Kendisi ve tüm ailesi Bingöllü olan bir Kürt okurumuzdan uzun bir mektup aldım dün...“Bütün programlarınızı merak ve sabırsızlıkla bekliyor, ailece zevkle izliyoruz. Çok seviyeli devam eden ve kesinlikle tarafsızlık ilkeleriyle yönetilen programınızda sevgili ülkemizin birlik ve beraberliğini, üniter yapımızı savunduğunuzu her vesileyle hissettiren samimi ve kararlı sözlerinize aynen katılıyoruz” diye başlayan mektuptan bazı bölümleri birlikte okuyalım:“Ailemizde etnik kimlik iddiasına inanılmaz. Tarihi belgelere dayanmayan, uzman görüşü olmayan iddialara mesafeli durulur. Maalesef planlı bir biçimde oluşturulmaya çalışılan yeni kimliğe, duygusal yaklaşan bir kesim aydınımızla, iktidar sahibi bazı siyasiler ilgi göstermiş, hatta kısmen de kabul etmişlerdi... Hoşgörünün, sosyal yaklaşımın hâlâ faydalı ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak dağa çıkarak ayırt etmeksizin küçük büyük her insanın canına kastetmenin, yine insanları eğiten öğretmenin öldürülmesinin, yol yapan dozerin yakılmasının hiçbir mantıklı açıklaması olamayacağına inanıyorum. Uluslararası bazı güçlerce de desteklendiği artık açığa çıkmış bulunan terörün durdurulmasının hoşgörü ve tavizlerle mümkün olamayacağı da anlaşılmıştır.Biz doğduğumuz günden beri ‘Zaza’ veya sayılarını arttırmak isteyenlerin ‘Kürt’ diye andıkları, ancak kendisini büyük Türk milletinin bir ferdi kabul eden, bütün vatandaşlarımızı kardeş gören, Zeybek ve Halay oyununu seyrederken aynı hislerle heyecanlanan vatandaşlarız. Kökenimiz aynı yerden gelmesine rağmen bütünlüğü savunan, sayısı bölücülerden çok daha fazla olan reorganize sessiz çoğunluğuz. Atatürk’ün yaşam felsefesini ve Misak-ı Milli görüşünü içine sindirmiş yurttaşlarız. Bu güzel ülkemizi adım adım bölmeye çalışan bölücü örgüt ile temsilcileri olan siyasallar bizlerin çok azını temsil etmektedir.” Mektubu yazan okurum ismini açıkça yazdığı gibi; fırsat verirsem örgütün hedefi olmayı göze alarak programıma çıkmayı ve “terörle bir yere varılamayacağını, bin yıllık tarihin bizleri ayırmak isteyenlere engel olacağını” anlatmak istediğini bildiriyor.O göze almış ama ben Zeki B. isimli bu vatandaşımızı hedef yapmayı göze alamıyorum. Yerel seçimlerde verilen oylarda “kapıların altından atılan tehdit mektuplarının etkili olduğu” haberlerini hâlâ hatırlıyorum. Ama şurası da muhakkak ki bu mektup çok sayıda Kürt vatandaşın duygularını yansıtıyor. Onların “birlikte ve kardeşçe, barış içinde yaşama” isteğini, teröre olan nefretini anlatıyor. “Bütün Kürtlerin temsilcisiyiz” diyen ve “bölünme” isteyen siyasetçileri de, onlara destek veren gazete ve yazarları da utandıracak şekilde... “Zaza’dan çok Zazacı olmak” diye buna denir herhalde!(Not: Zeki B.’ye “bize bu duyguları anlattığı için” çok teşekkürler)*****YALANLAR VE BİLGİ KİRLİLİĞİ Topluma birçok konuda “siyasi yalanlar” söyleniyor; bir türlü açılamayan Deniz Feneri davası konusunda da, Ergenekon soruşturması ile ilgili olarak da, terör örgütü lideri Karayılan’ın devlet tarafından muhatap alınmasıyla ilgili olarak da ortada hem bilgi kirliliği, hem gizlenen gerçekler, hem yalanlar var.İktidar partisinin yönetim kadrosunun zaman zaman yaptığı konuşmalar örneğin; Ergenekon diye yapılan tutuklamaların çoğunda bir “intikam veya konuşabilen, cumhuriyetçi isimlerin (hukukçu, rektör, gazeteci fark etmez) kasten susturulması” amacının bulunduğunu ele veriyor. Peki o zaman bu Ergenekon operasyonları denilen tutuklamaların çoğu hangi yalanlar üzerine kurulmuştur diye merak etmek hata mıdır? Deniz Feneri davasının hâlâ açılamaması, gerçeklerin mümkün olabildiği kadar uzun süre halktan gizlenmek istendiğinin kanıtı değil midir?Bir de gerçeği saptırma var ki her gün, her adımda karşımıza çıkıyor; yapılan aynen “din istismarı ile iktidar yağcılığını birleştiren” bazı gazetelerdeki çabalara benziyor.Mesela Sabih Kanadoğlu’ndan Uğur Dündar’a, şimdi bazılarının “bilgisi ve inandırıcılığı” nedeniyle rahatsız olmaya başladığı Ceza Hukukçusu Ümit Kocasakal’a kadar birçok ismi aynı anda yemeye kararlı bu gazetelerde şöyle bir cümleye de rastlamanız her gün mümkündür: “Halkımızın okuduğu Kur’an’la, ibadetiyle, kıyafetiyle uğraşıyorlar.” Herkesin sınırsız özgürlükle ibadetini yaptığı, Kur’an’ını okuduğu, istediği gibi giyindiği Türkiye’de böyle bir yalan nasıl ve hangi niyetle söylenebilir? Asıl “o niyeti” sorgulamak lazım... (Ayrıca öznesiz yazılan bu cümleler kimleri kastetmektedir?) Ama bunlar hep söyleniyor ve tek bir nedenle: Laik rejimi korumak, din baskısını önlemek üzere “Sadece devlet daireleri ve okullarında dinî kıyafet-ibadet yasağı” nedeniyle... Oysa bu; kişilerin değil devletin bir kuralı ama tümüyle saptırılarak dindar insanlar “sanki birileri dine-inanca karşı imiş ve onlar uğraşıyormuş veya engelliyormuş gibi” kışkırtılarak kullanılıyor.Bir başka örnek de Başbakan’ın “gerçekle uyuşmayan” sözleri; “Kendi ülkesinin Başbakanı’nı İsrail’in Cumhurbaşkanı’na karşı kimlerin eleştirdiğini, hakaretler savurduğunu bu millet gördü. CHP’nin ve MHP’nin monşer eskilerinin İsrail karşısındaki haklı ve onurlu duruşumuzdan nasıl rahatsız olduğunu bu millet açık açık gördü” diyor mesela...Oysa hiç kimse onu “İsrail Cumhurbaşkanı’na karşı” eleştirmedi, kimse hakaretler savurmadı... Sadece tepkisinin (hangi cumhurbaşkanına karşı olursa olsun) hiç de diplomatik olmadığı, bir başbakanın “daha sakin ve hakaret etmeden” de olayları anlatabileceği ve anlatması gerektiği söylendi ki bugün “AB’ye girmemizi isteyenlerin de aleyhimize dönmesinden ve bu tavrı şiddetle eleştirmelerinden, Türkiye’ye gelen İsrailli turist sayısının geçen yılın aynı ayına kıyasla üçte bir oranda düşmesine kadar” birçok veri bu “tarz”ın yanlışlığını gösteriyor.O “monşer eskileri” diye hakaret ettiği deneyimli diplomatları dinleselerdi böyle bir konuşma yapılmaz ve üstelik hatalı bir konuşma sık sık iç politikaya alet edilmezdi. Üstelik bu diplomatlar herhangi bir partinin veya partilerin değil devletin görevlileri ve her parti döneminde görev yapıyorlar. Memleketine uzun yıllar hizmet vermiş insanlara “monşer eskileri” diye hakaret etmek, hele de “bir veya iki partinin adamı” yapmak hem ayıp, hem de haksızlık değil mi?Hükümetin ve Başbakan’ın gerçekten özeleştiriye ihtiyacı var, iş giderek iyice çığrından çıkıyor zira!
