordu, mahkemeler, parlamento, okullar (...) Türban yasağı konusunda ortaya çıkan siper savaşıdır. Savaşın çizgileri ise devletin anayasal kaleleri (...) Savaş sonra mahkemelerde devam etti. Kapatılmaktan son anda kurtulan AKP’nin şimdi Ergenekon ile düşmanlarını elimine etmek istediği iddia ediliyor. Mahkemeler askerin ‘AKP’yi hizaya sokma’ girişiminin ardından ikinci cephe olarak görülebilir. Bu devirde kimse darbe istemediği için, parlamentoda AKP’ye muhalefet çok sınırlı kaldığı için kozlar yargıda paylaşılıyor. AK Parti ‘Ak ve açık’ parti olarak iktidara geldi ve yolsuzlukları bitirme sözü verdi. Eğer yolsuzluk bulutları üzerine çökerse, o zaman partinin ve Erdoğan’ın otoritesi ciddi şekilde sarsılabilir (...) Bu süreçte yeni partiler kurulabilir, kaygılı orta sınıf AKP’yi terk edebilir. Ya da eski partiler yeniden dirilebilir. Parlamento yeniden bir siyasi savaş alanına dönebilir.” KONU PARTİ DEĞİL, ANLAYIŞBurada da, ABD’nin, AB’nin bazı değerlendirmelerinde de asıl olayı tümüyle kavrayamama, sanki “bir partiye karşı, bir partiyle mücadele” varmış gibi görme hatasına düştükleri açıkça ortada. Meselenin “AKP’yi gözden düşürmek, baltalamak” değil, AKP’nin yerinde hangi parti olsa “rejim korkusu yaratan”, toplumu tüm kurumları ile baskı altına alan bir iktidara, bir anlayışa tepki olduğunu anlamıyor gibiler...AKP’yi baltalamak için “ordu, mahkemeler, parlamento, okullar, hangi kanal olursa olsun” diyor, oysa ordu artık “sessiz ve demokrasiye saygılı” bir tutum içinde... Bütün kışkırtmalara rağmen... Mahkemeler, hakimlerin Adalet Bakanlığı baskısında olması nedeniyle doğal olarak iktidar tarafında... (Ergenekon ve Deniz Feneri davalarındaki hukuksuzluklar bu nedenle ortaya çıktı.) Parlamento onların çoğunluğunda... Okullar ne yapmış belli değil.“Askerin AKP’yi hizaya sokma girişimi” dediği 27 Nisan bildirisi ki bu büyük hatanın tamamen Yaşar Büyükanıt’ın keyfî bir girişimi olduğu, başka kimseye danışılmadan yapıldığı kendi ağzından açıklandı. Reuters haberinin sadece “yolsuzluk ve yeni partiler/eski partiler, orta sınıfın terk etmesi, AKP’nin düşman gördüğü kişileri Ergenekon’la elimine etmesi” yorumları doğru veya “gerçekleşmesi mümkün ifadeler”... Geriye kalanı tümüyle “iktidardan veya aynı görüşten birinin gözüyle” yazılmış gibi... Esas olan şu ki laiklik mücadelesinin son safhasına gelindiği artık gözlerden kaçmıyor.Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesi’nde yapılmak istenen değişiklik acaba son safhanın “son noktası” mıdır, şimdi buna dikkat gerekiyor. *****ÖVEREK YOK ETMEK! Dün ‘Laiklik konusunda kılıçlar çekildi mi’ başlıklı yazım ‘Kimse kendini (ya da başkalarını) aldatmaya kalkmasın. Türkiye’nin laik demokratik rejimiyle ilgili bir tehlike mevcuttur ve birçok eylemle, sözle bu tehlike kendini göstermektedir’ cümlesiyle bitmişti, devam ediyorum.Hep söylüyorum; işin asıl acı tarafı milleti pek saf, kendilerini de pek akıllı zannetmeleri... Örneğin iktidara yakın bir yazar önemli bir gazetede önceki gün yazısına “Atatürk’ün 20. yüzyılın en büyük dehalarından biri olduğu” ile başlamış, sonra “onun dogma haline getirildiği”nden, “Milli Mücadele ve cumhuriyet tarihinin Atatürk’le özdeşleştirildiği”nden, onun “anlaşılamaz bir efsane” haline getirildiğinden dem vurmuştu.Ona göre demokrasi, fikrî çeşitlenme, “karşı devrim” damgası yemişti. Yazının sonunda da “Genelkurmay’ın artık sadece Atatürk’ün değil Fevzi Çakmak’ın ve Kazım Karabekir’in de ölüm yıldönümlerinde tören yapma” kararı almasını çok önemsediğini, Milli Mücadele’nin “Tek adam”ın eylemi gibi gösterilmesinin böylece önleneceğini, bunun bir ekip hareketi olduğunu söylüyor, Karabekir’i övüyordu.Atatürk’ü dogma haline getiren bazı gruplar olabilir, onlar bellidir ama Türk milleti genelde Atatürk’ün ilkelerini, gösterdiği yolu izleyen, bu büyük önderi takdir etmeyi bilen, nankörlük etmeyen milyonlardan oluşuyor. (Tabii son yıllarda beyni Atatürk’ü kötüleyerek yıkanan milyonlar dışında...)Onun için ikide bir “dogmalaştırmak, putlaştırmak” diye aynı yemeği ısıtıp ısıtıp ortaya sürmenin âlemi yok. Milli Mücadele ve cumhuriyet tarihi onunla özdeşleşiyor çünkü Milli Mücadele o olmasa başlamayacaktı, bu savaşların “o olmasaydı kazanılamayacağını” ise zaten Çakmak’la Karabekir de söylediler, gerçek de buydu.“Karşı devrim” diye adlandırılan ise yukarda söylenenler değil cumhuriyetin temel ilkelerinin yerine dine dayalı bir rejimin, bir din devletinin (İran, S. Arabistan gibi) alt yapısının oluşturulmasıydı, hâlâ da aynı tarif geçerlidir. Görüldüğü gibi ortada hem “överek yok etme” metodu, hem de olayları çarpıtma var. Bir de okuyan herkesi “söylenenleri anlamayacak kadar saf” zannetme!

