Laiklik neden gerekli?

13 Temmuz 2009

Sevgili okurlarım, bugün sizinle bana “bir makine mühendisi okuyucumuz” tarafından gönderilen mektubu paylaşmak istiyorum. Eğer mahalle baskısı konuşulacaksa bilmediğimiz, duymadığımız bu olayların konuşulması lazım, zira siyaset eliyle başlatılan ve topluma yayılan din baskıları artık çok daha farklı şekillerde ortaya çıkabiliyor. Cumartesi günü gelen mektubu aynen yayımlıyorum:“Sayın değerli köşe yazarı,Konuya girmeden önce kendimi tanıtayım. Ben İstanbul’da ikamet eden bir makine mühendisiyim. Üniversite sınavına Fethullah Gülen’in FEM dershanesinin yurtlarında kalarak hazırlandım. Şirinevler’de bulunan Süleymanşah ve Fatih yurtlarında yatılı kaldığım sırada beş vakit namaz kılan, tam gün oruç tutan mümin Müslüman’dım. Sonrasında ise kazandığım üniversitede devrimci öğrenci faaliyetlerine katıldım. Bu dönemde protesto amacıyla kılık kıyafet yönetmeliğine karşı türbanlı öğrenci arkadaşlarımızla beraber YÖK’e karşı saf tutmuştuk.Bu kısa bilgilendirmeden sonra yaşadığım talihsiz olayı sizlere arz edeyim; 6 Temmuz’da Cevizlibağ’dan bindiğim metrobüsün arka tarafında kayınbiraderimle ayakta dikilmiş Avcılar istikametine gidiyorduk. Bu arada dengemi sağlamak için önümdeki, yerden tavana sabitlenmiş demir korkuluğa tutunmuştum. En arka koltukta, kapalı bir bayan ile kocası veya nişanlısı olduğunu düşündüğüm ince bıyıklı bir bey oturuyordu (parmaklarında alyans vardı). Kayınbiraderimle sohbet halindeyken o sırada, arkada duran ince bıyıklı bey, kolumu indirmem için bana ikazda bulundu. Nedenini sorduğumda, tişörtümün arasından koltuk altımın göründüğünü söyledi. Şok halinde olayın idrakinde zorlandığım bu esnada tekrar aynı soruyu sordum. O da ikazın sebebi olarak, koltukaltı kıllarımdan kaynaklandığını ifade etti (fazlaca uzun da değil bu arada). Ben ise duvara çarpmış bir vaziyette sadece “nasıl yani” diyebildim. İnceltilmiş bıyıklı beyde meselenin temizlik, edep, haya ve imandan ibaret olduğunu, kolumu indirirsem sevineceğini söyledi. Sonrasında şaşkın vaziyette ince bıyıklı ama efendi olmayan beye yeterince ağzının payını verememenin pişmanlığı içerisinde metrobüsten inip evin yolunu tuttum. Beni rencide eden bu talihsiz vakanın münferit ve sadece kendini bilmez iki meczubun münasebetsizliğinden ibaret olduğunu sanmıyorum. Bu topraklardaki bin yıllık varlığımız sürecinde yaşanılan hoşgörünün, insaniyetin, anlayışın yanında diyalektik kardeşleri sayılan yobazlığın, mürteciliğin, takiye siyasetçisine ait inanç sömürüsünün kökleri hâlâ kurumadığı görülüyor. Demokrasi ve laikliğin bir arada yaşamanın birinci öz koşulu olduğu ve de bir gün herkese lazım olacağını, şahsım adına tüm aydınların Mustafa Kemal’e bir kere daha minnet borçlu olduğumuzu ve o büyük insanı saygı, hürmet ve özlemle anmak istediğimi kamuoyuna duyurmak isterim.Saygılarımla.” Okuruma sormadığım için “istemeyeceğini düşünerek” ismini yazmadım, bir mahzuru olmadığını bildirirse onu da yazarım. Tişörtlü bir erkeğe bile müdahalenin ancak İran’da görülebileceğini düşünmez miydiniz? Ama bakın öyle değil. İşte gerçek mahalle baskısı budur. Ve maalesef artık ülkemizde yaşanıyor. İyi ki okurumuz bir kavgaya neden olacak şekilde davranmamış, yoksa kim bilir neler olabilirdi...

Devamını Oku

Mahalle baskısı mı? Espri herhalde!