Bildiğiniz gibi DTP’nin “Kürt sorununda çözüm arayışı hızlandı” diyerek her gün (PKK’nın dayatmalarına paralel şekilde) yeni bir istekle, öneriyle ortaya çıkmasına alışıldı artık.Bu arada DTP Genel Başkanı Ahmet Türk 8 askerimizin şehit olduğu son mayın alçaklığından sonra “Barışçıl çözüm isteyenler silahı bıraksın” gibi sanki PKK’ya da söylenmiş duygusu veren bir açıklama yapmıştı. Daha sonra, PKK’lı Murat Karayılan’ın İngiliz The Times gazetesine söylediği “İskoç modeli” isteği, “özel parlamento, özerk yönetim” vs’nin DTP tarafından kabul görmediği haberini okuduk. Kısa süre sonra DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş bunu hemen yalanladı ve “Kürtlerin kafasının karışık olduğu izlenimi verilmek isteniyor. PKK’nın çözüm önerilerinin DTP tarafından kabul görmediği haberi kasıtlı bir haberdir. İskoç modeli de olabilir” dedi.Yani açıkça “DTP ile PKK birlik, beraberlik halindedir aramızı bozmaya çalışmayın” diyor.Demek ki DTP’li Pervin Buldan’ın “29 Mart yerel seçimleri Kürdistan’ın sınırlarını çizdi” diyerek bir seçimde bir partinin aldığı oyun ayrı bir devlet kurmaya yeteceğini sanması ve bunu açıkça ifade etmesi -her ne kadar Sırrı Sakık “partinin görüşü değil” dese de- bağımsız ya da tesadüfi bir durum değil. Gayet bilinçli... “Vur-kaç” metodunun devamı... Şimdilik dillendirilmiş, “ülkenin bölünmesini” tartışmaya açmış, gündeme getirmiş oluyorlar. Aynı taktik daha önce birçok başka konuda iktidar partisi tarafından da kullanıldı, aşinayız artık.Nitekim DTP’nin Güneydoğu’daki “Kürt vatandaşların daha fazla sosyal-kültürel-ekonomik haklara kavuşturulması” konusunu uzun uğraşlar sonunda “Kürt sorunu” haline sokması, “kendini (ve PKK’yı) tüm Kürtlerin temsilcisi” ilan etmesi, yerel seçimde de başarı göstermesi AKP’yi de Güneydoğu’da aynı politikayı benimseme yoluna itmiş gibi görünüyor. Yine “vur-kaç” metoduyla havada asılı kalacak “bölücülük içeren” sözleri AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” sözü ve benzerlerinin dağlardan silineceğini de vurgulayarak söyledi.TERÖRİSTİN ADI “TERÖRİST” DEĞİLAynı sıralarda DTP Milletvekili Emine Ayna sanki TSK durup dururken operasyon yapıyormuş gibi, hem de 8 şehidimizin hemen arkasından: “Ordu operasyonları durdurmazsa çözüm olmaz” sözleriyle terör örgütünün mayın döşeyerek katletme eylemlerini bile görmezden geldi.Tablonun geneline baktığınızda buradaki tuzağın Türk ordusu ile terör örgütünü adeta “savaşan iki ülkenin silahlı güçleri” gibi gösterme ve dünyayı buna inandırma olduğunu görüyorsunuz. AKP Milletvekili İhsan Arslan da, PKK’ya çaktırmadan destek veren bazı yazarlar da yazı ve konuşmalarında aynı tuzağı yerleştirmekteler; terör eylemlerini “en tipik terörist yöntemleriyle” sürdüren PKK da, teröre karşı ülkeyi korumaya çalışan TSK da bilinçli olarak “silahlı güç” tanımına sokuluyor. Bence asıl dikkat edilmesi gereken şey; cümlelerin içine saklanan bu sözcükler ve bölünmeyi şimdiden sağlamış gibi “Türk ve Kürt halkı” benzeri ifadeler.Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bu noktayı yakalamış olduğu son konuşmasındaki: “Karşınızda silahlı terör örgütü var, hiç kimse güvenlik alanını bırakın diyemez... Atatürk ’üniter ve ulus devlet’olarak kurmuş, çivisi oynatılamaz. Oynatılırsa işte karşınızda Yugoslavya örneği var. Kültürel özgürlüklere evet ama devletin yapısı bozulmadan” sözlerinden anlaşılıyor.Ama dikkat, sonuçta yine de; ülkenin Genelkurmay Başkanı’nı “bölünme ihtimali”nden söz ettirdiler ya bu bile büyük başarı sayılmaz mı?***** CEZA VERMEYEN SUÇU PAYLAŞIR!Dün bir anne 14 yaşındaki oğlunu internetten taciz eden adamı hakimin serbest bıraktığını yazmıştı. Tacizci vahşinin (yamyam mı demeli) internet adresinde 344 çocuk kayıtlıymış ve suç üstü yakalanmış.Bu olayın detaylarını da öğrenip ilgili hakime hangi nedenle serbest bıraktığını soracağım. Çocuk taciz ve tecavüzlerini dikkatle izliyoruz ve kararları deşifre edeceğiz bilsinler.Bu suçlulara hiçbir indirim uygulama hakları da yoktur, onu da bilsinler.Yeter artık, mahvettiler memleketi, korku tüneline çevirdiler!
