Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ en ufak tereddütü olanları bile mahcup edecek kadar “demokrasiyi hazmetmiş” bir konuşma yaptı dün...Askeri Savcılığın araştırmasından çıkan sonuca göre aynen tüm yabancı “belge uzmanı kuruluşların” da hemfikir olduğu şekilde) belgenin yargı içtihatına göre belge olmadığını, bu kağıt parçasının birileri tarafından “TSK’yı yıpratma ve karalama amacıyla üretilmiş” olduğunu söyleyerek: “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan istiyoruz, belgenin gerçek olmadığından hareketle bu kağıt parçası kimler tarafından hazırlandı, bulunsun. Bunu beklemek hakkımızdır” dedi.Bu karalama kampanyasının “örgütlü ve kurgulanmış” şekilde yürütüldüğünden, yargı süreciyle ilgili gereken sabır ve basiretin gösterilmediğinden, bir kesim medyanın da olayları anlamayı bile beklemeden cahilce haberlerle kamuoyunu yanılttığından, TSK’ya karşı asimetrik bir psikolojik hareket yürüttüğünden söz etti. TSK’nın yıpratılmasının sadece TSK’nın sorunu değil, ülkenin bekaa sorunu olduğunu söyledi.Ama tabii sonra da Türkiye’de iktidar tarafından yapay ve sanal şekilde sürdürülen “darbe-muhtıra” söylemlerine tepkilerini net şekilde belirtti: “Biz demokrasiye olan saygımızı bildiriyoruz, buna rağmen halâ TSK için ‘darbe ve muhtıra’ söylemlerinde bulunanların iyi niyetli olmadığını ve halkımızın da bu söylemlerden usandığını düşünüyoruz. Artık TSK üzerinden elinizi çekin, TSK üzerinden kendinizi tanımlama gayretinden vazgeçin” dedi.Ve ekledi “Akılsız insan çok konuşur, her konuda fikir söyler, biz tahriklere kapılarak kamuoyu önünde tartışmaya girmeyeceğiz, konuyu gelecek hafta Milli Güvenlik Kurulu’na getireceğiz.” Ülkeyle oynama özgürlüğü İşte Genelkurmay’da hazırlanmadığı açıklanan “fotokopi bir yazılı kağıt” üzerine atlayarak hemen “AKP’ye karşı darbe yapacaklar... Bu demokrasi dışı, suç teşkil eden gayretler devletimize zarar vermektedir” diye suç duyurusunda buluannların da asıl yapması gereken buydu... Olay zaten Savcılık’taydı, MGK’da ele alınabilir ve ülkeye 2 hafta boş yere panik havası yaşatılmaz, asıl gündem maddeleri bekletilip siyaset kilitlenmez, AB temsilcilerine de yanlış bilgiler israrlı ve zamansız şekilde verilmezdi. Dün, Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, yerli yabancı belge uzmanlarının “Bu belge gerçekliği anlaşılacak durumda değildir, dolayısıyla belge kabul edilemez. İmzanın da kime ait olduğu anlaşılamaz” dediği, bu yüzden Askeri Savcılığın “kovuşturmaya gerek görülmedi” şeklinde karar verdiği Albay Dursun Çiçek’i “şüpheli” olarak ifade vermeye çağırdı. Bu arada AKP de Meclis’te alelacele bir gece yarısı operasyonu yaparak -Org. Başbuğ’un ısrarla vurguladığı ifadesinin tam aksine- hakkında terör, çete veya anayasal düzene karşı suç iddiası olan askerlerin sivil mahkemede yargılanmasını sağlayacak bir yasa çıkardı. Açıkça görüldüğü gibi hükümet TSK ile ciddi bir inatlaşma ve kışkırtmayı sürdürmeye kesin kararlı. Peki bu çatışma-çekişme ısrarının nedeni ne olabilir? Ya da bununla Türkiye’yi nereye sürüklemek istiyorlar? Acaba askeri darbe değil de Baykal’ın vurguladığı “başarısız bir sivil darbe” gayreti gerçekten de ihtimal dahilinde olabilir mi? İşte mutlaka cevaplanması gereken sorular...*****HER AÇIDAN’IN SEZON FİNALİBütün bunlar olup biterken dün söz ettiğim gibi Adalet Bakanlığı “Yüksek yargı denetimini de etkisiz kılacak” bir çalışmayı “Reform Taslağı” adı altında yürütmekte...Biz sahneye bakarken kuliste farklı faaliyetler yapılabiliyor malumunuz ve Türkiye’de çok ciddi ve hızlı bir plan yürütmeye konmuş gibi... Bu hafta Her Açıdan’da bütün bu konuları etraflıca tartışacağız.CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, eski Kültür Bakanı ve Susurluk Komisyonu Üyesi Fikri Sağlar, Anavatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Niyazi Kahveci, Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ve Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal’ın katılacağı ve sezonun son programı olan bu heyecanlı tartışmayı bence sakın kaçırmayın. Tekrarı yok biliyorsunuz... (28 Haziran Pazar, öğlen 12.30’da Star’da)
