Başbakan’dan konuşma bekleyen konular

21 Temmuz 2009

Devamlı mektup, telefon yağıyor Başbakan’ın “Bırakılan çocuk davulcuya gider” sözleri için... Çoğu; Başbakan ‘erkek arkadaşı olanların sonu budur’ veya ‘onlar ahlaksızdır’ mı demek istiyor” diye soruyorlar.Gerçekten de çocuklarının bu şekilde ölümüyle, Adli Tıp’ta olan sperm rezaleti gibi başka üzücü olaylarla, katilin hâlâ yakalanamayışıyla zaten üzüntüsüne üzüntü katılmış bir ailenin bir de “cinayetler, katliamlar duyuyoruz, anne baba olarak kendimizi de hesaba çekmeliyiz” gibi suçlamalarla karşılaşması dayanılır bir durum değil.Münevver Karabulut dil öğrenmek için 1 yıl Kanada’da kalmış, bir şey olmamış. Başbakan dahil birçok kişinin çocukları eğitim için Avrupa’ya, ABD’ye gidiyor, aileler bu çocukların başında nöbet mi bekliyor?Münevver Karabulut’un babası haklı olarak bu konuşmaya öfkeli bir cevap verdi ve “yapılanın büyük bir ayıp olduğunu” vurgulayarak şöyle dedi:“Sizin vazifeniz katilleri ortaya çıkarmak, Adli Tıp’taki kirli ilişkileri düzeltmek. Adli Tıp rezaletini nasıl görmezden gelirsiniz? Devlet benim kızımı lekeledi. Başbakan diyorsa ki ‘ya davulcuya, ya zurnacıya gider’, pekalâ kurumlar nereye gitti?”Büyük acısı olan bir babaya daha büyük acı vermek yerine, Başbakan’ın önce Münevver’in katilinin bulunması (nasıl aramadır ki aylar geçti) ve en ağır şekilde cezalandırılması için “bu davanın da savcısı olması” gerekirdi. Sonra, Adli Tıp’tan istifa eden Psikolog Doç. Dr. Ayten Erdoğan’ın anlattıklarına kulak vermesi; her gün minibüsler dolusu tecavüze uğramış çocuğun Adli Tıp’a geldiğini, Türkiye’de çocuk tecavüzünün çok yaygın olduğunu, tecavüzcülerle çocukların aynı araçta getirildiğini, “Nasılsın” diye sorulduğunda otomatik şekilde “İyiyim” diye cevap veren tecavüz mağduru çocuklara “ruh sağlığı yerinde” raporu verildiğini öğrenmesi, bu rezaletlerin yanında “sperm ve kanları karıştırma” skandallarının da yaşandığı Adli Tıp denen aciz kurumun acilen düzeltilmesini Cumhurbaşkanı el atmadan çok önce sağlaması gerekirdi.İstanbul gibi en özenle korunması gereken bir ilin Beyoğlu gibi en turistik semtlerinden birinde günün ve sokağın ortasında bir tinercinin bir turisti bıçakla kalbinden vurması vahşetinin nasıl yaşanabildiğini sorgulaması, bu başıboşluk nedeniyle Emniyet Müdürü’yle birlikte (yalnız Türkiye’nin değil) dünyanın karşısına çıkıp özür dilemesi gerekirdi.Neden İspanya’da, Fransa’da, Yunanistan’da ve hatta Fas’ta, Cezayir’de böyle olaylar olmuyor? (Bunu bilmek milletin hakkıdır? Aynı olayları her gün yaşamak, üzülmek ve dünyada hep kötü olaylarla anılmak zorunda mı bu ülke?)SİGARA ÖNEMLİ, VAHŞET DEĞİLAdaletsizlik, başıboşluk katlanılmaz bir boyuta ulaştı. Televizyon dizilerinin çoğunda cinayet, tecavüz, silahla bıçakla yaralama, kadına karşı şiddetin fazlasıyla yer alması yetmiyormuş gibi komedilerde bile kesme, öldürme, katliam, cinnet sahnelerinin gösterilmesi, dehşet verici olayların mizahla bağdaşabileceği, şakaya alınabileceği mesajını veriyor ama “sigara içilmemesi” kadar ciddiye alınmıyor.Böyle garip çelişki olur mu?Sonra Deniz Feneri davasının neden hâlâ açtırılmadığını, suçlu olduğu Alman yargısı tarafından delillerle kanıtlanan isimlerin neden hâlâ serbest ve “iş başında” oldukları en çok sorulan sorular arasında, Deniz Feneri neden unutturuluyor?Başbakan işte bu konularda konuşmalı, millet bunların açıklamasını bekliyor.Çünkü kimse çocuğunun başında nöbet tutamaz ama her vatandaş güvenli ve adil bir ülkede, bir hukuk devletinde yaşamak ister. Ve bu hakkıdır!*****HALİS TOPRAK’IN ÇOCUK TACİZİ!71 yaşındaki Halis Toprak’ın 17 yaşında bir kızla evlenmesinin Hüseyin Üzmez olayından ne farkı olduğunu da soruyor okuyucu... Bence maalesef fazla fark yok.Halis Toprak’ın çocuk yaşta (torunundan küçük) bir kızla evlenmesi, buna izin verilmesi; “babadan alınan özel izinle evlendi” denebilmesi devlet eliyle çocuk tecavüzüne icazet verilmesinden başka bir şey değildir.Kızın babası bile “Benim kızım çocuk, bana ‘ağır baskı altındayım’ dedi” açıklaması yaparken ve zaten ülkede 12-17 yaş arası kız çocuklara dedeleri yaşındaki sapıkların tecavüzü had safhadayken böyle bir evliliğe izin verilemez. Devlet eliyle böyle ağır bir suç desteklenemez.Buna susulduğu takdirde yakında 7-8 yaşındaki kızların dedelerle evlendirildiği Afganistan’a dönmemizi de kimse önleyemez.Bunu da “sigara kadar zararlı” bulmuyorlar mı yoksa?

Devamını Oku

Taş atma... Üstüne sıçrar!