Birol Evin isimli okurum dün internette köşeme yazdığı yorumda “Suçsuz, bilgili, dürüst bir insanı içeri atın, bir ayda kederinden kanser olur. Bunların isteği de bu, bir nevi idam cezası. Al içeri ızdırap çektir, sonra sal... Nasılsa ölecek” diyordu.Fatma Türkmenler “Tahliye olanların hepsi hasta, hastalandırıp salıveriyorlar. Suç yok ki suçlu bulunsun”, Lavgar Üsüün ise “Başbakan diyor ki ‘Akman kendini en iyi şekilde müdafaa edecektir’, nasıl yani? Tutuklanmadan dışarıdan. Peki rektörler, gazeteciler ve diğer sanık durumundakiler neden aynı şekilde dışardan, tutuksuz kendilerini savunamıyorlar? Hukuk cinayetlerine son verilsin!”Aynı tepkilerle gelen yüzlerce mail ve internet yorumu arasından seçilmiş sadece üç vatandaş görüşü bunlar. Bir yanda Ergenekon diye isim koydukları ve ülkenin hemen tüm hukuk adamlarının “siyasallaştığını, bir siyasi intikam aracı haline getirildiğini” söylediği, Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un ise hakkında “Adıyla siyasallaşan dava; Ergenekon” isimli bir kitap bile yazdığı, gerçekten bir darbe isteğiyle hareket edenler varsa bile bunların da o karambolde kaybolduğu garip soruşturma ve operasyonlar...Diğer yanda suçluların adı Alman yargısı tarafından “asıl failler” diye verildiği halde üstü örtülen, delillerin yok edilmesi için zaman kazandırılan Deniz Feneri soruşturması. Başbakan Erdoğan “Herkes için spekülasyonlar yapılır, yalnız Zahid Akman için değil, bizim için de yapıldı. O kendini en iyi şekilde müdafaa edecektir” dedi.“Yüzyılın en büyük bağış yolsuzluğu” denecek boyuttaki Deniz Feneri soygunu gibi bir büyük olayda adı “asıl fail” olarak geçen ve Alman yargısının “yolsuzluğu alışkanlık haline getirdiklerini” vurguladığı isimler için Başbakan’ın “basit ve kendilerine de olabilecek bir spekülasyon” havası vermesi görülmüş veya görülebilecek bir olay değildir.Aynı şekilde onun ve Bülent Arınç’ın “O kendini en iyi şekilde savunur” dedikleri, mahkemenin ise “mal varlığına tedbir” koyarak “hakkındaki iddiaların geçerli olabileceğini” anlattığı bir ismin hâlâ RTÜK Başkanı olarak tutulması ve sözüm ona Bülent Arınç ve AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ tarafından “istifa çağrısı” yapılması da görülebilecek şey değildir (ve sadece “hükümet arka çıkıyor” iddiasını bertaraf etme çabasıdır.)Bunların hepsi oyalama ve zaman kazandırma taktikleridir ve millet de bunu doğru şekilde değerlendiriyor. Hükümet istese bugüne kadar denetleme mekanizmalarını baştan devreye sokarak delillerin yok edilmesini önleyebilirdi ama bilinçli şekilde geciktirdi, olayın özeti bu!Kanser olan “Ergenekon” tutuklularına gelince... Okurlarımız yorumlarında çok haklılar; düzgün, dürüst, saygın insanları “işlemedikleri suçlarla” suçlayıp cezaevine tıkarsanız üzüntüden kanser olmalarında şaşılacak bir şey yoktur. Zira kanserde en büyük etkenin “aşırı stres ve üzüntü” olduğu bilimsel olarak da kanıtlandı.Eşitliğe (!) bakın ki; kanser olan, kalp krizi veya beyin sorunu yaşayarak GATA’ya nakledilenler nedeniyle GATA bile Ergenekon’a dahil edildi. Yani sebebini bilmeden aylarca hapsedilen kanserli hasta suçlu, tedavi eden de suçlu.Ama suçluluğu kesin şekilde açıklanmış olan Deniz Feneri sanıkları “spekülasyon”la karşı karşıya. İşte Paşam Türkiye’de adalet... Bozdur bozdur harca!“Yargı siyasallaştı, kuşatıldı” diyen hukukçular haksız mı şimdi?(Not: Deniz Feneri ile ilgili hiçbir gelişmenin yandaş basında yer almamasına nasıl bir anlam vermek lazım, üzerinize afiyet bunu bulamadım işte.) *** Ne mayınmış, ne araziymiş yahu!Araştırmacılardan ve bölgede görev yapmış askerlerden “mayınlı arazi ve ihalesi” ile ilgili çok sayıda bilgi geliyor. Örneğin; Malatya’da İstihkam Tabur Komutanlığı yapmış olan ve “gerçekleri bizzat yerinde izledim” diyen Ahmet Üyüllü bugün TV programımda da tartışacağım bazı açıklamalar yapmış.“Bu durumda bir mayınlı saha özel bir teçhizat gerektirir. Dünyadaki uygulamalarda bu tür görevler BM ve NATO destekli olarak sivil unsurlar tarafından yerine getirilmektedir. Canın değeri para ile ölçülemez. Bu şekilde temizlenirse arazi ona buna verilmeden elimizde kalacaktır” diyor.Diğer uzman mektuplarında ise “Dünyadaki en büyük mayın temizleme projesinin Suriye sınırındaki mayınlı alan olduğu”, Milli Savunma Bakanlığı’nın bu önemli alanı ve projeyi NAMSA’ya (Nato İkmal ve Bakım Ajansı) vermesinin bile hata olacağı anlatılıyor.Bu verimli alanın yılda 60 milyon dolarlık tarım geliri ve ayrıca büyük bir petrol geliri getireceği, 49 yıllığına yabancılara devredilmesi yerine Türk firmalarının ve insanlarının bu görevi üstlenmesi gerektiği ortak görüş olarak ortaya çıkıyor.TSK ise daha önce “mayınların temizlenmesi için 45 milyon dolarlık teçhizata gerek olduğunu” hükümete bildirmişken Orgeneral Başbuğ ABD’de yaptığı konuşmada “Bütün çareler için uğraşılır ve olmuyorsa TSK mayın temizleme işini yapar. Bir ateş parçası varsa elle mi almak lazım, maşayla mı” dedi.“O alana bir kuruluşun sertifika vermesi lazım, NAMSA bunu veriyor” sözleriyle de belli bir firmayı işaret ettiği görülüyor. Ama acaba tek çözüm bu mu?Bugün Her Açıdan’da bu soruları da Kemal Kılıçdaroğlu ve diğer konuklarla tartışacağız. Bakalım neler çıkacak...