Artık bu tartışma; iki haftada ülkede darbe havası estiren, topluma (yine) gerginlik psikolojisi aşılayan ve asıl gündemi (yine) unutturan “İrtica plânı” belgesi çekişmesi “belge var mı, yok mu” meselesinden çıktı “devlet üzerinde hangi oyunlar oynanıyor, daha neler neler planlanıyor” sorusunun cevabını aramaya dönüştü. Bu günden itibaren (ki çok önemli bir gündür) artık “Türkiye’de sahte belgeler üzerinden” darbe çağrışımı yaratarak ulaşılmak istenen nokta gündeme oturacaktır.Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ” Belge sahte çıkarsa ne yapacağımızı bütün Türkiye görecek “demişti, bu sözle” neyi kastettiği “büyük bir merak konusuydu, bugün (saat 11.00 de) yapacağı açıklanan basın toplantısında bu çok önemli sorunun cevabını alacağız.Yine tablonun geneline baktığımızda son derece ilginç bir durum var ortada; Askeri Savcılık “Her tür araştırmayı yaptık; Jandarma Kriminal Daire’den Adli Tıp’a, TÜBİTAK’a kadar gerekli tüm kurumlar belgeyi inceledi, öncelikle fotokopi bir belgeden “imzanın kime ait olduğu veya sonradan eklenip eklenmediği anlaşılamaz” sonucu çıktı. Bilirkişi incelemesinde “belgenin askerî hiçbir yazı biçimine uymadığı, buna resmi evrak niteliği kazandıracak unsurları içermediği” kararına varıldı” diyor. Genelkurmay’ın bilgisayarlarında veya hiçbir birimde böyle bir belgenin izine rastlanmadığı da açıklanıyor. AKP dönüşte! VATAN’ın Londra muhabiri Jan Devletoğlu İngiltere’nin (Scotland Yard’dan çeşitli üniversitelerine kadar) en ünlü belge uzmanlarına, adli tıp uzmanlarına soruyor, hepsi “Fotokopi belge için görüş bile vermeyiz. Böyle bir ‘belge’ kabul edilemez, imzanın sahte olup olmadığı anlaşılamaz” diyor. Ama AKP’li Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu halâ ” Askeri savcılık açıklaması anlamlı ve ikna edici değil. Burada sadece bir tahkikat yapılmış, onun sonucu söyleniyor, yarın ‘karargahta hazırlandı’ diye de çıkabilir, süreç devam ediyor “ demekte...Aynı anda Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ise daha birkaç gün önce “Bu belge hukuk dışıdır, suçtur. Ak Parti olarak biz suç duyurusunda bulunmak üzere çalışmamızı sürdürüyoruz. Bu işin mağduru Ak Parti’dir” sözleriyle fotokopi belgeye inandığını açıklamış olmasına rağmen bugün tamamen aksi bir görüşle ortaya çıkarak “Fotokopi belgenin hukuki delil değeri bile yoktur, bunun üzerinden değerlendirme yapamazsınız” diyor.O -hernasılsa- ifadesini değiştiriverdi (acaba AKP yavaş yavaş bundan sonra olacaklardan sıyrılmaya mı çalışıyor, bilinmez) ama AKP’li Meclis Başkanı Köksal Toptan daha en baştan bunu söylüyor “Fotokopi ‘belge’ sayılmaz” diyordu. Ama işte Başbakan Erdoğan hukukçu Cemil Çiçek’in de arka çıkmasıyla belki, “suç duyurusu”nda bulunmuş oldu. Peki şimdi belge sayılmayacak (ve ne şekilde, hangi niyetle, kim tarafından hazırlandığı da bilinmeyen) bir kağıt için Başbakan’ın yaptığı suç duyurusu kime karşı yapılmış oluyor? Bolu Valisi dahil hepsinin peşin peşin orduya yönelttikleri darbe-belge suçlamalarının altından nasıl kalkacaklar?Cehennem azabı! CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile Genel Saymanı Mustafa Özyürek ” Bu iddianın bir belgeye dayanmadığı ortaya çıkmıştır. Şimdi bu kağıdı belge kabul edip ağır suçlamalarda bulunan ve Türkiye’ye 15 gün darbe psikolojisi yaşatanlar özür dilemelidir” diyorlar. Neden özür yeterli oluyor? Fotokopi belgeler, telefon konuşmalarında geçen sözler, bir suçluyu tanıyor olmak bile siyasetçisi, rektörü, gazetecisi, sivil toplumcusu için tutuklanma, yargılanma nedeniyse sahte belgelerle devlet kurumlarını suçlayıp ülkeyi karıştıran, topluma cehennem azabı yaşatanlar neden yargılanmıyor? Açıklasınlar suçlamalarını, suç duyurularını, ne yapmak istedikleri anlaşılsın değil mi? Zira dikkatler buraya yoğunlaşırken öte yandan Adalet Bakanlığı; Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay’ı (yani yüksek mahkemeleri) etkisiz kılacak, sözüm ona “Yargı Reformu Taslağı”nı tamamlamak üzere. Kısacası Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk ve hemen bütün önde gelen hukukçuların “kuşatıldı” dediği yargıda kuşatmanın son noktası da konacak.Dediğim gibi tabloya “genel” bakmak lâzım... Bu arada Taraf gazetesinden Yasemin Çongar’ın 23 Haziran Salı günkü yazısı tam bir olaydı. Radikal’den Murat Yetkin’in yazısını ele alarak ve tamamen şekil değiştirterek, “belge olayının örtbas edilmesini önermekle” suçlayarak başlamış, Dengir Mir Fırat’la yaptığı görüşme sonrasında “Bu belge olayı ve son gelişmelerin arkasında ‘AKP aleyhine yeni bir kapatma davası olduğunu’ düşündükleri” ile bitirmişti. Dengir Mir Fırat “ikinci yargı darbesi”ni ima etmiş. Yani artık belgeyi de, darbe’yi de geçtiler, “darbe ötesi”ndeler. Acaba AKP neden hep ortada hiçbir şey yokken ve 7 yıldır iktidarda olduğu halde “kapatılma ve darbe korkusu”nu öne sürüyor? Bu bir kompleks mi, yoksa başka bir önemli nedeni mi var?İşte şimdi bu sorulara cevap aramaya geldi sıra!
