Diyelim ki belge gerçek!

17 Haziran 2009

Başbakan Erdoğan “Genelkurmay’da hazırlandığı iddia edilen” belge için 14 Haziran Pazar günü Her Açıdan’da Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’un söylediği “Bu belge sahteyse durum vahim, gerçekse yine vahimdir” cümlesini aynen tekrarladıktan sonra ordunun tavrını övmüş.“Genelkurmay Başkanlığımız sorumlu ve duyarlı bir tavır sergilemiştir. Tartışmaya konu olan belgenin sahte veya gerçek olduğunun askerî yargı tarafından en kısa zamanda ortaya çıkarılması için soruşturma talimatı verilmiş ve yapılan açıklamada konunun takipçisi olduklarını ifade etmişlerdir.” Sonra da “hiç kimse bu olayı istismar ederek kurumları birbirine düşürme, yıpratma, fitne çıkarma yaklaşımı içine girmemelidir. Kurumlarımızın birbirine güveni tamdır.”Şimdi irdeleyelim bakalım; belge gerçekse durum vahim zira ordu içinde bazı askerler adının irtica ile özdeşleştiğini düşündükleri parti ve şahıs ile ilgili “irticayı bitirme planı” hazırlamışlar. Bu onların görevi değildir, öyle bir tehlike mevcutsa devletin kurumları “demokrasi şartları içinde” önlem almakla yükümlüdür. Yani bu bazı askerlerin “tehlike içerebilecek eylemleri yazılı olarak planladığı” kesinlik kazanırsa herhalde hukuken yargıya bunun hesabını vermeleri gerekir.Öte yanda belgenin gerçek olmadığının anlaşılması daha da vahimdir, çünkü bu durumda da “birilerinin orduyu darbe ile ilişkilendirmek, Batı’ya karşı ‘Bakın Türkiye hâlâ demokrasiye geçemedi, darbe tehlikesi mevcut’ mesajı verir ve AB’ye girmemizi tehlikeye atarken içerde de ‘demokratik seçimle gelen yönetim darbe tehdidi altında’ mesajıyla kazançlı çıkmak için gözlerini kararttığı, provokasyon yaptığı” anlamı çıkacaktır. Her iki durumda da bu “bazıları”nın, “birileri”nin kimler olduğunun artık ortaya çıkarılması kesinlikle şarttır.İSTİSMAR VE YIPRATMAAma Başbakan’ın da vurguladığı gibi Genelkurmay gayet demokratik bir tutumu sürdürüyor. Org. İlker Başbuğ seçildiği günden bu yana “demokrasiye saygılı olduklarını” her fırsatta vurguluyor. TSK’yı olabildiğince şeffaflaştırmaya çalışıyor. Ve yine Başbakan’ın vurguladığı gibi soruşturma talimatı vermiş.Gelgelelim bu “kimse olayı istismar etmesin”le başlayan uyarının “bir kesim” medyada (ki hangi kesim olduğu malumdur) hiç dinlenmediğini; TSK’yı “sanki belge ‘Büyükanıt’ın e-muhtırası gibi’ keyfî ve sorumsuz şekilde Genelkurmay Başkanı tarafından yazılmışçasına” yıpratan gazete manşetleriyle, köşe yazıları, TV programlarıyla görmekteyiz. Her konuda Başbakan’ın sözünü emir gibi dinleyenler bu uyarıya hiç kulak asmıyor nedense...Dün yine aynı gazete ve TV’ler tam gaz önce belgeyi gerçek yapıp sonra da “kendi gerçekleri” üstünde at koşturmaktaydılar. Örneğin “deniz otobüslerinde açık olan tek kanal TV” de iktidara yakın gazeteciler bunu pek ustaca gerçekleştirdiler. Arkadan da iktidara yakın kişilere ait olduğu, bu nedenle sağlıkla ilgili pek çok yasanın “destek vermek üzere” değiştirildiği doktorlar arasında devamlı konuşulan bir “özel hastane zinciri”nin reklamı geldi.Ayrıca yapılanlardan, Bülent Arınç’ın seçim öncesi orduya karşı hakaretli konuşmalarla başlayan süreçten sonra “kurumların birbirine güveni” lafı da pek garip kalıyor.DEĞİŞİMOrtada biri “yapılmış”, diğeri ise “yapılma ihtimali olduğu iddia edilen” iki mesele var. İktidar gazetelerinde yazan (veya yakın olan) gazeteciler “TSK’nın açıklamasına inanmadık çünkü daha önce de orduya andıçlar, eylem planları hazırlandı” diyorlar. “Daha önce” ile “bugüne” karar vereceksek şu andaki siyasi tablonun da olamaması gerekirdi. “Değişim”e de işlerine gelince inanıyorlar galiba...Oysa... Mesela Erdoğan “Hakkında yeni 7 suç duyurusu da yapıldığı açıklanan ‘Deniz Feneri davasının asıl faillerinden’ denilen RTÜK Başkanı için” soruşturma izni vermediği halde TSK belge ile ilgili olarak vermiş.Bu durumda, Başbakan “Deniz Feneri failleriyle yakın ilişkileri olduğu bilinen” partisine “para ilişkisi iması yapıldığında” bunu söyleyenlere “namert” dediğine göre (ki haklıdır, ispatlanmadan kimse söyleyemez) TSK içinde birileri böyle bir belge hazırlamış olsalar bile bütün orduyla ilişkilendirmek nasıl kabul edilebilir?Yazılara “Ama ordu daha önceden de...” veya “Asker demokrasiyi yıpratmasın” gibi başlıklar nasıl atılabilir?“Birileri”nin bu belgeyi hazırladığı kesinleşirse o birileri elbette cezalarını çekmelidir ama bu arada “orduyu yıpratma” işi özellikle yerel seçim öncesinden yoğun şekilde başlatılarak pek başarıyla yürüyüp gitmiştir.Sahi, Zahid Akman için suç duyurusunu ne zaman yapacaklar acaba?

