Onlar “siper savaşı” diyor!

Haberin Devamı

Ben merhum Türkân Saylan’a karşı hükümetin tutumundan artık açıkça görüldüğü için “Laiklik konusunda kılıçlar çekildi mi” diye sormuştum, tesadüfe bakın ki Reuters haber ajansı aynı gün Türkiye’deki tabloyu “AKP ile laikler arasında siper savaşı giderek yaklaşıyor” cümlesiyle vermiş.

Demek ki gerçekten de artık sadece biz değil bütün dünya (ki Reuters aynı haberi dünyaya geçiyor) Türkiye’de “laik rejime karşı” olan ve türlü taktiklerle laikliği koruyan kuralları, kurumları tasfiyeye çalışanlarla “bunu engellemeye” çalışanlar arasında yıllardır süregelen mücadelenin son noktasına gelindiğinin farkında...

Reuters diyor ki; “Rahatsız Türklerin açık tek bir seçeneği var, AKP’yi gözden düşürmek, baltalamak ve bölmek... Hangi kanaldan olursa olsun: ordu, mahkemeler, parlamento, okullar (...) Türban yasağı konusunda ortaya çıkan siper savaşıdır. Savaşın çizgileri ise devletin anayasal kaleleri (...) Savaş sonra mahkemelerde devam etti. Kapatılmaktan son anda kurtulan AKP’nin şimdi Ergenekon ile düşmanlarını elimine etmek istediği iddia ediliyor. Mahkemeler askerin ‘AKP’yi hizaya sokma’ girişiminin ardından ikinci cephe olarak görülebilir. Bu devirde kimse darbe istemediği için, parlamentoda AKP’ye muhalefet çok sınırlı kaldığı için kozlar yargıda paylaşılıyor. AK Parti ‘Ak ve açık’ parti olarak iktidara geldi ve yolsuzlukları bitirme sözü verdi. Eğer yolsuzluk bulutları üzerine çökerse, o zaman partinin ve Erdoğan’ın otoritesi ciddi şekilde sarsılabilir (...) Bu süreçte yeni partiler kurulabilir, kaygılı orta sınıf AKP’yi terk edebilir. Ya da eski partiler yeniden dirilebilir. Parlamento yeniden bir siyasi savaş alanına dönebilir.”

KONU PARTİ DEĞİL, ANLAYIŞ

Burada da, ABD’nin, AB’nin bazı değerlendirmelerinde de asıl olayı tümüyle kavrayamama, sanki “bir partiye karşı, bir partiyle mücadele” varmış gibi görme hatasına düştükleri açıkça ortada. Meselenin “AKP’yi gözden düşürmek, baltalamak” değil, AKP’nin yerinde hangi parti olsa “rejim korkusu yaratan”, toplumu tüm kurumları ile baskı altına alan bir iktidara, bir anlayışa tepki olduğunu anlamıyor gibiler...

AKP’yi baltalamak için “ordu, mahkemeler, parlamento, okullar, hangi kanal olursa olsun” diyor, oysa ordu artık “sessiz ve demokrasiye saygılı” bir tutum içinde... Bütün kışkırtmalara rağmen... Mahkemeler, hakimlerin Adalet Bakanlığı baskısında olması nedeniyle doğal olarak iktidar tarafında... (Ergenekon ve Deniz Feneri davalarındaki hukuksuzluklar bu nedenle ortaya çıktı.) Parlamento onların çoğunluğunda... Okullar ne yapmış belli değil.

“Askerin AKP’yi hizaya sokma girişimi” dediği 27 Nisan bildirisi ki bu büyük hatanın tamamen Yaşar Büyükanıt’ın keyfî bir girişimi olduğu, başka kimseye danışılmadan yapıldığı kendi ağzından açıklandı.

Reuters haberinin sadece “yolsuzluk ve yeni partiler/eski partiler, orta sınıfın terk etmesi, AKP’nin düşman gördüğü kişileri Ergenekon’la elimine etmesi” yorumları doğru veya “gerçekleşmesi mümkün ifadeler”... Geriye kalanı tümüyle “iktidardan veya aynı görüşten birinin gözüyle” yazılmış gibi...

Esas olan şu ki laiklik mücadelesinin son safhasına gelindiği artık gözlerden kaçmıyor.

Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesi’nde yapılmak istenen değişiklik acaba son safhanın “son noktası” mıdır, şimdi buna dikkat gerekiyor.


*****



ÖVEREK YOK ETMEK!



Dün ‘Laiklik konusunda kılıçlar çekildi mi’ başlıklı yazım ‘Kimse kendini (ya da başkalarını) aldatmaya kalkmasın. Türkiye’nin laik demokratik rejimiyle ilgili bir tehlike mevcuttur ve birçok eylemle, sözle bu tehlike kendini göstermektedir’ cümlesiyle bitmişti, devam ediyorum.

Hep söylüyorum; işin asıl acı tarafı milleti pek saf, kendilerini de pek akıllı zannetmeleri... Örneğin iktidara yakın bir yazar önemli bir gazetede önceki gün yazısına “Atatürk’ün 20. yüzyılın en büyük dehalarından biri olduğu” ile başlamış, sonra “onun dogma haline getirildiği”nden, “Milli Mücadele ve cumhuriyet tarihinin Atatürk’le özdeşleştirildiği”nden, onun “anlaşılamaz bir efsane” haline getirildiğinden dem vurmuştu.

Ona göre demokrasi, fikrî çeşitlenme, “karşı devrim” damgası yemişti. Yazının sonunda da “Genelkurmay’ın artık sadece Atatürk’ün değil Fevzi Çakmak’ın ve Kazım Karabekir’in de ölüm yıldönümlerinde tören yapma” kararı almasını çok önemsediğini, Milli Mücadele’nin “Tek adam”ın eylemi gibi gösterilmesinin böylece önleneceğini, bunun bir ekip hareketi olduğunu söylüyor, Karabekir’i övüyordu.

Atatürk’ü dogma haline getiren bazı gruplar olabilir, onlar bellidir ama Türk milleti genelde Atatürk’ün ilkelerini, gösterdiği yolu izleyen, bu büyük önderi takdir etmeyi bilen, nankörlük etmeyen milyonlardan oluşuyor. (Tabii son yıllarda beyni Atatürk’ü kötüleyerek yıkanan milyonlar dışında...)

Onun için ikide bir “dogmalaştırmak, putlaştırmak” diye aynı yemeği ısıtıp ısıtıp ortaya sürmenin âlemi yok. Milli Mücadele ve cumhuriyet tarihi onunla özdeşleşiyor çünkü Milli Mücadele o olmasa başlamayacaktı, bu savaşların “o olmasaydı kazanılamayacağını” ise zaten Çakmak’la Karabekir de söylediler, gerçek de buydu.

“Karşı devrim” diye adlandırılan ise yukarda söylenenler değil cumhuriyetin temel ilkelerinin yerine dine dayalı bir rejimin, bir din devletinin (İran, S. Arabistan gibi) alt yapısının oluşturulmasıydı, hâlâ da aynı tarif geçerlidir. Görüldüğü gibi ortada hem “överek yok etme” metodu, hem de olayları çarpıtma var. Bir de okuyan herkesi “söylenenleri anlamayacak kadar saf” zannetme!


DİĞER YENİ YAZILAR