Mehmet Karaca isimli okurum aynen şöyle yazmış: “Sayın Ruhat Hanım, yazılarınız gayet serinkanlı, gayet cesur, güzel. Fakat siz de kendinizi bir taraf olarak mı kabul ediyorsunuz yoksa sadece halkın tarafı mı oluyorsunuz?Yazılarınız neden hiç Ergenekon’un olabileceğinden, oluyorsa nasıl değerlendirildiğinden bahsetmiyor? Mesela neden en son belge üzerinde durmuyorsunuz? Ya öyle bir belge varsa?..” Böyle mektuplar gelir bazen, bunun son cemlesi gibi cümlelere bakar ve “acaba yazılarımızı okumadan, TV programını da izlemeden mi yazıyorlar” diye düşündürür bana... Ama burada asıl üstünde durduğum cümle ortadaki “Neden Ergenekon’un olabileceğinden söz etmiyorsunuz?” Bundan da hep söz ettik; eğer devletin içine sızmış darbe heveslisi gruplar veya kişiler varsa bunların elbette ortaya çıkarılması gerekir ama “Ergenekon operasyonu yapıyoruz, soruşturma yapıyoruz” diye memlekette ne kadar iktidarın eylemlerini eleştiren veya muhalifi olan ya da “Atatürk ilke ve devrimlerine, cumhuriyete bağlı”, çağdaş eğitim için çalışan insan varsa gazetecisinden rektörüne, sivil toplumcusundan hukukçusuna hepsini içeri tıkamazsınız, “cadı avı” na çeviremezsiniz dedik.İktidar partisi, Adalet Bakanlığı kontrolünde, daha doğrusu baskısında tuttuğu Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) nedeniyle istediği hakim ve savcıya “istediği yönde karar çıkartır” hale geldi. Ortada hukuk devleti diye birşey kalmadı. YOKSA BİLE BULUN “Ya öyle bir belge varsa?..” Bu sorunun cevabını dün Genelkurmay Askeri Savcılığı verdi: “Habere konu olan belgenin Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nda düzenlenmediği tespit edilmiş, böyle bir belgeyle ilgili olarak gerek elektronik ortamda, gerekse de yazılı kayıtlarda herhangi bir bilgi, belge, emir veya emareye rastlanmamıştır. Bilirkişiler tarafından yapılan inceleme neticesinde soruşturma konusu evrakın hiçbir şekilde karargâh çalışması / askeri yazışma usullerine ilişkin mevzuat, emir ve yerleşik uygulamalar ile uyuşmadığının belirlenmesi üzerine...” şeklindeki kararı açıkladı ve dosyayı İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na gönderdi.Bu raporda “eldeki fotokopi belgeye resmi evrak niteliği kazandıracak hiçbir unsur bulunmadığı ve askeri yazım teknikleriyle uyuşmayan birçok maddi hata içerdiği” de belirtilmiş. Ayrıca Adli Tıp, TÜBİTAK, Askeri Savcılık, Emniyet Kriminal Laboratuarı (bilirkişi raporu) gibi birçok kurumdan çıkan sonuç “fotokopi belgeden karara varılamayacağı” nı bildiriyor.Yani ortada “aslı olmayan”, kendisinin de nereden geldiği, nasıl üretildiği anlaşılamayan, AKP’li Meclis Başkanı’nın bile “belge sayılmaz” dediği bir not var ve bu not üzerine yurt içinde ve dışında bin çeşit açıklama yapılıyor, ülkenin altı üstüne geliyor.Belgenin bulunduğu iddia edilen Avukat Serdar Öztürk’ün avukatları ise “belge sonradan ilâve edildi” diyor.AMAN REKTÖR KAÇMASIN!Uzun lâfın kısası Genelkurmay’da bir darbe çalışması yapıldığı ortaya çıksın diye debeleniyorlar ama bir türlü olamıyor. Medya ne yapsın şimdi? Bu komplo teorilerinin hepsine inanmak mı gerekiyor?Öte yanda “Türkiye Deniz Feneri’nin bu soygunla ilgisi yok, siz ’Deniz Feneri’ diyerek adımızı karıştırdınız” şikâyeti ile bana dava açan Deniz Feneri’nin Genel Başkanı “Bağlantıları Alman yargısı tarafından kesinleştirilmiş” olan dev yolsuzluk konusunda nihayet ifade vermeye çağrıldı. Ama ifadeden sonra onlar delil karartma, kaçma gibi eylemlerde bulunmayacakları için (!) hemen serbest bırakıldı.Başarıları ile Türkiye’nin adını dünya çapında duyurmuş profesörlerin, sivil toplumcuların, rektörlerin kaçma ve delil karartma ihtimali var (Bu nedenle ağır kanser hastası olanların bile tedavisine izin verilmedi) ama onların yok. Oysa hiç şüphesiz ortada tek bir iz bırakmadılar bunca zamandır...Şimdi ben okuyucuma soruyorum, siz olsanız ne yazardınız?.. Ruhat Mengi herzaman sadece halkın ve demokrasinin tarafında, hertür baskının, hilenin ise karşısındaydı ve hep öyle kalacak... Ortada “gerçek belge” olmadığına göre “sahtesini” kimin ve hangi niyetle ürettiğini Cumhuriyet Savcılığı’nın ortaya çıkarmasını bekliyoruz!*****MADEM ÜLKENİ ANLIYORDUN?Nazlı Ilıcak Belçika’da Brüksel Parlamentosu’na türbanıyla girmesine izin verilen (Devlet memuru olmadığı için girebilir ama hakim ya da bakan olsaydı izin verilmezdi denilen) Mahinur Özdemir konusunda enteresan bir açıklama yapmış. “Bizde bir irtica korkusu var, ülkemizdeki endişeleri anlayabiliyorum ama Belçika’da başörtülü bir kadının parlamentoya girmesi ne tehlike yaratabilir ki? Müslümanlığın çoğunlukta olduğu bir ülke değil” diyor. Aslında Türkiye’de devlet kurumlarında dini kıyafet yasağı irtica korkusundan değil “Laik devletin kuralı olarak ve baskıyı önlemek için” konmuş bir kural... Yani Nazlı Ilıcak bir “önlem”i “tehlike” haline getirmiş. Daha da önemlisi “ülkesindeki endişeleri anladığını” söylemesi.Madem ki anlıyordu bugüne kadar neden hiç anlamıyor gibi konuşup durdu ki?
