AKP iktidarının Anayasa’da yapmak istediği değişikliğin asıl nedeninin “parti kapatma”yı imkânsız kılma olduğunu biliyoruz. Anayasa hukukçuları defalarca Anayasa’nın yıllar içinde birçok kez (ve birçok maddesinin) değiştirildiğini, mevcut durumda parti kapatmanın zaten çok zor olduğunu açıkladılar. Eğer kolay olsaydı Anayasa Mahkemesi’nde üye çoğunluğunun “laikliğe karşı eylemlerin odağı” kararı verdiği AKP de, terörü ve teröristi artık açıktan açığa savunan DTP de çoktan kapatılmış olurdu. Bu iki parti de dün “Rıza Türmen’in yazısından alıntı yaparak anlattığım İspanya’da” olsalardı Yüksek Mahkeme rahatça kapatma kararı verebilir, AİHM de bu kararı onaylardı.Bizde şu anda daha zor ama yine de İspanya örneği büyük önem taşıyor. Ama ona geçmeden önce “Kimse dokunulmaz değil, genelkurmay başkanları da değil. Bu yasa ile onları da gerekirse sivil yargı yargılayacak” yorumlarına kısaca değinmek istiyorum.İyi ki AKP’nin içinde Köksal Toptan gibi bir isim var da -her ne kadar TBMM Başkanı olarak tarafsız konumda ise de- bu partiden sağduyulu bir hukukçunun sesini duyma imkânı doğuyor. Malum belge için “Bu haliyle belge sayılmaz, varsa aslı ortaya çıkmalı” diyenlerden biriydi... Geceyarısı muhalefeti aldatarak çıkarılan yasa için “Keşke gündüz çıkarılsaydı ve kimsenin itiraz edemeyeceği bir metin olsaydı” diyerek partisine direkt karşı çıkmadan usulüyle “hataya ortak olmak istemediğini” göstermişti. Son olarak “Odacılar ve çaycılardan başka herkesin dokunulmazlığı var. Dokunulmazlık masaya yatırılmalı” demiş. Ben de ‘bravo, işte budur’ diyorum. Partisinin Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan da 22 Temmuz öncesinde “Dokunulmazlık kalkacaksa yargının da, memurun da, askerin de kalksın” demişti, şimdi tam zamanıdır.DEMOKRASİ Mİ, GÜLDÜRMEYİN!İşte asker (teğmeni, albayı, generali) yargılanıyor, genelkurmay başkanlarının bile sivil yargıda yargılanması sağlanacak deniyor. (Avrupa’dakinin aksine...) Demek ki askerin zaten yok. O zaman neden milletvekilinin, bakanın, başbakanın var? Haydi önüne fırsat gelmişken hemen harekete geçsin AKP ve “kürsü” ile sınırlasın milletvekili dokunulmazlığını... Zira demokrasiyi, demokratikleşmeyi istiyorum diyenlerin önce “yasalar önünde tüm vatandaşların eşit olması”nı sağlaması gerekir.Onun arkasından yolsuzlukta ve diğer tüm suçlarda partilisini, yakınını, fikirdaşını kayırmadan cezalandırılmasını, parti içi demokrasiyi, yargı ile medyanın (demokrasinin en temel iki unsuru) iktidar baskısından kurtarılmasını sağlaması gerekiyor. Milletin de bunlar yapılmadan “demokrasi, demokratikleşiyoruz” masallarını yutmaması, peşine düşmesi gerekiyor. Zira şu anda mevcut rejimin adı demokrasi değil, komedi! Olay budur.Gelelim, yukarda saydıklarımın hepsi unutturularak “demokratikleşeceğiz” diye Anayasa’da sadece “parti kapatmanın imkansızlaştırılması” gayretine...AİHM eski Yargıcı Rıza Türmen yazısında İspanyol parlamentosu’nun 2002’de çıkardığı ve 2003’te buna göre Herri Batasuna partisinin kapatıldığı yasayı anlatmıştı. Herri Batasuna partisi karardan sonra AİHM’ye başvurduğu halde AİHM 2009’daki kararıyla bu şikayeti reddetmiş, “demokrasi ve anayasal değerlere aykırı eylemlerin odak noktası olan partilerin kapatılmasını” onaylamıştı. Rıza Türmen “Karar Türkiye bakımından önemli. Bir yandan Anayasa Mahkemesi’nin önünde DTP’nin kapatılma davası duruyor. Öte yandan, hükümetin siyasal partilerin kapatılmasını sadece şiddet öğesine bağlamayı öngören Anayasa değişikliği çalışması var” diyerek bu kararlardan şu sonuçları çıkarmış:1- Refah Partisi kararı partilerin kapatma davalarında AİHM’nin yerleşik içtihadı niteliği kazanmıştır.2- Siyasal partilerin kapatılması sadece şiddet öğesine bağlanamaz. (Buraya dikkat edin şimdi) siyasal partinin önde gelenlerinin ve üyelerinin beyan ve eylemleri bir bütün olarak ele alındığında önerilen toplum modeli demokrasinin temel ilkelerine uygun mu? AİHM’nin siyasal parti kapatmalarında kullandığı ölçüt bu. Şiddete teşvik elbette demokrasi ile bağdaşmaz ancak demokrasi ile bağdaşmama sadece şiddetle sınırlı tutulamaz.3- Terörist eylemleri kınamama, bunları övme, terörist örgütlerle ilişki kurma siyasal partilerin kapatılmasında dikkate alınacak bir öğedir.VENEDİK KRİTERİ HİKÂYE!Ve en sonunda da AİHM’nin bu partiyle ilgili kararının “yerleşik ilkelerini doğruladığını”, gerek hükümetin anayasa değişikliği çalışmalarında, gerek Anayasa Mahkemesi kararlarında gözönünde tutulması gerektiğini belirtiyor.Görüldüğü gibi parti kapatmayı Venedik Kriterleri’ne, sadece “şiddet”e bağlamak mümkün değil, zira geçerli olan AİHM’nin kararları.Kendi içimizde birbirimizi aldatsak da AİHM’yi aldatmak mümkün değil.Dini siyasete alet edenler de, teröriste “devrim şehidi” deyip saygı duruşunda bulunanlar da Herri Batasuna örneğini akıllarından çıkarmamalılar.Parti kapatma zor olsa da imkânsız değil, sonra yüksek mahkemeyi suçlamanın alemi yok. Ayrıca sadece sorumlu milletvekillerinin cezalandırılması daha da iyi bir çözüm. Meclis asıl bunun üstünde çalışmalıdır!