Devamını Oku

Laiklik konusunda kılıçlar çekildi mi?

21 Mayıs 2009

“Kılıçlar” demekle eylemi sertleştirmiş oluyorum ama eylem de yenir yutulur gibi değil. Saklanır gizlenir gibi değil.ÇYDD’nin kurucularından hukukçu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu “Devlet Türkân Saylan’a son günlerinde yaptığı haksızlık için özür dilemeli” dedi, bunu zaten beklemiyorduk ama ülkenin çok değerli bir kaybının onbinlerce kişinin katılımıyla yapılan cenaze törenine bir çiçek, bir bağış bile gönderilmemesinin, Kültür Bakanı Günay’ın Saylan’a yaptıklarından dolayı teşekkür ederken söylediği “Kendim ve hükümetim adına” sözünü sonradan değiştirerek “hükümet”i çıkarmasının (ne kadar açıklamaya çalışsa da) açıklaması yoktur.Hükümet eğitim ve çağdaşlaşma yolunda Milli Eğitim Bakanlığı’ndan çok çalışma yapan, ülkenin en değerli bilim insanlarından biri olan Türkân Saylan’a yapılan haksızlığı telafi yoluna da gitmedi, onu onore edecek en küçük bir gayret de göstermedi.Neyse ki halk bu açığı fazlasıyla kapattı. Kapattı kapatmasına da “Hükümetin Türkân Saylan’a bu tutumu takınma nedeni ne olabilir” sorusu yine de ortada duruyor?Ne yaptı Saylan? Suçu “laik cumhuriyetin önemini dile getirmesi mi, hukuk devletine saygısı mı?” Alman yargısının “didik dikik aranmalı” dediği kişilere ve kuruluşlara dokunulmazken onun evi didik didik aranıp eşyalarına el konduğunda bile hukuka saygılı davranması mı?Hükümetin Saylan konusundaki tavrı, onun arkasından bile yalanlarını, iftiralarını (dini, inancı alet ederek) sürdürenlerle aynı görüşte olduğu duygusu yaratmıştır.Laik rejimi savunanlara, laik eğitime hizmet edenlere, ülkeye nasıl bir iyilik yapmış olurlarsa olsunlar AKP hükümeti ve onların “taraf” medyası “düşman” gözüyle bakmaktadır, yapılanın tek açıklaması budur.Peki o zaman hiç çekinmeden gözler önüne serilen böyle bir tablo ortadayken “laikliğe karşı kılıçlar çekildi” demek gerçekçi sayılmaz mı? Kimse kendini (ya da başkalarını) aldatmaya kalkmasın. Türkiye’nin laik demokratik rejimiyle ilgili bir tehlike mevcuttur ve birçok eylemle, sözle bu tehlike kendini göstermektedir.Yarın devam edeceğiz... *** Yalın’ı kim kıskanıyor?Acımasızlığın, kompleksin bu kadarı fazla diyor insan haberi duyar duymaz... Neymiş efendim; Yalın’ın bir şarkısı ile Norveç’in Eurovision şarkısı çok benziyormuş, o zaman kesinlikle Yalın notaları çalmışmış... Kim diyor; mutlaka kıskanan ya da kompleksler içinde biri (daha önce onunla ilgili başka yalan haberler de çıkmıştı, artık böyle biri olduğu kesinlikle ortada)... Bu haber medyaya işgüzarca yayılıyor ve gazetelerde yer alıyor.Tamam işte, maksada ulaşıldı ve aylar boyunca yeni albümü için uğraşan sanatçıya hayat zindan edildi... Mutluluğu, heyecanı kursağına tıkandı.Yalın’ın prodüktörü “Bu şarkının repertuar çalışması 1,5 yıl önce yapıldı, Yalın 9 aydır stüdyoda... Biz benzerlik göremiyoruz ama benziyorsa da benzeten karşı taraftır” diye açıklama yapmış ama artık müziklerinin modası geçmiş, her fırsatta aykırı çıkışlar yaparak isimlerinden söz ettirmeye çalışan birileri ısrarla direniyor; “Hayır çok benziyor, aşırmış diyemeyiz ama...” Diyemezsen sus o zaman, yapmaya çalıştığın nedir? Kendi ülkenin sanatçısını ispat edemeyeceğin bir nota hırsızlığıyla suçlayarak yıpratmak mı? Yani çoğunuzun