Haberleri yanyana koyup hepsine bir arada baktığınızda yorumlar da değişiyor, daha derin bir tablo görüyorsunuz.İranda polis tarafından başından ve göğsünden vurularak öldürülen 16 yaşındaki Nida ülkede seçimde hile iddialarıyla ve “demokrasi isteğiyle” başlayan isyanı daha da ateşledi. Her ne kadar -Ahmedinejad’ın baskı rejimine duydukları sevgiyle- Türkiye’de bile aynen İran’ın dinî lideri Hamaney ağzıyla “Hayır efendim, bu Batı’nın İran’daki İslâm rejimini yıkma oyunudur” veya “Batılı yaşam isteyenlerin gösterisi” gibi alâkasız yorumlar yapanlar çıkıyorsa da olay ABD’ye, İngiltere gibi Avrupa ülkelerine bile sıçradı. Oralarda da İranlılar aynen İran’daki gibi “Nida’nın öldüğü anda çekilen fotoğrafının posterleriyle” sokaklara döküldüler. İngiltere ve İran karşılıklı olarak 2’şer diplomatı sınır dışı ettiler. İran’da İslamcı baskı rejimine artık isyan eden ve (görüntüde demokratik ama hem hileli yapılan hem de seçim öncesi “dini lider”in Ahmedinejad’ı işaret ettiği seçimi de saymayarak) demokrasi isteyen halkın durumu, bizde sözüm ona “demokratikleşme”yi kastederek söylenen ama aslında “daha çok baskıyı” kastettiği saklanamayan “birdenbire olmaz, alıştıra alıştıra” benzeri sözlere ve Türkiye’de yapılmak istenen değişikliklere toplumun tüm dikkatini yoğunlaştırması için yeterli olmalı...İran Anayasa’yı Koruyucular Konseyi (yani mollalar bile) seçimlerde 50 ayrı bölgede usulsüzlük yapıldığını kabul ediyor ama “bunun seçim sonucunu etkilemeyeceği” söylenerek Musavi’nin yargılanması gündeme geliyor. İşte böyle; ortada hukuk olmayınca halkın nereye başvuracağını, nerede çözüm arayacağını bilemediği bir ülke olunuyor. Türkiye’de de birçok konuda “derdini ancak Marco Paşa’ya anlatabileceğin” bir hukuksuzluk almış başını gitmekte (seçim hilesi iddiaları dahil, kim dinliyor?)Bakın diğer haberlere:İki gün önce Kaş’ta çıkan ve 10 hektar kızılçam ormanının yok olmasına neden olan yangının ardından Foça’da çıkan yangında 160 hektar alan yandı (60 hektarı orman)...Hükümet bu yangınları hiç sorun ediyor mu? Mardin’deki katliamı, uyuyan bir şoför yüzünden oluşan trafik cinayetinde ölen çok sayıda gencecik öğrenciyi, yaşlı adamın tecavüzüne uğrayan küçücük çocuğu (ruh sağlığı iyice bozulmuş sonunda Adli Tıp ve adamı serbest bırakanlar şimdi mutlu mu acaba), hiçbir medeni ülkede görülmeyecek şekilde “direği yüksek gerilim hattına takıldığı için” teknesinde ölen vatandaşı, budalaca ihmallerden çıkan tren kazalarını, Uludağ’da yine ihmallerle kaybettiğimiz genci, bu devirde hastane yangınında yanarak ölüme terkedilen yoğun bakım hastalarını dert ediyorsa bunu da ediyordur... Gerçekleri söyleyince de bozuluyor, bu defa medyaya kızıyorlar.MEDYA CEZASI NE OLACAK?Cumhurbaşkanı Gül: “Özgür basın bir ülkeyi şeffaf hale getirir. Bir ülke şeffaf değilse, doğrular rahatça yazılamıyorsa o ülkede yanlış yapma meyli daha çok olur” demiş. Kutlarım kendisini, bu sözler tümüyle doğru. Ama...Sonra “Türkiye’de basın özgürlüğünün arttığını, herkesin istediğini söyleyip yazabildiğini” belirtmiş ki işte bu hiç doğru değil. Tam aksine, herkesin eli de, dili de titriyor. Siyasi korumaya alınmış bir kesim dışında gazetecisi de akademisyeni ve hatta tümüyle üniversiteleri de sivil toplumcusu da yargısı da herkes korku içinde... Zira bu devirde intikam duygusuyla herşeyin yapılabileceğini gördüler. Hakimi de işinden olur, medyası da çökertilebilir. Medyaya “boykot” çağrıları da zirveden yapılabilir, o yetmezse hiç yoktan tarihte benzeri görülmemiş bir vergi cezası çıkartılarak koca bir medya grubu şantajla susturulmaya da çalışılabilir. (Hukuk ve medya giderse ne olacağını hep İran örneğiyle hatırlamakta yarar var.) Onun için Abdullah Gül’ün bu konuşmayı yapmadan önce hükümetle “medya ve yargı baskısı” üzerine ciddi ve acil bir toplantı yapması gerekirdi.GÖSTERGESİ NE?Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un her fırsatta “Demokrasiye saygılıyız” demesine, emekli generaller yargılanırken “yargıya saygılıyız” demesine, eski Genelkurmay 2’inci Başkanı Org. Edip Başer’in “Orduyla hükümet arasında bunalım yoksa bu, ordunun ve komutanların demokrasiye saygısındandır” demesine rağmen yakında AB’den de “Türkiye’de yine darbe tehlikesi var, halkın iradesi hiçe sayılıyor” benzeri açıklamalar gelirse hiç şaşırmayalım.Çünkü Başbakan Erdoğan’ın AB büyükelçilerine, iktidar medyasının da yakınlık kurdukları yabancı gazetecilere anlattığı budur.Başbakan onlara bunca tepkiye, ülkenin en önemli hukukçularının “hukuksuzluk had safhada” uyarılarına rağmen halâ “Belge Türkiye’yi etkilememiştir. Kurumlar, partiler hepimiz tekvücut halindeyiz” diyor... Devletin valisinin bile iktidar ağzıyla “gerçekliği kanıtlanmamış belge ve iddiaları” gerçek sayarak devlet kurumlarına saldırdığı, güven bunalımı içinde bir ülkede bu “anlayış birliği”ne hangi gösterge onu inandırmış acaba?Başbakanlar kendi toplumlarına olduğu gibi, diğer ülkelere de “gerçeği, yalnız gerçeği” anlatmakla yükümlüdür.