12 Temmuz 2009

Yıllar önce defalarca yapılmış bir girişim son derece gereksiz bir zamanda tekrarlanıyor... Yeniden, tazecik ve son derece gereksiz bir kutuplaştırma yaratılıyor, yapılanın başka bir anlamı yok.“Soyunma” haberinin etkisi geçince bu kez “örtünme” ye gelmiş olmalı sıra... Olabilir, ister soyunur, ister örtünür, demokratik bir ülkede (devlet alanları dışında) herkesin kendi tercihidir. Hele de Türk geleneklerinden çok Alman geleneklerine yakın (Mami’si hâlâ Türkçe’yi Almanca gibi konuşan) birinin soyunup giyinmesi Türkiye’yi hiç ilgilendirmez.Ama... Eğer soyunan kişi bir sonraki adımda “sanki türbanın karşıtı mini etekmiş gibi, tesettüre girmeyen kadınlar sadece mini etek giyiyormuş gibi” bir anlam çıkarılacak ya da artık azalmış görünen bir ötekileştirmeyi yeniden başlatacak bir işe kalkışmışsa ilgilendirir. Yapılan basit bir şey değil, bu tür karşılaştırmalar sonucunda Cumhuriyet Mitingleri’ne katılan on binlerce kadını bir kalemde “dekolte” yapan akademisyenler gördü bu toplum. Biliyorsunuz söz konusu yazar, Nihal Bengisu Karaca ile röportaj yaparak -her ikisi de o kesimleri temsil edemeyecekleri halde- yine bir kutuplaşmaya imza atmış, sözüm ona “laik kesimin kadını” ve “dindar kesimin kadını” olarak iki mahallenin karşı görüşlerini gündeme getirmişti.Bu yazıdan çıkan sonuç da laik kesimin inançlarının zayıf olduğu, kadınlarının dekolte giyinen ve aşırı özgür yaşayan kadınlar olduğu, dindar kesimin tamamının ise Bengisu Karaca’nın “saf dindardan çok İslâmcı” yani dini siyasete alet eden görüşlerini taşıdığı şeklindeydi. Bu yanlış genellemeler ve yanlış kişiler tarafından yapılan yorumlar toplumda keskin ayrışmalara ve yanlış anlamalara neden oluyor. Geçmişte fazlasıyla yapıldı ve ülke bunun zararını yeterince çekti. Bugün artık türbanın devletin zirvesinde; Cumhurbaşkanlığı’nda, Başbakanlıkta bulunduğu, türbanlı kadın sayısının türlü çeşit yöntemlerle kat kat arttığı, isteyen kadınların kar kıyafeti gibi tesettür mayolarıyla, erkeklerin diz altı haşemalarla denize-havuza girdiği bir dönemde hâlâ “türban, çarşaf, haşema, mini etek üzerinden o mahalle-bu mahalle tartışması” yaratmaya çalışmak komik derecede anlamsızdır.Özellikle de olayın “dinin siyasallaştırılmasına, siyasi İslâm’a” teslim olmuş her Müslüman çoğunluklu ülkede görülmüş olduğu gibi sonunda artık kılık kıyafeti aşıp “yargı dahil tüm devlet kurumlarını ele geçirme, cumhuriyetçi kurum ve kişileri susturmaya” geldiği noktada tümüyle anlamsızdır.Türbanlı kadınlar uçağa, vapura, otobüse binince, kafelere, otellere gidince bir olay mı oluyor ki, Nişantaşı’nda Louis Vuitton, Valentino gibi mağazalardan türbanlı kadınlar yıllardır türbansızlardan daha az mı alışveriş ediyor ki, türbanlı-çarşaflı kadınlar içki içilen, dans edilen mekânları (örneğin Reina’yı) mı tercih ediyor ki, mahalle baskısı Anadolu’dan çok İstanbul, İzmir’de ve üstelik sadece kıyafet konusunda mı yaşanıyor ki bu gözlemler bir anlam ifade edecek?.. (TRT’deki “küçük çocuklara oruç baskısı yapan çizgi filmler, yuva çağındaki çocukları tesettüre sokmalar ve benzer baskılar dururken hala türban geyiği yapmak komik değil mi yani?)Artık oy uğruna din istismarının partiler tarafından paylaşılamaz hale geldiği, bir klasik müzik konserine bile “alkol veriliyor” bahanesiyle tekbir getirerek saldırı yapılabilen, artık iyice gelecek endişesine düşmüş bir ülkede türban üzerinden mahalle baskısı tartışması anlaşılır bir durum değildir. Espri ise aradıkları, hakikaten de iyi bir espri olmuş. Nasılsa artık herşey eğlence konusu... Güleriz biz ağlanacak halimize! *** Velev ki vatan haini olsak...Biliyorsunuz Çevre Bakanı Veysel Eroğlu Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı’na karşı çıkmayı vatan hainliği ile eş tutmuş... “Yabancı ülkeler bu konuda bölge insanını tahrik ediyor. Türkiye’de de o bölgedeki insanların kalkınmasını istemeyenler var” sözleriyle bu büyük tarihî öneme sahip bölgenin baraj için sular altında kalmasına karşı çıkan sanatçıları da “alet olmakla” suçlamış. Bir de Atatürk Barajı örneği vermiş; “Ona da karşı çıkanlar olmuştu, şimdi gidin bizim su verdiğimiz insanların mutluluğunu görün” diyerek... Çevre Bakanı’nın anlamadığı şey; böylesine önemli, tarihi 10 bin yıl öncesine dayanan ve yalnız Türkiye için değil dünya için “kuşaktan kuşağa korunması gereken tarihî bir servet” olan Hasankeyf kalıntılarının kendi partisinin veya herhangi bir iktidarın tercihi ile sudan bir mezara tıkılamayacağı... Onların tasarrufunda olmadığı, olamayacağı...“Dış mihraklar”, yabancı ülkeler bölge insanını kötülük olsun diye tahrik etmiyorlar, böyle bir hazinenin kurban edilmesini istemedikleri için uyarmaya çalışıyorlar. Zira onların elinde olsaydı, hiçbir nedenle bunu yapmaz, tam aksine Hasankeyf’i bir turizm merkezi haline getirerek gelir kaynağı yapmayı mutlaka başarırlardı. Biz bu konuda sınırsız bir beceriksizliğe sahip olduğumuz için yapamıyoruz, bunun yerine yok etmek istiyoruz.Sezen Aksu, Tarkan, Orhan Gencebay ve Hasankeyf’in korunması için destek veren diğer insanlar (ben de dahil) eğer bu nedenle vatan haini olacaksak olalım... Kimsenin bundan gocunacağını sanmıyorum. Ama eğer Hasankeyf sular altında bırakılırsa bunu yapanlar (örnek olarak da 26 yıl önce kıyaslanamayacak bir bölgede yapılmış barajı gösterenler) kuşaklar boyu Türk insanı ve dünya tarafından tarih ve çevre katilleri olarak anılacaklardır.Bunu akıllarından hiç çıkarmasınlar!

Devamını Oku

“Oyumu vermezsem namerdim”

