Bir meslektaşımız yazısında “iyimser” ve “kötümser” olmak arasındaki farktan söz ediyordu dün... “Kötümser olmanın bir maliyeti yoktur ama bu ülkede iyimser olmanın maliyeti yüksektir” diyordu. Diğer işler, meslekler için bilemem ama siyasetçi ve gazeteci için bunun doğru olmadığını düşünürüm. Zira diğer mesleklerde olanların düşünceleri ülkenin geleceğini ancak verdiği oy ile etkiler, aslında bu da tabii ki önemlidir ama siyasetçi ile gazetecinin görüşleri, yorumları, kararları topluma ve ülkeye yön verir bu nedenle de onların her kötü ihtimali veya en kötü ihtimalleri de düşünme zorunluluğu vardır.Onlar bardağın sadece dolu (görünen) tarafına değil, boş tarafına da bakmak, gelecekte neler olabileceğini önceden görmek zorundadırlar, özellikle gazeteciler (ki basına “4’üncü kuvvet” denmesinin nedeni budur) aynı zamanda iktidarların eylemlerini denetlemek, geleceği iyi okuyabilmek ve halkı da uyarmak zorundadırlar.Örneğin, bugün artık AB’nin bile (zira uzun süredir yargı ve medyaya baskılar konusunda suskunlardı) fark ettiği ve “Yargı bağımsızlığı güçlendirilmeli, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu siyasi baskıdan kurtarılmalı, yargıya müdahale var. Bunu düzeltmek Türkiye’nin kısa dönem öncelikleri arasındadır” dediği baskıları çok daha önceden Türk medyasının toplu şekilde dile getirmesi beklenirdi. Oysa bunun yerine iktidar medyasının halka tam tersini empoze ettiğini, “yargı siyasete müdahale ediyormuş gibi” gösterdiğini gördük. Aynı şekilde iktidarın yanlış icraatlarını eleştiren, yolsuzlukların üzerine giden medya kesimine yapılan ağır siyasi baskılara da medyadan gereken tepki duyulmadı. İşte çoğu “bir siyasi partinin uydusu” haline gelen gazete ve TV’lerin, onların dışında “gerçekleri saklayan” birçok gazetecinin ülkeye maliyeti budur.Bugün AB hâlâ medya baskısını görmüyor gibi sadece “yargıya baskı derhal giderilmeli” diyor ama gelinen noktada Türkiye’de demokrasi her iki açıdan da çok önemli ve geri dönüşü çok zor kayba uğramıştır.Örneğin hükümetin hâlâ açıklayamadığı “Kürt sorununda açılım”ın ilerde ülkeyi “bölünme”ye götürecek bir adım olmaması, DTP’nin “istediklerimizi vermezseniz daha büyük olaylar çıkar” benzeri sözlerle terörle şantajı sürdürmesinin karşılığında “devlet her tavizi verdi” sonucunun çıkmaması hayati derecede önemlidir. Her ihtimalin dile getirilmesi, tartışılması “kötümserlik” olarak adlandırılamaz.Örneğin laik bir ülkede, vatandaşların “hangi din ve inançta olurlarsa olsunlar özgürlüklerinin sağlanmasının, baskılardan korunmasının devlete ait bir görev olduğu” açıkça ortadayken “muhafazakârlık” adı altında İran, Afganistan benzeri baskıların alıştıra, alıştıra ortaya çıkarılmasına medyanın büyük ölçüde tepkisiz kalmasına da “iyimserlik” denemez.Dün Kumburgaz’da İhlas Holding’in inşa ettiği, 721 villalık Güzelşehir’de yüzme havuzunun süs havuzuna çevrildiği haberi Milliyet’in manşetindeydi. İçinde “yüzme havuzuna girmek sünnettir” diyen (bilmem ki Hz. Peygamber havuza mı giriyordu) Cüppeli Ahmet Hoca’nın eşinin de bir villası olan sitenin sakinleri haklı olarak dava açmışlar.Risk taşıyan bu gibi konularda özellikle medya ve siyasetçiler (tüm ihtimalleri göz önüne almadan) iyimser davranacak olursa çok yakında teker teker tüm havuzlara, plajlara, otellere aynı baskıların gelmeyeceğini garanti edemezsiniz.Yani diyorum ki “maliyet, bedel” dediğiniz konuyu çok iyi düşünmek gerekir. Malûm, bu maliyetlerin geri dönüşü mümkün olmuyor.*****DEĞERLİ BİR DOSTA VEDADün yazımı göremediniz köşemde, bundan dolayı üzgünüm ama benim için o kadar önemli bir nedenle yazamadım ki anlatınca hak vereceksiniz.Son derece değerli bir aile dostu, merhum babacığım Adana eski Milletvekili ve Senatörü Mehmet Ünaldı’nın siyaset arkadaşı Adanalı Turgut Haseki babamı kaybettikten sonra yıllarca “Sen ağamdan yadigarsın” diyerek bana kol kanat geren, sevgisiyle bağlılığıyla bize onun eksikliğini hissettirmemeye çalışan çok iyi bir insandı. 7 ay önce anacığımı kaybettiğimde de ailece acıma merhem olmak için çırpınmalarını asla unutamam.Çaresiz bir hastalığın vücudunu sardığını, durumunun ağır olduğunu birkaç günlük tatil için İstanbul dışındayken 3 gün önce aniden haber verdiler, ki benim için tam bir şoktu. Haberi alır almaz bir günde 4 uçak yolculuğu yaparak ve 21 saat koşturarak Adana’ya, oradan Bürücek Yaylası’na gittim, onu son kez gördüm, konuştum ve gece yarısı geriye döndüm.İyi ki gitmişim... Yıllardır davet ettiği ve gidemediğim yayladaki evinde beni görünce yüzü büyük bir mutlulukla aydınlandı, yine o tatlı Adanalı şivesiyle -ama bu kez çok zorlukla- bana “Vallahi billahi bir şeyim yok yahu, biraz halsizim hepsi bu” dedi... Yattığı yerden doğrulup kalkmak istedi, yapamadı...Ve Adana’dan ayrıldıktan sonra dün sabah onu kaybettiğimizi öğrendim, nur içinde yatsın. Eğer bir gün önce gitmemiş olsam onu son kez göremeyecektim. İşte bu nedenle dün yazımı okuyamadınız. 7 ay içinde çok sevdiğim iki insanı arka arkaya kaybetmek beni sarstı, bilmenizi istedim.