21 Temmuz 2009

Biliyorsunuz hep söylerim; önce kendisine saygısı olmayanın sınırları, ölçüsü yoktur. Sınırları olmayan, belli bir düzeye, kaliteye sahip olmayanlar ise biraz sinirlendiğinde gerçek yüzü ortaya çıkar. Karşısındakini de kendi çamurunun içine çekmeye çalışır. Ne yazarlıkta farklıdır bu, ne de başka bir meslekte... Karakter bozukluğunun mesleği yoktur. Babanın, vezir olur olmaz kendisini yaka paça karşısına getirten oğluna “ben sana vezir olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” hikâyesindeki gibi aynen... Onun için aslında “Davul bile dengi dengine” sözünü dinlemek ve kendi düzeyindeki insanlarla muhatap olmak gerekiyor. Dinlemeyince bir başka özdeyişin doğruluğunu anlayıveriyorsun: “Çamura taş atma, üstüne sıçrar”... Biraz daha kızdırırsan aynı kafadaki bir güruhu da üstüne sıçratabilir. (Çoğu kez klân halinde oluyorlar.)IRKÇISIN, IRKÇISIN!Her neyse, karşımızda “Ama sen benim anneme Alman dedin, Türkçeyi bile konuşamıyor dedin. Bu nedenle ırkçısın, empati yoksunusun, sert ve katısın, hatta hatta bana göre Pamuk Prenses’teki taş kalpli kadınsın. Kendini de Cumhuriyet kadını sanıyorsun” diye duygu sömürüsü yapan, bir de üstüne “Sen Ermenilere, Yahudilere de bunu yapıyorsundur” diye yalanın iftiranın sınırını şaşıran bir saygısız, duygu istismarcısı var.Asla muhatap almayacağım, bulaşmak istemeyeceğim biri ama benimle ilgili yalanlarına da sessiz kalmak mümkün değil... Türkiye’nin en büyük gazetesinde yazan bir kadın yazar dünyanın en çok cinsel özgürlüğe sahip ülkelerinde bile görülmemiş şekilde (Playboy veya The Sun 3. sayfada görülebilir ama) soyunduğunda eğer “En büyük sensin başka büyük yok” tezahüratlarıyla karşılanır ve dünyanın en doğru, en doğal davranışı buymuş gibi tepkiler alırsa birileri de “İsteyen soyunur, hele de Alman geleneklerinin etkisinde yetişmiş, marjinal yaşam tarzını benimsemiş birinin soyunması kimseyi ilgilendirmez. Ama bunu dünyanın en doğru hareketi gibi empoze etmek yanlıştır” diyebilir. Ki ben dedim... Bu soyunmanın hemen arkasından tesettüre, çarşafa girip (bin kez tekrarlanmış gözlem türü) artık bir süredir gündeme gelmeyen “o mahalle, bu mahalle” kutuplaşmasını tekrar başlatırsa ki bunlar kendisinin de gururla açıkladığı gibi “konuşulsun, tartışılsın” diye yapılıyor, o da tartışılır. Hele en büyük gazetede günlerce yayınlanıyorsa elbette tartışılır... Ama işte kendine özgürlükçü bu “yazar” tartışana çemkirmeyi, yalan ve iftirayı gazetecilik sanmış. Türkiye’de seks ve çıplaklığa hâlâ garip bir açlıkla prim verilmesinin ve gazetesinin ticari nedenlerle doğal olarak koruması altında olmasının verdiği cesaretle Dubai’den veryansın etmiş (Irkçı n’olcak, Dubai dedi!!! Dövün Ruhat Mengi’yi dövün, dövün...)CISCIBLAK PRENSESŞimdi gelelim Erica Jong ve benzeri “cinsellik satan”, sevgilisinin yanında gaz çıkarmayı veya kusmayı “doğallık” olarak anlatan yazarları taklit ederek bilmeyene “özgün ve de özgür tarz” gibi yutturan yazarın (ki kendisi yalan da yazar, bkz. hakkımdaki Pazar yazısı) sözlerine...1- Annelere saygım sonsuzdur (tabii saygıyı hak edenlere... Etmeyenler de var, örneğin devamlı çocuklarını gündeme getirip her dem ‘saygın anne’ rolü oynayanlara duymam). “Farklı bir kültürden gelen kişi Türk gelenekleriyle değerlendirilemez” konusunu açıklamak üzere “mamisi Alman, Türkçeyi hâlâ Almanca gibi konuşuyor” demek asla ırkçılık değildir. Kaldı ki yazarın kendisi bizzat bana Alman duygularının ağır bastığını üstelik “dalgamı geçiyorum” sözleriyle beni şoka uğratarak anlatmıştır.2- Bu yazar daha önce Emin Çölaşan’ın kendisini aşağılayan yazısına karşılık “onu savunan tek yazar” olduğum için beni “Sana yaptıklarımdan sonra hâlâ beni savunuyorsun, inanamıyorum” diye telefonla aramış kişidir. Bugün “kimsenin annesine, babasına laf edilmez” diye ders veren saygısızın sadece yukardaki olayda değil, birçok kez yaptığı saygısızlıklardan dolayı benden köşesinde özür dilediği görülmüştür. Bu özürlerin hemen ertesinde kadın meslektaşının “eşini, ailesini öne sürerek” başka küstahlıklar yaptığı da... (Ruhat Mengi’ye sataşmak iyi gelir bunlara...) 3- “Empati” dediği ise herhalde “inancım için örtünüyorum” düşüncesiyle (ki bu konudaki tek tartışma “kamusal alan” yasağı ve “kadın kıyafeti üzerinden siyaset” yapılmasıdır) tesettüre giren kadınların giyimiyle dalga geçmesi olmalı. Doğru, empatinin (!) bu boyutu bende yoktur. Herkesin giyim tercihinin, inancının sadece kendisini ilgilendireceğine, alay konusu yapılamayacağına inanırım.4- “Pamuk Prenses’teki taş kalpli kadın” benzetmesine, “sert ve katı”lığa gelince. Ben taş kalpli kadın olunca, kendisi de Pamuk Prenses oluyor zahir. (Bir dakika müsaade, gülme krizim tuttu...) Evlendiği güne kadar panter gibi herkese saldıran, evlenince hepsini unutup kuzu kesilen cıscıblak prenses... İyi de Pamuk Prenses soyunmaya, cinsellik satmaya gerek duymayan, iyi kalpli bir prensesti. Peki bu patetikliği sergileyen kişi acaba bugüne kadar başkalarına hangi iyilikleri yapmış, örneğin kaç kişinin hayatını kurtaracak yardımlarda bulunmuş?DUBAİ’DEN GAZELGüldürmesin insanı da gözlerini neden ya gözlük, ya da perçem altına gizlemek zorunda kaldığını, karşısındakilerin gözlerine neden bakamadığını anlatsın. İnsanların gerçek karakterini ancak onları yakından tanıyanlar bilir, dış kapının tokmakları değil. Amaa... Ben Cumhuriyet kadınının ta kendisi olduğum için (okuyucu ve izleyicinin kararıdır, binlerce mail arşivde) ve Dubai’de değil ülkemde yaşadığım, onun ve rejiminin korunması, değerlerinin korunması büyük önem taşıdığı için yalanların, yanlışların doğru gibi yutturulması halinde, gençlere “her rezalet geçerlidir, bir gün nasılsa bunları unutturacağınız konuma gelirsiniz” mesajları verilmesi halinde veya sınırsız terbiyesizlik halinde katı ve sert olabilirim. Bu özelliğimden de çok memnunum.Değerleri ısrarlı çabalarla kaybettirilen bir toplumda, yazısında mastürbasyonunu anlatanlara bile “aman ne şeker özgürlük bu böyle” denen bir toplumda anlaşılamayabilir de. Hafızalar zayıf, ölçüler kayıptır nitekim!