Devamını Oku

“Kimsenin suç işleme imtiyazı yoktur”, bazıları hariç!

16 Haziran 2009

Özür dileyerek bu yazımda Deniz Feneri davasını da hatırlatacağım... ‘Özür dileyerek’ diyorum çünkü normal şartlarda bu “son belge” olayının Deniz Feneri çalkantılarını, suçunun kesin olduğu bildirilen RTÜK Başkanı’nın hükümet tarafından korumaya alınmasını, davanın hâlâ açtırılmamasını, koskoca bir devlet kurumunun başında ısrarla tutulan Zahid Akman’ın “tahrifat yapılmış belgeyi” gerçekmiş gibi yutturma çabasını (sadece bu bile istifaya yeterli bir nedendir) unutturması, ortalığı yeterince vaveylâya vermesi gerekiyordu ama yine de diğer davayı örtemiyor işte. Bu arada Erdoğan’ın “RTÜK Başkanı’nı Meclis getirdi, ancak Meclis götürebilir” gibi sözleri de hiç yeterli değil çünkü soruşturma izni verme yetkisi Başbakan’ındır ve o bu izni vermiyor, önce millete bunun nedenini açıklaması lazım.Gelelim Genelkurmay Başkanlığı’nda hazırlandığı İDDİA EDİLEN son belgeye... Buna gelirken de yine bazı pek işgüzar sitelerde yayınlanan aşağılık yalanlara bir değinelim. Bana ve Uğur Dündar’a “Abdüllatif Şener’i ekrana çıkarttığımız için” pek bozulan ve “Gladyo sahalarının yedekleri” filan gibi etiketler yapıştıranlar olmuş. Bizim gibi dürüst ve ülkesini seven, demokrasiye ve cumhuriyete bağlı gazeteciler etiketlerden de, kahpe yalanlardan da (ki bol miktarda yazılıyor) yılmazlar efendim. Yazan utanmazlardaki cesaretin en az on katı bizde de mevcuttur çok şükür.Utanmaz oldukları kadar “Allah korkusundan da yoksun olduklarını” benim “dine, dindarlara, Kur’an’a saygısızlık ettiğimi” bile yazma cesaretiyle gösteriyorlar. Diğer aşağılık yalanlarına bugüne kadar “it ürür ....” diyerek sustum ama inanan bir ailede ve din dersleri de veren öğretmen bir anne tarafından yetişmiş, Kur’an’ı/dini “tümüne öğretecek kadar” iyi bilen ve din programları da yaparak halkı aydınlatmaya çalışan biri olarak, Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’nun “din, Kur’an hakkındaki bilgisinden etkilendiğini ekranda söylediği” biri, dinine ve Kur’an’a en üst düzeyde saygılı biri olarak buna susmayacağım. Hakkımda yalan, rencide edici, hedef gösterici haber koyan siteler artık takibe alınıyor ve hemen dava açılacak. Medya özgürlüğü suç işleme hakkı vermez.DARBEYE KARŞI OLMAK!“Gladyo sahasının yedekleri” diyenler adımın “ordunun sevmediği yazarlar” listesinde çıktığını, “darbeye karşı olduğumu” sayısız yazımda anlattığımı, “Büyükanıt’ın e-muhtırası”nı öfkeyle karşıladığımı ve son TV programımda bile açıklanmasını istediğimi bilmiyor değiller, sadece bu türlüsü işlerine geliyor. Darbeye karşı olmak “orduyu yok etme girişimlerine” arka çıkmak anlamına hiç gelmez beyler. Bazı mâlum gazetelerde haberler “bulunan belgenin kesin doğru olduğu kanıtlanmış” gibi çıkıyor, bunda şaşılacak bir