Teröristbaşı Abdullah Öcalan bugünlerde kendini kral gibi hissediyordur şüphesiz. Öyle ya, “Hükümetin ‘demokratik açılım’ açıklamasından sonra gözler Öcalan’ın Ağustos’ta yapacağı açıklamaya çevrildi” gibi; hükümetle, Başbakan’la onu bir “denklik” içinde göstermek az şey mi?.. O da “Benden ricada bulunuyorlar, dikkate alıyorum” benzeri açıklamalarla bu haberleri tepe tepe kullanıyor. Avukatları deseniz, her biri adeta “Genel Başkan sözcüsü” gibi... Sadece Öcalan mı, Karayılan konuştuğunda da gündem değişiyor bu ülkede...Kısacası efendim, onbinlerce kişinin ölümünden sorumlu teröristlere “bakan, başkan” muamelesi çekilirken bu ülkenin üniversite öğrencilerine, vatandaşlarına da evlere şenlik bir “terörist muamelesi” yapılıyor.“Deprem konutlarını elimizden alacaklar” diye tepki gösteren depremzede kadınlar ağızları kapatılarak salondan sürükleniyor. “Sizi neden alkışlıyorlar, hepimiz işsiziz” diyen genç kızın ağzı kapatılıyor, polise laf eden genç yere yatırılarak kafasına basılıyor, metalci selamı yapan gençler gözaltına alınıyor, pankart taşıyan gençler hapis cezasıyla yargılanıyor... Ve YÖK Çalıştayı’nda “Bize söz hakkı vermiyorsunuz” diyen öğrenci yine ağzı kapatılarak, boğazı polis koluyla sıkılarak sürükleniyor. Aynı şekilde birkaç genç daha...Kısacası aynen artık ülkede suçlunun “suçsuz”, suçsuzların ise “suçlu” yerine konması gibi burada da terörist ile masum yer değiştirmekte...Hemen yazacaktım ama birkaç gün geçti; YÖK Çalıştayı’nda öğrencilere gösterilen şiddete Galatasaray Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet İnsel ile YÖK üyesi Prof. Dr. Burhan Şenatalar tepki göstermişler. Prof. İnsel öğrencilerin yerlerde sürüklendiğini görünce “Çocukları bırakın faşistler” diye bağırmış ki ben de haberi okurken “Helal olsun size” diye bağırdım.Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ise “Öğrencilere yapılan müdahaleyi nasıl karşılıyorsunuz” sorusunu cevapsız bırakmış. Oysa o sorunun cevabını Ahmet İnsel’den önce Bakan’ın vermesi ve “Asla onaylamıyorum. Öğrenci aşırı tepki göstermiş olsa da cevabı bu olamaz” demesi gerekirdi. Özellikle de ortada “üniversite harçlarına büyük zam” gibi bir durum varsa ve öğrencilerle aileleri “ödeyemiyoruz, bizi çaresiz bırakmayın” diye çırpınıyorlarsa seslerini Bakan’a duyurmaya çalışmalarına kimse kızamaz, şiddet gösterip susturamaz.TESEV’İN ARAŞTIRMASIProf. İnsel’i gerçekten çok takdir ettim ama keşke aynı demokrat tutumu ülkedeki diğer faşizan baskılar konusunda da gösterse... Zira her ne kadar birileri yargının ve medyanın üzerindeki siyasi baskıyı yadsımaya veya tersine çevirmeye çalışsa da, var gücüyle halkı bunların olmadığına inandırmak için kalem oynatsa da başta bu “demokrasilerde en önemli iki kurum” olmak üzere -sivil toplum kuruluşları dahil- tüm kurum ve kuruluşlar üzerindeki siyasi baskı dayanılmaz boyutta.Eleştiri yapabilen medya kesiminin “eli kolu bağlı” duruma getirildiği ortada... Yargı konusunda ise TESEV gibi genellikle iktidarı destekleyen çalışmalar sunan bir vakfın yaptığı son araştırmanın sonucu bile: “Yargının bağımsız olmadığını, yargı bağımsızlığına en büyük tehdidin hükümetten geldiğini, mahkemelerin adaleti sağlayacağına milletin güveninin eksildiğini, ihtilaflarda ise ‘mahkeme dışında’ başvurulacak bir merciin olmadığını” ortaya koydu.Bu da, YÖK Çalıştayı’nda veya diğer olaylarda ortaya çıkan ‘şiddet yoluyla susturma’ eylemlerinde ya da herhangi bir başka sorunda “bunları çözecek, başvurulacak bağımsız mahkemelerin, duyurabilecek bir medyanın tümüyle ortadan kalkması” halinde toplumun hali ne olacak sorusunu getiriyor. Polise “Bırakın çocukları” diye bağıran Prof. Ahmet İnsel’in ve tüm bilim adamlarının, gazetecilerin bu baskıları da henüz zaman varken düşünmeleri iyi olur. Zira polis de sonuçta hükümetin isteği yönünde davranıyor değil mi?*****“KÜRT SORUNU” KAÇ KİŞİNİN SORUNU?DTP’nin yıllardır “Kürt sorunu” diye tutturduğu ve terör yoluyla dayatılan isteklerin aslında bir “dil, kültür, eşit haklar” sorunu olmadığı kendilerinin bugüne kadar yaptığı birçok konuşmayla da sabit... Ama diyelim ki sorun bunlardır veya Kürt sorunu denen mesele “özerklikten, yerel yönetimlere tam yetkiden” başlayıp, “ayrı bir devlet”e, ful kapsamlı affa gidecek isteklerdir, peki bu sorunu kaç kişi öne sürmektedir?Önce “7-8 milyon Kürt vatandaş var” dendi, sonra bu 12 milyona çıktı, 14 milyon diyenler oldu. Ahmet Türk ise 20 milyon dedi. Peki o zaman DTP neden seçimde sadece 2. 151 milyon oy aldı?Geriye kalan Kürt seçmen (ki bu hesaba göre en az 13 milyon olmalı) neden “Kürt sorunu” diye tutturan DTP’ye oy vermedi?.. Vermediğine göre bu sorun sadece parti üyelerinin veya diyelim ki 20 milyonda 2 milyonun sorunu anlamına gelmez mi?Gelir. O halde geriye kalan 18 milyonun (veya 13 milyon seçmenin 11 milyonunun) böyle bir sorunu yok demektir. Özellikle de böyle bir durumda hükümetin ülkeyi ilerde gerçek sorunlara sürüklemeyecek, zorla gündeme sokulan Türk-Kürt ayrımını iyice güçlendirmeyecek kararlar vermesi gerekir. Asıl mesele DTP’nin teröre arka çıkacağına terör örgütünün tümüyle silah bırakması yönünde siyaset yapmasıdır.Zira eğer bir parti terör eylemleriyle tehdit ederek olayları istediği yörüngeye sokabiliyor, devlet de buna boyun eğiyor görüntüsü veriyorsa asıl “büyük sorun” buradadır. İyi düşünün!