İşlerine gelmediği, planlarına uymadığı için Avrupa’nın hemen her ülkesinde “askerî yargı”nın olduğu gerçeğini es geçip “yoktur efendim” diyenler, muhalefet partilerinden gizlenerek Meclis’ten sabaha karşı geçirilen “askerler sivil yargıda yargılansın” yasasını pek beğenenler Albay Dursun Çiçek’e sivil yargıda tahliye kararı çıkınca sivil mivil dinlemeyip ona da bozuldular malumunuz...Aslında istedikleri evrensel hukuk da değil, bunlara uygun yapılan askerî yargılama da değil, istemedikleri bir kararı çıkarırsa -iktidar baskısındaki- sivil yargı da değil. Onlar aslında sadece kendilerinin görüşü doğrultusunda yürüyen özel bir hukuk, özel bir yargı istiyorlar... Ona da az kaldı zaten, birkaç “Meclis’ten çoğunlukla geçti” değişikliği daha yapılırsa tamamdır. Artık koroya gerek kalmayacak.Türk usulü, bize özel, baskıyla içiçe bir demokrasimiz olacak.Hukukçu (ve AKP’li) Meclis Başkanı Köksal Toptan “sabaha karşı” yasası için “Keşke bu yasa Meclis’ten gündüz geçirilseydi, hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir metin ortaya çıksaydı” dedi, umursamadılar.AB “Böyle önemli bir yasa muhalefetten habersiz Meclis’ten geçirilmez” dedi, eski AİHM yargıcı Rıza Türmen “Hollanda gibi bazı istisnalar dışında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf devletlerin hepsinde askerî yargı var. CMK 250. maddede sayılan suçları işleyen askerlerin sivil mahkemede yargılanmasına ilişkin değişikliğin gerekçesi AİHM kararlarına dayandırılamaz. Adil yargılama kurallarına uyulduğu sürece AİHM askerlerin askerî mahkemelerde yargılanmasını kabul eder” dedi, bunları duymamış gibi davranarak askerî mahkemenin mutlaka ama mutlaka taraf tuttuğunu tekrarlamaya devam ettiler. Sivil mahkemeden “delil yetersizliğinden tahliye” kararı çıkınca fena halde bozulmalarına rağmen çaktırmadılar aynen desteksiz atışa devam...TEK ÇÖZÜM; HALKIN ANLAMASI!Genelkurmay eski 2. Başkanı Org. Edip Başer benim 28 Haziran programımda söylemişti, sonra gazete ve TV’lerde tekrarladı:“Askerlere sivil yargı yolu zaten açıktı. Ergenekon sürecinde bunun örneklerini gördük, ilgili askerlerin ifadeleri alındı. Bu nedenle bu yasa yanlış bir düzenlemedir. Ayrıca askerî yargı Genelkurmay Başkanı’nın emriyle oluşmuş bir yapı değil anayasal bir organdır. Askerî hakim ve savcılar da sivil meslektaşları gibi aynı hukuk fakültesi mezunudur. Bu yasanın çıkarılması onun için de TSK’yı yıpratma olarak algılandı” dedi. Şimdi... Bu ülkede özellikle son iki hafta içinde (hatırlatayım; aslında yerel seçim öncesi Arınç’ın orduya hakareti ile başladı) TSK’nın hükümet ve medyası tarafından fena halde provoke edilmediğini ve yıpratılmadığını kimse söyleyemez. Olup bitenler sükûnetle atlatılabildiyse bunda Silahlı Kuvvetler’in demokrasiye, hukuka saygılı davranmasının büyük rolü var. Ama milletin de askerî yargıya gösterilen güvensizliği ve yıpratmayı, sivil ve askerî yargının rakip konumuna sokulmasını (ordu ile polis de aynı konuma sokuldu unutmayalım) ve tabii en önemlisi sivil yargı hükümet baskısında tutulurken çok yakında Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesi’nde yapılacak değişikliklerle yüksek yargının ve Anayasa’nın da “hükümetlerin ve Meclis çoğunluğu kararlarının tümüyle denetimsiz kalacağı” hale getirilmesi konusunda gözünü açması gerekiyor.Dikkat ederseniz birçok yazı ve konuşmada şimdiden bu konuya sık sık değinildiğini göreceksiniz. Burada toplumun çok dikkat etmesi gereken şey, yalanlara kulak tıkayarak süslü lafların altında gerçeği aramak olmalıdır. Demokrasinin yaşaması için en önemli unsur hukukun ve bağımsız yargının varlığı olduğuna göre tüm dikkatimizi sivil yargının hükümet baskısından kurtulmasına, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerine el atılması ile yüksek yargının da bağımsızlığının korunmasına yoğunlaştırmalıyız.İSPANYA ÖRNEĞİDün Milliyet’te Rıza Türmen’in yine son derece önemli bir yazısı vardı. “Avrupa’da parti kapatma yok, sadece bizde var” diyenleri aydınlatmak için olmalı 2002 yılında İspanyol Parlamentosu’nun “demokrasi ve anayasal değerlere aykırı eylemlerin odağı olan siyasal partilerin kapatılmasını” öngören bir yasayı kabul ettiğini ve 2003’te de Herri Batasuna partisinin bu yasaya göre Yüksek Mahkeme tarafından kapatıldığını belirterek başlamıştı. (Yine Her Açıdan’da geçen yıl Süheyl Batum, Ekrem Ali Akartürk gibi uzman Anayasa hukukçularının da anlattığı bir konu...)Kapatma gerekçeleri arasında Herri Batasuna’nın “terör örgütü ETA ve onun alt kuruluşlarıyla organik bağı bulunması, terör eylemlerini kınamaktan kaçınması, terörizmi destekleyen afişler asmaları, yaptıkları açıklamalar ve halkı devlete karşı tahrik gibi gerekçeler olduğunu ve AİHM’nin de kapatılmayı doğru bulduğunu” anlatıyor, bu karardan da sonuçlar çıkarıyordu.Bu sonuçlara yarın değineceğim çünkü iyi anlaşılması “aldatılmamak” açısından çok önemli... Biz parti kapatmanın yarar sağlamadığını deneylerle öğrenmiş bir ülkeyiz ama hukuk, partilerin örneğin DTP’li milletvekillerinin biraz sorumluluk taşımasını da isteyemez mi? Örneğin; parti kapatmadan sorumluların yargıya hesap vermesi sağlanmalı değil midir?Devam edeceğiz...