Artık “kapatma davası iddianameleri için konu olma ihtimali” düşünüldüğü için “ben daha dindarım, sen daha az dindarsın” veya “ben Müslümanım, sen değilsin” hatta hatta “Biz dindarız, diğerleri dinsiz” benzeri kutuplaştırmalar eskisi kadar açıktan açığa yapılamıyor. Ama öte yanda genel seçime doğru “bu kutuplaşma olmazsa kolay oy nasıl toplanacak” sorusu var, din üzerinden bölme büyük kolaylık... Bakın İran’da halk dinini-inancını bile diktatör veya dinî lider baskısıyla yapmaktan usandı, daha özgür bir ülke istiyor ve milyonlarca insan “öldürülme korkusunu bile hiçe sayarak” sokaklara döküldü. Ama seçimde hile yapıldığı siyaset uzmanları tarafından doğrulanmışken ve dinî lider Hamaney önce “bu iddia araştırılsın” demişken sonra hemen vazgeçti ve Musavi taraftarlarına tehditler savurmaya başladı.BUNUN DA ADI CUMHURİYET!Zaten İran’daki seçimlere “demokratik” demek mümkün değildi, görünüşte “ortada sandık olduğu için” demokratik zannedilen, dinî liderin seçim öncesinde de “Ahmedinejad’a yakın olduğunu” bildirdiği, böylece insanları “din üzerinden baskı altına aldığı” seçimlerdi.Şimdi aynı dinî lider bir yandan ( Ahmedinejad’ın yerine) tehditler savururken bir yandan da “seçimin yasallığını eleştirmek Batı’nın ‘İslâm cumhuriyetinin temellerini sarsma girişimi’dir. Devam ederseniz şiddetle karşılık veririz. İslâm cumhuriyeti hileye fırsat vermez” diyor. ÖZGÜRLÜK MÜ, GEÇMİŞ OLSUN!İşte “dindarlık” la“İslâmcılık” arasındaki fark bu... İslâmcılık mutlaka “baskıcı, diktacı bir İslâmi yönetim”i hedefliyor ve bu yönetim geldi mi İran’da görüldüğü gibi “gidişi” olmuyor. Dini öne sürerek her baskıya bir açıklama buluyor ve susturuyor.ABD Kongresi’nde Temsilciler Meclisi’nden sonra Senato da çoğunlukla “özgürlük peşindeki İran halkını desteklediği”ni açıklamış. Obama İran’a uyarıda bulunmuş. Neye yarar? Artık bundan sonra seçimlerde her tür hile yapılsa da, ABD veya Avrupa istediği kadar tepki gösterse de İran’da durumun değişmesi neredeyse imkânsızdır, geçmiş olsun.Her ne kadar bizde de seçim hilesi iddiaları; seçim öncesi büyük hatalarla-son dakika değişiklikleriyle ortaya çıkarılan karmaşalar, seçimde bilgisayar hilesi iddiaları, elektrik kesintileri sonunda oy tablosu değişiklikleri, oy torbalarının tek kişiyle teslimi gibi olaylar ciddiye alınmadıysa da, 22 Temmuz’da örneğin henüz oylar teslim edilmeden sonuçlar TV’lerde verilmeye başlandıysa da hiç değilse rejimimiz demokrasi... Hiç değilse din baskısı ve hiçbir baskı yaşamıyoruz.Bunları bir okurumun mektubu düşündürdü bana... Diyor ki; “Önce ’dindar cumhurbaşkanı’dediler. Sonra ’dindar hükümeti çekemiyorlar’ dediler. Şimdi de Deniz Feneri bağış soygunu için ’çalmışlarsa ne olmuş, hiç değilse Müslümanlar çalmış’diyenler var, pes artık bu kadarına”...Gerçekten de pes!Çoğunluğu Müslüman ülkede “Müslüman, dindar” ayırımı da kabul edilir şey değildir ama hırsızlığın hele de “din duyguları kullanılarak yine Müslümanlardan toplanan” trilyonları çalmanın da dini, imanı olur mu yani?Daha önceki hırsızlar Hristiyan’dı da bunlar mı Müslüman?İran örneğini asla aklınızdan çıkarmayın, iyi düşünün!