bugüne kadar yaptığı parçalarda yabancı şarkılardan alınmış notalar, “esinlenmeler” olduğu bilinmiyor mu?Ayrıca Yunanistan iki yıl önce “Üsküdar’a giderken” şarkısının notalarını birebir aldığında böyle şiddetli tepki göstermiş miydiniz, yoksa biz mi duymadık?Ya Yalın’ın 1,5 yıl önce yaptığı parçadan Norveç esinlendiyse? Çünkü bizim sanatçımız da şarkıları birçok ülkede çalınan, daha ilk şarkısıyla olay yaratmış bir müzisyen ve sözüyle/notasıyla herşeyi kendisi hazırlıyor. Bugüne kadar kimseden birşey esinlendiğini de duymadık. Bu ihtimali neden aklınıza getirmiyorsunuz da hemen “Yalın esinlenmiş” oluyor?Tam yeri geldi söyleyeyim; “Her canlı ölümü tadacaktır” sözünü biliyorsunuz ya, Türkiye’de bu kadar kesin bir durum daha var, onun için şu özdeyişi de benden bir kenara yazın: “Bu ülkede her başarılı insan mutlaka cezalandırılacaktır.” Hem de en çirkin, en avam şekillerde... Türkiye’nin parmakla sayılacak kadar az sayıda “gerçek sanatçı”sı var, onlara bulaşmayın bari... Gerçi sevenlerini etkilemez ama sanatçılar duygusaldır, üzülebilirler. Bu nedenle de ben; Sezen Aksu, Serdar Ortaç, Kenan Doğulu, Yalın, Emre Altuğ, Ferhat Göçer, Murat Boz, Ajda Pekkan ve onlar gibi diğer gerçek sanatçıları yıpratma çabalarında susmam. Hiç kolay yetişmiyorlar çünkü! *** Kadın sünneti komedisi!İşte Diyanet İşleri onun için aylardır uydurma hadisleri ayıklamaya çalışıyor (ve buna bile itirazlarla karşılaşıyor.) Daha birkaç gün önce yazdım, bunların arasında “kadınlar sünnet edilmeli” bile var ve bazı ülkelerde MAALESEF bu korkunç şey de küçücük kız çocuklara “din emri” yalanıyla uygulanıyor.Türkiye de Müslüman çoğunluklu bir ülke olduğu için, kadın sünnetinin uydurma bir hadise bağlı olduğunu bilmeyen (bu kadar Müslüman aldanırken o nasıl aldanmasın) Avrupa Parlamentosu’nun İngiliz vekili “Türkiye’de tek bir kadının sünnet edilmediğini kanıtlayana kadar AB üyesi olamayacaklarını Ankara’ya bildirdiniz mi” diye soru önergesi vermiş.Salağın ta kendisi de bu işte, a budala Türk kadınları bunu nasıl ispatlayacak, sorunu sorarken düşünmedin mi?Yoksa salak değil de kendini fazla mı uyanık sanıyor, o da olabilir yani!(Not: Aynı soru önergesinde töre cinayetleri de var ki işte Türkiye’yi yönetenler bu cinayetleri; kulağı/burnu kesilerek öldürülen ya da öldürülmeye çalışılan kadınları nasıl anlatacak, önlemek için hiçbir gayret göstermediklerini nasıl açıklayacak orası belli değil.) *** 5 kuruşlarınızı isteyinGeçenlerde kızım Yasemin etiketlerde fiyatların genellikle yuvarlak rakam yerine 4.65 TL, 20.95 TL gibi “5 kuruş eksik” yazıldığına dikkatimi çekti.Yasemin diyor ki; “Alışveriş yaptığınızda genellikle 5 kuruşları size iade etmiyorlar. İsteyecek olursanız ‘Nasıl yani, 5 kuruşu mu istiyorsunuz’ diye bir cevap geliyor. ‘Evet’ derseniz kasiyer kızların birbirlerine ‘5 kuruşumuz vaar mıı, hamfendi 5 kuruş istiyor’ şeklindeki alaycı bağrışmalarına hedef olmanız mümkün. Ama ben tüm bunlara rağmen aptal yerine konmak hoşuma gitmediği için her seferinde 5 kuruşumu ısrarla alıyorum. Binlerce, yüzbinlerce kişiden toplanacak 5 kuruşlardan nasıl bir servet oluşturulabileceğini düşünsenize?”Evet, siz de düşünsenize... 5’liklerinizi mutlaka alın, karşısındakini aptal yerine koymak Türkiye’de moda oldu çünkü.

Devamını Oku

Bir şehit gibi...

