Garip bir övünme... Hangisi doğru?

Haberin Devamı

Başbakan Erdoğan Polonya’da bir üniversitede yaptığı konuşmada ilginç şeyler söylemiş. Mesela diyor ki “Geçmiş hükümetler Ergenekon’u sümenaltı etmiş ya da korumuştur. Ama bu hükümet bunları koruma altına alan bir hükümet olmamıştır...” Devamında “bazı çevrelerin hükümetle dava arasında ilişki kurmaya çalıştıkları” da var.

Şimdi, bırakın daha çok kısa süre önce “Ben bu davanın savcısıyım” diye öne atıldığını ve ilişkiyi kendisinin kurduğunu, Başbakan’ın sözlerinin geçmiş hükümetlerin de, AKP hükümetinin de “yargı üzerindeki siyasi etki ve baskı”yı açıkça ifade ettiği görülüyor. Bu nasıl “bağımsız yargı”dır ki isteyen hükümet istediği davayı “koruma altına” alabiliyor, “sümenaltı” edebiliyor veya üstüne gidebiliyor. Örneğin; isteyen hükümet kendi hırsızlarını pekala koruyabiliyor... Yapılan bu açıklamadan sonra bir başkasının “hükümetle dava arasında ilişki kurmaya çalışmasına” gerek kalıyor mu?..

Bu konular, bu davalar yargının meselesi midir yoksa direkt iktidara bağlı çalışan ve bir cemaatin de büyük ölçüde etkisi altında olduğu artık açıkça söylenen “Emniyet”le, polisle mi halledilmektedir? Savcılar ÇYDD ve rektörlerle ilgili operasyon için “Biz polisin verdiği özetlere baktık” gibi bir açıklama yapmışlardı, sadece bu açıklama bile polisin istediği takdirde bağımsız çalışabildiğini anlatıyordu ama nedense hiç üzerinde durulmadı. Başbakan Erdoğan bu sözlerini açıklamalı ve topluma “yargı-siyaset” ilişkisini, yargının nasıl iktidar baskısı altında olduğunu anlatmalıdır.

Devletin üç erkinden ikisinin yasama (meclis) ve yürütmenin (hükümet), ayrıca çıkacak yasaları onaylayacak olan Cumhurbaşkanı’nın (artık Meclis tarafından değil siyasi parti oylamalarına benzer bir seçimle halk tarafından seçiliyor) aynı partinin elinde olduğu, medyanın da baskılarla susturulduğu bir durumda üçüncü erk “yargı” nın da aynı partinin baskısına girmesi nasıl bir sonuç doğurabilir herkes düşünmeli.

Başbakan ise bu soruyu söz konusu parti AKP değil de kendilerinden sonra iktidara gelebilecek “art niyetleri olan, örneğin ırkçı baskılar veya şeriat taraftarı olan bir başka parti” imiş gibi düşünerek cevaplamalıdır, bunu beklemek Türkiye’nin hakkıdır.

Erdoğan’ın ikinci dikkat çeken sözü AB ile ilgili. Önce “Merkel ve Sarkozy Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili konuşmaları seçim yatırımı olarak yapıyorlar, dürüst değiller” diyerek liderlerin seçim yatırımı adına “kötülük bile yapabileceğini” anlattı sonra Polonya’da:

“27 ülke derler ki ‘Biz Türkiye’yi almıyoruz’, ne güzel biter.” Doğru 27 ülke bunu söylerse biter ama Türkiye için “ne güzel” bir sonuç olmaz, ancak onlar için güzel olur, nüfusu 75 milyona yaklaşan (ve hâlâ “en az üç-beş doğurun” telkini yapılan) yoksul ve problemli bir ülkeyi enselerine bindirmemiş olurlar. Merkel ve Sarkozy’e verilecek farklı, yerinde, diplomatik bir cevap bulmalıdır Erdoğan. O anda aklına gelen her şeyi söylemesi yanlıştır.

MİLYONLARCA KAÇAK YABANCI

Ve sonunda “Şu anda Türkiye’de 40 bin kaçak Ermeni var, biz bunları iade etmiyoruz. Geri de göndeririz ama bunu doğru bulmuyoruz.” Bu sözler de bir devletin ancak geri kalmışlığını, zafiyetini gösteren sözlerdir. Türkiye’de yalnız 40 bin kaçak Ermeni değil, Rus’undan Filipinli’sine, Moldov’una kadar 1 milyondan fazla (“kaçak” olduğuna göre bu sayı tahmini, çok daha fazla olabilir) kaçak işçi var. İşsiz insan saygısı 3.8 milyona çıkmış bir ülkede yılda “birkaç milyar dolar” kaçak işçilere ödeniyor.

Bir devletin görevi bunu kesinlikle önlemek midir yoksa bununla övünmek mi?

Acaba hangi ülke bu rakamları bile bile, ilan ede ede susar ve bekler?

Bu bir kangren değilse nedir?

Türkiye’de çok ciddi yanlışlar hükümetin ağzından “doğru gibi” anlatılıyor. Yalnız bize anlatılsa, her ne kadar artık tüm haberler anında dünyanın öbür köşesinde duyuluyorsa da “Biz bize benzeriz, kendimiz söyler kendimiz dinleriz” diyeceğiz ama bir de üstelik yurt dışında söyleniyor.

Merak ediyorum acaba bu “yanlışı doğru yapma” olayına diğer ülkelerde çok gülüyorlar mıdır?

DİĞER YENİ YAZILAR