Mayınlı arazilerin temizlenmesi ve yabancı firmalara da devredilebilmesinin önünü açan yasa tasarısında önce oylamaya AKP’nin 337 milletvekilinden sadece 190 kişi katılmışken Başbakan’ın hesap sormasından sonra (“özgür irade”ye buyrun) 255 kişi katıldı.Ama bütün bu öfkeye, fırtınaya rağmen yine de 62 AKP’li pasif direniş sergiledi.Demek ki aynen kendisine “biat ölçüsünde bağlılık” gösteren bazı gazete ve yazarların yaptığı gibi partisinin milletvekilleri bile bu diktatörlükten farksız baskıya ve yanlış kararlara, yanlış politikalara tepki göstermeye başladılar.Çok bile dayandılar aslında...Türkiye’de özellikle son bir yıl içinde gözden kaçmaz hale gelen ve son aylarda ise demokrasiyi tümüyle ortadan kaldıran (daha kim bilir nerelere varacak) siyasi girişimler ve hukuksuzluklar toplumda çok ciddi bir endişe yaratıyor artık...Ergenekon aramaları, gözaltıları Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargahı’na GATA’ya kadar da uzandı. Yakında Genelkurmay Başkanlığı’na da geçerlerse şaşmamak lazım...Laik-demokratik rejimin önemini takdir eden cumhuriyetçi rektörler, üst düzey hukukçular, sivil toplumcular, gazeteciler gözaltılarla, aramalarla, tutuklamalarla susturuldular, ortadan yok edildiler. Böylece tutuklanmamış olanların çoğu da haklı olarak (çünkü ortada hukuk filan kalmadı, giden gidiyor) seslerini çıkaramaz oldular.AYLİN’İN GÜNAHINI NE ZAMAN ÖĞRENECEĞİZ?Şimdi sıra “medyanın geriye kalanı” ile TSK’ya gözdağı verilmesine geldi.Örneğin Aylin Duruoğlu’nun ortada açıklanmış bir suç kanıtı, iddianame olmadığı halde inatla tutuklu halinin devamı VATAN’a ve hatta ilişki kurularak koca Doğan Yayıncılık Grubu’na gözdağı verme amacı mı taşıyor?Öyle ya bu grubun gazetelerinde “Başbakan emrettiği zaman istemediği yazarların yazılarına sansür” konmuyor. Haberlerini gazetecilik ilkelerine göre yapıyorlar, iktidara göre değil... Onun için de haksız yere ve yok etme amacı güderek çıkarılan fahiş vergi cezası da yeterli bulunmuyor, daha esaslı bir korku aranıyor.İşte o korku da bu: “İçeri girersiniz karışmam”...KILIÇDAROĞLU HER AÇIDAN’DAErgenekon’da 14 kişi serbest bırakıldı. Kanser hastası olan Prof. Dr. Erol Manisalı da tahliye edildi. İnönü Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ise yüz felci olmuş...Peki çektikleri ne olacak? Bu işkencenin, ızdırabın hesabını kim verecek?Deniz Feneri konusunda ise Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı kararı ile NİHAYET adı geçen 16 kişinin (Zahid Akman dahil) malvarlığına tedbir konmuş ki GEÇMİŞ OLSUN...Memlekette haksızlığın, hukuksuzluğun haddi hesabı yok... Bu hafta sonu “Her Açıdan”da konuşulacak o kadar çok şey var ki (Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un mayınlı arazinin temizlenmesi konusundaki son açıklaması, TSK’nın bu konudaki isteksizliği de dahil) nereden başlayacağımı zor bulacağım.Programa; yine son günlerde açıklamalarıyla gündemin zirvesine oturan CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Yılmaz Esmer, Karşılaştırmalı Dinler Uzmanı ve Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal ile Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum katılacaklar.Merak ettiğiniz soruların cevabını bulacağınızı artık iyi bildiğiniz Her Açıdan 7 Haziran Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da. Hepinizi bekleriz, unutmayın!