Ortada açıkça bir belge sahte-belge gerçek çekişmesi var artık... Toplum din ve ırk üzerinden bölünemediği günlerde bu bölünme, bu kutuplaşma “Ergenekon aramaları, gözaltıları, tutuklamaları, belgeleri” ile sağlanıyor. Zaten insanlar “telefonum dinleniyor, ben izleniyor olabilirim” diye adeta çevresinde uçuşan gözler-kulaklar görerek, o yoksa belli gazete ve TV’lerle, siyasetçi açıklamalarıyla paranoya içine sokulmuşken bir de üstüne sürekli darbe iddiaları, kurum çatışmaları izleyerek geriliyorlar... Geriliyorlar... Daha da çok geriliyorlar.Ve tabii çelişkiler içinde bırakıldıkları için de neye, kime, hangi kuruma güvenebileceklerini şaşırmış vaziyette “Yaşar ne yaşar, ne yaşamaz” ruh haliyle ömürlerinden gün tüketiyorlar.Memlekette işsizlik, yoksulluk, haksızlık almış başını gitmiş...Devlet korumasına alınmış kız öğrenci yetiştirme yurdundan kaçırılıp günlerce tecavüze uğruyor, Bakan ortada yok, çocuklar sahipsiz, kimsenin sesi çıkmıyor. Çocuk tecavüzcüsü hâlâ serbest, töre cinayetinden adi cinayete, gasptan organize soyguna her suç had safhada kimsenin sorunu değil. Tüm suçlular sokaklarda!DEVLET DEVLETE KARŞIEmine Erdoğan namus cinayetleri için “Bunlar münferit olaylar, Türkiye’nin genel tablosu değil” demiş. Doğru aslında, genel tablo sadece namus cinayetleri değil, her tür vahşet artık genel tablo haline geldi. Bakanlar sadece politika yapmakta olduğundan, hatta Bolu Valisi gibi devletin valileri bile devletin kurumlarına saldırmakla meşgul olduğundan ülke de başıboş vaziyette çünkü...Varsa yoksa başka olayları gözden kaçırmak için yapılır hale gelen Ergenekon operasyonları, tek konu bu... PARTİ İÇİ ÇEKİŞMEDönelim “belge sahte”, “belge gerçek” mücadelesine... Bir çekişme ki sormayın. AKP’nin içinde bile çekişme var. Hukukçu Meclis Başkanı Köksal Toptan “Buna mevcut haliyle belge denemez, aslı bulunmalı” derken hukukçu Başbakan Yardımcısı “Biz buna müstahak değiliz, bu halkın seçimine, demokrasiye ihanettir” sözleriyle belgenin gerçek olduğuna peşinen inandığını açıklıyor.Bu arada Başbakan da 4 Haziran’da “bulunduğu” söylenen ve savcılık soruşturması zaten devam eden “belge” için ayrıca savcılığa “suç duyurusu” yapıyor (bilmece gibi...) Böylece “inandığını” daha da vurguluyor.Benim kördüğüm haline gelmiş olan bu belge olayından nasıl çıkılacağı konusunda hiçbir fikrim yok, öte yanda dönüş dolaşıp Başbakan Erdoğan’ın “Çirkin bir senaryo ama yine de vahim tablodur. Eğer gerçek olursa daha da vahimdir” sözüne takılıyorum. Bir devlet adamı böyle bir belirsizlikte, bu “40 katır mı, 40 satır mı” durumunda derecelendirme yapmaz, yapmaması gerekir. Ama yapacaksa...Belgenin aslı bulunur, gerçek olduğu anlaşılırsa “ordu içinde darbe planlayan bir grubun mevcut olduğu” ortaya çıkar ve cezalandırılır. Durum vahimdir, lâkin çözümü mevcuttur.Durumun daha vahim olduğu seçenek “belgenin sahte çıkması”dır, çünkü o zaman devlet üzerinde “bazı amaçlar için ciddi bir oyunun oynanmakta olduğu, ordunun da kasıtlı olarak yıpratıldığı” anlaşılır, bunun çözümü ise çok zordur.Tercih yapılacaksa doğru tercih bu değil mi sizce de?(Not: “Sahte çıksa bile Ergenekon yapmıştır” şeklinde parlak (!) görüşler de var ama...)*** Kaliteli magazin!İş tempom o kadar yoğun ki magazinle ilgili dergileri okuyacak zamanım olmadığı gibi yine magazinle ilgili toplantılara katılacak zaman da bulamam. Ama işin içinde Salih Keçeci gibi yılların usta bir magazincisi ve Ünal Atılgan gibi hem başarılı magazinci hem de Türkiye’nin en iyi fotoğraf sanatçılarından biri olunca o zamanı yaratmaya çalıştım. Her Açıdan’ın jeneriğinde ve medyada gördüğünüz tüm fotoğraflarımı çeken ve bu konuda gözü kapalı güvendiğim Ünal Atılgan’ın daha önce başarıya ulaştırdığı dergileri yazmıştım. Konu seçimleri, fotoğraf ve kağıt kalitesiyle Avrupa’nın en iyi dergileri düzeyinde olan bu yayınları da geçecek kadar güzel bir dergi olan Quality of Mazagine’in Boğaz sahilindeki güzel bir yaz akşamı yapılan kutlamasında derginin içindeki röportajları, müzikten modaya, yemekten iş dünyasına kadar haberleri incelemekten etrafa bakmaya zaman bulamadım.“İyi niyetle” “yılmadan çalışma” bir araya gelince “kusursuz”u yakalamak bile mümkün olabiliyor. Bu süper dergiye başarılar diliyor, Salih Keçeci ve Ünal Atılgan’ı kutluyorum.