11 Temmuz 2009

Cuma günü yazıma gelen 90’a yakın okuyucu yorumuna bakarken yazanların çoğunun “dokunulmazlıklar kalkmadan hiçbir şeye inanmayacakları” noktasında buluştuklarını gördüm. AKP’nin seçim öncesi verdiği “dokunulmazlıklar kalkacak” sözünü tutmasını istiyorlardı.Örneğin, bir okurumuz: “Karşımdakinden ahlâklı olmasını beklerken önce kendim ahlâklı olmalıyım, milletvekili dokunulmazlıkları kalkmadan kimse ahlâktan bahsedemez” derken bir başkası: “Yasa yapanları anlamakta güçlük çekiyorum. Bunların hepsinin dosyaları var, önce kendi yasalarını çıkarsınlar da yargıya gitsinler. Aklandıktan sonra yasa yapsınlar ve onaylasınlar. AKP, dokunulmazlıkları kaldırsın ben de oyumu bu partiye vermezsem namerdim” diyordu.Tabii ki bunlar milletvekili dokunulmazlığının derhal sınırlandırılmasını isteyen milyonların içinden gelen sesler... Ve bu sesleri AKP de elbette duyuyor, peki sivil yargı dedikleri yargı da iktidarın etkisinde, baskısında olduğu halde dokunulmazlıkları kaldırmaya neden hâlâ yanaşmıyor? Herkesin cevabını merak ettiği soru bu...TEMİZ TOPLUMUN ÖNÜNDEKİ BÜYÜK ENGEL!Ben de her zaman olduğu gibi en doğru cevabı bulabilmek için birden fazla hukukçuyu arıyorum. Şunları söylüyorlar: “Yargı baskı altında ama yargıda herkes taraflı veya herkes baskıya boyun eğmiş değil. Adalet her şeye rağmen işleyebilir. Milletvekilleri suçlu bulunabilir. Başbakan, cumhurbaşkanı ve bakanlar ise Yüce Divan’da yargılanırlar ki bu mahkeme Anayasa Mahkemesi üyelerinden oluşur. Yüksek mahkemelerin henüz iktidar baskısına girmediği düşünülürse dokunulmazlıkların kaldırılmamasının ‘iktidar için yerinde bir karar’ olduğu anlaşılacaktır.Türkiye’de ancak hükümetler düştüğü zaman üyeleri yeni gelen iktidar ve parlamento tarafından Yüce Divan’a gönderilebiliyor. Örneğin: Mesut Yılmaz, Yaşar Topçu, Cumhur Ersümer gibi isimleri AKP Yüce Divan’a göndermişti ama aynı şeyi kendileri için yapmadılar.Bu durumun bir sakıncası da birkaç dönem milletvekilliği yapan isimlerle ilgili dosyaların uzun yıllar bekletilmesi, bu uzun sürede deliller tümüyle karartılabildiği gibi olayların da gündemden düşmesidir. Bu nedenle milletvekilleri tutuklanmasalar da yargılanmaları mutlaka sağlanmalıdır, aksi takdirde toplumun adalete olan güveni haklı olarak ortadan kalkıyor, suç işlemiş insanların ülke yönetmesine izin verilebileceği inancı yayılıyor.”Gördüğünüz gibi durum apaçık ortada... Peki bu durumda halk “temiz eller”e, “temiz siyaset”e nasıl inansın? Meclis çoğunluğunu ele geçiren bir partinin dosyaları, dokunulmazlıkları unutturmasını nasıl engellesin?Deniz Feneri gibi dev bir yolsuzluğun bile üstünü örtüp, “asıl failler” denilen isimlere dava açılmasını önleyen, tam aksine koltuğunda tutan hükümete nasıl “dur” desin?Millet çırpınıyor ama sesini duyuramıyor ve Türkiye’de temiz siyaset hayal oluyor. Bakalım ne zamana kadar...*****Misafire abartılı ikram!Ermenistan Milletvekili Stephan Safarian Kasım’da yapılacak Türkiye-Ermenistan milli maçına Abdullah Gül tarafından davet edilen Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkasian’ın “sınır kapısının açılması” isteğinin yerine getirileceğini, onun da bu kapıdan geçerek maça geleceğini iddia etmiş.Ülkenin bütün deneyimli diplomatları sınırın açılmasını “Ermeni soykırım iddiasından vazgeçmeleri ve Karabağ sorununun halledilmesi” şartına bağlı olmasının gerektiğini, bunun “Türkiye’nin elindeki en önemli koz” olduğunu açıkladılar. Bırakın iddiadan vazgeçmeyi Ermenistan “arşivleri, belgeleri birlikte incelemek, masaya oturmak için” yıllardır tarihçi bile göndermiyor. Azerbaycan’ın; Karabağ’da Rusya’yla birlikte Azerilere yaptıkları katliamı, bölgeyi hâlâ işgal altında tutmalarını önemsemiyor görünen Türkiye’ye kırgınlığı ise ortada...Peki durum buyken, Ermenistan hiçbir konuda en ufak bir geri adım atmıyorken acaba sınır kapısının açılacağı uydurma bir söylem midir yoksa Türkiye maça gelsin diye Sarkasian’a “ülkenin menfaatlerini düşünmeden” fazlasıyla abartılı bir ikramda mı bulunacaktır?Hükümetin “yeni bir emrivaki” yerine bu konuyu Meclis’e ve topluma hemen açıklaması gerekiyor.

Devamını Oku

Hitler’in ve Arınç’ın düzenlemeleri!