Günlerdir konuşuluyor, yazılıyor; RTÜK Başkanı Zahid Akman Deniz Feneri davasıyla ilişkisi nedeniyle istifasını isteyen Bülent Arınç’a “Neden istifa edecekmişim, Başbakan arkamda” dedi ama Başbakan Erdoğan nedense bu önemli sözle ilgili bir açıklama yapmadı.Alman Mahkemesi’nde çoktan biten dava sonunda Türk Adalet Bakanlığı’na “asıl failler ve para aktarılan şirketler” olarak verilen isimlere karşı da dava açılmadı, “didik didik aranmalılar” dendiği halde -Türkiye’de artık “didik didik arama” sadece iktidarı rahatsız edenlere yapıldığı için- arama filan da olmadı.Bu durumda ve verilen bunca zamanda tabii tüm deliller kolayca karartılacağı için “gitti gider”, kimse de kolay kolay bir şey bulamaz. Yani Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in kısa süre önce söylediği: “Deliller toplanınca gerekirse dava açılır” sözü doğru çıkacak. Delil kalmayacağı için “gerekmeyecek.” Cemil Çiçek son olarak “Başbakan, Akman’ın istifasını isteyemez. RTÜK gibi özerk kuruluşlar hükümet tasarrufunun dışındadır” demiş. İlk duyduğunuzda haklı görünebilir bu sözler ama acaba doğru mu?Acaba Cemil Çiçek’in sözlerinde bir “koruma” mı var, yoksa istenseydi bu konu şimdiye kadar halledilemez miydi?İşte birçok uzman hukukçunun ortak görüşü:Akman’ı Meclis kararıyla seçilen RTÜK üyeleri seçtiğine göre belki Başbakan direkt olarak istifasını isteyemezdi, azledemezdi ama bu kadar bilgiye, bulguya, belgeye karşılık eğer hükümette yolsuzluğun üstüne gitme isteği olsa idari soruşturma izni vererek Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu devreye sokabilirdi. Ve soruşturmanın güvenliği açısından RTÜK Başkanı Akman’a görevden el çektirilmesini sağlayabilirdi. Bunu olaylar açığa çıkıp “asıl failler” listesi açıklanır açıklanmaz yapsaydı hem delil karartma önlenmiş, hem de adli soruşturma olması gerektiği gibi yapılmış olurdu.Oyalamayla, elbirliğiyle bu dev uluslararası bağış yolsuzluğunun, görülmemiş bir din-inanç istismarının üstünü kapattılar.Ama bunlar yapıldığı için çok sayıda vatandaş hâlâ aynı soruyu soruyor;“Acaba Zahid Akman’ın cüretkâr konuşmalarında hükümete karşı bir tehdit mi var, korktukları bir şey mi var?” Cevabını bilemeyiz tabii ama hükümet de kasıtlı bir oyalama ve gerçeği saptırmayı uzun süredir devam ettirmediğini söyleyemez. Sadece Türkiye’de ve sadece bu “hukuksuzluklar” döneminde olabilirdi bu kadarı!*****BU ISRAR NİYE, MAYIN ANLAŞMASI YAPILDI MI?AKP Hükümeti maalesef yine her zamanki yolunu izledi, ülkenin güvenliğinin söz konusu olduğu böylesine önemli bir konuda bile uzlaşmaya gerek duymadı ve mayın tasarısını kanunlaştırdı.Tabii Cumhurbaşkanı da partisinin hiçbir kararına “hayır” demeyeceği ve hatta gerekirse gece yarıları bile imzayı atacağı için kanun çıkarmak son derece kolay... Asıl mesele iktidar gücünü “demokrasiyi, uzlaşıyı , toplumun tepkilerini” de göze alarak kullanmak... Yoksa zaten ortadan kalkmış olan erkler ayrılığı sonunda yasama, yürütme tek elde... Cumhurbaşkanı da “tekel” e dahil... Bu durumda istenen her yasa çıkarılabilir.Ama buna demokrasi denmez, kesinlikle “ele geçirilmiş Meclis çoğunluğunu baskıcı yönetime çevirme” denir.Yalnız burada Anayasa Mahkemesi’nin “toprak satışına, egemenlik kavramına” yönelik kararları var. Çıkarılan yasada Yap-İşlet Devlet Kanunu’na da aykırılıklar var. Yani Anayasa Mahkemesi’nin, muhalefet partilerinin itirazı halinde bu kanunu “esastan” bozma ihtimali yüksektir. Ama...Bozulsa bile o arada istenen ülke veya şirkete (Türkiye ve ordusu mayınları temizleyemiyor ya, büyük ihtimalle başka bir ülkeye verilecek) ihale yapılıp arazi teslim edilirse AYM’nin reddetme durumunda söz konusu firma Türkiye aleyhine büyük bir tazminat davası açabilir. Bu nedenle CHP önergeler vermiş ve; “Bu kanunu ısrarla çıkarmak istiyorsunuz, hiç değilse ’yürürlük tarihini’8 ay-1 yıl öteleyin, mahkeme itirazı kabul etmezse rahatlarsınız, ederse en azından Türkiye tazminat ödemez” demiş ama AKP dinlememiş.Şimdi yine bir Anayasa Mahkemesi süreci yaşanacak. Akla gelen en önemli soru ise şu: AKP neden ısrarla bu yasayı “yabancı bir devlete verecek şekilde” çıkarmak istiyor? Acaba bunun için önceden söz verildi ya da anlaşma yapıldı da biz mi bilmiyoruz?TSK daha önceden “Temizlemek için gerekli teçhizat 44-45 milyon dolara mal olur” dediğine göre istese temizleyebilir, bu neden sağlanmıyor?Yabancı firma temizlediği takdirde ise Türkiye en az 450-500 milyon dolar civarında para ödeyecek, bu kriz döneminde (her ne kadar hâlâ “teğet geçti” deniyorsa da) neden bu kadar para yabancıya gidiyor ve bunun üstüne bir de bölgenin güvenliği, kullanımı 44 yıllığına başkasına havale ediliyor?Vatandaşlar “İstihkam birliklerimiz mayın döşemeyi biliyor da temizlemeyi mi beceremiyor” diye sormakta yerden göğe kadar haklılar doğrusu!
