Bu yazıyı geç bir saatte yazıyorum çünkü Türkân Saylan’ı uğurlamak için yollara dökülen, Teşvikiye Camii’ni dolduran ve onun için dua eden binlerce kişi arasında ben de mutlaka olmalıydım.
Sadece onun yaptıklarını, ülkeye verdiği büyük hizmeti, üstün ve mücadeleci kişiliğini takdir ettiğim, Türkiye’nin çok değerli bir insanını kaybettiğini bildiğim için değil, böyle büyük insanların kıymetini anlayamayanlara, her başarılı insana ve özellikle bu ülkeyi çağdaşlaştırma, cehaletten kurtarma çabası verenleri her türlü çirkinlikle yıldırmaya çalışanlara tepkimi göstermek için de orada mutlaka bulunmak istedim.
ÇYDD’nin kurucusu ve genel başkanı Türkân Saylan hayatının son günlerinde kendisine bulaştırılmaya çalışan, verdiği sıkıntılarla büyük ihtimalle sayılı günlerini daha da kısaltan olumsuzlukların inadına binlerce kişinin omuzlarında “bir şehide gösterilen saygıyla” ebediyete uğurlandı.
Teşvikiye Camii’ne çıkan bütün yollar bir insan seliyle ve kırmızı bayraklarla kaplıydı. Onu seven, takdir eden kadın, erkek, genç, çocuk yüzlerce kişi sadece camide değil, camiyi çevreleyen duvarların bile üzerindeydi. (Şu anda saat 19.10 ve aynı kalabalık VATAN binasının önündeki Büyükdere Caddesi’nden bir nehir gibi akıyor ve ona yapılan haksızlığı sloganlarla protesto ediyor. Hükümetin Ergenekon soruşturmasını siyasi bir intikama dönüştürmesini ve Atatürk düşmanlığının topluma empoze edilmesini protesto eden sloganlar bunlar...)
Cenaze namazını kıldıran imam Türkân Saylan’ı şahsen tanıdığını, onun dine ve din adamlarına saygısı olduğunu, kendisinin dinine inancına dil uzatılmasından rahatsız olduğunu söyleyerek başladığı konuşmaya şöyle devam etti; “Her Müslüman bundan rahatsız olur, bunları yakıştıranlar hiç değilse merhumenin ölüsüne saygı göstersinler... O onbinlerce öğrenciye destek olup onları topluma kazandırdı, anaları oldu... İnanıyoruz ki ödülünü Allah’tan alacaktır.
Kuran’ı Kerim’in ayeti ‘her kim zerre kadar yardım yaparsa mutlaka karşılığını görecektir’ der, Allah da malını, canını iyilik için harcayan merhumeye rahmet sağlayacaktır (...) Türkân Saylan hanımefendi istirahata çekilmiştir, ölü değildir. Ölü olanlar bu dünyada hizmeti olmayanlardır.”
SAYGISIZ VE UTANMAZLAR
İşte onun arkasından söylenmesi gerekenler bunlardı. Ama bir ölünün arkasından bile yalanlarla, iftiralarla kötülükler yağdıranlar malûm gazete ve TV’lerin internet sitelerinde iğrenç faaliyetlerini sürdürdüler. Hem de dini alet ederek ama aynı zamanda dini hiçe sayarak...
Yazdıklarına baktığınızda sanata, bilime, kültüre kısacası çağdaşlığa düşmanlığı görebiliyorsunuz.
Türkân Saylan’ın saygılı olduğu ve korumaya çalıştığı laikliğin yine kasıtlı olarak din düşmanlığı gibi anlatılmaya çalışıldığını görüyorsunuz. Kadınları baskıyla ve bunun “din emri” olduğuna inandırarak türbana sokmaya çalışanlara, türbanı siyasi olarak kullananlara, din devleti (şeriat devleti) isteyenlere karşı olan Saylan’ı “şeriat”a yani Kuran’a karşı gösterme çabasını görüyorsunuz.
Aynen onu, kendisi de Müslüman olan bir insanı yalanlarla “Hristiyanlık misyoneri” göstermeye çalıştıkları, eğitime sağladığı desteği kösteklemeyi hedefledikleri gibi... Arsızca, utanmazca, Allah’tan bile korkusuzca sağlığında yaptıkları kötülüğü ölüsünün arkasından da sürdürüyorlar.