Devamını Oku

Üzerinize gelenler kim?

19 Temmuz 2009

Biliyorsunuz Başbakan Erdoğan Konya’da yine enteresan bir konuşma yaptı, aslına bakarsanız Başbakan’ın konuşmadığı zamanlar o kadar az ki ve her seferinde o kadar çok kuruma, kişiye çatıyor ki medyanın gündemi sürekli onun konuşmalarıyla doluyor.Burada da hem HSYK’da savcı atamaları ile ilgili çekişmeye değinmiş, hem yine Atatürk ilkelerine, rejime bağlı partilere çatmış, hem de yeldeğirmenlerine saldıran Don Kişot gibi bilinmeyen düşmanları hedef almış.Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Adalet Bakanı ile Müsteşarı’nı çıkarmamakta ısrar eden, böylece HSYK’nın iktidardan bağımsız karar almasını bilinçli olarak engelleyen bir hükümetin bu baskıyı değil de HSYK üyelerinin kararlarını gündeme getirmesi enteresan değilse nedir?Önce israfı kesin!Atatürkçü olmakla “Türkiye’nin dört bir yanını ağlarla örmek” arasında (burada da 10. Yıl Marşı ile ince bir alay mevcut) ne ilişki var? Ayrıca AKP zaten daha önceki hükümetler beğenilmediği için tercih edilmemiş miydi, bu durumda ülkeyi “ağlarla örmek” zaten onun görevi değil midir? Vergilere yüklenip her icraatları için halkı mağdur edeceklerine israfı kısmak (örneğin; seçimlerde devlet kaynaklarını partilerinin propagandası için kullanmamak, yeni pahalı uçaklar almamak) görevleri değil midir?Ve tabii “7 yıl boyunca milletin iradesini, tercihini yok saymaya çalıştılar, emanetimizi gasp etmek isteyenler oldu. Emanetimiz üzerinde vesayet kurmak isteyenler oldu ama güçlü AKP iradesini görünce geri vitese taktılar” sözleri... 7 yıl boyunca her istediğini yapan, devletin tüm kurumları ve sorumluları üstünde (Meclis Başkanı dahil, RTÜK, yargı dahil) baskı kuran, Deniz Feneri gibi mutlaka açılması gereken uluslararası bir yolsuzluk davasını bile açtırmayan ve “asıl failler” denilen isimlerin hepsine dokunulmazlık sağlayan, istediği insanı ise “rektör, gazeteci, sivil toplumcu” demeden cezaevine tıktıran bir iktidarın hangi iradesini, kim yok saymaya çalışmış, kim emaneti gasp etmek istemiş belli değil... Tam “yeldeğirmenleri” meselesi yani...Yargının iktidara bağlanmasıYüksek Mahkeme kararları tam aksine yargı üzerinde (ki bağımsız yargının olmaması demokrasiyi ortadan kaldıracak, vatandaşı çaresiz bırakacak en önemli sorundur) siyasi iktidar vesayeti olduğunu gösteriyor. Ama pardon “yüksek yargının demokratikleşmesi (!) ve özellikle Anayasa Mahkemesi’nin de iktidara bağlanması” gerekiyordu değil mi, unutmuşum...Yüksek yargı işe yaramaz (!) önemli olan başında Adalet Bakanı’nın bulunduğu yargıdır onlara göre...Burada Başbakan’ın söz ettiği “vesayet, emaneti gasp etme” benzeri sözler için tek somut adres 27 Nisan muhtırasını yalnız başına, sadece kendi kararıyla yazdığını söyleyen emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tır. Şu ana kadar Ergenekon soruşturmasında başka bir somut suçlu belirlenmediğine göre Erdoğan’ın sözleri sadece onu işaret etmektedir.O zaman neden bu “e-muhtıra” ve Büyükanıt soruşturmaya dahil edilmiyor, neden özenle “dışarda” tutuluyor? Bu soruyu uzun süredir soruyoruz ama nedense her konuda konuşan Başbakan ve yardımcıları bu konuya hiç mi hiç değinmiyorlar. Acaba neden? Neden? Neden?

Devamını Oku

Türkbükü’ne vurma modasıı!