Hani AKP Milletvekili Vahit Erdem “Türkiye’nin gündemiyle Avrupa’nınki çok farklı, artık aşmalıyız bunları” demiş ya, aslında bırakın Avrupa’yı “Türkiye’nin zoraki gündemi” kendi gerçek gündeminden de çok farklı. Bu gidişle de asla o gerçek gündeme ulaşamayacağız. Ülkenin başında; beter durumdaki ekonomiden yolsuzluğa, yoksulluk ve işsizlikten gereken cezalar verilmediği için iyice vahşete dönüşmüş olan şiddete, teröre kadar çözülmesi gereken yüzlerce soruna ilgisiz ve bu sorunları yapay gündemlerle örten bir hükümet, arkasında da onun her yaptığını “birlikte karar veriyorlarmışcasına” onaylayan bir medya korosu, milleti çıldırtana kadar her gün yeni bir komplo teorisi üretmekle meşguller. (Deniz Feneri davası ve çocuk tecavüzcüsü Üzmez ne oldu? Bütün suçlular neden hâlâ dışarda?)Mayın Yasası’ndan belge tartışmalarına geçtik. Oradan Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasının hemen öncesinde “onu yalancı çıkaracak” yasanın Meclis’ten geçirilmesine sıra geldi. Org. Başbuğ bu gelişmeyle -istenen- şoka uğratılır uğratılmaz şok eksikse tamamlansın diye Askerî Savcılığın “bu belgeyle dava açmaya gerek yok” dediği Albay Dursun Çiçek’in tutuklanmasına... Bizim tutuklanma ile ilgili yazılarımız tamamlandığı dakikada serbest bırakılmasına atladık...Yani koskoca ülkenin tek gündemi belge sayılamayacak belgeler, tutuklamalar, bırakmalar, akıntılı Boğaz sularından veya mezarlıklardan çıkarılan mermiler vs. vs...ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜKTahliye kararı için önemli hukukçulara soruyorlar, hepsi ya “Demek ki kanıtlar tutuklamaya yeterli değilmiş” cevabını veriyor veya “Demek ki Askerî Savcılığın elde ettiği deliller dışında delil bulunamamış” diyor ama onlar tepinmeye devam ediyorlar;“Hayır, o mahkeme onlardan... Bu nedenle serbest bırakıldı”... Kardeşim sadece bu cümleniz bile başlı başına bir skandaldır. Başlı başına yargının “bizden-onlardan” diye bölünmüş olduğunu, bağımsız olmadığını gösterir. Peki neden hiçbiriniz “Adalet Bakanlığı Hakimler-Savcılar Yüksek Kurulu’ndan elini çeksin. Bakan ve Müsteşar kuruldan ayrılsın. Hakimleri Bakanlık Müfettişleri değil, bağımsız müfettişler denetlesin” demiyorsunuz? Neden bu konuda hiç sesiniz çıkmıyor?Bakın bu sesinizin çıkmadığı konu dün Ahmet Altan’ın “Şimdi politikanın ve medyanın konuşkan insanları mümkünse bana basit bir şekilde ‘darbeci askerlerin sivil mahkemede yargılanmasının’ niye kötü olduğunu anlatabilir mi” sorusunun cevabıdır... Bunu anlamak ya da söylemek için konuşkan olmaya da hiç gerek yok, olay ortada zaten...Peki hükümetin yargıdaki bir olay için “Biz takip ediyoruz, biz savcısıyız” diyerek müdahil olduğu (ki o hükümetin Deniz Feneri e.v davasında Alman yargısı için bile Büyükelçi’den yardım istediği biliniyorsa), hakimlerin-savcıların tepesinde de hükümetin bulunduğu açıkça bilindiğine göre, bu durumda “niye kötü değil” asıl Ahmet Altan’ın bunu açıklaması lazım.BAĞLANTIYI KURUVERDİLERGenelkurmay’ın köşeye sıkıştırılması ve “bir fotokopi de sizin için bulur, alırız sivil yargımızda paçanızı aşağı” korkusunun yayılması veya Albay’dan başlayarak tüm ordunun karalanması bir kitleyi pek memnun ediyor nedense... Mutlaka bir “darbe hazırlığı” yapıldığı havası AB’ye kadar yayılmalı da nasıl olacak adeta onun peşindeler...Veya sanki “Büyükanıt muhtırasının tekrarı” ya da 28 Şubat benzeri bir eylem olsa birileri memnun olacak gibi... Anlamak mümkün değil.Askerî yargı ufak bir operasyonla bir anda “taraflı, güvenilmez” ama sivil yargı “çok güvenilir, kesin inanılır” yapıldığı gibi bunu açık açık söyleyenleri konuşturarak beyinlere de kazıyorlar.Çiçek’in Genelkurmay Karargahı’ndan çıkması orada gizli bir örgütün olduğu anlamına gelirmiş, bu durumda Org. Başbuğ’un istifası da beklenebilirmiş, yazılanlardan biri de bu... Ortada sadece Ergenekon Savcısı’nın “bir iddia”sı var ve onlar yine davayı sonuçlandırıp hükmü giydiriverdiler. Hukuku yeniden yazıyorlar, inanılır gibi değil, AB’yi bile alet edip “yasayı pek beğendiler ama hükümetin acelesini beğenmediler, zaten birçok AB ülkesinde askerî yargı yok” diyen de var.Tekrarlayalım; AB beğenemez çünkü askerlerin Askerî Mahkeme’de yargılanması AİHM tarafından kabul edilmiştir, askerî yargı da hemen tüm Avrupa ülkelerinde mevcuttur. (AİHM eski yargıcı Rıza Türmen de iki gün önce açıkladı.)Gerçekten darbe heveslileri varsa bunları somut, kabul edilir delillerle (ve bağımsız bir yargıda) ortaya çıkarmak ile “demokrasiye, hukuka saygılıyız” diyen Genelkurmay’a “açıkla, darbe yapacaktın” diye saldırmak arasında büyük fark vardır. Kim ne söylerse söylesin bunu görmek gerekiyor!