Yine tabloya geniş açıdan baktığınızda açıkça görülüyor, 2011 seçimine yatırımlar çoktan başladı... Haydi birlikte göz atalım... Türkiye din-inanç üzerinden başarılı projelerle ikiye bölündükten sonra yine aynı başarıyla -bu kez başka grupların, partilerin yürüttüğü- projelerle de Türk-Kürt diye ikiye bölündü.DTP; Kürt askerleri, Kürt korucuları, sade Kürt vatandaşlarını çocuk-genç-yaşlı demeden katleden terörist eylemlerine, Kürt anaların evlatlarının arkasından yaktığı ağıtlara, döktüğü gözyaşlarına bakmadan arka çıktı ve terörün adını da (iktidarın bilinçli-bilinçsiz yardımıyla) Kürt sorunu koydu. Bugün Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan istedikleri kadar “Türk-Kürt diye bir ayırım yoktur, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes eşit vatandaştır” desinler, bu sözleri Kürt vatandaşlar benimseyebilir ama DTP veya kankası olan terör örgütü asla benimsemeyecektir.HANGİ BARIŞ?DTP Edirne Kongresi’nde “Barış isteğine kurşun sıkılmaz” pankartları açıldı, DTP İl Başkanı Beşir Berke “PKK’nın eylemsizlik kararına rağmen hükümet ve diğer sistem ortaklarının (orduyu kastediyor) savaşta direnmesi nedeniyle operasyonların devam ettiğini” söyledi. Öte yanda Abdullah Öcalan “Türkiye Başbakanı”nın muhatabı (ve de tek muhatabı) imiş gibi haberler yapılıyor. Sanki Türk devleti ile terör örgütünün ilişkisi terör nedeniyle değil de “iki devlet” arasında bir meydan muharebesinin arkasından mütareke yapılıyormuş gibi. Sanki terör örgütü canı istediğinde saldırılarına, mayın döşemelerine ara verip, canı istediğinde bir saldırıda Türk-Kürt demeden 15-20 kişiyi katletmiyormuş da ordu durup dururken operasyon yapıyormuş gibi... Sanki Kürtleri PKK temsil ediyormuş gibi... Doğruyu DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk söylemiş; “partisinin bu süreçte üzerine düşeni yapmadığını, yapsaydı bu ölümlerin olmayacağını”... Ve eklemiş: “Biz kardeşliği savunuyoruz”... Oysa samimiyetini sonuna kadar götürse, bugüne kadar sadece terör örgütüne kardeşlik yaptıklarını da söylemesi ve “kendisine saldırmayana durup dururken mayın döşemekle, karakollara gece yarısı saldırı yapmakla bir yere varılamaz. Önce PKK silahı tümüyle bırakmalı, biz bunu savunuyoruz” demesi gerekirdi.PARTİ BAŞKANI MI?Gerçeklerden söz edecekse; “Kürt sorunu dediğimiz şey ‘Türk-Kürt kardeşliği, eşit haklar’ filan değil, biz -zaman zaman söylemiş olduğumuz gibi- bağımsız bir devlet, başta Öcalan olmak üzere tüm PKK’lılara da af istiyoruz” demesi gerekirdi. Çünkü Türk Hükümeti istediği kadar başka açılımlarda bulunsun sonunda asla yeterli olmayacak ve DTP bu noktaya ulaşana kadar, Güneydoğu’da belediyeleri almanın verdiği cesaretle o bölgeyi kendine ait sanarak “Kürt sorunu” diye dayatmayı sürdürecektir. Büyük ihtimalle zaman içinde daha da fazla “dış desteği” arkasına alarak...Bugüne kadar hükümete “Kürt açılımı” yapması için bastıranlar şimdi “Açılım yapacağız” dendiğinde bunu “devletin Kürt politikasının iflas etmesine” bağlıyorlar. Oysa hiç alakası yok. Bunun en önemli nedenlerinden biri AKP’nin yaklaşan 2011 seçimleri için projelerini çoktan yürürlüğe koyması. Güneydoğu’da DTP üstünlüğünü kırması için bu sorunun halledilmesi gerekiyor; bu konuda da gözü kara şekilde yürümesi, terör örgütü ve İmralı’daki Öcalan’ı muhatap alması bile “halkı biraz alıştırdıktan sonra” mümkündür... Ki haberlere bakınca neredeyse Öcalan’ın yakında milletvekili yapılacağını, hatta parti başkanı konumuna sokulduğunu düşünüyor insan... Burası Türkiye, “olmaz” demeyin, “olmaz” olmaz.TEK EL OLACAK!2011 seçiminden önce “Biz dindarız diğer partiler değil, özellikle de laik rejimi savunanlar değil” söylemleri, “laiklik dinsizlik anlamına gelir” benzeri yalan tarifler büyük ihtimalle yeniden had safhaya çıkacaktır. Zira Türk-Kürt bölünmesi ve bununla ilgili baskılar nasıl ki bazı partilere oy kazandırıp kaybettirebiliyorsa, laikliği yanlış anlatarak ve “dindar” ayrımı yaparak yürütülen dürüstlükten uzak siyasetin de kolaylığı ve aynı işlevi gördüğü “Türk usulü politika”da iyi anlaşılmıştır artık. Büyük cemaat ve tarikatlarla seçim ittifakı (!) yapmanın kazandırdığı da... Ama işte bunların yapılabilmesi için Anayasa’nın değişmesi, Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir kısmının da Meclis (yani iktidar) tarafından seçilecek şekilde değişmesi, onların deyimiyle “demokratikleşmesi”, gerçekte ise “dinin siyasete alet edilmesi durumunda partilerin kapatılma korkusunun tümüyle ortadan kalkması” gerekiyor.Gerçekleri anlatabilecek, halkı uyarabilecek herkesin, başta “iktidara bağımlı olmayan medya kesiminin” susturulması gerekiyor (ki o kesim sustuğunda artık tek ses duyulacak ve geri dönüşü asla mümkün olmayacaktır.)Haksızlıklara çözüm için başvurulacak mahkemelerin de tamamen tek patrona bağlı olması gerekiyor.İki ileri, bir geri adımlarla, hatta artık koşar adımlarla bu gelişmeleri izliyoruz.