20 Mayıs 2009

Bu yazıyı geç bir saatte yazıyorum çünkü Türkân Saylan’ı uğurlamak için yollara dökülen, Teşvikiye Camii’ni dolduran ve onun için dua eden binlerce kişi arasında ben de mutlaka olmalıydım.Sadece onun yaptıklarını, ülkeye verdiği büyük hizmeti, üstün ve mücadeleci kişiliğini takdir ettiğim, Türkiye’nin çok değerli bir insanını kaybettiğini bildiğim için değil, böyle büyük insanların kıymetini anlayamayanlara, her başarılı insana ve özellikle bu ülkeyi çağdaşlaştırma, cehaletten kurtarma çabası verenleri her türlü çirkinlikle yıldırmaya çalışanlara tepkimi göstermek için de orada mutlaka bulunmak istedim.ÇYDD’nin kurucusu ve genel başkanı Türkân Saylan hayatının son günlerinde kendisine bulaştırılmaya çalışan, verdiği sıkıntılarla büyük ihtimalle sayılı günlerini daha da kısaltan olumsuzlukların inadına binlerce kişinin omuzlarında “bir şehide gösterilen saygıyla” ebediyete uğurlandı.Teşvikiye Camii’ne çıkan bütün yollar bir insan seliyle ve kırmızı bayraklarla kaplıydı. Onu seven, takdir eden kadın, erkek, genç, çocuk yüzlerce kişi sadece camide değil, camiyi çevreleyen duvarların bile üzerindeydi. (Şu anda saat 19.10 ve aynı kalabalık VATAN binasının önündeki Büyükdere Caddesi’nden bir nehir gibi akıyor ve ona yapılan haksızlığı sloganlarla protesto ediyor. Hükümetin Ergenekon soruşturmasını siyasi bir intikama dönüştürmesini ve Atatürk düşmanlığının topluma empoze edilmesini protesto eden sloganlar bunlar...)Cenaze namazını kıldıran imam Türkân Saylan’ı şahsen tanıdığını, onun dine ve din adamlarına saygısı olduğunu, kendisinin dinine inancına dil uzatılmasından rahatsız olduğunu söyleyerek başladığı konuşmaya şöyle devam etti; “Her Müslüman bundan rahatsız olur, bunları yakıştıranlar hiç değilse merhumenin ölüsüne saygı göstersinler... O onbinlerce öğrenciye destek olup onları topluma kazandırdı, anaları oldu... İnanıyoruz ki ödülünü Allah’tan alacaktır. Kuran’ı Kerim’in ayeti ‘her kim zerre kadar yardım yaparsa mutlaka karşılığını görecektir’ der, Allah da malını, canını iyilik için harcayan merhumeye rahmet sağlayacaktır (...) Türkân Saylan hanımefendi istirahata çekilmiştir, ölü değildir. Ölü olanlar bu dünyada hizmeti olmayanlardır.” SAYGISIZ VE UTANMAZLARİşte onun arkasından söylenmesi gerekenler bunlardı. Ama bir ölünün arkasından bile yalanlarla, iftiralarla kötülükler yağdıranlar malûm gazete ve TV’lerin internet sitelerinde iğrenç faaliyetlerini sürdürdüler. Hem de dini alet ederek ama aynı zamanda dini hiçe sayarak...Yazdıklarına baktığınızda sanata, bilime, kültüre kısacası çağdaşlığa düşmanlığı görebiliyorsunuz.Türkân Saylan’ın saygılı olduğu ve korumaya çalıştığı laikliğin yine kasıtlı olarak din düşmanlığı gibi anlatılmaya çalışıldığını görüyorsunuz. Kadınları baskıyla ve bunun “din emri” olduğuna inandırarak türbana sokmaya çalışanlara, türbanı siyasi olarak kullananlara, din devleti (şeriat devleti) isteyenlere karşı olan Saylan’ı “şeriat”a yani Kuran’a karşı gösterme çabasını görüyorsunuz. Aynen onu, kendisi de Müslüman olan bir insanı yalanlarla “Hristiyanlık misyoneri” göstermeye çalıştıkları, eğitime sağladığı desteği kösteklemeyi hedefledikleri gibi... Arsızca, utanmazca, Allah’tan bile korkusuzca sağlığında yaptıkları kötülüğü ölüsünün arkasından da sürdürüyorlar.Ama ne yaparlarsa yapsınlar, çirkefliği hangi boyuta taşırlarsa taşısınlar başaramayacaklar. Bu