Yani komedi öyle boyuta geldi ki inanın dün gazeteleri ve ajanslardan gelen gündemi okurken gülmeye başladım, gözümden yaşlar gelene kadar güldüm. İnsanın sabrının da bir sınırı var değil mi, o sınır aşılınca “taşıyor”.Henüz hiçbir dayanağı bulunmamış olan, Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın bile “Bu belge mevcut haliyle hiçbir anlam ifade etmiyor, önce gerçekliğinin kanıtlanması gerekir” dediği (ve böylece “suç duyurusunda bulunan” genel başkanıyla ters düştüğü) belgenin varlığına milleti inandırmak için bin takla atanlar mı istersiniz, “belgenin gerçek olduğu kanıtlanmadı” diyenleri Ergenekoncu olmakla suçlayanlar mı, memlekette asla irticai faaliyet filan yoktur, bunlar komplolarla varmış gibi gösterildi, var olduğunu söyleyenler paranoyaktır” derken “ammaa... Bu ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ gerçektir” ısrarında olanlar mı... “Askerin meşruiyeti tartışılıyor, askerî kurum denetlenmelidir, asker siyasi rolünü korumak için hamle yapmıştır” sözleriyle; aslında “ordunun yetkilerini kısıtlamak üzere” atılmaya başlanan siyasi adımlara çaktırmadan (!) destek çıkanlar mı, soyunan kadın yazara “Türkiye seninle gurur duyuyor” diyecek kadar modern ve demokrat (!) olmalarına karşın “farklı görüş çıkmasın diye” kendi fikirlerinden önce bu ihtimali “baskılayan” ama yaptığının hiç de demokrat bir davranış olmadığını fark etmeyen mi... Ne ararsanız... Nereden yakmak isterseniz hepsi var. Eh, bunlara bir de İstanbul Boğazı’nda ve İzmir’de arka arkaya denizden çıkarılan mermiler eklenince, hepsini bir arada görünce de gülmenizi zaptedemiyorsunuz işte. (Acaba deniz dibindeki mermileri vatandaşlar dipten yüzerken mi görüp ihbar ediyorlar, yoksa balıkadamlar devamlı denizaltında mermi mi arıyor?)Kendisi hukukçu olmasına rağmen sürekli hukuka aykırı açıklamalar yapan, henüz iddia aşamasında ve yargıda olan bir olayın “şüphelileri” için kısa süre önce “Toplumun kanını emenlerin başını ezdik” diyen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Abant’ta da son belgenin gerçekliğinden AKP medyası kadar emin şekilde söz etmiş; “Biz buna müstahak değiliz, bundan dolayı üzülüyoruz ve utanıyoruz, bu halkın seçimine, iradesine, demokrasiye ihanettir” demiş.HER AÇIDAN’DA...Ortada söz konusu belgenin aslı var mı; yok... Nesi var deniyor; fotokopisi yani astarı. İmza tespit edilebiliyor mu; hayır, hatta “montaj” olduğu belirtiliyor. Genelkurmay “Buradaki bilgisayarlarda böyle bir belgenin izine rastlamadık” diyor. Demek ki henüz kanıtlanmamış. Ama hukukçu Arınç tamamen emin ve utandığını söylüyor. Aynı zamanda “halk iradesine karşı” sözleriyle duygu istismarını ihmal etmeyerek. (Acaba konuşmasında yolsuzluklardan, dokunulmazlık dosyalarından, Deniz Feneri’ndeki siyasi korumadan, Akman’ın belge tahrifatlarından utandığına da neden hiç değinmemiş?)Bülent Arınç’ın konuşmasında daha önemli bir nokta var: “Türkiye’nin demokratikleşmesinde 4 ana kurumun yardımcı olması gerekir” diyerek saydığı kurumlar... Bu kurumlar: Ordu, Anayasa Mahkemesi, üniversiteler ve medya... Ülkedeki gidişi, rejim üzerinde oynanabilecek oyunları izlemek, duyurmak ve/veya önlemekte rolü olabilecek ve şimdiye kadar hepsine siyasi elin uzatıldığı 4 kurum. Aynı konuşmada “Anayasa Mahkemesi’nin nasıl olmasını istediği” de AYM’nin Anayasa değişikliğini iptal etmesine pek bozulduğunu anlatmasıyla iyice vurgulanıyor.Söyleyecek çok şey var ama yerim dar, kısacası anlattığım şu; “4 kurum da bizi memnun edecek şekilde çalışmalı, demokrasi var dediysek iktidarı rahatsız edecek kadar değil”... Özet böyle çıkıyor (hatta rektörlerin, üniversitelerin susması gerektiği “Üniversiteler Arası Kurul”la alay ederek belirtilmiş, medyaya boykot çağrıları yapan, kendilerine yakın gazeteciler konuştuğunda bile sansür uygulatan bir partinin üyesi olmakla birlikte Arınç medyaya da akıl vermiş) ama süslü cümleler arasına gizlenmiş.Diyorum ya dikkat çok önemli... Bu Pazar Her Açıdan’da “İrticayla Mücadele Eylem Planı” denilen belgeden başlayarak gündemdeki tüm konuları tartışacağız. Ve Süheyl Batum’a “yakın gelecekte merkez sağın liderliğine aday olacak mı” sorusunu da soracağım.Programa; Emekli Orgeneral Edip Başer, DP Gnl. Bşk. Hüsamettin Cindoruk, Bilgi Üniv. Öğr. Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. İlter Turan, Bahçeşehir Üniv. Öğr. Üyesi Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum ve Avukat Ergin Cinmen katılacaklar.Bu program “yalan makinesi” gibidir, yalanlar su yüzüne çıkar ve gerçekler hemen anlaşılır. Hepinizi bekliyorum.