18 Temmuz 2009

Sivas’ta Madımak Otel’de 37 kişiyi vahşice öldürmüşlerdi, Sivas’ı atalım.Mardin’de düğünde katliam yapıldı, Mardin’i de atalım.Bahçeşehir’de bir genç kız hunhar bir cinayete kurban gitti, Bahçeşehir’i yok edelim.Güneydoğu’da işlenen cinayetlerin haddi hesabı yok, o bölgeyi toptan atalım gitsin...Bu nasıl anlayıştır, ne saçmalıktır yahu? Bodrum gibi ülkenin en güzel, en turistik, en otantik kentlerinden birine karşı yıllardır medya savaşı açılmış gibi. Artist, manken, sosyete özentisi birkaç dejenere tipin (elbette artist ve mankenlerin hepsi değil, medyatik olma meraklıları) her yıl neredeyse anadan doğma soyunarak, tangalarıyla meme, popo saçarak magazinci avına çıkmaları, saçma sapan özenti yaşantıları yüzünden dev bir alana yayılmış koskoca tatil beldesine “Bodrum değil, bed room” diyenler bile oldu.İngiliz’in, Alman’ın yüzlercesinin gelip ev aldığı, köyler kurduğu, yerli turistlerin de çoğunun tercih ettiği, bir başka ülkede olsa baştacı edilecek bölge kendi medyamız tarafından karalandı, kötülendi. Özellikle de gençler tarafından daha çok tercih edilen Türkbükü’ne taktılar. Neymiş efendim; eğlence varmış, yüksek sesle müzik çalınıyormuş ve son olarak da orada bir cinayet işlenmiş... Bu nedenle sefil, sefih bir yermiş... Yok canım? Kara çalmak o kadar kolaysa İstanbul’un Boğaz’ında da eğlence, müzik var, İzmir’de de, Antalya’da da... Atalım hepsini, karalayalım gitsin...Tatil yerlerinde, turistik kentlerde elbette müzik, eğlence olacak, bir ses ölçüsü koyarsınız, güvenliğin doğru dürüst yönetilmesini sağlarsınız olur biter, eğlenceyi de mi baskı altına alacaksınız?MARİNA, KOCADON, SHİP AHOYÇıplakları, ikoncanları, dejenere yaşayanları tenkil edecekseniz edin, diyecek yok (gerçi bu arada denize giren, güneşlenen kadınların sadece göğsü ve poposu ile ilgilenen, deniz kenarında bile röntgenci gibi çalışan ve uzaktan teleobjektifle habersiz yakın çekimler yapan bazı magazinci arkadaşların rolünü de unutmamak lazım, bu tartışılmayacak mı?).. Toplumun gençlerine de ölçüyü şaşırttılar. Modacılar bile genç kızların dekolte isteğiyle baş edemez oldu. Kızların yaşantısıyla erkeklerinki arasında hiçbir fark kalmadı... Ama, toplasan 200-250 kişiyi geçmeyecek bir özenti kitle için koskoca bir kenti lekelemek de ancak budalaların yapacağı iştir.Bodrum hâlâ aksi yöndeki tüm çabalara rağmen otantik, romantik, huzurlu havasını koruyor. Köyleri köy olmaktan çıkaramadılar, köy pazarlarının olağanüstü güzellikteki doğallığını, içtenliğini, tertemiz koylarını değişime uğratamadılar. Bodrum ve Yalıkavak marinalarının cıvıl cıvıl mağazaları, yerli yabancı turistlerin akın ettiği restoranları, harika yemekleriyle Marina yolundaki “Kocadon”, Gündoğan’ın çıtır çıtır tekir balığı ile ünlü Reana’sı (Remziye Ana), Küçükbük’ün ünlü mantıcısı Sacide... Ve tabii Türkbükü’nde müziğin, eğlencenin en kalitelisini bulacağınız, sabaha kadar eğlenebileceğiniz, yıllardır gençlerin vazgeçilmez mekânı olan Ship Ahoy... Biraz daha büyük gençler (!) için Divan Palmira... Sahil boyuna dizilmiş balıkçılar, lokmacılar... Bu kadar güzelliği bir arada bulmaktan büyük şans olabilir mi?İsteyen istediği kadar Bodrum’a kötü imajlar yakıştırmaya çalışsın, dinlenmek ve biraz da eğlenmek için daha ideal bir köşe düşünemiyorum. İster Gümüşlük’de sessiz sakin seyredin gün batımını, ister Türkbükü’nde eğlenerek... İkisinin de benzeri yoktur!(Not: Türkbükü’nde tenkit edilecek şeyler de var tabii; bunlardan biri güzelim köy yoluna asfalt dökerek mahvetme işgüzarlığı, zevksizliği... Yalıkavak’ta ise güzelim köyü taş yığınına çeviren çirkin ve kocaman yapılar... Yazık oldu!)

Devamını Oku

Yeni RTÜK başkanı ve tarafsızlık!