Salı akşamı MGK toplantısı biter bitmez açıklanan “Albay Dursun Çiçek’in tutuklama kararı”nın hemen arkasından iktidara ait veya yakın kanallardaki hepsi bilindik isimler olan taraflı gazeteci ve akademisyenlerin konuşmaları çok ilginçti.Bir gazeteci örneğin, çok bilgiç bir edayla; doğrunun ne olduğunu sadece “Ergenekon savcısının tutuklama kararı” belirliyormuş ve ortada kesinleşmiş bir suç, hüküm giymiş bir suçlu varmış gibi “Ergenekon savcısının tutuklama kararıyla herkes Genelkurmay Başkanı’nın arkasına generalleri alarak yaptığı açıklamanın çok derin araştırmalara dayanmadığını, askerî yargının da askerlere dokunulmazlık sağladığını anlamış oldu” diyordu.Bir başkası Askerî Savcılık’tan çıkan sonucun yanlış olduğuna baştan kesin kararını vermiş, tutuklama için “Ben böyle bir sonucu zaten bekliyordum” derken bir diğeri “Türkiye çok önemli bir adım attı ve bunun doğruluğunun somut örneği de bu tutuklama kararıyla ortaya çıktı” yorumunu rahatça yapabiliyordu... Yani hepsi Savcı’nın iddiasını o dakika “mutlak gerçek” kabul etmişlerdi. Daha da enteresan iki yorumu atlayamayacağım. Biri “Anladık ki Türkiye’nin bağımsız yargısı gerekeni yapıyor” diyordu. Hangi bağımsız yargıdan söz ettiklerini anlamıyorsunuz tabii... Mahkemelere verilen hakimlerin bile özenle “istenen görüşte” seçildiği, her şeye, tüm baskılara rağmen görevini hukuk kurallarına ve doğrularına uygun yapmaya çalışan Nejat Ede gibi hakimlerin ise “baskıya dayanamadığını söyleyerek” soruşturmadan çekildiği bağımsız yargı (!) mı bu acaba?İŞTE BASKININ TA KENDİSİ!Ve gelelim sonuncuya, aynen şunları söyledi: “Cumhurbaşkanı bu yasayı mutlaka onaylamalı, onaylamazsa MGK’da Genelkurmay Başkanı’nın baskı yaptığını anlayacağız”... Asıl baskı sizin bu yaptığınızın ta kendisidir diyor insan dinlerken. Dört koldan ekranları sarmışlar ve kendi mizansenlerini, sanki “ordu darbeye kalkışmış da hep birlikte yakalamışlar” havasını başarıyla ortama yaydılar.Sonra da AKP Kırıkkale Milletvekili ve NATO Asamblesi Başkanvekili Vahit Erdem “Türk basınına bakınca çok üzüldüğünü, moralinin bozulduğunu, Türkiye ile Avrupa’nın gündeminin çok farklı olduğunu” söylüyor. Haklı tabii, böyle açıklamalar yapan, iktidarın (ve baskısındaki kurumların) her eylemini tartışmasız doğru kabul eden, hiçbir eylemi, söylemi sorgulama, irdeleme gereği bile duymayan basına baktığında moralinin bozulması son derece normal. Aslında Türkiye’yle Avrupa’nın gündemi elbette farklı çünkü orada yapay gündemler yaratılarak gerçek gündemin üstü örtülmez.Erdem, Albay Çiçek’in “Belgeden dolayı değil, Ergenekon operasyonuna yönelik bir örgüt içinde olmasından dolayı tutuklandığını” da söylemiş, “Türkiye artık irtica, ihtilal, bölünme gibi kavramların üstüne çıkmalı. Türkiye’de irticanın hakim olacağına inanmıyorum” da demiş.“Belge değil örgüt üyeliği” nedeni, daha duyar duymaz “itekleye itekleye artık had safhaya ulaştırılan TSK’yla inatlaşma havasını hafifletme gayreti” duygusu veriyor, zira her ikisi de aynı kapıya çıkar zaten... Bir şekilde tutuklanacak da hangisi millete “daha makul” gelir ya da hangisi “inansanız da tutukladık inanmasınız da” durumunu daha iyi kurtarır, sanki düşünülen bu.İRTİCAYA İNANMAMAK“İrtica, ihtilal, bölünme” kavramlarına gelince... İhtilal meselesi “böyle bir sorun yokken” var edilip yapışılıyor... Kurtulmak mümkün değil. Bölünme konusunda bırakın DTP’nin PKK söylem ve eylemleriyle paralel ısrarlı vurgularını, Bitlis’te yapılan Tatvan Doğu Anadolu Fuarı’nda DTP milletvekillerinin PKK teröristleri için “devrim şehitleri” diye saygı duruşunda bulunmalarına bakın... Kaymakam’ın da önünde oluyor, bundan daha iyi bölücülük olur mu?“İrtica” konusunda ise keşke Vahit Erdem’in “inanmaması” yeterli olsaydı. Anayasa’nın ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin değiştirilme isteğinin bile bununla bağlantısı var. Ah istenen değişiklikler bir sağlansa o zaman görün neler olacak...AİHM eski yargıcı Rıza Türmen dün Milliyet’teki yazısında “askerlerin askerî mahkemede, sivillerin sivil mahkemede yargılanmalarının” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından kabul edildiğini, gece yarısı çıkarılan yasanın AİHM kararlarına dayandırılamayacağını anlatmıştı.Konu orduya veya hükümete hak verme konusu değildir, Türkiye’de sebebi görülebilen “hükümetle ordunun açıkça rakip konumuna getirildiği” son derece hukuksuz bir gidiş vardır ve bu organize, medyasıyla yargısıyla yürütülen gidişin nasıl durdurulacağı da kesinlikle bilinmemektedir.Not: Sivil yargımızın içinde bulunduğu muhteşem (!) durumdan olmalı dün saat 19.30’da bu kez de Albay Çiçek’in tahliye haberini aldık. Acaba şimdi o kanallarda bülbül gibi şakıyıp, peşin peşin hüküm giydiren, orduya bu nedenle toptan “darbe planlama suçlaması” yükleyen gazeteci ve akademisyenler o sözlerini nasıl temizleyecekler? Merakla bekliyorum doğrusu!