10 Temmuz 2009

Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlayacak olan “emrivaki yasa” şimdi Anayasa Mahkemesi’ne gidecek ya tabii AYM yine topun ağzına oturtuldu.Aynen aslında Anayasa’da varolan ama cumhurbaşkanı seçimi öncesinde topluma “yokmuş da var edilmiş” gibi empoze edilen 367 tartışması gibi ve parti kapatma davasında olduğu gibi Anayasa Mahkemesi’ne baskılar başladı. Yüksek mahkemeye “taraftar” hukukçu ve medya ile baskının her türlüsü serbest...Bu arada Prof. Ergun Özbudun gibi hukukçuların bile siyasete bu kadar angaje olabildiğini; hukuk kurallarını, Anayasa’ya uygunluğu filan unutarak iktidar sözcüsü gibi konuşabildiğini de görebiliyoruz artık. Özbudun biliyorsunuz aynı tutumu Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği Anayasa değişikliğinde de sergilemişti, 367 başvurusunda da... Hatta Anayasa Mahkemesi iktidarın her uygulamasına “olur” vermediği için “Anayasa Mahkemesi üyelerini Meclis seçmeli” de demişti. Oysa dünyanın hiçbir ülkesinde (ki hemen tüm demokratik ülkelerde AYM vardır. İsviçre, ABD gibi ülkelerde ise farklı isim altında aynı işi yapan mahkemeler vardır) 17 üyenin 9’unu tek bir partinin seçmesi gibi bir saçmalık görülmemiştir. Ama o yine de böyle bir görüşü öne sürebildi.Öte yanda Prof. Sami Selçuk gibi siyasete karışmadan, tam aksine siyasetin hukuka müdahalesine her zaman karşı çıkarak ve yüksek mahkemelere, Anayasa’ya saygılı şekilde değerlendirme yapan hukukçuları görüyoruz. Bu olaylar turnusol kağıdı gibi aslında, gerçeklerin anlaşılmasını da sağlıyor.Eğer Anayasa Mahkemesi herhangi bir konuda ve bu yasa konusunda Ergun Özbudun’un “istemediği yönde” bir karar verirse o zaman da ortaya “yüksek mahkemelerin demokratikleşmesi” tartışması sürülüyor ki (Bkz. Arınç’ın Abant konuşması) bu da onların üyelerini iktidarın seçmesi anlamına geliyor. Şimdiden psikolojik hazırlığı yapılmakta zaten.“İSTERSEM AYM’Yİ KALDIRIRIM” Bülent Arınç Abant’ta şunları da söylemişti; “Sadece parlamento çoğunluğunun yeterli olmadığı cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında görüldü, 411 milletvekilinin ‘evet oyu’ ile kabul edilen, diyelim ki yanlış bir düzenlemeyi sadece şekil bakımından incelemesi gereken yüksek yargı işin esasına girdi...” Bu sözlerden ne anlıyoruz?“Meclis’te 411 milletvekili yanlış bir yasa çıkarsa bile Anayasa Mahkemesi ve dahi hiç kimse buna karışamaz”... İşte hanımlar, beyler hatırlattığım için üzgünüm ama bu sözler aynen Hitler’in düşünceleridir. O da çoğunluğun isteğiyle geldiğini, arkasında meclisin olduğunu düşünerek, söyleyerek yaptı bütün faşist eylemlerini. Ve Anayasa Mahkemeleri 2’nci Dünya Savaşı’ndan sonra bu nedenle: “parlamentoların yanlış yapabileceğinin, anayasaları da ortadan kaldırabileceğinin görülmesi, anayasaya aykırı yasa ve eylemlerin önlenmesi” için uygulamaya kondu. “Birçok ülkede yok” sözü de yalandır, hemen hepsinde vardır.Durum böyle olduğu içindir ki Bülent Arınç’ın “İstersem Anayasa Mahkemesi’ni kaldırırım” sözü de hikâyedir. Demokrasilerin “demokrasi olarak kalabilmesi için” gereken denetimi AYM yapar ve kimsenin onu kaldırmasına da izin verilemez.Anayasa Mahkemesi’ne yapılan baskı ve saldırıları izlerken bunları aklınızdan çıkarmayın.*****“Yargı kuşatıldı” ise...Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk ülkenin önemli, değerli bir hukukçusudur... Dün yaptığı açıklamalar da önemliydi ama bazı “soru işaretleri” de vardı. Ki olabilir...Selçuk, Özbudun’un “Anayasa’nın 145. maddesi amaçsal yoruma tabi tutulmalıdır” görüşüne karşı çıkmış; “bu davada amaçsal yorum yapılamayacağını” belirterek “Düzenleme doğru ama Anayasa’ya aykırı” demiş.Anayasa’ya aykırı olduğu konusunda zaten hemen tüm hukukçular hemfikir... Yani bu yasa mutlaka çıkacaksa Meclis önce Anayasa’yı değiştirmeliydi... “Düzenleme doğru” kısmında ise demek ki Sami Selçuk demokrasilerde askerlerin bazı suçlardan dolayı (örneğin “demokrasiyi ortadan kaldırma girişimi” gibi) sivil yargıda yargılanabileceğini düşünüyor. Normal bir ülkede olsa tartışılabilirdi ama acaba son haftalarda iyice görüldüğü gibi “bir kişiye atfedilen bir iddia ile tüm ordunun darbe isteğinde olduğu” sonucuna varılan bir ülkede, hele de sivil yargı büyük ölçüde iktidar baskısındaysa mümkün müdür?Sami Selçuk kısa süre önce “yargı siyaset tarafından kuşatıldı” demişti, böyle bir kuşatmayı ondan daha iyi kimse göremez, bilemez. Peki bu durumda... Bu durumda..? Bu durumda nasıl olur da “düzenleme doğru” olabilir?Sanıyorum bunu “normal bir ülke” için söylemiş olmalı... Biz normal değiliz.Demokrasinin en önemli ölçüsü “bağımsız bir yargı”dır, demokrasiden söz edilecekse önce yargı kurtarılmalı!

Devamını Oku

AKP neden “yargıya güvenmiyoruz” dedi?