17 Temmuz 2009

Deniz Feneri davası henüz Türkiye’de açılamadı, bu gidişle sonsuza kadar da açılabilecek mi belli değil ama (Erdoğan’ın “ İyi bir arkadaşımızdır” dediği) Rtük eski Başkanı Zahid Akman hakkında Frankfurt Savcılığı tarafından “evrakta sahtecilik” suçundan yeni bir dava açıldı.Suçun karşılığı Alman ceza hukukuna göre 5 yıla kadar hapis, “kamu yetkilisi” tarafından işlenirse 10 yıla kadar hapis cezası imiş. Eh, girmek için çırpındığımız AB’de sahtekarlık, dolandırıcılık suçları bizdeki gibi cezasız bırakılmıyor tabii, onlar “iyi arkadaş” filan dinlemiyorlar.Bu arada Zahid Akman da Türk basınına “haberci etiği” üzerine ders vermekle, broşür bastırmakla meşgul olduğuna göre şimdi bir ders de Alman yargısına hazırlaması gerekecek. Artık onlara da “yargı etiği” üzerine broşür bastırır herhalde.Düşünebiliyor musunuz, onların “yüzyılın en büyük bağış yolsuzluğu” dediği soyguna bile Türkiye’de henüz dava açtırılmadı, iktidar tarafından korumaya alındı, orada ise son “belge tahrifatı”nın davası görülüyor.Öte yanda Zahid Akman’dan boşalan RTÜK Başkanlığı’na, Kurul’daki çoğunluk AKP’li üyelerden oluştuğu için AKP kontenjanından olan (ve Yeni Şafak yazarı) Davut Dursun seçilmiş. Aslında tarafsız ve düzgün bir denetim yapılabilmesi için “bağımsız, özerk bir kuruluş” olması gereken Radyo Televizyon Üst Kurulu adeta bir meclis kuruluşu gibi… Hangi parti çoğunluğu ele geçirmişse onun elinde… Şimdi artık sıra Anayasa Mahkemesi’ne geldi, orada da aynı sistemi istiyorlar, başardıklarında tam demokrasi (!) olacak.Tabii ki insanların belli siyasi görüşleri olacaktır ama böyle önemli görevlerin gereği olan bağımsızlığın, tarafsızlığın sağlanması da şarttır, bunun lamı cimi yoktur. Yani Başbakan’ın ve AKP’nin TBMM Başkanı Köksal Toptan’a “tarafsız davranmaya çalıştığı” için bozulmaları aslında hem demokrasi adına bir skandaldır hem de bağımsız olması gereken RTÜK ve benzeri diğer kurumlar için örnek ve ipucudur.Yani bir hükümet parti tutmaması gereken TBMM Başkanı’na “taraf tutmadın” diye kızıyorsa, hukukla, yargıyla ilgili bir konuda; “çok önemli ama hileyle çıkarılan yasa” konusunda görüşünü açıklaması en doğal hakkı iken Yargıtay Başkanı’na “siyasetçi gibi görüş açıklayamazsın, sus” diyor ama öte yanda en bağımsız olması gereken kurumların başına kendi adamlarını, hem de militan denecek kadar taraflı adamlarını koymaya çalışıyorsa ortadaki sakat demokrasi artık gözden kaçamaz durumdadır.Tabii burada Başbakan Erdoğan’ın AKP il kongresinde (yine “size ne ya benim kongremden” der mi acaba) CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne gidişini eleştirmesini de unutmamak lazım. “33 kere gittiler, Cumhuriyet tarihinde benzeri yok” diyor ama bir parti “Anayasa’ya uygun bulmadığı yasalar ve girişimler için” isterse 133 kere de AYM’ye gidebilir. AYM’ler bunun için vardır. Ayrıca Cumhuriyet tarihinde AKP gibi rejimle ve devlet kurumlarıyla devamlı kavga halinde bir başka partinin de görülmediğini unutmamak gerekir.Yeni RTÜK Başkanı Davut Dursun’un “laik rejim” hakkında yazdıklarına bakılırsa; ki laiklik uygulamasının Türkiye’nin geleneklerine uymadığı, halkın taleplerine aykırı olduğu, Cumhuriyet yönetimlerinin dayatması ile konduğu ve hatta “Hristiyan-Batı toplumlarına uygun ama Müslüman toplumlarına uygunluğunun tartışmalı olduğu” gibi görüşleri var, bu görüşlerle RTÜK Başkanlığı’nı hiç şüphesiz “hükümetle büyük uyum içerisinde” götüreceği beklenebilir.YİNE LAİKLİK YANILTMACASIHer ne kadar laiklik, yani “devletin tüm inançlara eşit mesafede olması, belli bir dinin kurallarının, uygulamalarının, ayrımcılığın devlet işlerine karıştırılmaması, devletin tarafsızlığı ve vatandaşların -hangi din ve inançtan olursa olsun- baskıdan uzak tutulması” sadece Batı toplumlarına veya Hristiyan toplumlara özgü bir sistem değilse de (her din ve inançtan insan devlet alanları, görevleri içinde kendi ibadetini, kıyafetini uygulayabilmek ister ama laiklikte hiçbirine ayrım yapılmıyor) Doç. Dr. Dursun laikliğe iktidarın da benimseyeceği “kendine özgü bir tanım” getirmiş.“Kendine özgü” çünkü laiklikle ilgili evrensel hukuk Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ve AİHM kararlarında da açıktır. Bunun herhangi bir din veya ülkeye özgü olmadığı bellidir. Ama işte bu ve benzeri görüşler, onları yazan kişinin rektör, RTÜK Başkanı gibi görevler için tercih edilmesini sağlayabiliyor, etkili olabiliyor.Besbelli ki bundan sonra laik rejimle çekişmeler, laiklik tanımını değiştirme çabaları daha da yoğun olarak sürecek… Dediğim gibi yakında sıra “Anayasa Mahkemesi üyelerini AKP’nin seçmesi”ne gelecek. Sonra da Anayasa’da istenen her değişikliğin “engelsizce” kabulüne… Türkiye bugüne kadar yaşadıklarımızdan çok daha zor bir sürece girmek üzere.Her şeye rağmen yeni RTÜK Başkanı’nın tarafsızlığını koruyabilmesini, siyasi etki altında kalmadan görevini yürütmesini umarak ‘hayırlı olsun’ diyorum. *** Burhan Kuzu seçilmezse şaşarım! Başbakan Erdoğan ile TBMM Başkanlığı’na yeniden aday olmak isteyen Köksal Toptan görüştüler.Kimi “Erdoğan ona destek vermedi” diye yorumladı görüşmeyi, kimileri ise “Toptan, olumlu cevabı aldı, tatile gitti” diye...Burada doğru yorum büyük ihtimalle birincisi olacaktır. Çünkü her ne kadar Meclis Başkanlığı “tarafsız” bir konumu olsa da, Başkan’ın yorumlarında “partisinden bağımsız olarak doğruları belirtmesi” gerekse de AKP geleneğinde tarafsız davranan biri yerinde bıranamaz. Bırakın Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davası, türbanla ilgili anayasa değişikliği sırasındaki tarafsız tutumundan rahatsız olmalarını, sadece “belge denilen fotokopi” için bir hukukçu olarak söylediği “bu haliyle belge denemez, aslı bulunmalı” sözü veya askerlere sivil yargı yolunu açan emrivaki yasa için “keşke Meclis’ten gündüz geçirilseydi ve herkesin kabul edeceği bir metin olsaydı” sözü bile bir daha Meclis Başkanı yapılmaması için yeterli sayılabilir.Hele de karşısında Burhan Kuzu gibi her zaman kuzu kuzu “partisini ve genel başkanını mutlu edecek görüşler” bildiren bir aday varken...Bu mesele parti ile ters düşmek filân değildir, zira Meclis Başkanı’nın da Cumhurbaşkanı gibi siyasi taraf tutmaması gerektiğini hepsi iyi bilirler. Mesele “hangi şart altında olursan ol genel başkanının ağzının içine bak, emrinden çıkma” meselesidir.Köksal Toptan’a yeniden başkanlık için destek verirlerse en çok ben şaşıracağım. Keşke şaşırsam, devletin her kurumunun, her sorumlusunun baskı altında tutulduğunu göreceğime buna dünden razıyım.

Devamını Oku

Bu istifalar size ne anlatıyor?