millet Türkân Saylan ve onun gibi “özel insanlarını” başı üstünde taşıyacak, bu yalanları da hak ettiği yere çöplüğe yollayacaktır.MÜZİĞE BİLE DÜŞMAN KAFALAR!Mozart dinlemek, piyano çalmak veya bale yapmak, bale-tiyatro/resim sevmek insanların dinini, inancını azaltmaz, buna ancak kuş beyinliler veya tarikatlar/cemaatler tarafından beyni yıkanmış köktendinci kafalar inanır.Bu sahtekârlara en güzel cevabı Kars’tan, Ardahan’dan, Ağrı’dan, Mersin’den çıkıp “Bizi o okuttu, hakkını helal etsin” veya “Türkân Hoca olmayı seçtim” diyen onbinlerce genç kız veriyor.Utanmayı da onlar öğretecek.“İnsan” olabilenler Türkân Saylan’ı her zaman saygıyla, sevgiyle, takdirle anacaklar, ruhu şâd olsun! *** Cumhurbaşkanı krizini aşmanın yolu!Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “kayıp trilyon” davasıyla ilgili olarak yargılanması gerektiğine ilişkin kararı ortalığı karıştırdı. Çankaya Köşkü’nden yapılan açıklamada “daha önce milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle ceza davasının açılamadığı, dokunulmazlığının kaldırılmadığı, partinin genel başkan yardımcısı olarak da parasal konularda sorumluluğu bulunmadığı” bildiriliyor ve:“Yargılanmadığı bir davadan dolayı şüpheli gibi gösterilmeye çalışılmasının iyi niyetle bağdaşmadığı” söyleniyor. Ayrıca Köşk, Meclis Başkanı Köksal Toptan ve bazı hukukçular “Cumhurbaşkanı’nın ‘vatan ihanet’ suçu dışında yargılanmasının mümkün olmadığını” hatırlatıyorlar.Bizde siyasetçiler veya cumhurbaşkanlarına hukuk halktan tümüyle ayrı işlediği/işletildiği için tepki de bu şekilde oluyor. Oysa daha geçen hafta İngiltere’de “kendi kişisel masraflarını devlete ödeterek zarara uğrattıkları” için iktidar milletvekillerinden ve lordlardan siyasi hayatı sona erenler olmuştu. Gerçek demokrasinin uygulandığı Batı ülkelerinde yasama dokunulmazlığı sadece “milletvekili olduğu sürece ceza tedbirlerinin uygulanmaması” şeklinde, yani yargılanabiliyor ama gözaltı, tutuklama gibi tedbirler makamda olduğu sürece yok... Suçlu bulunursa zaten milletvekilliği düşüyor.Sincan yargıcı; Anayasa hukukunda cumhurbaşkanı dokunulmazlığına ilişkin bir hükmün olmamasına dikkat çekmiş. Ama yine bu hukuka göre “milletvekili dokunulmazlığı kıyasen cumhurbaşkanı için de uygulanabiliyor.” Bu durumda, cumhurbaşkanının dokunulmazlığını kaldırma yetkisine parlamento da sahip olmadığına göre (Anayasa hukukçularının görüşü) bu krizi aşmanın tek bir yolu var; Cumhurbaşkanı Gül’ün “ben yargılanmak, aklanmak istiyorum” demesi... Ancak kendisi isterse mahkemeye gidip ifade verebilir. Belki kimse buna zorlayamaz ama cumhurbaşkanı olduğu toplumu rahatlatmanın daha etik olduğu da kesindir. Fransa’da, 1995’te anayasa “cumhurbaşkanının yargılanabileceği ama cezai tedbirlerin uygulanamayacağı” şeklinde değiştirildi...İspanya’da Adalet Bakanı “yüksek mahkeme yargıcıyla ava gittiği için” basından gelen eleştiriler nedeniyle istifa etti. Batı’da olaylar çok farklı... Bizde ise “mutlak yasama dokunulmazlığı” adaleti, eşitliği tümüyle ortadan kaldırıyor.“Yargılanmadığı bir davadan şüpheli gösterilmenin iyi niyetle bağdaşmadığı” açıklaması ise hakkında suç delili olmayan sayısız saygın insanın cezaevine tıkıldığı günlerde gerçekten dikkat çekici görünüyor.Aynı durumda olan başkaları için “yargıya saygı gösterelim” denir ve yanlışlara, adaletsizliğe susulursa o adalet bir gün herkese gerekebilir.