şey yok çünkü bugüne kadar iddia halindeki her rapor, her belge için, her arama, her gözaltı ve “tedbir” anlamında olan ama bu davada ceza gibi uygulanan her tutuklama için aynı şeyi yaptılar.Son belgenin ne olduğunun da ortaya çıkarılması elbette gereklidir ve Genelkurmay’ın bilgisi dahilindeyse elbette endişe vericidir. Ama daha Genelkurmay Başkanı “Genelkurmay’da hazırlandığına dair bir bulguya ulaşılmadı, kriminal inceleme sonunda Askerî Savcılık belgenin sahte veya gerçek olduğunu anlayabilecektir. Genelkurmay’a maledilmesini hakaret sayarım. Hukuki girişime açığız” derken başta Başbakan hükümetin farklı kanatlarından ve medyanın belli kanatlarından “Durumu görüyor musunuz, demokratik şekilde seçilen hükümete karşı planları görüyor musunuz” veya “Hâlâ cevap gelmedi, bu ne demektir” gibi çıkışlar açıkçası insana “ortada gayet samimiyetsiz bir durum var” duygusu veriyor. Büyük ihtimalle aralarında çok sayıda masum ve saygın insanın bulunduğu Ergenekon tutukluları aylarca cezaevinde “suçlarının ne olduğunu bilmeden” psikolojik işkenceye tabi tutulurken, Deniz Feneri gibi “yüzyılın bağış yolsuzluğu” denilen bir soygun örtbas edilirken bu acele neden gösterilmedi de şimdi gösteriliyor? Cemil Çiçek son belge ile ilgili olarak “Kimsenin suç işleme imtiyazı yoktur” demiş. Çok doğru ama şu andaki durumda bu cümlenin sonuna “bizim koruduklarımız hariç” ilavesi de yapması gerekir maalesef.NEDEN AVUKAT ALINMADI?Aslına bakarsanız Genelkurmay tam açıklamayı yapana kadar kim ne söylerse söylesin “tahmin”den, “iddia”dan öte bir anlam taşımaz. Sonucu beklemek lazım... Diğer davayı 1 yıldır beklediğimize göre bunu da 3-5 gün bekleyebiliriz değil mi?Bu arada Ergenekon davasının en temel dayanaklarından biri olan Tuncay Güney’le ilgili raporu polis hazırlamıştı ve gerçeğe uygun olmadığı ortaya çıktı. İddiaların çoğu ya kanunlara aykırı olan “gizli tanık” ifadelerine veya kriminal inceleme yapılması neredeyse imkânsız olan bilgisayar belgelerine dayanıyor. Bu son belgede de Avukat Demet Reçber “Arama sırasında (yine kanunsuz olarak) içeri avukat alınmadığını ama avukat varmış gibi rapor tutulduğunu, altında avukat imzası olmadığını, polisin aramayı tek başına yaptığını” söyledi. Bu belgenin oraya sonradan konduğunu da bildirdiler.Devlete karşı işlenen suçları Cumhuriyet Savcısı’nın bizzat yapması kanunda yer alırken ve polisin yetkisi olmadığı halde neden ısrarla polis yapıyor? Bunları açıklamaları gerekmez mi? Eğer Alman Yargısı’nın delillere, itiraflara dayanarak verdiği karar bile yok sayılabiliyor ve hükümet “inanmadığını” söyleyebiliyorsa, bu olaylarda da kesin gerçek ortaya çıkana kadar vatandaşın inanma zorunluluğu filan yoktur.Bu teknoloji çağında her şey ama her şey mümkün. Hele de birileri Türkiye’yle oyuncak gibi oynama isteğindeyken!