Ama ne yaparlarsa yapsınlar, çirkefliği hangi boyuta taşırlarsa taşısınlar başaramayacaklar. Bu millet Türkân Saylan ve onun gibi “özel insanlarını” başı üstünde taşıyacak, bu yalanları da hak ettiği yere çöplüğe yollayacaktır.
MÜZİĞE BİLE DÜŞMAN KAFALAR!
Mozart dinlemek, piyano çalmak veya bale yapmak, bale-tiyatro/resim sevmek insanların dinini, inancını azaltmaz, buna ancak kuş beyinliler veya tarikatlar/cemaatler tarafından beyni yıkanmış köktendinci kafalar inanır.
Bu sahtekârlara en güzel cevabı Kars’tan, Ardahan’dan, Ağrı’dan, Mersin’den çıkıp “Bizi o okuttu, hakkını helal etsin” veya “Türkân Hoca olmayı seçtim” diyen onbinlerce genç kız veriyor.
Utanmayı da onlar öğretecek.
“İnsan” olabilenler Türkân Saylan’ı her zaman saygıyla, sevgiyle, takdirle anacaklar, ruhu şâd olsun!
Cumhurbaşkanı krizini aşmanın yolu!
Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “kayıp trilyon” davasıyla ilgili olarak yargılanması gerektiğine ilişkin kararı ortalığı karıştırdı. Çankaya Köşkü’nden yapılan açıklamada “daha önce milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle ceza davasının açılamadığı, dokunulmazlığının kaldırılmadığı, partinin genel başkan yardımcısı olarak da parasal konularda sorumluluğu bulunmadığı” bildiriliyor ve:
“Yargılanmadığı bir davadan dolayı şüpheli gibi gösterilmeye çalışılmasının iyi niyetle bağdaşmadığı” söyleniyor. Ayrıca Köşk, Meclis Başkanı Köksal Toptan ve bazı hukukçular “Cumhurbaşkanı’nın ‘vatan ihanet’ suçu dışında yargılanmasının mümkün olmadığını” hatırlatıyorlar.
Bizde siyasetçiler veya cumhurbaşkanlarına hukuk halktan tümüyle ayrı işlediği/işletildiği için tepki de bu şekilde oluyor. Oysa daha geçen hafta İngiltere’de “kendi kişisel masraflarını devlete ödeterek zarara uğrattıkları” için iktidar milletvekillerinden ve lordlardan siyasi hayatı sona erenler olmuştu. Gerçek demokrasinin uygulandığı Batı ülkelerinde yasama dokunulmazlığı sadece “milletvekili olduğu sürece ceza tedbirlerinin uygulanmaması” şeklinde, yani yargılanabiliyor ama gözaltı, tutuklama gibi tedbirler makamda olduğu sürece yok... Suçlu bulunursa zaten milletvekilliği düşüyor.
Sincan yargıcı; Anayasa hukukunda cumhurbaşkanı dokunulmazlığına ilişkin bir hükmün olmamasına dikkat çekmiş. Ama yine bu hukuka göre “milletvekili dokunulmazlığı kıyasen cumhurbaşkanı için de uygulanabiliyor.” Bu durumda, cumhurbaşkanının dokunulmazlığını kaldırma yetkisine parlamento da sahip olmadığına göre (Anayasa hukukçularının görüşü) bu krizi aşmanın tek bir yolu var;
Cumhurbaşkanı Gül’ün “ben yargılanmak, aklanmak istiyorum” demesi... Ancak kendisi isterse mahkemeye gidip ifade verebilir. Belki kimse buna zorlayamaz ama cumhurbaşkanı olduğu toplumu rahatlatmanın daha etik olduğu da kesindir.
Fransa’da, 1995’te anayasa “cumhurbaşkanının yargılanabileceği ama cezai tedbirlerin uygulanamayacağı” şeklinde değiştirildi...
İspanya’da Adalet Bakanı “yüksek mahkeme yargıcıyla ava gittiği için” basından gelen eleştiriler nedeniyle istifa etti. Batı’da olaylar çok farklı... Bizde ise “mutlak yasama dokunulmazlığı” adaleti, eşitliği tümüyle ortadan kaldırıyor.
“Yargılanmadığı bir davadan şüpheli gösterilmenin iyi niyetle bağdaşmadığı” açıklaması ise hakkında suç delili olmayan sayısız saygın insanın cezaevine tıkıldığı günlerde gerçekten dikkat çekici görünüyor.
Aynı durumda olan başkaları için “yargıya saygı gösterelim” denir ve yanlışlara, adaletsizliğe susulursa o adalet bir gün herkese gerekebilir.