Gazetelerde haberdi: Artvin’e giden Deniz Feneri Derneği’nin minibüsüne tepki gösterilmiş. Minibüsteki “yüzyılın iyilik hareketi” yazısı çizilip yerine “yüzyılın soygun hareketi” yazılmış.Gösterilen tepkiler üzerine minibüstekiler Kaymakamlığa sığınmışlar.Alman yargısının da “yüzyılın en büyük bağış yolsuzluğu” dediği ve Türkiye’deki Deniz Feneri’yle bağlantıları açıklanan bir olay için halkın tepkisi son derece yerinde doğrusu. Bir gazetede bu haberin yanında ise Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’nin Deniz Baykal’a açtığı 1 milyon liralık tazminat davasıyla ilgili haber vardı. Aradan 1 yıl geçmesine rağmen asrın yolsuzluğuna dava açılması AKP Hükümeti tarafından önlenirken Deniz Feneri’nin açtığı dava jet hızıyla yürümüş ve Baykal’dan “Davayla ilgili konuşmalarında Türkiye Deniz Feneri’ni kastetmediğine dair yemin etmesi” istenmiş. Baykal kabul etmemiş.Neden etsin? Bu dev yolsuzluğun Türkiye ayağının nelere ortak olduğunun ortaya çıkması tüm delillere rağmen engelleniyor.SUÇLU MAĞDUR, MAĞDUR İSE SUÇLUBağlantısı olan ve “asıl failler” denilen isimler sadece ve nazikçe ifade vermeye çağrılıp serbest bırakılıyor. Aylarca dava açtırılmayarak deliller yok ediliyor, gayrimenkuller el değiştiriyor. Ve bu durumda Türkiye’deki şirketler ile şahısların suçsuz olduğuna öyle eminler ki bir de üstüne yemin istiyorlar. Peki ne oldu verilen ifadeler o zaman, ne dediler? Alman yargısı yanlış karar mı vermiş? Neden Ergenekon soruşturmasında her gelişmeyi anında manşetlerden duyuyoruz da Deniz Feneri’nde neler olduğu duyulmuyor?Yani davayı açtırmadıkları, yargıyı engelledikleri için “Deniz Feneri” diyen herkes yemin etmek zorunda mı kalacak? Bu nasıl bir adaletsizliktir ki suçlu hep mağdur, asıl mağdurlar olan “adalet isteyen kesim” ise suçlu durumuna getiriliyor?Avrupa Parlamentosu üyesi Emine Bozkurt, Avrupa Konseyi’nin yanıtlaması istemiyle Parlamento Başkanlığı’na konusu Yeşil Fonlar (Türkiye’de yerleşik İslâmi yatırım fonları, holdingler, ortaklıklar) ve Deniz Feneri e.V olan bir önerge vermiş.“Konsey veya AB üyesi devletlerden biri bu şirketlerin karıştığı dolandırıcılıkların araştırılmasını istedi mi” diye soruyor. Orada bu sorular sorulurken Türkiye’de Deniz Feneri davasının kapatılması, ilişkilerin üzerine sünger çekilmesi yetmiyormuş gibi, “Deniz Feneri” adını kullandı diye insanlardan yemin isteniyor. Buna adalet demek zorunda mıyız?DEMOKRASİYİ MUMLA ARAMAKŞimdi sıra iktidar baskısına karşı mücadele veren HSYK ile Anayasa Mahkemesi’nde. Bir siyasi gücün antidemokratik uygulamalarına, kararlarına karşı çıkabilecek, vatandaşın başvurabileceği, adalet arayacağı en önemli kurum yargı ve bu engeli tümüyle demokratikleştirme (!) gayreti içindeler.İktidara yakın gazeteler devamlı HSYK ile AYM’ye saldırmakta ve (hatta karikatürlerine kadar) baskıyı tersine çevirerek “yargının siyasete müdahale ettiğine, siyasete burnunu soktuğuna” halkı inandırmaya çalışmaktalar. Bu arada yargıyla birlikte demokrasinin en önemli iki unsurundan biri olan ve bunlar yok olduğunda demokrasiyi mumla arayacağımız “bağımsız medya” da yoğun baskı altında...Maddi-manevi öyle yoğun bir baskı ki bu dayanabilmek için çelik gibi sinir ve inanılmaz bir irade gücü ister. Aslına bakarsanız Türkiye’de medyanın karşılaştığı benzersiz baskı, verdiği mücadele dünyanın tüm “basın özgürlüğü kuruluşları”nın dikkatini fazlasıyla çekecek boyutta.Hem AB üyeliği isteyip hem de üçüncü dünya ülkelerinde bile görülmeyecek şekilde, demokrasinin bel kemiği kurumları birer uydu haline getirmekten daha büyük çelişki olabilir mi?Acaba “bir dakika karanlık” eylemi gibi bu kez de elimizde mumlarla sokaklara dökülüp adaleti ve demokrasiyi aramamız mı gerekiyor?(Not: Emekli Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Gündel; “HSYK’nın hakim ve savcılar üzerindeki tasarruflarında dürüstlük, tarafsızlık, iyi hukukçu olma gibi etkenleri dikkate alması gerekirken bu kriterler yerine siyasi, dinsel, mezhepsel veya arkadaşlık ilişkilerinin gözetildiğinin bilindiğini” söylemiş. Bu saptamanın birçok kez Barolar Birliği Başkanı ve diğer hukukçular tarafından dile getirildiğini de belirtmiş. Ve HSYK’nın başında istemedikleri kararı çıkarttırmayan Adalet Bakanı ile müsteşarı var.Peki hakim ve savcılara bu durumda nasıl bir seçim kalır sizce?)