Devamını Oku

İran’ın uç kadınları

14 Haziran 2009

Dün İran’daki demokratik görüntülü antidemokratik seçimden söz etmiştim; sansürler, engellemeler, muhtıra ve tehditler altında yapılan ve siyasi uzmanların “böyle bir oy farkı olması imkânsız” diyerek “hile yapıldığına inandıklarını” bildirdikleri seçimden.Diktatörlük bir kere geldi mi artık gitmesi hayaldir, hele de bu bir din diktatörlüğü ise tam hayaldir. Onun için Müslüman çoğunluklu toplumların -dünyadaki örnekleri de göz önünde tutarak- dinin, inancın siyasi istismarına, toplumun aynı dinden olan fertlerinin “bu daha dindar-öbürü değil” gibi ayırımlarla bölünmeye çalışılmasına baştan karşı çıkması, olayları doğru okuması, kendini “siyasetçilerin din istismarına” alet etmemesi gerekir.Türkiye herkesin din özgürlüğüne sahip olduğu bir ülke... Yeryüzünde insanların üzerinde baskı hissetmeden, dinini inancını rahatça yaşadığı çok nadir Müslüman çoğunluklu ülkelerden biri. Tek kısıtlama “laik devlet” in yani “bir dinin kurallarıyla yönetilmeyen, her inanca eşit mesafede duran” devletin korunması için konmuş olan “devlet alanlarında dinî kıyafet yasağı”... Din yalanlarına DİKKAT!Sadece buna dayanarak “müminlere baskı yapılıyor, dindarlar eziliyor” gibi yalanları aralıksız sıralayanlar, din kardeşlerini bile birbirine düşman etmekten, düşmanlığı cumhuriyeti kuran Atatürk’e vardırmaktan çekinmiyorlar. Oysa bu ülkede her zaman dine-inanca saygı gösterilmiş, toplum Ramazan’ını da, Hac görevini de, bayramlarını da barış içinde yaşamıştır.İşte bu bölünme ve kışkırtmalara baştan dikkat etmek gerekiyor. Bakın mesela İran seçimlerini anlatan gazete haberlerini inceliyorum; İran’da sadece iki kadın örneği (ki benzeri konuşmalarda, yazılarda Türkiye’ye empoze ediliyor) verilmiş: Biri, seçim kuyruklarında yerlere kadar simsiyah çarşaflarıyla yaslı görüntüler çizen “kimliksiz, yüzü bile görünmeyen, tıpatıp aynı” kadınlar. “Makyaj yapmam, alkol ve sigaradan tiksinirim, saçı görünen kadınlar radikal, erkekleri peşlerinden koşturuyorlar, Batı filmlerini seyretmiyor, müziğini dinlemiyorum” diyenler.ARASI YOK MU BUNUN?Diğeri ise; “Evde yasak olmasına rağmen CNN, BBC seyrediyorum, Batı müziği seviyorum, yakın erkek arkadaşlarım var, viskili votkalı partilere katılıyoruz” diyen kadın tipi... Aslında tabii kendini bilen, yetişkin insanlar için yabancı televizyon, yabancı film izlemenin veya Batı müziği dinlemenin bir zararı olacağını normal hiçbir mantık kabul etmez. Saçı görünen kadınların mutlaka erkekleri peşinden koşturacağını da... Aslında meselenin “saç” değil, kadının “tepeden tırnağa tüm varlığı” olduğu İran fotoğraflarında