9 Temmuz 2009

Yıl 2003... Meclis’te savcılığın takibat istediği ve bu isteği TBMM’ye ilettiği, milletvekilleriyle ilgili 107 suç iddiası dosyası olduğu açıklanıyor. Bunlar arasında CHP ile ilgili dosyalar da var. Ama CHP Meclis’te üçte iki çoğunluğa sahip AKP iktidarına “Haydi biz de yargılanalım. Karar verin, bırakın yargıcın savcının karşısına çıkalım, çıkmayan namerttir” diyor. AKP yine bunu duymamış gibi, seçim öncesi verdiği “dokunulmazlığı sınırlandırma” sözünü de hatırlamıyor gibi yapıyor, es geçiyor.Yıllar dev siyasi yolsuzluk haberleriyle ve sık sık “dokunulmazlıklar kaldırılsın” talepleri, tepkileriyle geçerken CHP Konya Milletvekili Atilla Kart kendisiyle ilgili ortaya atılan bir iddiadan yargılanmak istediğini söylüyor, “dokunulmazlığım kaldırılsın” diyor. Bunu başaramayınca AİHM’ye aynı taleple başvuruyor. Ve ne oluyor? AKP inanılmaz şekilde “CHP’li Atilla Kart’ın dokunulmazlığının kaldırılmaması için çalışsınlar diye” Strasburg’daki duruşmaya bir bürokratlar grubu (Dışişleri, Meclis Başkanlığı ile Adalet Bakanlığı uzmanları) gönderiyor ve “AİHM ulusal parlamentoların iradesine müdahale edemez” dedirtiyor. Peki şimdi “askerlerin sivil yargıda yargılanmasını sağlayacak yasa”nın Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanmasını; “ağır suçlarda askerlerin dokunulmazlığını kaldıracak devrim niteliğinde yasa” veya “demokrasi için büyük bir adım” olarak sürmanşet veren gazetelere ve köşe yazarlarına sormaz mısınız; “Madem ki askerlerin dokunulmazlığını kaldıracak yasa devrim niteliğindedir, madem ki demokrasi için büyük adımdır neden aynı devrimi milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılması için de istemiyorsunuz” diye... “Neden onların yargıdan kaçması sizi hiç rahatsız etmiyor” diye...İktidarın her eylemini kayıtsız şartsız destekleyen (onlara ait veya taraf) gazetelerde neden hiç bu konuda veya dokunulmaz Deniz Feneri soygunu ve dokunulmaz RTÜK Başkanı (hatta dokunulmaz çocuk tecavüzcüsü) konusunda neredeyse tek bir habere, köşe yazısına rastlanmıyor? ASIL KORKU NE?Yine 2003 yılında dokunulmazlık tartışmaları sürerken Meclis Dokunulmazlık Komisyonu’nun AKP’li Başkanı “Dokunulmazlıkları kaldırmıyoruz, çünkü yargıya güvenmiyoruz” demişti ve bu söz ciddi tartışmalara neden olmuştu. Aslına bakarsanız 2003’ten bu yana yargıyı “artık güvenebilecekleri” duruma getirdiler. Tüm kontrol şimdi iyice Adalet Bakanlığı’nda, teftişi Bakanlık yapıyor, yargı kararı olmadan hakim ve savcıların telefonları dinleniyor, hangi internet sitesine girdikleri bile izleniyor. İktidarın hoşlanmadığı kararı veren hakimlere “neler olacağı” da tüm hakimler tarafından anlaşılmış durumda. Başsavcılıklarda bütün olup bitenler Adalet Bakanlığı Sekreteryası’ndan geçiyor. Uzun lafın kısası, yargıda AKP iktidarından habersiz kuş uçmuyor.Hâl böyleyken, acaba “askerleri yargılamak için pek güvenilir buldukları, iktidar kontrolündeki sivil yargıya” kendileri neden hâlâ güvenmiyorlar? Dün konuştuğum hukukçular bu sorunun cevabını “Çünkü henüz yüksek yargı tümüyle kontrollerinde değil” şeklinde verdiler ki Bülent Arınç’ın Abant’taki toplantılarında söylediği “demokratikleşmesi gereken 4 kurum”un başında “yüksek yargı”nın bulunması da yaptıkları hiçbir vurgunun tesadüf olmadığını gösteriyor. Bu nedenle... “Askeri yargının bağımsız olmadığı”nı iddia eden ve buna gerekçeler bulanları, Bülent Arınç gibi “Aklı başında herkes bu yasaya destek verir” diyenleri, “Askerlerin sivil yargıda yargılanması neden korkutuyor” diyenleri dinlerken, okurken sivil yargının özellikle siyasi bir konuda iktidarın hoşlanacağı kararları çıkarmak zorunda olduğunu, tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi bir siyasi baskı olduğunu hiç unutmamak gerekiyor.İktidarın yıllardır tüm tepkilere rağmen Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Adalet Bakanı ile Müsteşarını çıkarmadığını, bağımsız bir teftiş yapılmasına izin vermediğini, HSYK’ya bağımsız bir sekreterya ve bütçe vermediğini unutmamak gerekiyor. “Aklı başında herkes”in bu yasaya destek vermemesinin en önemli nedeni budur. “Askerler sivil yargıda yargılansın, demokratikleşelim” diye bas bas bağıranlar önce sivil yargının bağımsızlığını istesinler ve yüksek yargıya saygı duymayı öğrensinler.Başbakan’ın izni olmadan hiçbir bürokrat, örneğin RTÜK Başkanı yargılanamıyor, milletvekili “yüz kızartıcı suç”lardan yargılanamıyor, devlet memuru bile ilgili kurum izin vermeden yargılanamıyor ama isterlerse bir askeri, hatta Genelkurmay Başkanı’nı “denizdeki mermi, çekmecedeki fotokopi” ile yargılayabilecekler. Peki, bırakın hukuku mantık bunun neresinde? İdeolojik nedenle partisinin yasağını onaylayan Gül bile acaba neden “hukuki güvence düzenlemesi”nden söz ediyor?Düşünürken “Her açıdan” bakmazsanız yanıltılmanız öyle kolay ki!

Devamını Oku

Buyrun size baskı rejimi!