Bu mayınları ben döşedim, iki tabur askerle kolayca sökerim” diyen emekli Albay Kemal Güner bu önerisinden dolayı Başbakan Erdoğan’dan “taburunu da al git” anlamındaki öfkeli cevabı alınca aynı öfke ile o da bu konuşmaya cevap vermiş. Söyledikleri özetle şöyle:“Vatanı için görev yapan herkesin bu ülkede emekli olduktan sonra da konuşmaya hakkı vardır. Başbakan ulemaya danışmayı sever, bu işin de uleması benim. Mayını döşeyen de haritayı hazırlayan da bizleriz, bize danışılması gerekirdi. Bu haritalar Genelkurmay ve 7. Kolordu’da mevcuttur, bu krokilere göre mayınlar gelişen teknoloji ile rahatça temizlenir.” Albay Güner’in bu haberini ben yazmıştım ama o zaman “kaç sıra halinde, aralarında kaç metre güvenlik alanı bırakarak döşedikleri” gibi detayları anlatmamıştı, bu konuşmanın devamında onları da anlatmış, şimdi neden kolay olacağı daha da iyi görülebiliyor.Dün Kemal Güner’in bu açıklamasını duymadan yazdığım yazıda “özgür, demokratik bir ülkede her vatandaşın Başbakan veya bir başka siyasetçi kadar konuşma hakkı olduğunu belirtmiştim. Güner bunu bir de “vatanı için görev yapan herkesin” şeklinde pekiştirmiş. Düşünün o mayınları döşerken hayatını kaybetme tehlikesini hiçe sayarak görevini yapmış olan ve gerçekten de mayınlar konusunda ulema, bu işin bilgini durumunda olan bir emekli askere Başbakan hakaret ediyor:“Emekli olmuşsun git köşende otur, haddini bil”... Sonra da dönüp muhalefet partilerini (kim bilir kaçıncı kez) halka şikayet ediyor: “Bunlar kavgacı ruha sahip. Sadece muhalefet yapıyorlar... Bunların zihinleri mayınlı.” Bakın şimdi medyanın her başbakanın, hükümetin konuşmalarını, girişimlerini dikkatle izleme ve eleştirme hakkı demokrasilerde her şeyin üstündedir. Buna ne başbakanlar ne de başka bir güç karışamaz. Bizlerin son 15-20 yılda yazdıklarımıza bakıldığında her hükümete, her başbakana karşı aynı sorgulayan, araştıran, eleştiren bakış açısıyla çalışmış olduğumuz görülür.SEVİYE ÖNEMLİDİR TABİİ!Gerçi Ak Parti yerine AKP diyenlere “terbiyesiz” yakıştırması yapacak, halkı medyanın bir kesimine karşı “boykota” çağıracak, ülkenin vatandaşına-diplomatına-rektörüne-siyasetçisine-basınına hakareti bu kadar ileri götürecek düzeyde öfkeli ve konuşmalarını kontrol edemeyen bir başbakanla daha önce karşılaşmamıştı Türkiye, ama her başbakan döneminde medyanın büyük bir kesimi (eskiden bütün medya olayları bağımsız olarak izlerdi, artık ‘iktidar medyası’ oluştuğu için durum farklı) eleştirilerini özgürce yapardı.Başbakan Erdoğan’ın muhalefet partilerine veya Kemal Güner gibi “iyi niyetle yardımcı olan veya tepkisini gösteren vatandaşlara” kızıp hakaret etmeden önce kendisine bir özeleştiri yapması lazım. Başkasına “kavgacı” demeden önce şu son konuşmasındaki -ülkenin emekli diplomatlarına ‘monşer eskileri’ diyerek yaptığı dahil- hakaretlere, 29 Mart seçimi öncesinde meydanlarda yaptığı “kavgalı konuşmalara” baksın (bantları çıkarıp izlesin) örneğin... Herkes nasibini alıyor Maşallah, kimse eksik kalmıyor, kimse unutulmuyor.Kendisinin eksik bıraktıklarını da AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ’ın bir başka milletvekiline (ve muhalefete) hitabındaki “Biz ahlâksızlıkta, edepsizlikte yarışamayız” sözünde olduğu gibi diğer üyeleri tamamlıyor.“Siyasetin seviyesi hiç bu kadar düşmemişti” diyor ama siyasetin seviyesi baştan koktu. İktidarın yıllardır izlediği ve hâlâ sürdürdüğü “seviye” ile bu hale geldi. Artık lâf kalabalığıyla “gerçeklerin örtülmeye, saptırılmaya” çalışılmasını da kimse yutmuyor.Hitabet önemli bir özelliktir ama terazinin öbür kefesine gerçekleri koyduğunuzda tüm önemini yitirir sonunda. Stratejik öneme sahip mayınlı arazi tasarısı “Türkiye’ye toprak kazandıracak”sa ne güzel. Ama “temizlenmesi karşılığında başka bir ülkeye verilmesi” konusunda bu toplumun SÖZ HAKKI vardır. Olmaması ancak bir BASKI REJİMİNDE görülebilir.İsrail, Suriye ya da bir başka ülkeye 44 yıllığına verilmesini kendi keyiflerine göre sağlamaları kabul edilemez. Ayrıca, evet o arazide petrol veya altın olabileceği söyleniyor, ne var bunda? Ya gerçekten varsa? Haydi “kahraman fareler”i çağırsınlar da ne varsa bulsun çıkarsın farecikler. En azından o madenlere de bir takım “torpilli”lerin konacağı korkusu kalkmış olur. *** Pardon, PKK mı konuşan?Partilerde liderlerin, yönetim kadrolarının söyleyemediğini milletvekillerinin söylemesi yeni bir siyaset taktiği haline geldi. Liderin yerine onlar söylüyor, sonra yönetime sorduğunuzda “partinin söylemi değil, kendine ait” diyerek çıkıyorlar işin içinden... AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan (herhalde daha çok oy için Güneydoğu politikalarını DTP’ye yaklaştırma kararı almış olmalılar) önce milleti “hem Türk, hem Kürt kamuoyu” diye ikiye bölmüş, sonra Atatürk’ün dağlarda yazılı olan “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünün silineceğini söylemiş. Arkasından da “Dağda 4-5 bin kişilik silahlı güç var, bunların hiçbiri keyiften dağa çıkmadı” demiş. Terörist başı Karayılan mı konuştu, AKP’li mi belli değil. Bundan sonra hele DTP’ye hiç lâf etmesinler, farkları kalmamış çünkü... Bu millet bunu yemez, ikiye bölünmez, Atatürk’ün sözlerini sildirtmez, teröristin adını silahlı güç veya gerilla koyanları da unutmaz. Böylece bilsinler. Yahu gerçekten oy uğruna yaptıkları yutulur mu sanıyorlar acaba? *** Başhekim’in istifası ne oldu?Bursa Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi’nde çıkan yangında 8 hastanın yanarak ölmeye terk edilmesi, yangından 1 ay önce yangın tatbikatı yapılmasına rağmen jeneratörün çalışmaması, yanan kablonun kaldırılmamış olması, yangında hastaların nasıl tahliye edileceğinin bilinmemesi (ve yoğun bakımın tahliye edilmemesi) tabii bunların üstüne Sağlık Bakanlığı’nın vazifesi olan denetimi yapmamış olması unutulacak, üzerine sünger çekilecek bir olay değildir. Tam aksine Türkiye için utanç verici bir cehalet ve aymazlık örneğidir.Başbakan bakanlardan “imzalı istifa mektubu”nu önceden aldığına göre Sağlık Bakanı’nın istifasını neden istemiyor? Bu olayda istemeyecekse ne tür bir olayda ister? Görevini yapmayıp bu vahşete neden olan Başhekim neden hâlâ yerinde, öğrenmek istiyoruz.