İmam hatipler ve meslek okullarına farklı katsayı uygulamasını, her ne hikmetse Kurul’da kabul edileceğine yüzde yüz emin olarak daha YÖK’te konuşulup karar çıkmadan basına açıklamasından ve bu nedenle bir Kurul üyesinin “Ağır baskı altındayım, bize danışılmadan kararlar alınıp açıklanıyor” diyerek istifasından söz etmeyeceğim.Cuma akşamı harika bir çiftin, üniversitedeki kızım Yasemin’in ortaokuldan beri en yakın arkadaşlarından biri olan Cansın Akdoğan ile Hakan Hacısoyu’nun Les Ottomans otelde yapılan masallara benzer nişan törenindeydim. Önce Cansın’la nişanlısı Hakan’ın ENBE Orkestrası eşliğinde kusursuz danslarını izledik. Sonra, bilmesek, tanımasak kolayca nişanlı çift zannedebileceğimiz annesi ve babası Yıldız-Murat Akdoğan çiftinin inanılmaz güzellikteki Kafkas dansıyla şaşırdık kaldık.Ve arkadan bir başka şaşkınlık geldi. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’la eşinin saatler süren dansları... Hani ben hem dansı çok sevmem hem de hiperaktif olmam nedeniyle dansta hiç yorulmamakla övünürüm, hele de sık dans edilmeyen bir ülkede yaşadığımız için dans fırsatı yakalayınca pistten kolay kolay inmem ama inanın beni bile pes ettirdi YÖK Başkanı.Eşim her “oturalım artık” dediğinde “Aa Özcan’lardan önce yorulmak olur mu, bak üstelik onlar bizden daha kilolu, devam” cevabı verdim ama sonunda ben de pes ettim. Onlar biz oturduktan sonra en az bir yarım saat daha dansa devam ettiler. Helal olsun doğrusu, demek YÖK’te de üyeler böyle bir “yorulmasız ısrar” sonucunda pes ediyorlar (hatta istifa ediyorlar)... Tabii bu konunun şakaya gelir tarafı olmadığının, bağımsız olması gereken Hakim ve Savcılar Kurulu (HSYK)’nın Adalet Bakanlığı baskısında tutulması gibi YÖK’ün de iktidarın her emrini artık kayıtsız şartsız yerine getirmesinin, farklı görüşte olan üyelerin, aynen Ergenekon davasına bakan bir hakimin yaptığı şekilde “ağır baskı altındayım” diyerek istifa etmesinin (aslında bu istifalar çok yanlış, herkes kaçarsa antidemokratik ortam böyle kolayca baskın duruma geçiyor işte) çok yanlış, çok üzücü olduğunun farkındayım.ENBE’nin başarısıO geceden söz ederken Behzat Gerçeker ve ENBE Orkestrası’nın yaptığı mükemmel müziğe değinmeden geçemeyeceğim. Onları her dinleyişimde mutlaka yazmışımdır, o kadar etkileyici, o kadar gurur veren ve uluslararası düzeyde bir başarı sergiliyorlar, en zor İngilizce, Fransızca klasik parçalarını, müzikal şarkılarını öyle kusursuz söylüyorlar ki özel bir geceyi bundan daha çok güzelleştiren bir grup zor bulunur.Bir kez daha kutluyorum Behzat Gerçeker ve grubunu!*****HALİS TOPRAK’IN EVLİLİĞİ VE ÜZMEZ DAVASIÜç gün önce Halis Toprak’ın torunundan küçük 17 yaşında bir çocukla (18 yaştan öncesi çocuk sayılır) evliliğinin Hüseyin Üzmez olayından farksız olduğunu yazmıştım. Bu bir çocuk tecavüzü olayıdır, ayrıca Üzmez’in tecavüz davasında olduğu gibi “güçten yararlanma” da mevcut olduğu için herhalde yine ağırlaşan bir suçtur.Kızın babasının aslında üzüldüğü ama baskı altında olduğu “Benim kızım çocuk, hâlâ annesinin koynunda yatar” benzeri sözlerinden anlaşılıyor. Halis Toprak’ın çocukları “bir irade zafiyeti, anında evlilik işlemleri yapılmıştır” diyerek bir anlamda yaşıyla ilgili “akli eksiklik” imasında bulunuyorlar. Her ne olursa olsun 17 yaşında bir çocuğa evlilik için özel izin çıkaranların tümü suçludur ve haklarında işlem yapılması gerekir.Sadece Toprak’ın 7 çocuğu değil, toplum bunu bekliyor.Hüseyin Üzmez davasında ise, hâlâ utanmadan “Arap’ın derdi kırmızı pabuç” gibi alelacaip laflar eden tecavüzcüye “Otur yerine, daha pabuca gelmedik” cevabını veren hakimi ayakta alkışlıyoruz. Hiç değilse hâlâ bir yerlerde (en azından siyasi olmayan davalarda ve her ne kadar suçlu aylarca haksız yere yanlış Adli Tıp raporuyla serbest bırakıldıysa da) adaletin bulunabileceğine milleti inandırması ülke adına alkışlanacak, saygı duyulacak bir görev sorumluluğudur. Üzmez’in davası çocuk tecavüzü olaylarının simgesi haline geldiği için önce onun, sonra da tüm çocuk tecavüzcülerinin hak ettikleri ağır cezaları olması gerekiyor.Peki bu gelişmeler olurken kadın derneklerinin, kuruluşlarının sesi neden hiç duyulmuyor, bilen var mı?(Not: Münevver Karabulut davasında katilden hâlâ ses yok, nedense bir türlü yakalanamıyor ama her gün Münevver’le ilgili yeni haberlerle ailesinin acısı tazeleniyor, toplum ise ajite ediliyor. “Takma tırnakta farklı DNA’lar var ama tırnakları başkasının da takmış olabileceği düşünülüyor” nasıl saçma bir haberdir? Takma tırnaklar 10-15 milyona satılıyor, neden başkaları taksın ki? Birileri Adli Tıp’a bunu da öğretmeli!)