8 Temmuz 2009

Cumhurbaşkanı Gül “bir gece ansızın” gelen ve üstelik tesadüfe bakın ki tam da Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un konuşmasından 10 saat önce gelen, muhalefet partilerine “başka bir yasa çıkarılıyor” yalanı söyleyerek Meclis’ten geçirilen yasayı dün onayladı.“Onaylamasını bekliyorum” diyen Genel Başkan’ını yanıltmadı Gül ve yine tam bir “partili disiplini” ile attı imzasını... Nedir partili disiplini? Genel Başkan’ın ne isterse onu yapacak, onu söyleyeceksin... “Lider her şeyi senden iyi bilir demokrasisi”nde durum budur ki aynen görülüyor.Tamamen biat kültürüne dayanan, hatta medyadan bile aynı biatı bekleyen, bulamadığı zaman öfke püskürten, milleti “o medyayı boykota” çağıran, bu da tutmazsa “o medyaya yıkıcı vergi cezası kestiren” anlayıştan başka bir şey beklenemez. Cumhurbaşkanı Gül biatın esas olduğu partilerin, görüşlerin içinden çıkma bir siyasetçidir ve her ne kadar Başbakan Erdoğan gibi provokatif bir üsluba sahip değilse de, bu nedenle konuşmalarında daha tarafsız “görünmeyi” başarabiliyorsa da eylemleri hep aynı noktayı vurgulamaktadır.Farklı ses, farklı görüş çıktı mı fena halde bozulur bu anlayış... Elinde imkân varsa anında cezalandırır farklı sesi... Olay ne olursa olsun dışarıya renk verilmez, eleştiri fırsatı verilmez. Susar ve birbirine destek verirsin, zamana yayar unutturursun. Veya zeytinyağı gibi üste çıkar, suçu hemen başkalarının üstüne, hatta “seni suçtan dolayı eleştirenlerin üstüne” yıkarsın. İçinde bulunduğun grubun eylemi, söylemi “çok yanlış olsa bile” destek verirsin.Hani AB’ye, AB’nin tepkilerine önem veriyorlardı? Hem de kendilerinden yana taraf olan Taraf gazetesi yazdı AB’nin gece yarısı çıkarılan “askerler sivil yargıda yargılansın” yasasına tepkisini... “Önemli bir yasa bu şartlar altında çıkarılamaz” dediklerini... AİHM eski Yargıcı Rıza Türmen de “Avrupa ülkelerinde askerî yargı vardır, askerler burada yargılanır. AİHM de buna karşı değildir” dedi.Cumhurbaşkanı eliyle çatışmaNeden bunlar Cumhurbaşkanı Gül’ü hiç etkilemedi acaba? Devlet kurumları arasındaki çatışma ortamının gerginliğin giderek arttığını, Başbakan’ın orada burada “askerle zıtlaşma yok” açıklamalarının -bu olanlar yanında- hiçbir etkisi olmayacağını görmedi mi?Attığı imzayla bu çatışmayı pekiştireceğini, Genelkurmay Başkanı’nın “soruşturma tamamen kapanmış değil. Yeni deliller çıkarsa askerler yine askerî mahkemede yargılanır” sözleriyle aynı gün çıkarılan bu yasanın tam bir inatlaşma ortamı yarattığını anlamadı mı? Tabii ki anladı ama kurumlar arasında dengeyi sağlama görevinin kendisine ait olduğunu umursamıyor. “Partili” kimliğini bir yana bırakmıyor ve bu haliyle anayasal kurumlar arasındaki çatışma ortamını kendisi kızıştırıyor. Ve... Ve...Asıl önemlisi, bu olayla “yasama ile yürütme”yi, bunların yanında cumhurbaşkanlığını ele geçirmiş, demokrasilerin olmazsa olmazı “kuvvetler ayrılığı” prensibini “yüksek yargı dışındaki” yargıyı da baskı altına alarak tamamen ortadan kaldırmış bir hükümetin demokrasi eliyle baskı rejimine geçişi nasıl da kolayca gerçekleştirebileceğinin bir kez daha açıkça görülmesidir. İşte bu nedenle şimdi sıra “Meclis’i ve bu baskıları denetleyebilecek tek kurum” olan Anayasa Mahkemesi’ndedir. Onun üyelerini de Meclis’in seçmesi talebinin sık sık tekrarlanması, üstüne üstlük demokrasiyi tümüyle ortadan kaldıracak bu son adımın “demokratikleşme” hilesi altına saklanması hep aynı amaca yöneliktir.Cumhuriyet Mitingleri yanılmadı!Şimdi de CHP’nin bu yasayı AYM’ye götürmesini “Meclis’in ve Cumhurbaşkanı’nın demokratik tercihine karşı çıkıyorlar” vaveylasıyla karşılayacaklarına ve bu denetimi bir kez daha tu ka ka ilan edeceklerine, ortadaki “parti devleti” görüntüsünü “yargı devleti” gibi ustaca manevralarla gizleyeceklerine hiç şüphe yok.Siz yine de düşünün; Anayasa Mahkemesi’ni de hallettiklerinde neler olabilir? İyi düşünün ama, zaman azaldı çünkü...İşte -pek coşkuyla tepki gösterdikleri- Cumhuriyet Mitingleri’nde “Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını istemeyenler”in gelecek korkusunun nedeni buydu. Yanılmadıkları ortadadır. Aslına bakarsanız bu olaylar “siyasetçilerin cumhurbaşkanı olmasının kesinlikle önlenmesi” gerektiğini de açıkça gösteriyor. Süleyman Demirel devlet geleneğini iyi bilen, kurumlar arası uyuma, demokratik kurallara önem veren biri olarak, siyasetçi kimliğine rağmen cumhurbaşkanlığını başarıyla götürmüştü. Ama Abdullah Gül örneği herkesin bunu başaramayacağını topluca göstermiştir.Gül; halkın, cumhurun başkanı değil, AKP iktidarının tamamlayıcı bir unsurudur. Daha en az 3 yıl da oradadır, geçmiş olsun...TSK’nın yapacağı en büyük hata ise bu tartışmalara girmektir, onu da söylemiş olayım! *** Kadın sünneti ve “kadın” Barbie!TBMM “Türkiye’de kadın sünneti” olduğunu bir önergeyle gündeme getiren İngiliz Parlamenter Robert Kilroy Silk’e kınama, Ollie Rehn’e de “Türkiye’yi savunmasız bıraktığı için” sitem mektubu göndermiş.Salı günkü Hürriyet’in manşetinde Cüppeli Ahmet Hoca’nın “çocukların oynadığı bebeklerin saçı, uzun bacakları insanı tahrik ediyor. Gölgesi olan suretler, heykeller haramdır. İkinci çocuk için tüp bebek caiz değildir. Kadınlar kadın doktora gitsin” gibi benzerine ancak Afganistan’da rastlanacak sözlerini görünce ’İyi ki İngiliz Parlamenterin eline bu haber geçmemiş’diye düşündüm.Hemen “kadın sünneti”ni bırakır, bu kez “Barbie bebeğin saçından, vücudundan bile tahrik olan insanların yaşadığı ülke AB’ye giremez” diye tuttururdu. Kadın sünneti birçok köktendinci Müslüman ülkede sanki dinin emriymiş gibi; aynen Cüppeli Ahmet Hoca benzeri birilerinin kendi hadis(!)lerini Peygamber sözü gibi veya Kur’an’ın emri gibi yutturmasıyla, dayatmasıyla uygulanıyor. Eh, bizim ülkemiz de artık Afganistan’dan, Suudi Arabistan’dan farksız, koskoca Kur’an’ı, mükemmel bir dini kadın kıyafetine indirgemiş, devlet televizyonundan yuva çağında çocuklara “meleklerin ağzıyla ibadet baskısı” yapılan, resmî yemeklerde yabancılara bile içki verilmeyen bir ülke görüntüsünde.Adam görüntüye aldanmış demek ki... Ama bu haberi bir görse yanıldığına asla inanmaz... Diyanet İşleri TRT’nin “çocuklara oruç baskısı” yapılan çizgi filmine ses çıkarmadı. Acaba Cüppeli Ahmet Hoca’nın açıklaması için ne düşündüğünü duyacak mıyız, bir doğrulama yapacaklar mı, yoksa sonsuza kadar susma kararı mı aldılar?