Devamını Oku

Türkân Saylan “darbeci” değil “devrimci”ydi!

18 Mayıs 2009

Bir hayatın “eğitim” ve “sağlık” gibi iki önemli alanda ülkenin kalkınmasına, iyiliğine adanması, kendi yaşamına zaman ayıramayacak şekilde en ücra köylere kadar koşarak çalışıp çabalama ne demektir, bunu ancak Türkân Saylan ölçüsünde aydın insanlar anlayabilir.Yaşanan stres ve yorgunluğa, o yoğunluğa normal insan vücudunun dayanamayacağı kesindir, onun için de böyle yararlı, üstün özelliklere sahip insanların ömrü ne yazık ki fazla uzun olamıyor. Türkân Saylan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucusu ve Başkanı olarak; bir yandan okuma imkânına sahip olmayan yoksul (veya ailelerinin izin vermediği) çocukları tek tek bulup onbinlercesine eğitim kazandırır, üniversite mezunu yaparken bir yandan da yine kurucusu olduğu Cüzzamla Savaş Derneği’nin katkısı ile binlerce hastayı iyileştiren başarılı bir tıp doktoru, bilim kadınıydı.Başka bir ülkede olsa heykeli dikilecek ama bu ülkede hayatının son günlerinde işkenceden farksız bir muameleye, hakaretlere, yalanlara muhatap edilen ve bunları bile sabırla, sükûnetle karşılayabilen bir büyük kadındı...Mart’ın 3’ünde, onun tekerlekli sandalyeyle gelerek Vehbi Koç Ödülü’nü aldığı ve 100 bin dolarlık bu ödülü de “Bu yıl hedefimiz 100 bin öğrenciye ulaşmak” diyerek ÇYDD’ye bağışladığı geceden sonra “Adanmış bir yaşam ve ödülü” başlıklı yazıma şöyle başlamışım:“Bu özel insanları izlerken onların dünyaya özel bir görevle ve bu görevi yerine getirmek için özel bir güçle gönderildiklerini düşünüyorum”... Yazının devamında ise konuşmasının bazı önemli bölümlerinin haberlerde yeterince vurgulanmadığını belirterek o bölümlerden birine “Bütün Türkiye’nin duyması gerekiyor” notuyla yer vermişim, diyor ki:“Bizi yurt dışında takdir ettiler ama burada bugüne kadar yaptığımız işlerin olumsuz yanlarını da gördük. İftiralar yaşadık. Çocukları, genç kızları cemaatlerin, tarikatların elinden alıp onlara çağdaş eğitim kazandırmanın cezasını çektik. Bu nedenle kendi ülkemde yaptığımız işlerin ne kadar önemli olduğunun değerlendirilmesi bugün daha fazla anlam taşıyor.” CEZALANDIRILDI!Bu yazımın sonu “Asıl ödülünüz bu ülkeye kazandırdığınız onbinlerce genç ve sizi asla unutmayacak kuşaklar olacak” diye bitmiş... Türkân Saylan gördüğünüz gibi orada da “cezalandırıldık” diyor. Ki asıl büyük ceza bu konuşmadan birkaç hafta sonra bir hukuk devletinin mevcut bütün hukuk ilkelerini, kurallarını ihlâl ederek ve onu Ergenekon soruşturmasıyla ilişkilendirip evini aradıkları, kendisinin de derneğin de tüm belge ve bilgisayarlarına el koydukları gün başladı.Ona da “demokratik laik cumhuriyet”e sadık birçok isim gibi “darbeci” etiketi yapıştırmaya kalktılar ama zamk tutmadı. Başta bütün değerli hukukçuları ve “bağımsız” medyası olmak üzere ülke ayağa kalktı.Çünkü aklı başında her insan onun “darbeci” olamayacağına ama sağlıklı ve eğitilmiş toplum yaratmaya çalışan, bir devrimin, doğru yönde değişimin ancak böyle olacağına inanan bir eğitim önderi olduğuna adı gibi emindi.ÖZGÜRLÜK ABİDESİ GİBİBundan üç hafta önce Her Açıdan’da Türkân Saylan’a telefonla bağlanarak bazı iktidar yandaşı ve İslâmcı gazetelerde, internet sitelerinde (“İslâm” demedim dikkat edin, İslâmcı farklı) onu ve derneği yıpratmak için sürekli yayınlanan, hastalığını ağırlaştıracak, son günlerini zindan edecek ağırlıktaki iftiraları açıklamasını istedim. Bunları net ve dosdoğru şekilde, belgeleriyle yaptı. Şimdi bunu sağladığım için daha da mutluluk duyuyorum. Programdan sonra Ayşe Kulin, Süheyl Batum ve Ergin Cinmen’le birlikte onu hastanede ziyarete gittiğim, son kez görebildiğim için de...Hayatı boyunca ülkesinin insanlarının bireysel özgürlüğü (eğitimi) ve demokrasinin gelişmesi için çalışan bu cesur ve özverili insan hiç şüphe yok ki kendisine lâyık şekilde, bir “özgürlük abidesi” gibi ebediyete uğurlanacaktır.Darbeciliği ona yakıştıranları -utanmayı bilmeseler bile- üzerlerine yapışacak utançla baş başa bırakarak.Bizler ise onu ve ülkemize yaptığı iyilikleri asla unutmayacağız. Nur içinde yatsın!DEVLET ÖZÜR BORÇLUÇYDD kurucu üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun söylediği şey çok doğrudur; Türkân Saylan’ı uğurlamadan önce devlet ona bu sıkıntıyı yaşattığı için özür dilemelidir. Elinde suç delili olmadığı halde aynı sıkıntıyı yaşattığı diğer insanlar için de bir gün mutlaka özür dileyecek, büyük tazminatlar ödeyecek çünkü!

Devamını Oku

Garip bir övünme... Hangisi doğru?

