Yine tabloya geniş açıdan baktığınızda açıkça görülüyor, 2011 seçimine yatırımlar çoktan başladı... Haydi birlikte göz atalım... Türkiye din-inanç üzerinden başarılı projelerle ikiye bölündükten sonra yine aynı başarıyla -bu kez başka grupların, partilerin yürüttüğü- projelerle de Türk-Kürt diye ikiye bölündü.
DTP; Kürt askerleri, Kürt korucuları, sade Kürt vatandaşlarını çocuk-genç-yaşlı demeden katleden terörist eylemlerine, Kürt anaların evlatlarının arkasından yaktığı ağıtlara, döktüğü gözyaşlarına bakmadan arka çıktı ve terörün adını da (iktidarın bilinçli-bilinçsiz yardımıyla) Kürt sorunu koydu. Bugün Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan istedikleri kadar “Türk-Kürt diye bir ayırım yoktur, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes eşit vatandaştır” desinler, bu sözleri Kürt vatandaşlar benimseyebilir ama DTP veya kankası olan terör örgütü asla benimsemeyecektir.
HANGİ BARIŞ?
DTP Edirne Kongresi’nde “Barış isteğine kurşun sıkılmaz” pankartları açıldı, DTP İl Başkanı Beşir Berke “PKK’nın eylemsizlik kararına rağmen hükümet ve diğer sistem ortaklarının (orduyu kastediyor) savaşta direnmesi nedeniyle operasyonların devam ettiğini” söyledi. Öte yanda Abdullah Öcalan “Türkiye Başbakanı”nın muhatabı (ve de tek muhatabı) imiş gibi haberler yapılıyor.
Sanki Türk devleti ile terör örgütünün ilişkisi terör nedeniyle değil de “iki devlet” arasında bir meydan muharebesinin arkasından mütareke yapılıyormuş gibi. Sanki terör örgütü canı istediğinde saldırılarına, mayın döşemelerine ara verip, canı istediğinde bir saldırıda Türk-Kürt demeden 15-20 kişiyi katletmiyormuş da ordu durup dururken operasyon yapıyormuş gibi... Sanki Kürtleri PKK temsil ediyormuş gibi...
Doğruyu DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk söylemiş; “partisinin bu süreçte üzerine düşeni yapmadığını, yapsaydı bu ölümlerin olmayacağını”... Ve eklemiş: “Biz kardeşliği savunuyoruz”... Oysa samimiyetini sonuna kadar götürse, bugüne kadar sadece terör örgütüne kardeşlik yaptıklarını da söylemesi ve “kendisine saldırmayana durup dururken mayın döşemekle, karakollara gece yarısı saldırı yapmakla bir yere varılamaz. Önce PKK silahı tümüyle bırakmalı, biz bunu savunuyoruz” demesi gerekirdi.
PARTİ BAŞKANI MI?
Gerçeklerden söz edecekse; “Kürt sorunu dediğimiz şey ‘Türk-Kürt kardeşliği, eşit haklar’ filan değil, biz -zaman zaman söylemiş olduğumuz gibi- bağımsız bir devlet, başta Öcalan olmak üzere tüm PKK’lılara da af istiyoruz” demesi gerekirdi. Çünkü Türk Hükümeti istediği kadar başka açılımlarda bulunsun sonunda asla yeterli olmayacak ve DTP bu noktaya ulaşana kadar, Güneydoğu’da belediyeleri almanın verdiği cesaretle o bölgeyi kendine ait sanarak “Kürt sorunu” diye dayatmayı sürdürecektir. Büyük ihtimalle zaman içinde daha da fazla “dış desteği” arkasına alarak...
Bugüne kadar hükümete “Kürt açılımı” yapması için bastıranlar şimdi “Açılım yapacağız” dendiğinde bunu “devletin Kürt politikasının iflas etmesine” bağlıyorlar. Oysa hiç alakası yok. Bunun en önemli nedenlerinden biri AKP’nin yaklaşan 2011 seçimleri için projelerini çoktan yürürlüğe koyması. Güneydoğu’da DTP üstünlüğünü kırması için bu sorunun halledilmesi gerekiyor; bu konuda da gözü kara şekilde yürümesi, terör örgütü ve İmralı’daki Öcalan’ı muhatap alması bile “halkı biraz alıştırdıktan sonra” mümkündür... Ki haberlere bakınca neredeyse Öcalan’ın yakında milletvekili yapılacağını, hatta parti başkanı konumuna sokulduğunu düşünüyor insan... Burası Türkiye, “olmaz” demeyin, “olmaz” olmaz.
TEK EL OLACAK!
2011 seçiminden önce “Biz dindarız diğer partiler değil, özellikle de laik rejimi savunanlar değil” söylemleri, “laiklik dinsizlik anlamına gelir” benzeri yalan tarifler büyük ihtimalle yeniden had safhaya çıkacaktır. Zira Türk-Kürt bölünmesi ve bununla ilgili baskılar nasıl ki bazı partilere oy kazandırıp kaybettirebiliyorsa, laikliği yanlış anlatarak ve “dindar” ayrımı yaparak yürütülen dürüstlükten uzak siyasetin de kolaylığı ve aynı işlevi gördüğü “Türk usulü politika”da iyi anlaşılmıştır artık. Büyük cemaat ve tarikatlarla seçim ittifakı (!) yapmanın kazandırdığı da...
Ama işte bunların yapılabilmesi için Anayasa’nın değişmesi, Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir kısmının da Meclis (yani iktidar) tarafından seçilecek şekilde değişmesi, onların deyimiyle “demokratikleşmesi”, gerçekte ise “dinin siyasete alet edilmesi durumunda partilerin kapatılma korkusunun tümüyle ortadan kalkması” gerekiyor.
Gerçekleri anlatabilecek, halkı uyarabilecek herkesin, başta “iktidara bağımlı olmayan medya kesiminin” susturulması gerekiyor (ki o kesim sustuğunda artık tek ses duyulacak ve geri dönüşü asla mümkün olmayacaktır.)
Haksızlıklara çözüm için başvurulacak mahkemelerin de tamamen tek patrona bağlı olması gerekiyor.
İki ileri, bir geri adımlarla, hatta artık koşar adımlarla bu gelişmeleri izliyoruz.
2011 seçim sürecine girilmiştir!
Haberin Devamı