Devamını Oku

Demokrasinin tek düşmanı

7 Temmuz 2009

Bazı gazetelerde ve köşe yazarlarında öyle bir faaliyet var ki gören de Türkiye’de her an bir darbe olacağını, TSK’nın da her gün hükümetin icraatlarına müdahale ettiğini zanneder.Ülkede istikrar olmayışının tek nedeni askerin “siyasetin dışında” tutulamayışı... Askere karşı demokrasinin korunamayışı... Sivil-asker ilişkilerinin hastalıklı oluşu... Ve bunu düzeltmenin tek yolu da TSK’yı sivil yargı ile denetim altına almak...Evet ben de askerin siyasete karışmasına en fazla karşı olanlardan biriyim, defalarca yazdım ve söyledim; darbelerle, muhtıralarla doğası bozulan demokrasinin toparlanması yıllar alıyor, acısını toplum çekiyor, ülke çekiyor. Bu ortamda uç görüşler daha kolay destek buluyor ve askerin “laik rejimi koruma” amacıyla yaptığı her çıkış laik rejimin kökünü kazıyacak akımların güçlenmesine neden oluyor.Babam 27 Mayıs’ta Yassıada’ya gitmiş, ondan sonraki 20 yıllık siyaset hayatında her darbeyle demokratik seçimle kazandığı yerinden indirilmiş, 12 Eylül’den sonra da hep bu üzüntüyü taşıyarak geçirmişti yaşadığı yılları... Bu nedenle de “darbeye karşıyım” diyenlerden kat kat daha fazla karşıyım darbeye ve aynı derecede muhtıraya...Bu yazılarım “orduya karşı” olarak algılandığı için de “ordunun sevmediği yazarlar” listesinde yer aldım.Ama bütün bunlar benim bugün “demokrasiye, hukuk devletine saygısını” sık sık belirten, eylemleriyle de gösteren bir TSK’ya karşı “her an siyasete karışıyor, darbe yapmak istiyor” havası yayanları desteklememi gerektirmiyor.HESABI BÜYÜKANIT VERMELİ!Ordunun içinde birilerinin “antidemokratik düşünceleri, planları olması imkânsızdır” demiyorum. Her ne kadar Orgeneral İlker Başbuğ “Bu anlayıştaki insanların TSK’da barınamayacağını” söylüyorsa da onun bilgisi dışında bile böyle gelişmeleri, planları gizlice yürütenler mevcut olabilir. Ama ordu bu kişileri etkisiz kılabildiği, tasfiye ettiği, üstüne gittiği takdirde bu olayları bütün orduya maletmek de yanlıştır, haksızlıktır.Bizde yapılan ne; bir üsteğmen veya albay için öne sürülen iddialarla tüm orduyu karalamak. Anında orduya karşı yazılar, açıklamalar, programlar döşenmek...Oysa örneğin; günlüklerde çıkan, romantik isimlere sahip darbe senaryoları başarıya ulaşabilmiş mi? Hayır, ordu (eğer gerçekten bu planlar yapılmışsa) kendi içinde bunları etkisiz kılmayı da başarmış... Demek ki Türk ordusu da belli bir demokratik olgunluğa ulaşmış. Ne zamana kadar; Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın tek başına, tamamen kendi sorumluluğunda yazdığı fıkra gibi muhtırasına kadar... Bugün hâlâ ordunun muhtıra-darbe suçlamalarıyla karşılaşmasında en büyük etkenlerin başında bu muhtıra gelmektedir. Ve birilerine hesap sorulacaksa asıl hesabı muhtırayı yazan Büyükanıt vermelidir. Neden kimse bunun üstüne gitmiyor?Neden Büyükanıt hem muhtırayı, hem de “devlet geleneğinde asla olamaz” denilen ve içeriği açıklanmayan özel buluşmayı açıklamak zorunda bırakılmıyor? Demokrasiye zarar veren bu muhtıra neden yargıya gitmiyor da “Demokrasiye saygılıyız, sonuna kadar da böyle kalacağız” diyen -ondan sonraki- Genelkurmay Başkanı köşeye sıkıştırılıyor?GERÇEK VE SAPLANTIBir partinin içinde yolsuzluk yapan milletvekilleri çıkınca suçu parti liderinin işlediğini mi yazıyoruz, yoksa o milletvekilinin yargıya gönderilmesini mi istiyoruz?Ki asla gönderilmiyorlar... Ki dokunulmazlık zırhının arkasında korunarak asla hesap vermiyorlar. Bırakın siyasetçiyi İzmir’de Tepecik Hastanesi’nde 13 bebeğin ölümünde ihmali olan doktor ve hemşirelerin cezalandırılmasını bir Kaymakam önleyebiliyor.Şimdi siz bu olayların tümüne tepkisiz kalıp; dokunulmazlık ve tüm suçların cezalandırılması konusuna, milletvekillerinin lider tarafından seçilmesine, korkudan ağızlarını açamamasına, partilerin diktatörce yönetilmesine, yolsuzlukların ve her tür yanlışın üstünün örtülmesine sesinizi çıkarmaz, Anayasa Mahkemesi’nin Meclis kararlarını denetlemesinden rahatsız olursanız, Anayasa’da yapılması gereken asıl değişiklikler yerine sadece “parti kapatmayı imkânsız kılma” gayretlerine ve hükümetin çıkarmak istediği her yasaya (hileyle, antidemokratik şekilde çıkarsa bile) destek verirseniz sonra da dönüp “Türkiye’nin tek sorunu, demokrasinin tek düşmanı askerin siyasetin içinde olması, bu nedenle demokratikleşemiyoruz” derseniz sözlerinize kendi fikirdaşlarınızdan başka inanan bulamazsınız.Ordu elbette siyasete karışmasın ama demokrasiye darbe vurabilecek tek gücün de ordu olduğu zannedilmesin, millet buna inandırılmasın. Demokrasiye “demokrasinin kendisi kullanılarak” da pekalâ darbe vurulabilir. Örneklerini dünyada ve kendi ülkemizde öyle sık görmekteyiz ki!