16 Temmuz 2009

Yıllardır “mesele türban veya masum bir muhafazakarlaşma, dine daha çok önem verir hale gelme değil, mesele Türkiye’nin Araplaştırılması, bunun yanında bütün kurumlarıyla tek elden idare edilir hale getirilmesi, fark ettirmeden yavaş yavaş bir baskı rejimine dönüşmesidir” diyenler haklı çıkıyor.Kemal Kılıçdaroğlu, AB Komiseri Diego Mellado’ya yargının siyasi bağımlılığından söz etmiş ve “Bir yargıç ‘üzerimde kurumsal baskı var’ diyerek davadan çekildi, siz hiç bu baskıyı kim yapıyor diye sordunuz mu” demiş. Son derece yerinde bir soru, çünkü hem AB Türkiye’de hızla artan baskıları, önemli konuları ya fark etmiyor ya da görmezden geliyor ve alakasız konularda uyarı yapıp duruyor, hem de devamlı olarak sadece iktidar partisi AB’ye sızlanıyor, şikayette bulunuyor.Yargının iktidar baskısında olduğunun en açık örneği Ergenekon soruşturmasında, örneğin Türkan Saylan olayında, birçok ismi önce tutuklayıp sonra suç iddianamesi hazırlamalarında görüldü. Arkadan yargıcın “baskı altındayım” diyerek istifası geldi.Dün YÖK üyesi Bülent Serim’in “YÖK artık görüş almaya gerek duyulmadan, merkeziyetçi bir anlayışla yönetiliyor. Başkan, Genel Kurul yetkisindeki konuları önceden ‘sanki Kurul’dan kabul edilmiş gibi’ basına açıklayabiliyor. Rektör seçiminde bile siyasal yandaşlık aranıyor ve bu rektörlerle oluşturulan yönetimler cumhuriyetçi öğretim üyelerinden öç alma gruplarına dönüşüyor” diyerek istifa ettiğini duyduk. Bu istifada YÖK Başkanı’nın henüz Kurul’da görüşülmeden basına yaptığı “Farklı katsayı uygulaması kaldırılacak” açıklaması ve Başkanvekili’nin “Kur’an kursları cemaat ve tarikatlara bırakılmalıdır” açıklaması önemli rol oynamış. (Diyanet İşleri’nin kontrolünde olması onları neden rahatsız ediyor acaba?)Yargıç “baskı altındayım” diyor ayrılıyor, YÖK üyesi “baskı altındayım” diye ayrılıyor, Adli Tıp Kurumu’nun kadın psikologu “ağır baskı altındayım” diye istifa ediyor. Hükümet bir rektör adayı için “Biz onu şu sebepten rektör yapmadık” diyerek bu kararı bile kendisinin verdiğini açıklayabiliyor.Kısacası ülkede bugüne kadar görülmemiş bir “yürütme baskısı” olduğu apaşikar ortada...Burada sorulacak soru; “bağımsız isimlerin her kurumdan kaçırtıldığı bir ortamda elde hâlâ bir çözüm kaldı mı” sorusudur. Bilmem ki cevabı var mı? Yoksa o noktayı da geçtik mi? *** Garip benzerlik!İki üç gün önceki “dünya gündemi”nde ilk haberdi: “İran’da artık savaş halk ile liderler arasında değil, ayetullahlar arasında... Geçen ayki seçimlerden sonra patlak veren olaylarda, İran’ın dinî lideri Ayetullah Hamaney ve Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’a karşı halkı tutan, ülkenin en saygı duyulan din adamlarından, Humeyni’nin yerine geçmesi beklenen ve devrimin büyük isimlerinden Ayetullah Hüseyin Ali Montazeri mevcut rejime karşı fetva verdi. Şu anda İran’da adalet prensiplerinin değil, dikta prensiplerinin uygulandığını, şu anki liderlerin ülkeyi yönetmek için uygun isimler olmadığını söyleyen Ayetullah Montazeri’nin verdiği fetva, İslâm devriminden sonra kurulan rejim için bir dinî liderin verdiği en sert fetva olarak yorumlanıyor...” Garip ama İran devrimini yapan isimlerden biri olan Ayetullah Montazeri’nin verdiği bu sert fetva listesini okurken bazı maddelerin bizim ülkemizdeki tabloyu hatırlattığını fark ettim yine... Biliyorsunuz kafam çapraz çalıştığı için istemli istemsiz devamlı karşılaştırma yapar. Bakın hangileri:- Masum insanlara karşı operasyon düzenlemek, baskı altına almak ve sokaklarda onları dövmek. (Ergenekon operasyonlarında çok yapıldı, 1 Mayıs’ta ve gösterilerde polis dayağı yiyen çok oldu, polis dayağı masum vatandaşlara karşı hâlâ sürüyor.)- Şeytani işler yerine doğru işler yapılması için akıl veren insanların aşağılanması, baskı altına alınması, tutuklanması. (Yolsuzluklara tepki gösterenlerin, pankart taşıyan veya siyasetçilere sorunlarını bildirenlerin aşağılanması, baskı altına alınması burada da var.)- Medyaya yapılan sansür. (Bağımsız medyaya karşı halkı boykota çağırmak, haksız ve yıkıcı vergi cezaları.)- Göstericilere “yabancı ajanı” ya da “paralı askerler” denilmesi. (Hatırlayınız Cumhuriyet Mitingi’ne katılanlara “bindirilmiş kıtalar” denmesi, orduya maledilmesi, şu anda bile aynı iftiraların muhalefet partisi ve hükümeti eleştiren herkes için sürdürülmesi.)- İnsanlar hakkında yalan yanlış iftiraların atılması. - İnsanların güveninin kötü kullanılması.Ne dersiniz, sizce de benzerlik yok mu?

Devamını Oku

Büyükanıt’ın muhtırası neden dokunulmaz?