Nurgül Yeşilçay insanları iki sınıfa ayırdığını söylemiş: Akıllılar ve salaklar... Enteresan, ama biraz yüzeysel sayılır yine de, çünkü salaklık insanın elinde olmadığı için bununla suçlamak gibi oluyor. Oysa salaklar arasında da kendini bilen, bir akıllıdan daha yararlı olabilen insanlar vardır, onlara değerini vermek gerekir.Asıl sorun salak olduğu halde kendini akıllı zanneden gruptur, yani haddini bilmezler... Hatta daha da beteri; sadece kendini akıllı zannedenidir. Meselâ yazar ise okuyucusundan, televizyoncu ise izleyicisinden daha akıllı olduğunu, herşeyi yutturabileceğini sananlardır.Ben de insanları sembolik olarak iki sınıfa ayırırım; sürüngenler ve kartallar... Sürüngenleri tarife hacet yok ama kartallar “ilkeleri olan, önce kendine sonra topluma saygısı olan, yalpalamayan, fırsatçılıktan-ucuzculuktan medet ummayan, yalana ve göz boyamaya sapmayan, yararlı insanlar” sınıfıdır ki onların yokluğunda mutlaka bir eksiklik hissedersiniz. Düzgün özelliklere sahip, onurlu insanlar -salak bile olsa ki ben onlara salak demiyorum, ’vasat zekalı’ denebilir meselâ- bu sınıfa girebilir.Akıllı çoğunluk gibi bende kartallara saygı duyarım... Sürüngenler ise ayrı bir dünyaya aittirler, her türlü pislikle karşılaşılabilen bambaşka bir dünyaya...BİLİRKİŞİNİ SÖYLE, KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİMBir değil, erkek ve kadın birkaç tane bilirkişisi (!) var Türkiye’nin... Öyle “bilir”ler ki kim daha zeki, en iyi yazar, eğlenceli sadece onların tekelindedir. Bazen de oturdukları köşeden diğer yazarları değerlendirirler.Eh bunca pohpohlanırsa eksik kişi, sanar kendini en dişi... Veya er kişi... Olan budur. Bilirkişilerin ortak özelliği aslında kimseciklerin değil, sadece kendilerinin ‘en zeki, en eğlenceli, en bilgili, en mütevazı, en en de, en en’ oluşlarıdır. Yani birilerini yerer veya överken aslında sadece kendilerini övmekte, zavallı egolarıyla baş başa şişinip (çaktırmadan tabii) durmaktadırlar.İngilizlerin ‘sen benim sırtımı kaşı, ben senin’ sözünde olduğu gibi köşelerde, röportajlarda birbirlerini övüp duran isimlerdir, bellidir bunlar. Bir gün o öbürünün sırtını kaşır, bakarsınız üç gün sonra diğeri onu tepeden tırnağa kaşımış...Geçenlerde bunlardan biri, böyle bir yetkiyi ona kim vermişse ve hangi bilgiyle bunu yapacaksa oturduğu yerden, adımı da başlığa çekerek yazımı sıkıcı bulduğunu filan yazmış. Yazı ‘katır kutur’ olmuşmuş (okuyucu ise “katır kutur değil, kütür kütür olmuş” diyor)... ‘Şu yazıyı biraz daha oyuncaklı hale getireyim’ dememişim. Adam gibi çakmayı bilmiyormuşum. Bilirkişini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim’ demek lazım. SENDEN ZEKİ OKUYUCUTam tersine, mecbur bırakılmayı hiç mi hiç istemem, bu durumlarda çok da zor yazarım ama “adam gibi çakmayı” iyi bilirim evelallah. Onun gibilerle karşılaşa karşılaşa öğrendim... Çaktım mı cevap veremez saçmalarlar ancak. (Yazıyı bir çırpıda okuyup hatmettikten sonra “anlaşılmıyor” filan derler...) Bu öyle seks takıntısına, fantezi yazmaya benzemez. Ben de bir ders vereyim o zaman: Önce dürüst olacaksın, açık ve net olacaksın, sözlerinde yalan, iftira olmayacak, yalnız gerçeklerden söz edeceksin ki karşındaki yeni yalanlar türetmedikçe sıvışamasın.Bunun için de ben zekiyim, eğlenceliyim, vs’yim diye kendini övüp durman yetmez, güldürür sadece. Zekanın yanında bilgi birikimin, geldiğin çevre, eğitimin, yaşantın ve herşey önemlidir. Kof isen ve “dur biraz da şuraya el atayım, beni bilgili de sansınlar” yapıyorsan sırıtır, senden zeki olduğunu hiç düşünmediğin okuyucu anlar.Vee en önemlisi, bir yazarın zekasına, yazısının veya konuşmasının akıcılığına, bilgisine, eğlencesine, yaratıcılığına okuyucusu, izleyicisi karar verir. Tekrarlayayım; dış kapının tokmakları değil.OYUNCAK İSTEYENE...Çoğu kimse, özellikle de kafayı sekse takmamış, bu konuda eksiği olmayanlar, örneğin seks takıntılı, döne döne cinsellik işleyen, her satıra ilgili, ilgisiz bir seks çağrışımı sokuşturulmuş yazıları sıkıcı bulur. Bazıları ise anlamadığı, kafasının basmadığı yazıları sıkıcı bulur.Onun için fazla “sıkmayalım”... Bir yazar olduğu gibi, en doğal haliyle, en içten duygularını (özel yatak muhabbetlerinden söz etmiyoruz tabii) anlatıyorsa onun için “yazıyı oyuncaklı hale getirme” gayretine gerek yoktur. Okuyucusu onun zekasını, üslubunu, neyi anlattığını gayet iyi anlamaktadır zaten, o bağ çoktan kurulmuştur.Kimin ne kadar yaratıcı olduğu, ne kadar izlendiği ise artık bilgisayar çağında zaten ortadadır. Mesela eğer 3 saatlik bir haber programı izleyiciye çok kısa geliyor, “lütfen uzatın” deniyorsa ya da bir yazar günde yüzlerce mail ve yorum alıyorsa onun sıkıcı olduğunu ancak cahiller söyleyebilir.Başta Adana olmak üzere Türkiye’nin her köşesinden, Avrupa’dan, Amerika’dan yazan çok sayıda okurum bu yazarın köşesinde yazdıklarına çok sinirlendiklerini, yerlerimiz çok farklı olduğu için asla cevap yazmamamı, kendimi de üzmememi ekleyerek göndermişler yorumlarını, mektuplarını... Bu nedenle genel olarak ‘değeri kendinden menkul bilirkişileri’ yazdım.Tüm okurlarıma teşekkür ediyorum.