Memleket o kadar önemli olaylarla çalkalanıyor, gerçekler öyle ustaca saptırılıyor veya tümüyle gizleniyor, içerde halka dışarda diğer ülkelere öylesine yanlış mesajlar “doğru buymuş gibi” anlatılıyor ki insan gözlerine inanamıyor... Ben de TV programıma 8 haftalık bir tatil verdiğim için şimdiden üzülüyorum (Nasılsa güzel ülkemizde kafa dinlemek, filan mümkün de değil...) Bu nedenle daha erken dönmeyi bile düşünebilirim...Türkiye’nin “teğet geçti” israrıyla gizlenen “ekonomide tarihi küçülme”si, 2009 yılının sadece ilk çeyreğinde yüzde 13.8 daralması gözden kaçırılmalıydı, bugüne kadar da ustaca başarıldı. Oysa Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener’in aynen yabancı ekonomi kuruluşlarının aylar önceden uyarısını yaptığı durumu çok doğru şekilde vurguladığı gibi “ekonomik krizin damardan girdiği tek ülke” olan Türkiye’de bu durum süslü lâflar arkasına gizleneceğine, üstü “aman darbe yapacaklar, biz mağdur bir iktidarız” şovlarıyla örtülüp orduya saldırılarla, polemiklerle, gece yarısı yasalarıyla milletin dikkati başka taraflara çekileceğine, bu kez de polisle TSK birbirine rakip güçlermiş gibi kutuplaştırılacağına adım adım detaylarıyla açıklanmalı ve derhal çözüm yolları aranmalıydı. Bu yapılmadığı için bizlerin çoğunu duymadığımız ne trajediler, hatta intiharlar yaşandı... Ödeme sıkıntısına giren, işini kaybeden milyonlarca kişi çaresizliğe, kredi borçları nedeniyle hüküm giymeye mahkûm edildi.Öte yanda “irticaya karşı eylem planı” diye ortaya çıkarılan ve belge kabul edilemeyeceği Askeri Savcılığın yaptığı soruşturma sonunda belli olan ve AKP iktidarından Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, TBMM Başkanı Köksal Toptan gibi hukukçu siyasetçilerin de “belge kabul edilemez” dediği fotokopi üzerine halâ sivil yargıda ifadeler alınıyor (şimdi de Org. Başbuğ’un konuşmasından sonra alelacele Askeri Savcılığın “belge geçerli olmadığı için kovuşturmaya gerek görülmedi” raporu verdiği Albay Dursun Çiçek’i tutuklama talebiyle mahkemeye sevketmiş Zekeriya Öz. Demek ki Scotland Yard, Adli Tıp, Jandarma Kriminal ve yerli yabancı tüm belge uzmanları anlayamamış, Öz, belgenin gerçekliğini 2 günde anlayıvermiş), halâ Genelkurmay “darbe yapacakmış da yakalanmış” imalarıyla suçlanıyor ve halâ Türkiye dünyaya “darbeyle boğuşan bir ülke” havasında tanıtılıyor. Durup dururken... Ordu “Asla böyle birşey olamaz, demokrasiye saygılıyız” açıklamasını defalarca tekrarlamaya zorlanmışken...DÜNYAYI BİLGİLENDİRİYORLAR!! AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdülkadir Aksu yabancı büyükelçilere alkolsüz, kuzu dolmalı bir davet vererek son gelişmeler (tabii ki bu fotokopi “eylem plânı” ve orduyla hükümet çekişmesi) hakkında bilgi aktaracakmış. Herhalde artık resmi davetlerde diğer ülkelerin büyükelçilerine de içkiyi yasaklamış olmalılar. Ya da “Türkiye İran ve Suudi Arabistan gibi içki içilmeyen bir ülkedir” mesajı vermek istiyorlar.Beklenmeyen bir durum değil, bir gün olacaktı nasılsa... Verilecek bilginin de Başbakan Erdoğan’ın yine AB temsilcilerine ve bir İspanyol gazetesine kısa süre önce söylediği ve “Bakın biz peşine düştüğümüz için artık Türkiye’de darbe olmayacak. Bu ülkeyi AKP demokratikleştirdi” anlamı taşıyan sözlerden farklı olmayacağı açıktır.Ve tabii AKP o kadar demokrat ve uzlaşmacı, baskıdan öyle uzak ki bu kez de AKP Ankara Milletvekili Halûk Özdalga (sanki birileri “şimdi sen çıkacak ve şu lâfı söyleyeceksin” der gibi her gün ayrı bir ağızdan ya orduya ya muhalefet partilerine ya da kendilerinden olmayan bağımsız medya kesimine atış yapılıyor) Deniz Baykal’ı ve ana muhalefet partisini İspanya’da faşist general Franko’nun rolünü üstlenmekle, demokrasinin güçlenmesinin önünü kesmekle suçlamış. Bunun nedeni de askerlerin sivil yargıda yargılanmasına karşı çıkmaları. Bay Özdalga bu kadarla yetinmeyip “Eğer CHP yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne giderse ben de onların peşinden kaçtıkları yere kadar gideceğim” demiş. Ki buna da ancak “Vayy bu ne gözüpek milletvekili” denebilir!YABANCI ELÇİLER GÖREBİLECEK Mİ?Ama işte tek sorun ortada bir “kaçan”ın olmayışı. AKP’nin çıkarmak istediği yasayı muhalefet partilerinden “gizleyip aldatarak” Meclis’ten geçirmesi antidemokratik, baskıcı, etik dışı bir anlayışı gösterir ama herhangi bir muhalefet partisinin iktidarın eylemleri konusunda Anayasa Mahkemesi’ne başvurması en demokratik hakkıdır. Kaçmalarına da gerek yoktur.Bu yasa nedeniyle ve daha bir çok nedenle maalesef bir faşist gidiş var ama onu gerçekleştiren CHP değil iktidar partisi! Şimdi CHP de olup bitene, yapılmak istenenlere bakarak AKP’yi ve liderini diktatör Ahmedinecad’a benzetse iyi mi olur?Hele de “sivil yargıda yargılayacağız, bunun adı demokratikleşme” dedikleri sivil yargı halâ ve halâ ağır şekilde iktidar baskısındaysa (yüksek mahkemeler dışında) istediklerini yaptırıp, istedikleri kararı çıkartıyorlarsa.Yeter artık orduyu kışkırtarak, devamlı kendini savunmak zorunda bırakarak, topluma ve dünyaya “darbe tehlikesi altındayız” mesajı vererek mağdur ve de demokrat rolü oynadıkları... Millet aptal değil, yabancı büyükelçilerin olup olmadığını ise göreceğiz. Muhalefet partileri de sadece Türkiye’ye değil dünyaya olanların gerçek yüzünü anlatmaya çalışmalıdır!