Başbakan Erdoğan mayınlı arazinin temizlenmesi konusunda “kendi istediğini kesinlikle yapacağını” ortaya koydu ve daha önce kendi partisi içinde aleyhte oy kullanan veya oylamaya katılmayan milletvekillerini okul öğrencisi gibi azarlayarak (katlanmak zorundalaaar, Siyasi Partiler Yasası onun için değişmiyor, gelecekleri -aynen hakimlerle Adalet Bakanı ilişkisi gibi- onun iki dudağı arasında) AKP’nin dün fire vermemesini sağladı.Zaten iki madde kalmış, onları da çoğunluklarıyla geçirirler bu iş de biter. Ülke için böylesine önemli bir konuda muhalefet partileri, toplum, medya tepki göstermiş, iyice anlaşılsın, bu sınıra yakın ve stratejik önemdeki araziyi Türkiye temizletsin istemiş ne gam... Memlekette demokrasi (!) var; herkes konuşur, kararı Erdoğan tek başına verir. Süregiden korkunç hukuksuzluklar, adaletin işlemeyişi, içte ve dışta yapılan fahiş hatalar konusunda da öyle değil mi zaten; herkesin itiraz hakkı, öğrenme ve adalet isteme hakkı var, iktidar ise susma hakkını (!) kullanıyor. Örneğin; hastanede yangın çıkıp ihmallerle 8 hasta mı yanıyor, ört gitsin. Sonra da sus... İnsanlar neyle suçlandığını bilmeden “hukuk yollu terör” le hapse mi tıkılıyor, ortada yargı kararı filân olmadan hukukçu Başbakan Yardımcısı Arınç çıkıp “Milletin kanını emenleri hakladık” desin, bitsin. Kimse de ‘hangi kesin kanıt veya kararla konuşuyorsun’ diyemesin (Arınç bunu seçim öncesi TSK’ya da yaptı, sonra uysal uysal geri aldı, bitti. Ne güzel!!!)“Taburunu da al git”İşte bu müthiş demokrasi anlayışının bir tezahürü olarak Başbakan Erdoğan -yazılarımı ve TV programımı da izlediğini anlatacak şekilde- önce “Mayınları ben döşedim, ben temizleyebilirim, zor değil” diyen (haberini yazılarımda ve Her Açıdan’da verdiğim) emekli Albay Kemal Güner’e fena halde sinirlenmiş.“Bakıyorsunuz bir emekli yarbay çıkıyor (yarbay değil albay) ve ’bana iki tabur asker versinler çözerim’ diyor. Sen bir defa haddini bil, artık emekli oldun git kenarda otur... Sana ne oluyor ya, otur oturduğun yerde. Bunlar da emekli olduktan sonra konuşmaya başlıyorlar... Bu işi çok iyi biliyorsa özel bir firmada danışmanlık alır, iki tabur askeri de dışardan bulur.” Şimdi bu durumda herkes kendini “gazetecinin yerine” koysun ve düşünsün... Hangi başbakan söylemiş olursa olsun bunlara tepkisiz kalması mümkün müdür gazetecinin? Ve bu yapılanın çiftçiye “Ananı da al git” hakaretinden farkı var mıdır? Ayrıca tüm emeklilere hakaret değil midir?Orduda görev yapan askerler, komutanlar (ki onları da kastediyor) etik olarak ve kurallar nedeniyle aktif görevdeyken TSK ile ilgili bağımsız açıklama yapmazlar. Emekli olduklarında ise sivil bir vatandaş olarak hiç kimse onların özgürce konuşma hakkına müdahale edemez, başbakanlar, cumhurbaşkanları bile!Türkiye bir baskı rejimiyle değil demokrasi ile yönetiliyor, Başbakan’a bunu sık sık hatırlatmak gerekiyor sanıyorum. Emekli Albay Kemal Güner bütün iyi niyetiyle yardımcı olmak ve bir öneride bulunmak üzere, bir vatandaş olarak konuşmuştu. Başbakan “vatandaşları hakaretle susturma hakkına” sahip olduklarını mı zannediyor?Bir de “Koyun, eşek sürüsüyle mayınları temizleyelim diyenler var” demiş. Koyunu, eşeği bilmem ama ben israrla “fareler” den söz ediyorum. Mayın tespiti için yetiştirilmiş fareler kullanan örgütün başı “Biz yaparız” diyor, bunda kızacak ne var? Kızacağınıza değerlendirin.Başbakan’ın sinirleri başka şeylere bozuluyor ve patlayacak yer arıyor gibi... Ama hoş değil konuşmaları, bunu görmeli! *** Akman’ın sözü neden açıklanmadı?Dün Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak beni aradı ve “Şehit askerler ile mayın dedektörü” konusunda yazdıklarımla ve TV programımda yapılan konuşmalarla ilgili bir açıklama yaptı.Bu açıklamaya göre son mayın şehitleri “araç içinde” değillermiş. Patlama sınıra çok yakın bir noktada arazide operasyon sırasında olmuş ve çok güçlü bir patlayıcının sonucu imiş. Bu ilgilerinden dolayı Genelkurmay’a teşekkür ediyorum. Ama Tuğgeneral Gürak’a “mayınlı arazileri neden TSK’nın temizlemediğini ve Kandil’in neden teröristlerden temizlenemediğini” de sordum. Umarım bu konularda da Genelkurmay’dan açıklama duyarız.Hep “milletin gerçekleri öğrenme hakkı”ndan söz ediyorum, Deniz Feneri davası da bu hakkın içinde... Meclis Başkanı Köksal Toptan RTÜK Başkanı Zahid Akman’a istifayı ima etti, bu görmezden gelindi. Cemil Çiçek “istemediğimizi nereden biliyorsunuz?” dedi, demek ki istifası istenmiş. Bülent Arınç açıkça “istifa etmelisin” dedi... Sonuç ne; Zahid Akman “Başbakan arkamda, neden istifa edecekmişim?” cevabını verdi ve istifa etmedi.Ama Başbakan da bu çok önemli söze bir açıklık getirmedi. Halktan gelen çok sayıda mesaj “Acaba Zahid Akman hükümeti bir şekilde tehdit mi ediyor? Çekindikleri bir şey mi var?” sorusunu içeriyor. Bu ciddi endişeleri gidermek de Başbakan Erdoğan’a düşüyor.Zahid Akman kendisini seçen Meclisin (RTÜK üyelerini Meclis, başkanı da üyeler seçiyor) onu bağlamadığını ortaya koyabiliyorsa gerçekten de Başbakan’a mı güveniyor?Bu sorunun kesinlikle açıklanması gerekir.Kemal Kılıçdaroğlu çok haklı, bu durumda Akman’ın bağlı olduğu bakanın, yani Arınç’ın da istifası gerekir. Bürokratının ciddiye almadığı bakan olur mu?
