Bir meslektaşımız yazısında “iyimser” ve “kötümser” olmak arasındaki farktan söz ediyordu dün... “Kötümser olmanın bir maliyeti yoktur ama bu ülkede iyimser olmanın maliyeti yüksektir” diyordu. Diğer işler, meslekler için bilemem ama siyasetçi ve gazeteci için bunun doğru olmadığını düşünürüm. Zira diğer mesleklerde olanların düşünceleri ülkenin geleceğini ancak verdiği oy ile etkiler, aslında bu da tabii ki önemlidir ama siyasetçi ile gazetecinin görüşleri, yorumları, kararları topluma ve ülkeye yön verir bu nedenle de onların her kötü ihtimali veya en kötü ihtimalleri de düşünme zorunluluğu vardır.
Onlar bardağın sadece dolu (görünen) tarafına değil, boş tarafına da bakmak, gelecekte neler olabileceğini önceden görmek zorundadırlar, özellikle gazeteciler (ki basına “4’üncü kuvvet” denmesinin nedeni budur) aynı zamanda iktidarların eylemlerini denetlemek, geleceği iyi okuyabilmek ve halkı da uyarmak zorundadırlar.
Örneğin, bugün artık AB’nin bile (zira uzun süredir yargı ve medyaya baskılar konusunda suskunlardı) fark ettiği ve “Yargı bağımsızlığı güçlendirilmeli, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu siyasi baskıdan kurtarılmalı, yargıya müdahale var. Bunu düzeltmek Türkiye’nin kısa dönem öncelikleri arasındadır” dediği baskıları çok daha önceden Türk medyasının toplu şekilde dile getirmesi beklenirdi. Oysa bunun yerine iktidar medyasının halka tam tersini empoze ettiğini, “yargı siyasete müdahale ediyormuş gibi” gösterdiğini gördük.
Aynı şekilde iktidarın yanlış icraatlarını eleştiren, yolsuzlukların üzerine giden medya kesimine yapılan ağır siyasi baskılara da medyadan gereken tepki duyulmadı. İşte çoğu “bir siyasi partinin uydusu” haline gelen gazete ve TV’lerin, onların dışında “gerçekleri saklayan” birçok gazetecinin ülkeye maliyeti budur.
Bugün AB hâlâ medya baskısını görmüyor gibi sadece “yargıya baskı derhal giderilmeli” diyor ama gelinen noktada Türkiye’de demokrasi her iki açıdan da çok önemli ve geri dönüşü çok zor kayba uğramıştır.
Örneğin hükümetin hâlâ açıklayamadığı “Kürt sorununda açılım”ın ilerde ülkeyi “bölünme”ye götürecek bir adım olmaması, DTP’nin “istediklerimizi vermezseniz daha büyük olaylar çıkar” benzeri sözlerle terörle şantajı sürdürmesinin karşılığında “devlet her tavizi verdi” sonucunun çıkmaması hayati derecede önemlidir. Her ihtimalin dile getirilmesi, tartışılması “kötümserlik” olarak adlandırılamaz.
Örneğin laik bir ülkede, vatandaşların “hangi din ve inançta olurlarsa olsunlar özgürlüklerinin sağlanmasının, baskılardan korunmasının devlete ait bir görev olduğu” açıkça ortadayken “muhafazakârlık” adı altında İran, Afganistan benzeri baskıların alıştıra, alıştıra ortaya çıkarılmasına medyanın büyük ölçüde tepkisiz kalmasına da “iyimserlik” denemez.
Dün Kumburgaz’da İhlas Holding’in inşa ettiği, 721 villalık Güzelşehir’de yüzme havuzunun süs havuzuna çevrildiği haberi Milliyet’in manşetindeydi. İçinde “yüzme havuzuna girmek sünnettir” diyen (bilmem ki Hz. Peygamber havuza mı giriyordu) Cüppeli Ahmet Hoca’nın eşinin de bir villası olan sitenin sakinleri haklı olarak dava açmışlar.
Risk taşıyan bu gibi konularda özellikle medya ve siyasetçiler (tüm ihtimalleri göz önüne almadan) iyimser davranacak olursa çok yakında teker teker tüm havuzlara, plajlara, otellere aynı baskıların gelmeyeceğini garanti edemezsiniz.
Yani diyorum ki “maliyet, bedel” dediğiniz konuyu çok iyi düşünmek gerekir. Malûm, bu maliyetlerin geri dönüşü mümkün olmuyor.
*****
DEĞERLİ BİR DOSTA VEDA
Dün yazımı göremediniz köşemde, bundan dolayı üzgünüm ama benim için o kadar önemli bir nedenle yazamadım ki anlatınca hak vereceksiniz.
Son derece değerli bir aile dostu, merhum babacığım Adana eski Milletvekili ve Senatörü Mehmet Ünaldı’nın siyaset arkadaşı Adanalı Turgut Haseki babamı kaybettikten sonra yıllarca “Sen ağamdan yadigarsın” diyerek bana kol kanat geren, sevgisiyle bağlılığıyla bize onun eksikliğini hissettirmemeye çalışan çok iyi bir insandı. 7 ay önce anacığımı kaybettiğimde de ailece acıma merhem olmak için çırpınmalarını asla unutamam.
Çaresiz bir hastalığın vücudunu sardığını, durumunun ağır olduğunu birkaç günlük tatil için İstanbul dışındayken 3 gün önce aniden haber verdiler, ki benim için tam bir şoktu. Haberi alır almaz bir günde 4 uçak yolculuğu yaparak ve 21 saat koşturarak Adana’ya, oradan Bürücek Yaylası’na gittim, onu son kez gördüm, konuştum ve gece yarısı geriye döndüm.
İyi ki gitmişim... Yıllardır davet ettiği ve gidemediğim yayladaki evinde beni görünce yüzü büyük bir mutlulukla aydınlandı, yine o tatlı Adanalı şivesiyle -ama bu kez çok zorlukla- bana “Vallahi billahi bir şeyim yok yahu, biraz halsizim hepsi bu” dedi... Yattığı yerden doğrulup kalkmak istedi, yapamadı...
Ve Adana’dan ayrıldıktan sonra dün sabah onu kaybettiğimizi öğrendim, nur içinde yatsın. Eğer bir gün önce gitmemiş olsam onu son kez göremeyecektim. İşte bu nedenle dün yazımı okuyamadınız. 7 ay içinde çok sevdiğim iki insanı arka arkaya kaybetmek beni sarstı, bilmenizi istedim.