küçücük kızları bile çarşafa sokmalarından belli.Yani erkeklerin kafasını düzelterek kadına cinsel obje değil “bir birey” olarak bakmasını sağlamak yerine kadının kimliğini “dini bahane ederek” elinden alıyorlar. Kur’an’dan çok “uydurma hadisleri” temel alarak... (Bizde Diyanet İşleri ayıklama çalışması yapıyor.)Ve işe bakın ki tesettürlü olmayan her kadın mutlaka içki, sigara, partiler vs. içine batmış durumda gösteriliyor.Yani tesettür kıyafeti giymediği halde evini, ailesini, ibadetini bilen, işinde, gücünde, her şeyi normal sınırlar içinde yapan, böyle yaşayan bir kadın örneği ortada yok.Gerçek “Müslüman ama aynı zamanda çağdaş, dindar ama aynı zamanda erkeklerle bir arada çalışıp ekmeğini kazanabilen, ölçülü, kendini korumayı da bilen” kadın örneği Türkiye’de milyonlarla var.Şüphesiz -kendi ölçüleri içinde- İran’da da var. Olmadığını iddia etmek, bu kadın örneğini ortadan kaldırmaya çalışanların işine geliyor, hepsi bu!***** BÜTÇE “SİZLERE ÖMÜR” OLMALI!Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Meclis’te bütçedeki bozulmayla ilgili “çarpıcı” açıklamalar yapmış “Bütçe dengelerinde ciddi bir bozulma olduğunu, bu durumun sadece krizle açıklanamayacağını, iktidarın aldığı bir takım idari kararların da sonucu olduğunu, mahalli idarelere geçen seneden itibaren daha fazla para aktarıldığını” söylemiş.Ekonomik krizin “en az Türkiye’yi etkilediği” açıklamaları hâlâ sürerken, pembe ekonomik tablolar gösterilirken Maliye Bakanı’nın bunu itiraf etmesi durumun vahim olduğunu gösterir. Zira Maliye Bakanı’nın görevi sızlanmak değil, önlem ve çözüm üretmektir.Demek ki harcama yetkisini kullananlar memlekete hiç acımamışlar. Örneğin yerel seçimleri kazanmak için il ve ilçelere devlet kesesinden su gibi para akıtmışlar.Bunun yanında kullanmadığımız gaz için İran’a ödenecek 700 milyon dolar gibi hesapsız kitapsız alınmış kararlar, devlet bankalarından bir gazete-tv’nin yandaş gruba alınabilmesi için tek kişiye verilen 750 milyon dolar kredi, yine milyonlarca avroya alınıp bekletilen metrobüsler, yüz milyonlarca dolar harcanıp beklemeye terk edilen yarış pistleri (Formula 1), olimpiyat sahaları, havaalanları, üçer dörder alınan süperlüks jetler, sultan sarayından farksız parti binaları ve daha kim bilir ne israflar var bütçeyi çökerten...Hepsi de bizim cebimizden çıkıyor malûmunuz. Şimdi artık “saklanacak hali kalmadığından” Maliye Bakanı usturuplu şekilde yakın gelecekte “açıkları kapatmak üzere” tepemize binecek yeni vergileri vs. haber veriyor olmalı.Birileri seçim kazanacak ya da hesap yapmadan bol keseden imza atacak diye millete yüklenmek ne kolay oluyor değil mi?