İtalya’da Başbakan Berlusconi’nin seks haberlerini yayımlayan La Republica gazetesi, Berlusconi’nin iş adamlarına “Bu gazeteye ilan vermeyin” çağrısı yapmasının ardından Berlusconi hakkında dava açtığını duyurmuş.Gazete, dava dilekçesinde “Berlusconi’nin piyasa kurallarını ve rekabet prensibini çiğneyerek medya üzerinde hakimiyet kurmak istediğini” belirtmiş.Bu gazete böyle bir durumda kolayca hakkını yargıda arayabiliyor. Neden? Çünkü orada yargı başbakanın güdümünde değil. Ve orada başbakan siyasetçiden başlayarak yargı mensubuna kadar kendi görüşüne karşı çıkan herkesi “söz ola kestire başı” benzeri dehşet verici bir sözle sindirme hakkına da sahip değil.Orada insanlar (özellikle de yargı mensupları, rektörler, gazeteciler) henüz ne olduğu, kimin suçlu kimin suçsuz olduğu belli olmayan bir soruşturma sürecinde yargının “terör örgütü denmeyecek” ısrarına rağmen; bir “sanık”la fotoğrafı var diye veya telefonda konuşmuş diye gazete manşetlerinden suçlu ilan edilemiyor. Cezaevine tıkılamıyor, birkaç kurunun yanında çok sayıda yaş yakılamıyor. Bu nedenle de gerçek bir demokrasi var, komedisi değil.Burada bir gazete aynı durumda olduğunda asla dava açamaz. Bırakın davanın büyük ihtimalle iktidarın seçtiği hakimlere düşürülerek kaybedilme ihtimalini (Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üzerindeki iktidar baskısı son günlerde daha açık şekilde ortada. İstedikleri karar çıkana kadar Adalet Bakanı ile müsteşarı toplantıları bloke ediyor, baskı yapıyor), dava açan medya grubunun bir daha kendini toparlayamayacak işkencelerle karşılaşacağına şüphe yoktur.Ki bunun daha beteri yapılıp, halk “bir koca medya grubunun gazetelerini almamak üzere boykota” çağrıldığında bile kimse dava açamadı. Normalde açmasına gerek kalmadan bir savcının suç duyurusu yapabileceği olay kapatıldı, medya grubuna bir de üstelik yıkıcı bir vergi cezası kesildi.Berlusconi ile Erdoğan medyaya karşı tutumlarında çok benzeşiyorlar ama gördüğünüz gibi İtalya ile Türkiye adalet açısından hiç benzeşmiyorlar... Onun için artık kimse demokrasi, demokrasi diye milleti aldatmasın, artık yemezler.(Not: Sayfama üst üste tam sayfa ilan geldiği için buraya geçiyorum, kusura bakmayın lütfen!) *** AKP “yeni bir dava”dan korkmuyor mu?Dün “imam hatipler ile meslek liselerine uygulanan farklı katsayının kaldırılması” ile ilgili yazımda siyaset bilimci ve hukukçuların görüşlerini yazmıştım. Hukukçular “imam hatipler için katsayıyı kaldırma girişimi AKP’ye açılan kapatma davasında en önemli gerekçelerden biriydi ve bu gerekçeler sonunda parti AYM’de oy çokluğu ile ‘laikliğe karşı eylemlerin odağı’ olarak belirlendi” demişlerdi.Yazıma gelen mail ve yorumlarda bazı okuyucular şöyle diyor: “AKP zaten yeni bir kapatma davasından rahatsız olmaz, hatta belki de buna çalışıyor. Çünkü, kapatılma nedeni de sayılabilecek ‘laikliğe karşı eylemleri’ sırayla gerçekleştirir ve kapatılmazsa kendi tabanında zafer kazanır ve 2011 seçiminde oyunu arttırır. Kapatılırsa mağdur olur ve yine yüksek yargıyı TSK güdümlü, bu davayı da yargı darbesi ilân ederek bir taşla birkaç kuş vurur. Hem ordu bir kez daha yüksek yargıyla birlikte okka altına gönderilir, hem de ‘Anayasa Mahkemesi’nin hemen demokratikleşmesi gerekir’ tartışması başlatılır. Kavram kargaşası yaratarak veya dikkatleri anında yeni bir Ergenekon operasyonuna çekerek kolayca yol almaya alıştılar nasılsa.” Enteresan buldum, bazen çoğumuzun aklına gelmeyen ihtimaller, birkaç okuyucunun aynı anda aklına gelebiliyor. *** Demek ki AYM’ye gidilebilirmişAnayasa Mahkemesi “mayınlı arazi yasası”nın ihale işlemlerini düzenleyen 2’inci maddesinin bazı bölümleri ile asıl tartışmaya neden olan 3’üncü maddedeki “arazinin temizlenmesi karşılığında o firmaya tarımsal faaliyetlerde kullanılmak üzere belli bir süre verilmesi” ibaresinin yürürlüğünü durdurmuş.Biliyorsunuz “44 yıllığına verilecek” deniyordu ve tartışma özellikle de yabancı firmalara böyle stratejik konumda bir arazinin uzun süreyle verilmesinden kaynaklanıyordu. Şimdi o maddenin düzeltilmesi gerekecek. Başbakan “33 kere Anayasa Mahkemesi’ne gittiler” diye şikayet ediyordu ama bu karar “gitmenin gerekli olduğunu” gösteriyor. Demek ki gerçekten “Dünyada anayasa mahkemelerinin meclislerin kararlarını denetlemek için kurulmuş olması” da doğru bir karar. Aksi halde çoğunluğu ele geçiren her parti (hangisi olursa olsun) istediği yasayı zararlı da olsa dayatabilir, değil mi?