İran’da yapılan ve komedi gibi “demokrasi yolunda bir adım” denilen, hileli olduğunu mollaların bile kabul ettiği ama “farketmez, Musavi yine de suçlu, yargılanacak” dediği seçime bakıyorum(Koruyucular kurulu önce ‘50 bölgede hile var’ dedi, şimdi ‘Ahmedinejad’a hak veriyoruz’ demiş). Orada tutuklanan 70 profesörle 25 gazeteciye bakıyorum... Sanki bana daha yakınlarda birşeyleri hatırlatıyor gibi. Araştırılıp açıklanması gereken hile iddiaları olan velâkin kimsenin umursamadığı başka seçimleri ya da profesörlerin, gazetecilerin iddianame ve duruşma beklemek üzere aylarca, yıllarca cezaevine tıkıldığı başka bir ülkeyi... Nasıl olabilir ki böyle bir benzerlik? Olamaz, saçma, uzaklaştır kafandan... Yok artık yani... Bir de İran seçimi ve “milletin iradesi, demokratik seçim” lâfları bana Irak’ta Saddam döneminde yapılan ve seçim odalarında halkın tepesinde silahlı askerler beklerken, öldürülme korkusu ve baskısıyla oy verdiği ama yine “demokratik seçim” denen seçimleri hatırlatıyor. Seçim ve demokrasiyi ağzından düşürmeyen diktatör yok mu ne dünyada?.. “Halkın iradesi” mazeretinin arkasına sığınılınca en baba diktatörlük demokrasi gibi yutturulabiliyor. Hatta günün birinde gösteri yapanların öldürüldüğü hale gelse bile görmezden gelinip “halk istedi, bizi çoğunlukla iktidara getirdi” denebiliyor. Bırakalım bunları, Türkiye’ye dönelim: Washington Post gazetesinde (Nisan’da) Susan Brooks isimli yazar şöyle yazmıştı: “Pakistan’da şeriat hukuku isteyenler şiddet yanlısı ve aşırıcı. Ne yaptıkları açıkça ortada. Türkiye’de aynı şeyi isteyenlerin taktikleri ise daha kurnazca ama bu onları daha az tehlikeli yapmıyor”... Anlaşılan o ki ABD’de şu anda Türkiye’nin de (Allah korusun) Pakistan’a dönebileceği korkusu taşıyanların sayısı az değil (Hatırlayın aynı endişeyi daha önce Mehmet Ali Bayar da ABD’li parlamenterlerden duymuştu).. Dün Hürriyet’in 20’nci sayfasında gördüğüm fotoğraf, geceyarısı muhalefeti aldatarak çıkarılan yasa için Cemil Çiçek’in “Meclis’ten çoğunlukla geçti” sözü, Başbakan’ın (Org. Başbuğ’un konuşmasından önce alelacele yapıldığı bilinmesine rağmen) sanki tesadüfmüş ve aldatmaca yokmuş gibi “Aklın neredeydi, sizden el kaldıran olmadı... Çıkan yasa darbeye ve darbecilere karşı, neden itiraz ediyorsun?” benzeri hem gerçekle alâkasız ve hem de ana muhalefeti hep darbecilikle suçlayan sözleri bana bunları düşündürdü.SİVİL YARGI ÇOK MU MATAH?Sadece Meclis çoğunluğu demokrasiyi sağlayabilseydi Hitler de çok demokrat sayılabilirdi ve anayasa mahkemelerinin kurulmasına da gerek kalmazdı. Zaten emekli askerler uzun süredir sivil yargıda yargılanmakta. “Askerlerin askeri savcılıkta sorgulanması” nın ise aynı zamanda AİHM kararı olduğu açıklandığı gibi hukukçular Anayasa’nın 145’inci maddesi değişmeden (askeri mahkemelerin yargı yetkisinin anlatıldığı) böyle bir düzenlemenin de Anayasa’ya aykırı olacağını söylüyorlar.Peki (yüksek mahkemeler dışında) sivil yargının Adalet Bakanlığı baskısı altında olduğu ortada iken, iktidar perde gibi üstlerine gerilmişken bu sivil mahkeme israrı nedir?.. “Askeri mahkemeye güvenmiyoruz” havasını israrla yaratanlar acaba aynayı kendilerine tutmayı neden düşünmüyor ve bir de bu aldatmacayı yapıyorlar?Hürriyet’teki fotoğraf; Başbakan Erdoğan’ın İzmit’teki parti kongresi için Atatürk Spor Salonu’ndan “tepki gösterirler diye” dışarı çıkarılan depremzedelerin (deprem konutlarından da çıkarılmak isteniyorlarmış) fotoğrafıydı. İki sivil kadın polis türbanlı bir kadının ağzını kapatmış, koluna girmiş, çekiştiriyorlardı. Demokrasinin, ifade özgürlüğünün böylesi müthiş değil mi? Sizin de başınızı döndürmüyor mu?*****‘HER AÇIDAN’ NEDEN KESİLDİ?Pazar günü Her Açıdan’da gündemin önemli olaylarını tartışırken birçok ilde ve İstanbul’un çeşitli bölgelerinde StarTV, Kanal D ve CNNTürk’ün yayınlarının 19-20 dakika süreyle kesintiye uğradığını, İnternet’ten yapılan izlemelerin de kesildiğini öğrendik. Programın bir bölümü neredeyse olduğu gibi izlenememişti, bu nedenle Fikri Sağlar konuşmasını özetleyerek tekrarladı ama gelen mailler de sağanak halinde yağan yağmurla yarışmaya başladı. Türkiye’nin; Bursa, İstanbul, İzmir, Antalya, Adana, Eskişehir ve daha birçok ilinden, Avrupa’dan, ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda dahil yurt dışından program içinde gelen 700’e yakın mailin büyük kısmında bu kesintiye tepki vardı ve çoğu da sadece STARTV ile diğer Doğan Grubu kanallarının kesintiye uğradığını soruyor, memleketin geldiği noktada artık herkesin aklı karmakarışık olaylarla, komplo iddialarıyla dolu olduğu için de yine çoğu “bu kesintinin bir sabotaj olduğuna inandığını” söylüyordu. Ben böyle bir ihtimali kesinlikle düşünmek istemem, eğer bu noktaya gelindiyse zaten “sözün bittiği nokta” ya gelinmiş demektir. Bize verilen bilgide verici arızası nedeniyle kesintinin olduğu söylendi, araştırıyoruz. Daha çok bilgi aldığımızda sizinle paylaşacağım.
