Büyükanıt’ın muhtırası neden dokunulmaz?

Haberin Devamı

Gerçekten çok enteresan bir çelişki var ortada, gözden kaçacak gibi değil... Hükümet ile yandaş medyası ve akademisyenleri (ne acı bir durum), devamlı ordunun her an darbe yapabileceği veya bir şekilde siyasete karışacağı iddiasındalar... Bu ihtimali kesinkes ortadan kaldırmak için başlatılan Ergenekon operasyonları yıllardır bitmek bilmiyor, suçlu-suçsuz bakılmadan insanlar içeri atılıyor, yasalar çıkarılıyor, Genelkurmay Başkanı’na bile “seni de biz yargılayabileceğiz, ona göre” türünden gözdağı veriliyor, “ordunun da patronu biziz” mesajları gönderiliyor vs. vs...

Ama darbelere ve her çeşit ordu müdahalesine bu kadar karşı olan, memleketteki bütün sorunları bir yana atarak aylardır ordu ile kavgaya kilitlenen hükümet (+ medyası ve akademisyenleri) nedense Orgeneral Büyükanıt’ın 22 Temmuz seçimi öncesinde verdiği, yalnız AKP’yi değil bütün ülkeyi ilgilendiren ve şoka uğratan, seçim sonuçlarını etkileyen “e-muhtıra”yı ağızlarına bile almıyorlar.

Sanki darbeye, muhtıraya karşılar ama sadece Büyükanıt’tan gelirse “karşı değiller”miş gibi... Sanki o muhtıranın diğerlerinden farklı bir anlamı varmış gibi... Ve tabii bu muhtıradan 1 hafta sonra Dolmabahçe’de gerçekleşen “Erdoğan-Büyükanıt buluşması”nda nelerin konuşulduğu konusu da var.

Şimdi... Madem ki ordunun siyasete müdahalesi, darbe senaryoları bunca zamandır ülke gündemini tıkıyor, başka hiçbir konu konuşulamıyor o zaman neden bu “e-muhtıra”nın hesabını sormuyor, hatta hiç ağzınıza almıyorsunuz demez misiniz? Ben diyorum işte, hatta aklımdan çıkmıyor desem yeridir. Hem bu muhtıra, hem de o görüşme... Hiç değinilmediği, adeta ona da “dokunulmazlık” verildiği için iki olay arasında bir bağlantı, bir anlaşma varmış gibi geliyor. Daha fazla detaya inmek istemiyorum ama milyonlarca vatandaşın da bu olayların soruşturulmasını, ortaya çıkarılmasını istediğine eminim.

Bu ne inat, ne çelişki?

Peki, her konuda “demokratikleşme”den söz eden, Ana Muhalefet Partisi’nin “yalan söylenerek çıkarılan ve bağımsız yargı olmadığı için de kesinlikle sakıncaları bulunan” yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmesinin bile antidemokratik olduğunu iddia eden (ki en demokratik hakkıdır) hükümet, demokrasinin birinci şartı olan “bağımsız yargı”yı sağlamamakta acaba neden bu kadar inat ediyor?

Önce bunu sağlamayı, sonra da demokratikleşmeye kesin bir darbe vuran ve bugün hâlâ ordunun darbe iddialarıyla karşı karşıya bırakılmasına sebep olan “e-muhtıra”nın hesabının Büyükanıt’tan sorulmasını acaba neden istemiyor?

Demokratikleşmenin tek şartını “orduyu kendine bağımlı hale getirmek” zannedenlerin şu üç konuyu: bağımsız yargı, Büyükanıt muhtırası ve Dolmabahçe görüşmesinin soruşturulmasını acilen sağlamaları gerekiyor. Bu dev çelişkiler ortada durdukça kimseyi demokrasi lafları ile oyalayamazlar.


***



Bilirse Vali bilir... Bir de Evren!

Hatırlayacaksınız Bolu Valisi Halil İbrahim Abant toplantısında devletin valisi olarak devletin kurumlarına çatıp durmuştu, şimdi (bakan olmaya kesin kararlı) daha da ileri gitmiş ve Milli Güvenlik Kurulu ile Askerî Yargıtay’ın kaldırılmasını, Genelkurmay Başkanlığı’nın da Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmasını istemiş.

İyi ki “Milli Savunma Bakanı’nı Genelkurmay Başkanı yapalım olsun bitsin” dememiş, onu da diyebilirdi. Ağız bu, torba değil ki büzesin... Yargıyı Adalet Bakanı ile müsteşarına bağlı tuttukları ve hâlâ “bağımsız yargı” deyip durdukları gibi TSK’yı da hükümete bağlarlar, olmaz olmaz demeyin yakında Savunma Bakanı’nı da başına getirirler sorun biter.

MGK’ya da gerek yok. hükümet “milli iradenin tek ve mutlak temsilcisi” olarak ne güne duruyor, tüm kararları tek başına alır, tüm kurumları kendisi temsil eder, adı da yine DE-mokrasi olur.

Vali Bey bir de “12 Eylül’ün yanı sıra 28 Şubat’a karışanların da” yargılanmasını istemiş. Hükümete yaranma çabasının sınırı yok yani, her taşı kaldıracak.

İyi de Vali Bey, 28 Şubat’ta kararlar sivil ve askerî tarafların bulunduğu MGK’da alındı, Erbakan ve Çiller altına imzalarını attılar. Muhalefet şerhi filan koymadılar, bir suç duyurusu olmadı. Yani kararların baskı altında alındığına dair hiçbir işaret yoktu. Oysa hükümet istese imzalamaz, karşı çıkar veya en azından muhalefet şerhi koyabilirdi, değil mi? Bunlar olmadığına göre 28 Şubat yargılaması istemek veya buna “post modern darbe” filan demek hiçbir anlam ifade etmez.

Neymiş demek ki, bir vali önce hafızaları tazeleyip sonra konuşmalı imiş...

Kenan Evren ise “En çok Baykal’a bozuldum, 27 Mayıs’a alkış tutmuştu; şimdi 12 Eylül yargılansın diyor. Bunu söyleyenler önce oturup 11 Eylül’ü hatırlasınlar” şeklinde bir konuşma yapıt geçenlerde.

Baykal 27 Mayıs’a alkış tutalı 49 yıl oldu, insan gençken hata yapabilir. Ayrıca “11 Eylül’ü hatırlasınlar” diyen biri neden “26 Mayıs’ı hatırlasınlar” demiyor. Eğer birilerinin darbe zemini hazırlamak için ülkede anarşi ortamı yaratması darbeye “makul neden” oluyorsa bu ortamı hazırlamanın her zaman bir yolu vardır ve 26 Mayıs da yeterli neden sayılabilir. Onun için efendim “11 Eylül’e bakmak” asla ve asla kabul edilemez.

“Zaman aşımı” meselesine gelince... Her yorulduğu yere bir han kuran, her istediği konuda bir yasa çıkaran hükümet bunu da hemen bir yasa ile ortadan kaldırabilir.

Haydi, görelim demokrasi samimiyetini, yargılansın 12 Eylül darbesi ve 27 Nisan muhtırası... Bekliyoruz.

DİĞER YENİ YAZILAR