İnanılmaz bir dönem yaşıyor Türkiye, nereye baksanız yalandan, sahtekarlıktan geçilmeyen ve bunu yapanların çoğunun da din-inanç istismarını yalanlarına örtü olarak kullandığı bir dönem...Süslü, göz boyayıcı cümleler arasına okkalı provokasyonların, kötü plânların saklandığı bir dönem...Örneğin “Genelkurmay’da hazırlandığı iddia edilen” diyerek ortaya atılan belge konusunda ortada sayısız yalan dolaşıyor. “Belgenin bulunduğu iddia edilen” aramanın hukuksuz şekilde yapıldığı, CMUK 130’uncu maddede “Avukat bürosu savcı nezaretinde olmadan, Baro’dan da Başkan veya bir temsilci olmadan aranamaz” dendiği halde polis tarafından arandığı, avukat bile bulundurulmadığı “avukatın kendisi tarafından açıklandığı halde bunların tamamen aksini” yazan (savcı da vardı, avukatlar da diyen) yazarlar milleti aldatıyor. Savcı yok, Baro temsilcisi yok, tutanak birlikte imzalanmamış, avukatın imzası da yok.Arama 4 Haziran’da yapılmış olmasına rağmen savcı “AKP’ye darbe belgesi”nden kimseye bahsetmiyor, susuyor, 15 gün sonra belge Taraf gazetesinde ortaya çıkıyor. “Aslı nerede” diye sorulunca da günler sonra “aslı yok, fotokopisi var” cevabı veriliyor. Kusura bakmasınlar ama zaten geriye kalanı da “inandırıcılıktan son derece uzak bir senaryo gibi” görünen bir belge konusunda bu kadar çok soru işareti varsa, RTÜK Başkanı’nın “belgede tahrifat yaptığı” ve sonra “tahrifat değil, gerçeği gizledim” diye özrü kabahatinden büyük bir durumda kaldığı ortamda buna kim inanır? “Avukata verilmeyen belge Taraf’a nasıl ve neden verildi” demez misiniz?Ergenekon soruşturmasındaki garipliklere, soru işaretlerine paralel gariplikler ve soru işaretleri (bir türlü açılamayan) Deniz Feneri davasıyla ilgili olarak da devam ediyor. Ortada dehşet verici yalanlar dolaşır ve bunlar gizlenemezken Zahid Akman bir yandan hâlâ “insanlık” tan, “onur”dan söz etmeyi sürdürüyor, her konuda bol bol konuşan hükümet ise tek kelime etmiyor.ASIL BENZERLİKDün Ahmet Taşgetiren İran’daki ayaklanma için “Cumhuriyet Mitingleri’nin Farisicesi” başlığını kullanmış, Ahmedinecad yönetiminin din baskılarından, diktatörlüğünden kurtulmak isteyen reformist Musavi taraftarı olan milyonlarca kişiyi alâkasız şekilde CHP’ye, bu koca ayaklanmayı, isyanı ise Cumhuriyet Mitingleri’ne benzetmişti. (Adamın adı Musavi ama onu da Musevi yaptılar, ne ilginç değil mi?) “Tersinden bir Ergenekon operasyonu” diyordu. Aslında İran’da “tersinden” bir benzerlik var Türkiye’yle ama Ergenekon değil... Türkiye’de birileri “ülkeyi İran’a çevirmek için” gözünü karartırken orada büyük bir çoğunluk Türkiye’nin (onlar için hayal olan) huzurunu arıyor. Dinini, inancını polis copu, karakola çekilme korkusu olmadan yaşayabilme özgürlüğünü arıyor.Yani bugünlerde yazılan “Batıcı yaşam tarzı isteği” yalanlarıyla alâkası yok aradıklarının.İşte “tersinden” benzerlik bu... Cumhuriyet Mitingleri “İran’a dönme korkusu” ile yapılmıştı, oradaki ayaklanma ise “Türkiye’ye benzeme isteği” ile yapılıyor. “Farisicesi” filan da değil, hangi dille söylerseniz düpedüz böyle... (Zaten onun için yabancı gazetecileri de hemen attılar.)Gerçekleri görmek için gözünüzü açmanız gerekiyor. Hem de hemen! *** Vahşetin pençesinde!Türkiye’nin en iyi gurmelerinden biri olan ve çok sayıda yemek kitabı bulunan Ayvalıklı Erkan Acurol dört gün önce birkaç kişi tarafından dövülerek öldürüldü.Neşeli, çalışkan, hayatı ve insanları seven bu iyi insanı Vatan gazetesine duyduğu sevgi nedeniyle bizleri ziyarete geldiğinde tanımıştım. Salı sabahı uyandığımda onun ölümünü duyarak girdiğim şoku da hâlâ atlatabilmiş değilim.Olanları duyunca hak vereceksiniz; Ayvalık’ta oturduğu sitenin yöneticisi olan Erkan Acurol “sitenin trafosunu kendi üstünde kayıtlı tutan ve Tedaş’a geçmesine izin vermeyen, toplanan elektrik paralarına da el koyduğu için sitenin karanlıkta kalmasına neden olan” müteahhitle tartışırken bu müteahhit, eşi ve adamları tarafından sopalarla eşinin gözü önünde dövülerek öldürülmüş. (Gazetelerde “iki tarafın da sopalı olduğu” yazıldı ki gerçek bu değil.)Cinayet açıkça ortada olduğu halde (ve Acurol’un ailesi durup dururken bir yıkım yaşarken), müteahhit elbette tüm vahşi olaylarda olduğu gibi “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakılmış, eşi ve diğer suçlular ise zaten serbest.İnanabiliyor musunuz? Artık Türkiye’de cinayet serbest. Cezası yok. Kanun, nizam yok, kim vurduya gidiyor insanlar.Çocuk tecavüzcüleri, genç kız katilleri, trafikte cinayet işleyenler, dev yolsuzluklara imza atanlar, hepsi ama hepsi serbest... Öte yanda (dünkü haber) “gasp yapan birine 60 yıl hapis cezası” verilmiş. Milletle alay ediyor bunlar...Bu ülkenin Emniyeti, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı ilgili her kim ise bize anlatmak zorundalar, bu nasıl adalettir, ülke bu hale nasıl getirilebilir?Böyle giderse cezaları uygulamayan hakimlerin, görevini yapmayan bakanların da acilen cezalandırılmasını sağlayacak yeni bir kanun gerekecek Türkiye’ye!