Devamını Oku

Güler misin, ağlar mısın?

5 Temmuz 2009

Ortada devamlı askerle uğraşan ve ona mutlaka bir şekilde “kendisini indirmek üzere darbe girişiminde bulunma” suçunu yapıştırmaya çalışan bir iktidar partisi var. Biz tekrarlamayalım, açıp Bülent Arınç’ın yerel seçim öncesi “İyi ki bu generallerle bir savaşa girmemişiz” sözünden başlayarak belge sayılmayan fotokopi ile ilgili tüm sözlerine, geceyarısı çıkardıkları ve önde gelen bütün hukukçuların da, AB’nin de tepkisi çeken yasaya ve onunla ilgili açıklamalarına, Genelkurmay Başkanı’nın sözlerini, askeri yargının kararını taraflı gösteren konuşmalarına kendileri dikkatle baksınlar.Orduyla resmen çatışmaya girdiklerini, hatta polisi de orduya rakip bir güç olarak sunduklarını unutturmaya ve hatta başkalarının üstüne yıkmaya çalışmazlar belki o zaman... Zira bütün olanlardan sonra Başbakan’ın (veya bir başka partilinin) çıkıp kendi yaptıklarını olduğu gibi, bunlara tepki gösteren ana muhalefet partisine mal etmesi gerçekten “güler misin, ağlar mısın” bir durum yaratıyor.“Askerin üstünden elini çek, asker-polis üstünden bir ayrıştırma gayreti içine girme, yargıdan elini çek, sivil siyaset yap vs. vs...” Bunların hepsi haklı olarak AKP’ye söylenen sözler ve zaten bir kısmı aynen Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ’un konuşmasında bile söylendi. (Sahi yeri gelmişken yargıdan elini çekmeyen kim?)Peki bu yanıltmacaya ne gerek var? En azından iktidar olarak icraatlarının, söylemlerinin arkasında durmaları gerekmez mi? Böyle çocuk gibi başkasının üstüne atınca unutturmuş mu oluyorlar?Türk milletinin hafızası zayıfsa, bir hafta öncesini hatırlamayacak kadar da zayıf değildir zahir!*****“TÜRKÂN SAYLAN’A HAKSIZLIK” BİR AÇIKLAMA!ÇYDD’nin yeni başkanı Aysel Çelikel Milliyet Pazar’a verdiği röportajda “türbanlı öğrencilere burs” konusunda da açıklama yapmış ve:“Ben türbanlı türbansız gibi bir ayırım kesinlikle yapmıyorum. Demokratik bakış açısı içinde olmalıyız, çalışkan bir öğrenciyse veririz” demiş.Okuyan anında “Demek ki önceki başkan rahmetli Türkân Saylan ayırım yapıyordu, demokratik bakış açısı içinde değildi” sonucuna varıyor. Ve her ne kadar Prof. Çelikel bunu kasıtlı olarak, bu anlamda söylemiş olamaz ise de çıkan sonuç Türkân Saylan için yanlış ve haksız bir kanı oluşturuyor demektir.Zira ÇYDD’nin daha önce türbanlı öğrenciye burs vermemesinin nedeni muhakkak ki “kişisel bir isteğe, ayırıma” dayanmıyordu. Türbanlı öğrencilerin okul ve üniversitede türbanla okuması devletin; laik rejim gereği olarak bu kurumlarda “kamusal alanda dini kıyafet yasağı” uygulamasına, bu kıyafetle eğitimin zaten mümkün olmamasına dayanıyordu.Bazı siyasi partilerin ve medyanın bir kesiminin tekrarlayıp durduğu gibi bu yasağı ne ordu icat etmiştir ne de bir parti veya kesimin dayatmasıyla ortaya çıkmıştır, bu “devletin koyduğu bir kural” dır; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun olduğu için de AİHM tarafından onaylanmaktadır.Devlet kurumlarında dinin-inancın siyasi baskı (ve herhangi bir başka baskı) altında kalmaması ve devletin tarafsızlığının korunması için konmuş bir kuralın kişiden kişiye, özel isteklerle değişebileceği anlamı çıkarılan açıklama bu nedenle yanlıştır.Aysel Çelikel bir düzeltmeyi her şeyden önce merhum Türkân Saylan’a borçludur kanımca!*****ÜZMEZ’E DE AYNI CEZAYI VERİN!Antalya’nın Manavgat ilçesinde 14 yaşındaki öğrencisine 2 yıl boyunca “ders çalıştırma bahanesiyle” alıkoyarak tecavüz eden utanmaza, alçağa (öğretmen diyecek değilim ya) 52 yıl hapis cezası vermişler.Bir de kameraya kaydettiği bu rezilliği kendi öz kızı görerek polise anlatmış. O çocuğun şokunu da düşünün, tecavüz mağduru çocukla birlikte...Şimdi kendi kızını bu vahşinin hışmından korumak için de, onun gibi diğer rezillere-sapıklara ibret olsun diye de, adalet yerini bulsun diye de bu cezaya asla indirim yapmadan uygulanması gerekiyor. Zaten nesini indireceksiniz ki? “İyi hal” indirimi mi yapacaksınız; düpedüz sapık, toplum bunlardan korunmalı.Hem ona hem de tıpatıp aynı cezanın Hüseyin Üzmez denen yaratığa uygulanması lâzım. Tecavüz ettiği çocuk ağır ruhsal travmayla hastanedeyken, bir ailenin hayatı toptan mahvolmuşken o neden halâ dışarıda; biri millete açıklasın.O çocuk tecavüzcüsü serbest, dayanamayıp şemsiyesiyle vuran vicdanlı kadın “7 yıl hapis” istemiyle yargılanıyor. Buna adalet mi diyeceğiz yani?Suçlara hak ettiği cezaları tereddütsüz (ve indirimsiz) vermeden suçun azaldığı hiçbir ülkede görülmemiştir!

Devamını Oku