Devamını Oku

Demokratik (!) İran!

13 Haziran 2009

İşte size demokratik seçim (!) yapan İran’dan görüntüler. Önce Devrim Muhafızları Ordusu’nun “kadife devrim yaparsanız hepinizi yok ederiz” muhtırası, Ahmedinejad’ın “Bana karşı olanlar hapsedilecek” tehdidi... Seçim öncesi anketlerde Ahmedinejad’ı zorlayan ve bazılarında geçtiği görülen reformist Musavi’nin açık ara farkla geride kalması ve seçimden önce ortaya çıkan “hile yapacaklar” iddiasının seçimden sonra protestolara dönüşmesinin arkasından da polisin coplarla “bacaklarınızı kırarız” diye Musavi taraftarlarına kıyasıya saldırması.AFP, Reuters gibi yabancı haber ajansları; motosikletli polislerin kadın erkek ayırt etmeden coplarla Musavi taraftarlarını dövdüğünü dünyaya bildirmiş. Bu arada seçimden önce reformistlerin SMS mesajı göndermesini engellemek üzere kapatılan servis ve internet hâlâ çalışmıyormuş. Musavi’ye destek veren sitelere, yabancı TV kanallarına giriş de engellenmiş. Sansür üstüne sansür, engelleme üstüne engelleme.Reuters Haber Ajansı’na konuşan siyasi uzmanlar “Musavi ile Ahmedinejad arasında bu kadar büyük oy farkının imkânsız olduğunu”, seçime hile karıştığına inandıklarını söylemişler. Ama işte diktatörlük bir kere geldi mi gitmesi artık imkânsız oluyor. Tüm gücü elinde bulunduran baskıcı yönetimlerin “görünüşte demokratik olan” bir seçimi bile kontrol altına alması gayet kolaydır, itirazı kim dinleyecek?Önemli olan en başta bu baskıların önüne geçebilmek, güç kazanmasını önleyebilmek. Aslına bakarsanız bizde de “seçim hilesi” itirazlarını kimse dinlemiyor, bizde de “iktidara karşı olanlar hapsediliyor”, bizde de “seçim öncesi e-muhtıra veriliyor” diyeceğim ama demiyorum çünkü bizde e-muhtırayı Büyükanıt tek başına verdi.Yarın devam ederiz. *****MECLİS’E NEDEN TATİL YOK? SEBEP ANAYASA MI? Başmüzakereci mi, Başdanışman mı olduğu anlaşılamayan Egemen Bağış’ın muhalefet partilerine “Anayasa’yı birlikte değiştirmek için” çağrıda bulunmasından sonra Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu da yeni Anayasa’dan söz etmiş.Aynı sırada Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün de “Anayasa’nın partilerin kapanmasına yönelik hükmü zorlaştırılmadan demokrasi var diyemeyiz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bütün partilere kapatma davası açma yetkisine sahip. Oysa açamamalı” demiş.Parti kapatma konusu yalnız AKP için değil, Nihat Ergün’ün de konuşmasında belirttiği gibi “Anayasaya uymayan bütün partiler için” geçerli. Yalnız Türkiye’ye mahsus da değil, Avrupa ülkelerinde de var.Milletvekillerinin hepsi “Anayasaya bağlı kalacaklarına” yemin ederek Meclis’e girdiklerine göre nasılsa yeminlerine sadık kalmaları gerekecek (ve beklenecek) o zaman bu telaş, bu kapatılma korkusu nedir?Yoksa genel seçimlerden önce “din-inanç” üzerinden yeniden ve daha güçlü bir kutuplaşmaya ihtiyaç olacak da önceden bu söylemlerin, kışkırtmaların kapatma nedeni olmasının önüne mi geçmektir konu?Bakın kapatma davasından bu yana din istismarına açıktan açığa başvurulmadı, böyle bir endişe de olmamıştır büyük ihtimalle... Ayrıca neden MHP, CHP endişe etmiyor da hep AKP “Parti kapatma imkânsız hale getirilsin” diyor. Bunun için “Anayasa Mahkemesi üyelerinin üçte birini de biz seçelim”e kadar gidiyor?Ben, Başbakan’ın “Temmuz’da tatil yok, belirlediğimiz kanunlar çıkana kadar çalışacağız” sözlerini diğerleriyle birleştirince Temmuz’da baskın bir Anayasayı değiştirme girişimi bekliyorum. Tabii içinde (bu kadar gürültü patırtıya rağmen) asıl olması gerekenler; dokunulmazlıkların kaldırılması, “Seçim ve Partiler” yasalarının değişmesi, medya ve yargı bağımsızlığının verilmesi, siyasi ve siyasi bağlantılı yolsuzlukların önlenmesi gibi konular yine olmayacak. Hatta bunların bahsi bile olmayacak.Ama öyle görünüyor ki olan bizim bir yıldır beklediğimiz tatile olacak!

Devamını Oku

Başbakan’a hak da veririm!