17 Mayıs 2009

Başbakan Erdoğan Polonya’da bir üniversitede yaptığı konuşmada ilginç şeyler söylemiş. Mesela diyor ki “Geçmiş hükümetler Ergenekon’u sümenaltı etmiş ya da korumuştur. Ama bu hükümet bunları koruma altına alan bir hükümet olmamıştır...” Devamında “bazı çevrelerin hükümetle dava arasında ilişki kurmaya çalıştıkları” da var.Şimdi, bırakın daha çok kısa süre önce “Ben bu davanın savcısıyım” diye öne atıldığını ve ilişkiyi kendisinin kurduğunu, Başbakan’ın sözlerinin geçmiş hükümetlerin de, AKP hükümetinin de “yargı üzerindeki siyasi etki ve baskı”yı açıkça ifade ettiği görülüyor. Bu nasıl “bağımsız yargı”dır ki isteyen hükümet istediği davayı “koruma altına” alabiliyor, “sümenaltı” edebiliyor veya üstüne gidebiliyor. Örneğin; isteyen hükümet kendi hırsızlarını pekala koruyabiliyor... Yapılan bu açıklamadan sonra bir başkasının “hükümetle dava arasında ilişki kurmaya çalışmasına” gerek kalıyor mu?..Bu konular, bu davalar yargının meselesi midir yoksa direkt iktidara bağlı çalışan ve bir cemaatin de büyük ölçüde etkisi altında olduğu artık açıkça söylenen “Emniyet”le, polisle mi halledilmektedir? Savcılar ÇYDD ve rektörlerle ilgili operasyon için “Biz polisin verdiği özetlere baktık” gibi bir açıklama yapmışlardı, sadece bu açıklama bile polisin istediği takdirde bağımsız çalışabildiğini anlatıyordu ama nedense hiç üzerinde durulmadı. Başbakan Erdoğan bu sözlerini açıklamalı ve topluma “yargı-siyaset” ilişkisini, yargının nasıl iktidar baskısı altında olduğunu anlatmalıdır.Devletin üç erkinden ikisinin yasama (meclis) ve yürütmenin (hükümet), ayrıca çıkacak yasaları onaylayacak olan Cumhurbaşkanı’nın (artık Meclis tarafından değil siyasi parti oylamalarına benzer bir seçimle halk tarafından seçiliyor) aynı partinin elinde olduğu, medyanın da baskılarla susturulduğu bir durumda üçüncü erk “yargı” nın da aynı partinin baskısına girmesi nasıl bir sonuç doğurabilir herkes düşünmeli.Başbakan ise bu soruyu söz konusu parti AKP değil de kendilerinden sonra iktidara gelebilecek “art niyetleri olan, örneğin ırkçı baskılar veya şeriat taraftarı olan bir başka parti” imiş gibi düşünerek cevaplamalıdır, bunu beklemek Türkiye’nin hakkıdır.Erdoğan’ın ikinci dikkat çeken sözü AB ile ilgili. Önce “Merkel ve Sarkozy Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili konuşmaları seçim yatırımı olarak yapıyorlar, dürüst değiller” diyerek liderlerin seçim yatırımı adına “kötülük bile yapabileceğini” anlattı sonra Polonya’da:“27 ülke derler ki ‘Biz Türkiye’yi almıyoruz’, ne güzel biter.” Doğru 27 ülke bunu söylerse biter ama Türkiye için “ne güzel” bir sonuç olmaz, ancak onlar için güzel olur, nüfusu 75 milyona yaklaşan (ve hâlâ “en az üç-beş doğurun” telkini yapılan) yoksul ve problemli bir ülkeyi enselerine bindirmemiş olurlar. Merkel ve Sarkozy’e verilecek farklı, yerinde, diplomatik bir cevap bulmalıdır Erdoğan. O anda aklına gelen her şeyi söylemesi yanlıştır.MİLYONLARCA KAÇAK YABANCIVe sonunda “Şu anda Türkiye’de 40 bin kaçak Ermeni var, biz bunları iade etmiyoruz. Geri de göndeririz ama bunu doğru bulmuyoruz.” Bu sözler de bir devletin ancak geri kalmışlığını, zafiyetini gösteren sözlerdir. Türkiye’de yalnız 40 bin kaçak Ermeni değil, Rus’undan Filipinli’sine, Moldov’una kadar 1 milyondan fazla (“kaçak” olduğuna göre bu sayı tahmini, çok daha fazla olabilir) kaçak işçi var. İşsiz insan saygısı 3.8 milyona çıkmış bir ülkede yılda “birkaç milyar dolar” kaçak işçilere ödeniyor.Bir devletin görevi bunu kesinlikle önlemek midir yoksa bununla övünmek mi?Acaba hangi ülke bu rakamları bile bile, ilan ede ede susar ve bekler?Bu bir kangren değilse nedir?Türkiye’de çok ciddi yanlışlar hükümetin ağzından “doğru gibi” anlatılıyor. Yalnız bize anlatılsa, her ne kadar artık tüm haberler anında dünyanın öbür köşesinde duyuluyorsa da “Biz bize benzeriz, kendimiz söyler kendimiz dinleriz” diyeceğiz ama bir de üstelik yurt dışında söyleniyor.Merak ediyorum acaba bu “yanlışı doğru yapma” olayına diğer ülkelerde çok gülüyorlar mıdır?

Devamını Oku

Bu nasıl bir günahtır?