15 Temmuz 2009

Gerçekten çok enteresan bir çelişki var ortada, gözden kaçacak gibi değil... Hükümet ile yandaş medyası ve akademisyenleri (ne acı bir durum), devamlı ordunun her an darbe yapabileceği veya bir şekilde siyasete karışacağı iddiasındalar... Bu ihtimali kesinkes ortadan kaldırmak için başlatılan Ergenekon operasyonları yıllardır bitmek bilmiyor, suçlu-suçsuz bakılmadan insanlar içeri atılıyor, yasalar çıkarılıyor, Genelkurmay Başkanı’na bile “seni de biz yargılayabileceğiz, ona göre” türünden gözdağı veriliyor, “ordunun da patronu biziz” mesajları gönderiliyor vs. vs...Ama darbelere ve her çeşit ordu müdahalesine bu kadar karşı olan, memleketteki bütün sorunları bir yana atarak aylardır ordu ile kavgaya kilitlenen hükümet (+ medyası ve akademisyenleri) nedense Orgeneral Büyükanıt’ın 22 Temmuz seçimi öncesinde verdiği, yalnız AKP’yi değil bütün ülkeyi ilgilendiren ve şoka uğratan, seçim sonuçlarını etkileyen “e-muhtıra”yı ağızlarına bile almıyorlar. Sanki darbeye, muhtıraya karşılar ama sadece Büyükanıt’tan gelirse “karşı değiller”miş gibi... Sanki o muhtıranın diğerlerinden farklı bir anlamı varmış gibi... Ve tabii bu muhtıradan 1 hafta sonra Dolmabahçe’de gerçekleşen “Erdoğan-Büyükanıt buluşması”nda nelerin konuşulduğu konusu da var.Şimdi... Madem ki ordunun siyasete müdahalesi, darbe senaryoları bunca zamandır ülke gündemini tıkıyor, başka hiçbir konu konuşulamıyor o zaman neden bu “e-muhtıra”nın hesabını sormuyor, hatta hiç ağzınıza almıyorsunuz demez misiniz? Ben diyorum işte, hatta aklımdan çıkmıyor desem yeridir. Hem bu muhtıra, hem de o görüşme... Hiç değinilmediği, adeta ona da “dokunulmazlık” verildiği için iki olay arasında bir bağlantı, bir anlaşma varmış gibi geliyor. Daha fazla detaya inmek istemiyorum ama milyonlarca vatandaşın da bu olayların soruşturulmasını, ortaya çıkarılmasını istediğine eminim.Bu ne inat, ne çelişki?Peki, her konuda “demokratikleşme”den söz eden, Ana Muhalefet Partisi’nin “yalan söylenerek çıkarılan ve bağımsız yargı olmadığı için de kesinlikle sakıncaları bulunan” yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmesinin bile antidemokratik olduğunu iddia eden (ki en demokratik hakkıdır) hükümet, demokrasinin birinci şartı olan “bağımsız yargı”yı sağlamamakta acaba neden bu kadar inat ediyor?Önce bunu sağlamayı, sonra da demokratikleşmeye kesin bir darbe vuran ve bugün hâlâ ordunun darbe iddialarıyla karşı karşıya bırakılmasına sebep olan “e-muhtıra”nın hesabının Büyükanıt’tan sorulmasını acaba neden istemiyor? Demokratikleşmenin tek şartını “orduyu kendine bağımlı hale getirmek” zannedenlerin şu üç konuyu: bağımsız yargı, Büyükanıt muhtırası ve Dolmabahçe görüşmesinin soruşturulmasını acilen sağlamaları gerekiyor. Bu dev çelişkiler ortada durdukça kimseyi demokrasi lafları ile oyalayamazlar. *** Bilirse Vali bilir... Bir de Evren!Hatırlayacaksınız Bolu Valisi Halil İbrahim Abant toplantısında devletin valisi olarak devletin kurumlarına çatıp durmuştu, şimdi (bakan olmaya kesin kararlı) daha da ileri gitmiş ve Milli Güvenlik Kurulu ile Askerî Yargıtay’ın kaldırılmasını, Genelkurmay Başkanlığı’nın da Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasını istemiş. İyi ki “Milli Savunma Bakanı’nı Genelkurmay Başkanı yapalım olsun bitsin” dememiş, onu da diyebilirdi. Ağız bu, torba değil ki büzesin... Yargıyı Adalet Bakanı ile müsteşarına bağlı tuttukları ve hâlâ “bağımsız yargı” deyip durdukları gibi TSK’yı da hükümete bağlarlar, olmaz olmaz demeyin yakında Savunma Bakanı’nı da başına getirirler sorun biter.MGK’ya da gerek yok. hükümet “milli iradenin tek ve mutlak temsilcisi” olarak ne güne duruyor, tüm kararları tek başına alır, tüm kurumları kendisi temsil eder, adı da yine DE-mokrasi olur.Vali Bey bir de “12 Eylül’ün yanı sıra 28 Şubat’a karışanların da” yargılanmasını istemiş. Hükümete yaranma çabasının sınırı yok yani, her taşı kaldıracak.İyi de Vali Bey, 28 Şubat’ta kararlar sivil ve askerî tarafların bulunduğu MGK’da alındı, Erbakan ve Çiller altına imzalarını attılar. Muhalefet şerhi filan koymadılar, bir suç duyurusu olmadı. Yani kararların baskı altında alındığına dair hiçbir işaret yoktu. Oysa hükümet istese imzalamaz, karşı çıkar veya en azından muhalefet şerhi koyabilirdi, değil mi? Bunlar olmadığına göre 28 Şubat yargılaması istemek veya buna “post modern darbe” filan demek hiçbir anlam ifade etmez.Neymiş demek ki, bir vali önce hafızaları tazeleyip sonra konuşmalı imiş...Kenan Evren ise “En çok Baykal’a bozuldum, 27 Mayıs’a alkış tutmuştu; şimdi 12 Eylül yargılansın diyor. Bunu söyleyenler önce oturup 11 Eylül’ü hatırlasınlar” şeklinde bir konuşma yapıt geçenlerde.Baykal 27 Mayıs’a alkış tutalı 49 yıl oldu, insan gençken hata yapabilir. Ayrıca “11 Eylül’ü hatırlasınlar” diyen biri neden “26 Mayıs’ı hatırlasınlar” demiyor. Eğer birilerinin darbe zemini hazırlamak için ülkede anarşi ortamı yaratması darbeye “makul neden” oluyorsa bu ortamı hazırlamanın her zaman bir yolu vardır ve 26 Mayıs da yeterli neden sayılabilir. Onun için efendim “11 Eylül’e bakmak” asla ve asla kabul edilemez.“Zaman aşımı” meselesine gelince... Her yorulduğu yere bir han kuran, her istediği konuda bir yasa çıkaran hükümet bunu da hemen bir yasa ile ortadan kaldırabilir.Haydi, görelim demokrasi samimiyetini, yargılansın 12 Eylül darbesi ve 27 Nisan muhtırası... Bekliyoruz.

Devamını Oku

Harika bir teklif: ‘Avrupalılaşalım’