12 Haziran 2009

Enteresandır; ona sadece “Erdoğan” diyemiyoruz hiçbirimiz... Hepimize korku mu saldı nedir, hani “korku” kelimesi benimle pek uyuşmaz ama ben bile hissediyorum bu dönemde medyaya yayılan tedirginliği...Biz Turgut Özal’a başbakanlığı (ve cumhurbaşkanlığı) döneminde sadece Özal, Tansu Çiller’e sadece Çiller, Mesut Yılmaz’a yalnızca Yılmaz, Bülent Ecevit’e Ecevit diye hitabederdik yazılarımızda... Diğer tüm liderlere de. Ama Erdoğan’a “Başbakan”ı önüne eklemeden sadece soyadıyla hitabeden yok değil mi?Oysa kendisi liderlere, gazetecilere (hatta gazete patronlarına), rektörlere, çiftçiye, emekli albaya, kısacası kim olursa olsun canının istediği kişiye her şeyi rahatça söylüyor. Peki medyanın hissettiği bu baskı neden acaba?Merak ettim... Şimdi sadece “Erdoğan”ı deneyeceğim onun için; Erdoğan “Hedefte olan kişisiniz, medyaya yaptığım hayırlı işleri hiç yazmayanlar var” demiş... Ama siyasetçiler, hele de iktidar partisi yöneticileri “haber” olacak aykırı çıkışları sık sık yaparlarsa veya “siyasi hata” sayılan eylem ve söylemler yaratılırsa elbette medyanın görevi bunları eleştirmektir, irdelemektir. Olumlu işler zaten başta TRT olmak üzere birçok TV kanalında ve gazetede sürekli olarak ve fazlasıyla yer alıyor.Ben “Ermeni soykırım iddiası” ile ilgili söylediklerinde de Erdoğan’ı haklı bulmuştum, “DTP’nin terör örgütüyle ilişkisi ve terörün bitmesi konusundaki samimiyetsiz tutumu” ile ilgili konuşmasını da haklı buluyorum. Hatta onun söyledikleri ile benim yazdıklarım birebir örtüşüyor bile diyebilirim.Gel gör ki bunu yaparken aynı anda bu tarafta samimiyetsizlikler, hatalar varsa onları da yazarım. Başbakanlığa, cumhurbaşkanlığına, liderliğe, kısacası ülke yönetimine talip olmuş insanlar medya ve muhalefet tarafından sıkı şekilde eleştirilmeyi de peşinen kabul etmiş sayılırlar. Buna tepki göstermeye; “muhalefet bizi engellemeye çalışıyor” veya “bir grup medya bize zarar veriyor, onları almayın” demeye asla hakları olamaz. Örneğin; “yüzyılın en büyük yolsuzluğu” denilen büyüklükte bir bağış soygununda adı Alman Mahkemesi tarafından verilen, “asıl failler” listesinde bulunan RTÜK Başkanı’nı: “Temiz bir arkadaşımız olarak biliyoruz. Onun üzerinden çatlak oluşturma gayreti içine girmek çok yanlış... Arınç’ın görüşleri hükümetimizin ve başta benim kanaatimiz değildir” demesi uzun süre eleştirilmeye değer bir olaydır.TEMİZLİK HANGİ SABUNLA?Yargıya (hele de başında Adalet Bakanı’nın bulunduğu hakim ve savcılara) hükümet ve Başbakan Akman’ın arkasında mesajını -ve tabii gözdağı oluyor- vermektir (ki Akman “Başbakan arkamda” derken doğru söylemiş)... Soruşturma aşamasındaki (maalesef henüz “dava aşaması” gelemedi) davaya müdahaledir. Türkiye’nin imajını zedeleyen uluslararası boyutta bir yolsuzluğu hafifletme çabasıdır. Başbakan Yardımcısı Arınç’a bile baskıdır. (Bu ifadeler iktidar yanlısı basının D.F davasına neden hiç değinmediğini de açıklıyor.)“Temiz arkadaş” meselesine gelince... Bu temizlik hangi sabunla yapılıyor bilmem ama hukuki temizliğe ancak yargı karar verebilir, siyasetçiler değil. (Her ne kadar kazandırılan zamanda delil falan bırakılmadıysa da...)Türkan Saylan veya Mehmet Haberal’a yapılanlara toplum tepki gösterdiği zaman “Saygınlık gözaltına alınmaya, tutuklanmaya engel değildir” diyenlerin sıra Zahid Akman ve “asıl failler” denilen diğer isimlere geldiğinde şahin kesilmeleri ve korumaya geçmeleri tam bir çelişki değilse nedir? Bu hafta Ergenekon ve Deniz Feneri soruşturmalarında gelinen son nokta, Başbakan Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt’ın “e-muhtıradan tam bir hafta sonraki” Dolmabahçe görüşmesi açıklanmalı mı tartışması, AKP’nin yeni Güneydoğu politikası, Türkiye’de giderek artan bir baskı mı var, AKP’nin kazandığı ve kazanmadığı illere ayırımcılık mı yapılıyor gibi konular ve sorularla geçti.ABDÜLLATİF ŞENER HER AÇIDAN’DA!Tabii İran’daki seçim, reformist Musavi’ye ve taraftarlarına Devrim Muhafızları’nın verdiği muhtıra, seçimin hileyle Ahmedinejat tarafından kazanılacağı korkusunu da unutmamak lazım. 14 Haziran Pazar günü Her Açıdan’da son haftanın gündemini inceden inceye tartışacağız. Programa: Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) emekli Cumhuriyet Savcısı Ömer Süha Aldan (telefonla), Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever ve VATAN yazarı Can Ataklı katılıyorlar.Yine çok şey öğreneceğiniz programa hepinizi (ve öncelikle Her Açıdan’ı büyük ilgiyle izlediklerini bana her fırsatta duyuran gençleri) bekliyorum. Sezon sonuna az kaldı “kaçırmayın” derim.