Dün 12 Eylül’ün ve Kenan Evren’in yargılanma tartışmasından söz etmeye başlamıştık, devam ediyorum. Yaşlı insanların tutuklanarak cezaevine kapatılmasına muhalefet edenleri anlayabiliriz.90’ın üstünde birini cezaevine koymayabilirsiniz ama yargılanmasının önünde hiçbir engel yoktur ve hukuka saygısı olan biri her vatandaş gibi bunu kabul etmek zorundadır.Baykal’ın “12 Eylül’ü yargılayalım” teklifi, Erdoğan’ın “sulu şaka”lı cevabı, CHP’nin işi resmileştirmesi ve iki partinin “Anayasa’nın geçici 15’inci maddesini kaldırma” konusunda görüşmesi...Bunlar “sulu şaka” lâfı dışında normal gelişmeler. Ama 12 Eylül darbesini yapan 5 komutandan biri olan Kenan Evren’in “Gidin halka sorun, halk ‘yargılayın’ derse bu işi yargıya bırakmam, intihar ederim” sözleri hiç de normal değil. Tam aksine had safhada anormal!Demokrasi her şeyin halka sorularak, referandumla kararlaştırıldığı bir sistem olmak zorunda değildir... Eğer Meclis’teki partiler uzlaşır ve o geçici maddeyi kaldıracak sayıyı bulurlarsa 12 Eylül pekalâ yargılanabilir.Evren’in de bunu sükûnetle kabullenmesi, intihardan filan söz etmemesi, üstelik Cumhurbaşkanlığı yapmış biri olarak topluma kötü örnek olmaması gerekir. (Bunun 82 Anayasası’yla filan da ilgisi yoktur.)Aslında gerçekten de Evren’in ve 12 Eylül’ün “12 Eylül öncesi ortalık çok karışmıştı, ölümler olmuştu” mazeretiyle yargılanmaması “darbe için gerekli anarşi ortamı yaratıldığı takdirde darbelerin meşruiyet kazanabileceği” anlamına gelir ki bu takdirde sözkonusu ortam her dönemde ihtiyaç halinde birileri tarafından kolayca sağlanabilir!Hatta dikkat! Akılda tutulması gereken ihtimallerden biri de darbeden, muhtıradan medet uman iktidarların bile böyle ortamlara teşebbüs edebilmesidir.Büyükanıt da yargılanmalı!12 Eylül’de demokrasi kesintiye uğratıldı, ülkeye zaman kaybettirildi, “demokratik şekilde halkın oylarıyla seçilmiş insanların” bu hakkı ellerinden alındı, çok sayıda insan çeşitli şekilde mağdur oldu. Madem ki ülkede darbe tartışmaları ayyuka çıkarıldı, Evren’in, Şahinkaya’nın ve Tümer’in yargılanması, geleceğe ve demokrasiye ışık tutacaktır. Erbakan’dan sonra Evren’in de yaşı neden olarak öne sürülmemelidir, insanlar 120 yaşına kadar da yaşayabiliyor.Bakın Erbakan’a... Yazlık villada ev hapsini bile çektirmediler ama o siyaset yapacak ve İran’a gidecek kadar sağlıklı.Yaşlılar elbette saygı görmeli ama dokunulmaz olmamalı. Hele de herkese dokunulduğu bir dönemde...Ve tabii darbelerin yargılanması tartışılmaya başlamışken 22 Temmuz seçiminin öncesinde kimselere danışmadan, tartışmadan alelacele bir e-muhtıra yazıp yayınlayan ve bugün yapılan darbe-muhtıra polemiklerine bile zemin hazırlayan Org. Yaşar Büyükanıt’tan bu muhtıradan hesabının sorulması beklenebilir. Bu yapılmalıdır. Kimse dokunulmaz değilse o da değil!***** KÖKSAL TOPTAN ŞAŞIRTTI!TBMM Başkanı Toptan, başbakan olmak istediğini söyleyen 11 yaşındaki Sümeyye’ye “Bu ülke hanım başbakandan çok çekti, onun gibi olma” demiş. Sayın Toptan kusura bakmasın ama bende “pes” diyeceğim bu lafa... Yani bunca yıldır erkek başbakanların, bakanların, genel başkanların yüzlercesinin hatalarına sustuk, katlandık, tekrar tekrar erkekler seçildi... 550 kişilik Meclis’e en çok yüzde 10 oranında kadının girişine “izin verildi” de kala kala Tansu Çiller’in “ilk ve tek kadın başbakan” oluşuna mı laf edilecek? Erkek siyasetçiler kendi yaptıkları fahiş hataları, ülkenin bugününü ve geleceğini tehlikeye sokacak yanlışları görmeyip bir tek bunu mu öne sürüyorlar? Hani Çiller’i de en çok eleştirenlerden biri bendim, tüm hatalarını defalarca yazdım, TV programları yaptım ama bu haksızlığa da susamam. Beni en çok şaşırtan şey bu sözü Köksal Toptan gibi gerçekleri görebilen bir siyasetçinin söylemiş olması.Mesela bakın Bolu Valisi’nin Toptan’ın hemen arkasından söylediklerine hiç şaşırmadım. Abant Toplantısı’nda “devletin valisi olduğunu unutup” devlet kurumlarına verip veriştiren Vali Akpınar burada da Başbakan’ı yağlama fırsatını kaçırmamış ve “Sen Tayyibe bir başbakan olacaksın” demiş. Ne demekse? Zeka ürünü (!) besbelli... Eh bu kadar zeki ve yağcı bir valiye bir bakanlıkta verirler artık!