Gece yarısı, gün ortası demeden “istenen uygulamalar” sırayla tek tek yapılıyor. Seçimler daha da yaklaştıkça “sadece bir dönem daha milletvekili olacağım” sözleriyle birlikte (tam 14 yıldan söz ediyor aslında, sonra da cumhurbaşkanı olmaya gelecek sıra zaten) daha ne yasalar, ne emrivaki kararlar çıkacak ortaya kim bilir...Başbakan “Partimin milletvekillerinin söylem birliğini zedeleyecek açıklamalarda bulunmasına doğrusu hoş bakmam. Çünkü ifadede bir cümle birlikteliğimizi bozar, biliyorsunuz ‘söz ola kestire başı’ olur ki biz buna girmek istemiyoruz” diyecek kadar demokrasiye inanan (!) biri olduğuna göre “çoğunluk” içinden tek bir aykırı ses de çıkmadan geçecektir her karar... Kim söylem birliğini bozacak, baş kestirecek konuşma yapabilir ki maazallah!.. (Başbakan’a “en demokrat” diyenler kimlerdi hatırlayamadım.)Dün YÖK’ün “imam hatip liseleriyle meslek okullarına uygulanan farklı katsayıyı kaldırma kararıyla ilgili olarak” hem siyaset bilimcilerle, hem de hukukçularla konuştum...Siyaset bilimciler “Çok meslek yüksek okulu yok ama yüzlerce imam hatip lisesi var. İmam olmak veya din eğitimcisi olmak isteyenlerin ilahiyat fakültelerine gitmesi için açılmıştır bu okullar, hukuk fakültesine veya siyaset bilimi fakültesine gitmesi için değil. Aynı şekilde meslek okulunu bitiren bir öğrencinin de kendi mesleğinin devamı yerine örneğin hukuk fakültesine gitmesi anlamsızdır ve sağlanmamalıdır. Ayrıca imam hatiplere ve meslek liselerine giden öğrenciler devlete düz liseye giden öğrenciden kat kat fazlasına maloluyor . Televizyonlarda ‘Daha Müslüman olanların hakim olmasında ne sakınca var’ şeklinde popülist konuşmalar oluyor. Bir din okulu eğitimi ancak daha çok bilgi edinmeye yarar, ibadet öğretir, insanların daha Müslüman veya daha Hristiyan olmasını sağlamaz. Toplumu şimdi de imam hatipler üzerinden bölmek son derece yanlıştır. Tartışma eğitim sisteminin çarpıklaştırılması açısından yapılmalıdır” derken...DÜZ LİSELİ MAĞDURLARHukukçular da çok ilginç açıklamalar yapıyor. Toparlarsak şöyle:“İktidar bir yandan yargıyla uğraşırken bir yandan da eğitimi kullanarak istediği ’tek tip yönetici, tek tip bürokrat’ı yetiştirme çabasında... Ama AKP hakkında kapatma davası açılırken Başsavcı’nın dayandığı en önemli gerekçelerden biri ‘imam hatipler için katsayıyı kaldırma çabası’ydı. Daha önce, 2004’te bir yasa değişikliği yaparak katsayıyı kaldırmayı denemişler ve Cumhurbaşkanı Sezer’den geri dönmüştü. Şimdi; Anayasa Mahkemesi oy çoğunluğuyla AKP’yi ‘laik sistemi ortadan kaldırmaya yönelik eylemlerin odağı’ olarak belirler ve bu faaliyetlerden birinin de katsayıyı kaldırma olduğu düşünülürken YÖK Başkanı’nın bu ısrarı, daha Kurul’a danışmadan, karar çıkmadan (bir üye bu nedenle YÖK’ten istifa etti) basına açıklaması odak sayılmaya neden eylemlerden birini ısrarla, bilinçli olarak gerçekleştirmesi demektir.Bu durumda YÖK Başkanı’na ‘görevini kötüye kullanma’ nedeniyle suç duyurusu yapılması ihtimali yüksektir. Yine bu durumda ‘katsayılar aynı olunca benim yerim sıralamada haksız şekilde değişecek’ diyen mağdur öğrencilerin Danıştay’a dava açması da çok mümkündür.” Görüldüğü gibi bu katsayı meselesi uzun yıllardır üstünde durulan, kapatma davasında iddianameye giren son derece önemli, çetrefilli bir konu ama artık YÖK’te Başbakan’ın istemediği “söylem ve eylem birliğini zedeleyecek” üyeler azınlıkta olduğu için demokratik şekilde (!) ve sorunsuz olarak çıkarılabiliyor.Diyorum ya, sıra parti kapatmayı imkânsız kılacak Anayasa değişikliğine ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin de AKP tarafından seçilmesine geldi. Ne güzel, yeni demokrasimiz vatana millete hayırlı olsun!