16 Mayıs 2009

Diyanet İşleri’nin “Hz. Peygamber’e atfedilen birçok uydurma sözün hadis diye yutturulmasını önlemek için” uzun süre önce başlattığı (onbinlercesi olduğu için kolay değil) ayıklama çabası Milli Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi’yi rahatsız etmiş. Eygi “Ey Müslümanlar uyanın, Diyanet; alnı secde görmemiş Beyaz Türkler bazı hadisleri istemiyor diye ayıklama yapacakmış. Papazlar ve açık fikirli profesörlerle hadislerimizle oynuyor” diye yazınca Diyanet de çok ağır bir cevap göndermiş. Bunun haberini gazetede okuyacaksınız.Ben önce Mehmet Şevket Eygi ve onun gibi düşünen, kendinin ve bir kesimin diğerlerinden “daha dindar” olduğunu iddia eden veya “başka insanları kötü Müslüman ya da din dışı ilan etme hakkına sahip olduğunu” zannedenlerden, din hakkında konuşan insanlara karşı söze “Biz Müslümanlar” diye başlayıp “Ahirette hesabını vereceksiniz” diye bitirenlerden söz etmek istiyorum. Bunu yapanlar bence makbul Müslüman olmadıklarını, geçmişte günah işlediklerini düşündükleri için başkalarına hesap sorarak “Allah’ı bunun aksine inandırmaya” çalışanlardır. Zira gerçek ve takva sahibi Müslümanlar bir insanın “dininin, inancının, makbul insan, makbul dindar” oluşunun takdirinin “SADECE ALLAH’A AİT” olduğunu, böyle bir hakkın Hz. Muhammed’e bile verilmediğini, ibadeti hakkında hiçbir fikrinizin olmadığı insanlara “alnı secde görmemiş” deme cüretinin ise mutlaka cezalandırılacak bir günah olduğunu gayet iyi bilirler. Müslümanlık için gerekli tüm bilgilerin detaylarıyla Kuran’da yer aldığı (Yusuf suresi, Enam suresi, Araf, Nahl, Hud, İsra, Furkan sureleri ve daha birçoğunda) biliniyorken, Hz. Peygamber’in yine Furkan suresi 30. ayette anlattığı gibi “insanların Kuran’ı kaynak almalarını istediği” biliniyorken ve yine Hz. Peygamber’in sağlığında “sözlerinin yazılmasına izin vermediği” biliniyorken ölümünden çok sonra yazılan uydurma hadisler Kuran’dan kat kat fazla sayfaya sığabilecek kadar çoktur.KADINLARA SÜNNETPeki Mehmet Şevket Eygi “alnı secde görmemiş” dediği insanlardan veya açık fikirli profesörlerden daha fazla biliyorsa Allah’ın Kuran’ı eksik gönderdiğine, bazı şeyleri unuttuğuna mı inanıyor ki “hadislerin doğru olanlarının seçilmesine”, Arap geleneklerini din haline getirmek için yazılan uydurma sözlerin ayıklanmasına bile karşı çıkıyor, Allah’ın açıklamadığı konularda dine ve Kuran’a ilave yapanları destekliyor? Bunu lütfen cevaplasın. O da cevaplasın, aynı büyük günahı işleyen diğerleri de... Bir de Kuran’da olmadığı halde “kadınların sünnet edilmesini” söyleyen (İmamı Gazali), Kuran’da olmadığı halde “fakirlerin zenginlerden 500 sene önce cennete gireceğini”, “yangın gördüğünüzde tekbir getirirseniz ateşi söndüreceğini”, “kan aldıranın orucunun bozulacağını”, “ressamların cehennemde en şiddetli gazaba uğratılacağını” söyleyen (daha binlercesi var), Kuran’da olmayan bin çeşit ilaveyle kadınları aşağılayan “köpek, fare, kargaya” benzeten ve çoğu birbirleriyle de çelişen, farklı kişilerce uydurulmuş hadisleri mi koruyorlar, onu da anlatsınlar. Çünkü bu yaptıkları sadece Diyanet’e, din bilimcilere değil Kuran’a, Allah’a karşı saygısızlık sayılır. ***** İLETİŞİMİN ANAHTARI Bazen o kadar güzel kitaplar geliyor ki; ‘şöyle bir bakayım’ diyerek elime aldığım kitabı saatler boyu bırakamıyorum. Berna Sağlam Naipoğlu’nun yazdığı “Gün Işığında” isimli kitap da bunlardan biri oldu...Berna Sağlam Naipoğlu’nu gayet iyi tanırım, İstanbul Üniversitesi mezunu süper bir iletişim uzmanıdır. Betül Mardin, Deniz Adanalı gibi iletişim sektörünün en deneyimli isimleriyle birlikte çalışmış olmasının yanında Vakko Kuruluşları’nın “halkla ilişkiler” görevini uzun yıllar başarıyla yürüttü ve 1999’da Oriflame’in Türkiye çapında yaptığı anket sonunda iş dünyasında “En Başarılı Genç İşkadını” ödülünü kazandı. Daha sonra Vakko’dan ayrılarak kendisi gibi başarılı bir iletişim uzmanı olan Fem Güçlütürk’le beraber “BernaylaFem” iletişim şirketini kurdu, o gün bugündür ikisi zeka ve yeteneklerini birleştirerek birçok başarıya imza attılar. Ama bu ikilide (ki Fem’i de uzun yıllardır tanıyorum) hemen dikkat çeken ve onları tanıyan herkesin ilk anda fark ettiği özellik insanlara görülmemiş bir içtenlikle, huzur veren bir gülümseme ve ses tonu ile yaklaşmaları, en imkânsız durumları, sorunları altedebilecek güveni vermeleridir. Berna Sağlam Naipoğlu’nun kitabını okurken bugüne kadarki iletişim başarısının sırrını burada bulacağımı umuyordum ki aynen öyle oldu.Örneğin “İçtenlikle verilen bir yudum sevgi, kucak dolusu geri dönüyor” başlıklı bölümde; “İyi de peki ben ne dedim” de ve daha birçoklarında “insan ilişkilerinde ve iş yaşamında başarı”nın anahtarını veriyor, püf noktalarını anlatıyor. Öğrenmenin en iyi yolu “başarısı kanıtlanmış uzmanından” öğrenmektir bence...Sevmenin sevilmenin, içtenliğin, başarının sırrını istiyorsanız Gün Işığında’yı kesinlikle okumanızı öneriyorum.

Devamını Oku