Amerika’nın bin çeşit yalanla Türkleri ve Türkiye’yi aşağıladığı Midnight Express filmi ne kadar tepkiyi hak etmişse, 25 Haziran Perşembe gecenin 1.30’unda AKP’nin Meclis’ten kaldırdığı “Askerlerin de sivil mahkemede yargılanmasını sağlayacak yasa” treni de o kadar tepkiyi hak ediyor.Tamamen bir aldatmaca üzerine kurulmuş, sözüm ona demokrasiyi dilinden düşürmeyenlerin demokratik sistemi hiçe sayarak ve muhalefet partilerine (yalan söyleyerek demiyorum, neme lâzım) gerçek dışı açıklamalar yaparak istediklerini gerçekleştirdikleri bir eylem...CHP’nin açıklamasına göre AKP “siviller sivil mahkemede, askerler askeri mahkemede yargılansın düzenlemesi yapmak istiyoruz” demiş, “AB’ye uyum yasası” demiş, “207’nci maddenin üçüncü paragrafında Türkçe düzeltmesi vs” demiş ve tamamen aksine; anayasal düzene, hükümete karşı suçlar, silâhlı örgüt kurma, anayasayı ihlâl gibi suçlarda askerlerin de sivil yargıda yargılanmasını sağlayacak düzenlemeyi sabaha karşı diğer milletvekillerinin yorgun da oldukları için farketmeyeceği şartlarda, hiç bir engelleme çıkmadan AKP’nin oylarıyla işi bitirivermiş.Öyle ki Ankara temsilcilerinin, televizyon habercilerinin bile haberi yok... Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un da haberi olmadığı için (ülkenin “güzide kurumları yıpratılmayacak” ya... Kimse “kurumlararasında gerilim yaratıp suyu bulandırmayacak” ya... Herkes “tek yürek halinde ve anlaşma içinde” ya...) ertesi gün yaptığı konuşmada “Gerekirse bu soruşturma yine askeri savcılıkta açılır. Bunun aksini düşünmek hukuka aykırıdır” diyor. Yani koskoca Genelkurmay Başkanı memlekette olup bitenden habersiz, kendi kendine konuşan biri durumuna düşürülüyor.Dün bir meslekdaşımız “Orgeneral Başbuğ’un satır aralarında artık hepimize doğal gelen ama aslında dehşet verici bir iç savaşın izleri var” demişti yazısında.“Psikolojik savaşta bir başka zaaf, siniri bozulan rakibin sertleşme temayülü olabilir” diyordu. Ona hak verdim... Ordu yerel seçim öncesinde Arınç’ın “İyi ki bu generallerle bir savaşa girmemişiz” hakareti ile yoğun şekilde başlatılan ve giderek daha da yoğunlaştırılan bir kışkırtmayla karşı karşıya.İSTENEN e-MUHTIRA MI?Yapılanlara baktığınızda adeta en hafifinden Büyükanıt’ınki gibi bir e-muhtıra bekleniyor gibi (iyi geliyor malumunuz)... Sanki bu bir şeylerin yolunu açacak, bir başlangıç olacakmış gibi... Başbuğ’un sakin yapıda ve demokrasiye inanan bir Genelkurmay Başkanı olması, yapılanların hepsini anlamasına rağmen kışkırtmalara kapılmayacaklarını söylemesi Türkiye için büyük şanstır.Bir yanda bu gelişmeler, öte yanda yine Arınç’ın sözleriyle (hiç susmadığı için) vurgulanan ve Adalet Bakanlığı’nda yürütülen “Yüksek yargıya neşter” çabaları ile ülke alel acele bir yerlere sürükleniyor...Kusura bakmasınlar, “su fena halde bulanmış” durumda (hatta mideler de)... “Kurumlararası gerilim” had safhada (hatta millette de)... Ve “güzide kurumumuz” da herhalde öfkeden köpürmüş vaziyette (çok haklı olarak)...Peki bunları yapan iktidar neyin peşinde? Haydi biraz şeffaflaşsınlar da anlayalım. Burnumuzun ucunu göremez durumdayız! *** EVREN NEDEN YARGILANAMAZMIŞ?Cumartesi günü VATAN’ın halka sorduğu “Evren yargılansın mı, yargılanmasın mı?” sorusuna gelen cevapları inceliyorum; “yargılansın” diyenler birbirinden farklı nedenlerden söz etmişler, “yargılanmasın” diyenler ise tek bir nedende buluşmuşlar. Önemli bir sonuç var burada gözden kaçan...Yargılanması için: “Ülkemiz bu darbeyle 30 yıl geriye gitti, hem ekonomik hem sosyal olarak bu ülkede yaşayan herkes etkilendi, bütün sorumlular yargılanmalı” diyen de var “Küçüktüm evimizi askerler bastı, bir sürü insanın hayatını mahvettiler” diyen de...“Çok sayıda aydını düşünceleri nedeniyle heba ettiler” diyen de var, “Bundan sonrası için gerekli. Yargılama darbe düşünenleri etkiler. Geç bile kalındı” diyen veya “Kenan Evren 1980 darbesini faşist bir ruhla yaptı. Çağdaş insanları ezip geçtiler, sorgulayıp hapse attılar, kesinlikle yargılanmalı” diyen de...Karşı görüştekiler ise sadece “İnsanlar öldürülüyordu, şartlar bunu gerektiriyordu, darbe zorunluydu” görüşünde birleşiyor.Çıkan sonuca bakarsanız ve darbe ile kimbilir kaçıncı kez demokrasinin kesintiye uğratılmasını, seçilmiş siyasetçilerin hakkının elinden alınıp yerine darbe hükümetinin konmasını da eklerseniz bir tarafta çok neden var, diğer tarafta tek neden; anarşi ve terör!Bu durumda “günün şartları uygun hale getirildiği takdirde, gerekli anarşik ortam yaratıldığı takdirde” her zaman bir darbenin meşru gösterilmesi mümkündür sonucu çıkıyor mu, çıkmıyor mu?Peki acaba 12 Eylül öncesinde anarşi ve terörün üstesinden gelmek için MGK’da gerekli önlemleri sivil yöneticilerle ortaklaşa almaları, birlikte gayret göstermeleri imkânsız mıydı?Bu çabayı gösterdiler de hiç çare olmadığı için mi darbe yaptılar?Ve darbe olur olmaz anarşi, terör nasıl bitiverdi? (Yarın devam edeceğim)