Mayınlı arazilerle ilgili yasa tasarısı yeniden Meclis Genel Kurulu’na getiriliyor. CHP haklı olarak “Milletin onayı olmadan böyle bir kiralama olamaz. Gelin referandum yapalım” diyor.Konu son derece önemli; söz konusu mayınları döşeyen ve şu anda emekli olan askerlerin “Biz döşedik, çıkarması da zor değil, 6 ayda bile TSK bu işi halledebilir. Gerekirse biz de yardımcı oluruz” dediklerini anlattık.Mayınların döşenmesi sırasında (1956-57 yılları) bir tehlike anında müdahale etmek üzere doktor olarak görev yapmış olan Prof. Dr. Cavit Çehreli “Döşenirken hiçbir sorun çıkmadı, yine çıkmaz” derken Ağustos ayında mayın döşeyen istihkam bölüklerinin tankerlerle getirilen “sıcaktan kaynar vaziyetteki” suları içerek nasıl bir özveriyle çalıştıklarını da anlatıyor.Bir yanda vatanı korumak için böyle çalışan insanlar, arka arkaya şehit olan askerler ve öbür tarafta “Suriye kendi mayınlarını başarıyla temizlediği halde” her nedense “Biz yapamayız başkaları yapsın” ısrarındaki AKP hükümeti ve sesini çıkarıp “temizleriz” ya da “temizlemeyiz” demeyen TSK var.Biz “aciz olduğumuz için” mi kendi topraklarımızda askerlerimiz bir ilden diğerine güvenlik içinde aktarılamıyor ve şehit oluyorlar?ABD’nin satın aldığı “araca monte mayın dedektörlerini” TSK neden almadı? Bu askerleri mayınlı arazilerde nakledeceklerine neden “askerî toplu taşıma helikopterleriyle” göndermiyorlar, ordunun bütçesi mi yetmiyor, yoksa her tür lükse israfa para bulan devlet bu işlere para harcamak mı istemiyor? (2004-2005’te Genelkurmay, Milli Savunma Bakanlığı’na yolladığı mayın raporunda Başbakanlık’tan gerekli teçhizat için 44.7 milyon dolar istemiş, bu para çıkışmadı mı acaba? 60 milyon dolarlık lüks “üçüncü uçak” için çıkıştı da buna mı çıkışmadı?) Milletin bunları Hükümet’ten de TSK’dan da duyma, öğrenme hakkı vardır.Güneydoğu’da terör mücadelesi yapmış ve bölgeyi avucunun içi gibi bilen Emekli Orgeneral Necati Özgen “TSK bu araziyi mayınlardan, Kandil’i de teröristlerden temizleyecek güçtedir” diyorsa, ABD de terörde bize her türlü desteği vermeyi taahhüt ettiyse bu mayın tartışmasının ve devletin “terör örgütü liderinin sözlerini önemsediği” açıklamalarının ne anlama geldiğini öğrenme hakkı vardır.Pazar günü TV programımda “mayınların tespitinde metal ve patlayıcıların kokusunu almak üzere eğitilmiş “fareler” kullanan, “Kahraman Fareler” diye tanınan Apopo isimli örgütten söz ettim (30 Mayıs Cumartesi, Hürriyet’in haberiydi). Bu örgütün kurucusu Bart Weetjens “Biz taşeron olarak çalıştığımız gibi doğrudan devlete de çalışabiliriz” diyor.ÇARESİZ NUMARASIYLA...Bir de böyle kolaylık var ortada... O zaman eğer koca Türkiye devleti Suriye’nin yaptığı gibi kendi toprağındaki mayınları temizleyemiyorsa çağırsınlar fareler temizlesin. Ama bize “çaresiz, çözümsüz, başka ülkelerin yardımına muhtaç” kalmış da bunun karşılığında sınır bölgesinde stratejik öneme sahip bir araziyi 44 yıllığına yabancılara vermek zorundaymış numarası yapmasınlar.Hükümetin tutumu anlaşılır gibi değil ama TSK’nınki de bir o kadar anlaşılmaz... Yine her konuda yapıldığı gibi hiçbir uzlaşmaya, tartışmaya gerek görmeden “oldu bitti”ye getirilecek... İstedikleri konuda tepkilere kulak asmayarak bildiklerini okumayı, dayatmayı öyle ustaca başarıyorlar ki...Bu arada, dün bazı gazetelerde bazı yazarların “mayınlı arazilerin temizlenmesi, terör sorununda devletin geldiği nokta ve Başbakan’ın “devletin faşizan uygulamaları” açıklaması gibi konuları küçümsediği ve önemini azaltmaya çalıştığı göze çarpıyordu. Komikti, doğrusu, bunların hepsi Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli konular...Bırakalım dalga geçmeyi, küçümsemeyi de yapabiliyorsak fikir, çözüm üretmeye bakalım. Bir görüş duyalım, duyuralım.*****GALATASARAYLILAR KIZAMAZ, NEDEN? Geçen Pazar Her Açıdan’da Beşiktaş’ın Denizli’de, Galatasaray’ın ise İstanbul’da maçlarının bittiği saatte gördüğüm bir olayı anlattım. O sırada Beşiktaş’ın “şampiyon olduğu” anlaşılmıştı ve olaya Galatasaray’ın sahası önünde (Ali Sami Yen’in önü) rastlamıştım.Trafikte önümde bulunan ve üstündeki hava penceresine sıkıştırılmış Beşiktaş bayraklarıyla geçen, bir genç kız sürücünün kullandığı araba yavaşlayınca üç dört tane iri yarı genç bayrakları sökmek için arabanın üstüne atlamış, bunu başaramayınca da arabayı şiddetle tekmelemişlerdi.Beni de sürücü genç kız kadar dehşete düşüren bu görüntü eğer o saldırganlar arabanın kapısını açabilseydi çok daha beter hale gelebilirdi.Bu olayı televizyonda anlatmama bazı Galatasaraylılar kızmışlar, oysa... Böyle bir rezaleti, hırsını bu şekilde alma hakkı olduğunu sanan 4 erkeğin bir kıza saldırısını hangi takım olsa yazardım ama Galatasaray sahası önünde ve o duygularla “yapanların hangi takımdan olduğu” da açıkça belliydi. Benim Galatasaraylı olmam bile bu gibi bir durumda tarafsız davranmamı önleyemez.Sözüm ona “centilmen bir spor” olması gereken futbolu da vahşete çevirmeye izin verilemez. Benzer şiddet gösterilerini Kadıköy tarafında da Fenerbahçeliler Beşiktaş’a yaptığı için polis Bağdat Caddesi’ni trafiğe kapatarak Beşiktaş’ın coşkusunu yaşamasına izin vermemiş.Galatasaraylıların gönlü buna razı mı yani? Biz kazanırsak kıyamet kopsun, her türlü kutlayalım, onlarınkine tahammül göstermeyelim... Yok böyle şey, kimse de benden bu konuda susmamı beklemesin.