14 Temmuz 2009

Bir ülke düşünün ki eğitimi bitme noktasında; öğrenci seçme sınavında 30 bine yakın öğrenci “sıfır” puan almış. Bir ülke düşünün ki devlet memuru seçme sınavı olan KPSS’de bile kopyadan soru dağıtmaya kadar her tür yolsuzluk yapılabiliyor.Bir ülke düşünün, trilyonluk yolsuzluklar ve israflar batağında iken, siyasetçi ailelerinin refahı en zengin G-8 ülkelerinde bile görülmezken, işçi emekli aylıklarına yapılan zam günde bir simit parası etmiyor. Ve aynı ülkede YÖK öğrenci harçlarına büyük zamlar yapıyor. (Acaba 1500-1600 TL maaşı olan ve iki üç çocuk okutan ailelere nasıl bir çözüm önermekteler?)Ama bir yanda “yüzyılın en büyük bağış yolsuzluğu” denen olayın davası bile açtırılmıyor. Öte yanda “demokratikleşme” nin dilden düşürülmediği bu ülkede demokrasinin olmazsa olmazı olan yargı hükümet baskısı altında tutuluyor, suç işlemiş (veya işleyen) kişiler milletvekili dokunulmazlığı arkasına saklanarak devleti yönetiyorlar.İşte bu kadar çok yanlışın, adaletsizliğin bulunduğu, vatandaşın ne yapacağını, nasıl yaşayacağını şaşırdığı ülkede o “devlet yönetenler” haksızlığa, hukuksuzluğa, çaresizliğe çare olacaklarına devamlı “darbe polemikleri” üreterek mutlaka bir yerden “darbe yapacaktı” suçlaması yapıştırmaya çalışarak devletin ordusuyla uğraşıp duruyorlar.Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal son derece doğru bir teklifte bulunmuş:“Askerler 2002’den bu yana siyasete hiç müdahale etmediler. (Büyükanıt’ın e-muhtırası dışında. Bkz aşağıdaki not) AKP hükümeti her istediğini yaptı. Madem ki Avrupa’yı, AB’yi istiyorsunuz, gelin yönetimi AB standartlarına getirelim, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Adalet Bakanı ile müsteşarını çıkaralım ve yargıyı bağımsızlaştıralım. Dokunulmazlığı kaldıralım. Özerk vergi idaresi yaratarak ’iktidarların vergi yetkisini baskı yöntemi olarak kullanmasına’son verelim. Gelir idaresi özerkleşirse basına akıl almaz cezaları yazdıramazsın” demiş.İşte Türkiye’de AB ölçüleri isteyen, demokratikleşme isteyenler için gerçek demokratikleşmenin can damarı üç nokta bunlardır. Ancak bunlar sağlandığı zaman yargı korkusuzca, baskı altında kalmadan kararlarını verir, toplum adalete güvenebilir... Haklarında yüzlerce suç dosyası olan milletvekilleri yargılanır ve aynı zamanda Türkiye’nin Meclis’i, milletvekilliği “suçluları adaletten kaçıran bir kurum” olmaktan çıkar. Ülkeyi suçlular yönetemez. Medya iktidarların hoşuna gitmeyen, onlarla ilgili gerçekleri açıklayan haberler yaptığında “hiç yoktan var edilen ve yıkım denecek yükseklikte vergi borçları” ile susturulamaz. Rakip gibi görülen “iktidardan bağımsız medya grupları” siyasetçi intikamına terk edilmez.İşte ancak bu durumda demokratik ve laik rejim kendi kendini koruyabilir. Vatandaş ancak bu durumda gelecek korkusu olmadan yaşayabilir. Demokrasinin olmazsa olmazları ortadan kaldırılınca onun adı da artık demokrasi değil baskı rejimi oluyor. Lâf ile peynir gemisi yürümez, nabza göre şerbet sözlerle gerçeği ayırmak zorundayız.NOT: Deniz Baykal Org. Büyükanıt’ın e-muhtırasına değinmemiş. Tamamen ve tek başına Büyükanıt’ın sorumluluğunda olan bu muhtıranın ve Dolmabahçe buluşmasının soruşturması mutlaka yapılmalıdır.*****İbretlik ceza bu olmalı!Çocuk tecavüzcüsü Hüseyin Üzmez daha baştan tutuklanmalıydı zira “ağır suç” apaşikâr ortadaydı ama insanların telefon konuşmaları ya da “bir suçluyu tanımış olmaları” nedeniyle bile aylarca cezaevinde tutulduğu bir ülkede çocuk tecavüzünü önce yeterli görmediler.Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde görülmeyecek bir karara imza atarak, üstelik “tecavüze uğrayan çocuğun ruhsal sağlığının bozulmadığı” şeklindeki çağdışı bir Adli Tıp raporuyla yaşlı tecavüzcüyü aylarca serbest bıraktılar. Neredeyse onun yerine, dayanamayarak arkasından şemsiyeyle (vurmak da değil, suçlunun yanında korumalar olduğu için şöyle bir dokundu) dokunan kadını tutuklayacaklardı. Serbest bırakıldığında yanında ağzı kulaklarında sırıtan karısıyla birlikte suçunu “Bir nefsime, bir de şeytana kızgınım” diyerek (Sadece bu cümle bile yeterli olmalıydı) itiraf eden sapık tecavüzcü şimdi 25 yıla kadar hapis cezası istemiyle tutuklanınca “Hiç hatırlamıyorum, ben o anne ile kızını korudum, adalete şaibe karıştı” gibi yalanlara başvuruyor.Bununla da yetinmiyor, utanmadan -bir yandan şeytanı anarken- böyle vahşice, böyle iğrenç bir olaya “Allah var, benzeri yok”, “Allah şahidimdir” gibi sözlerle hâlâ Allah’ın adını bile karıştırıyor.Tecavüz mağduru B.Ç. defalarca kalabalık doktor heyetlerinin muayenesine girmek zorunda bırakıldı. Olay defalarca anlattırılarak her seferinde o iğrenç anları tekrar yaşamaya itildi. Sonunda “ağır ruhsal travma” nedeniyle hastaneye yatırıldı.Kısaca bir çocuğun ve yoksullukları nedeniyle bu yaratığın emirlerini yerine getirmek zorunda bırakılan ailesinin hayatı karardı.Çocuğun ailesi kızlarını göremediklerini söylüyorlar. Annesi “Kızımın bir geleceği vardı, okuyacaktı” diye ağlıyor. Hüseyin Üzmez’in çocuk tecavüzü vakası, aynen Deniz Feneri soygununun yolsuzluk, hırsızlık konusunda bir “simge olay” haline gelmesi gibi Türkiye’deki çocuk tecavüzü olaylarında simge haline gelmiştir. Ona verilecek ceza bundan sonra bu sefil eyleme kalkışacak olan sapık ruhlulara da “yaptırım”ı anlatacaktır.Eğer herhangi bir indirim uygulanırsa asıl o zaman adalet şaibe altında kalacaktır. Bu tecavüzcünün ve benzerlerinin cezaları “hafifletici neden”e yer verilmeden (nasıl verilebilir ki zaten) uygulanırken devlet tecavüz mağduru çocukların ve ailelerinin uzun süre psikolog yardımı almalarını da sağlamalıdır. Öyle ya, sapıklar madem ki cesareti “yasaların nasılsa uygulanmamasından” almaktadır, devlet de bu olaylarda önemli ölçüde sorumluluk taşımaktadır... Bundan sonra devlete ait çocuk yurtlarının ve tüm çocukların korunması için her önlemin alınmasını, cezaların da verilmesini bekliyoruz.Tabii hiç yoktan sebeplerle genç kızları, kadınları “aşk”tı, “töre”ydi diye öldüren veya buna yeltenen canilere de... Yeter artık!

Devamını Oku