Devamını Oku

Son kaleye yoğun atış!

11 Haziran 2009

Yasama (meclis) çoğunluğu, Yürütme (bakanlar kurulu), çıkacak yasaları onaylayacak olan Cumhurbaşkanı aynı partiden... Yargı -yüksek mahkemeler dışında- tamamen Adalet Bakanlığı baskısı altında, hatta ülkenin önde gelen hukukçuları “kuşatıldı” deyimini bile kullanıyorlar.Sivil toplum kuruluşları farkındaysanız sessizliğe bürünmüş vaziyetteler (konuşan canını zor kurtarıyor nasıl bürünmesinler), üniversiteler deseniz aynı nedenle artık hiçbir olayda görüş bildirdikleri filan duyulmuyor. Kısacası toplumun sesini duyuracak bir “MEDYA”sı kaldı ama onun da bağımsız olan kesimi akıl almaz baskılar altında dayanmaya, direnmeye çalışıyor. Kısacası arkadaşlar tekrarlayalım, bir iktidarın tam hakimiyetini ilan etmesinin önünde tek bir kurum kaldı; Anayasa Mahkemesi!Ve işte anayasa mahkemelerinin dünyada ilk kuruluş nedeni de bu; seçim yoluyla iktidara gelmiş partilerin, parlamento çoğunluğunu ele geçirmiş iktidarların “demokrasiyi baskı rejimine dönüştürmelerini önlemek, çıkarılmak istenen yasaların Anayasa’ya uygun olup olmadığını denetlemek”... Yani “Yasama’yı, Meclis’i denetlemek”... Bu tariften de Anayasa Mahkemesi’nin Meclis’le aynı seviyede olmadığı, denetlediği için onun üzerinde bir konumda olduğu net şekilde görülüyor. Buna rağmen siyasetçilerin veya onlara arka çıkmak için hukuku bile gözardı eden bazı hukukçuların ya da yazarların sık sık söylediği şey “Anayasa Mahkemesi Meclis’in Anayasa’da yapmak istediği değişikliğe izin vermedi, Yasama’nın alanına müdahale etti...” Eğer AYM’nin görevini iyi bilmiyorsanız bu çıkışları yutmanız çok doğaldır. Ve bu çıkışlar da şu anda “Meclis çoğunluğu bizde. ’Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin’se eğer, istediğimizi yapabilmeliyiz” diyen, böylece “demokrasilerde rejimi koruyan unsurların, kurumların bulunduğunu” bilmediğini ya da kabul etmediğini gösteren iktidar yöneticileri tarafından yeniden yapılmaya başlandı.Büyük ihtimalle AYM üyelerinin de çoğunluğu (RTÜK’te Zahid Akman’ın AKP’nin seçtiği 5 üye tarafından nasıl görevde tutulduğunun görüldüğü gibi) iktidar partisine geçene ve son engel de tümüyle ortadan kalkana kadar aynı sözlerin sık sık tekrarlandığını duyacağız.Bülent Arınç son konuşmasında (belki şu ana kadar tekrar konuşmuştur) yine aynı noktayı kastederek: “Anayasa Mahkemesi ‘Benim istediğim gibi düzenleme yaparsan olur, yoksa iptal ederim’ mealinde bir karar verdiği zaman ‘yasama benim görevim, onu seninle paylaşamam’ diyecek birileri lâzım” demiş.Aslında -hukukçu ama- Bülent Arınç’a Anayasa Mahkemesi’nin görevini hatırlatacak birileri lâzım gibi. Zira AYM, düzenlemeler “kendi istediği gibi olsun” diyerek vermiyor kararları, Anayasa’ya göre, kendi sınırları içinde kalarak veriyor.Mesele “Üyeleri değiştirene kadar halkın kafasını karıştırmak” ise diyecek yok tabii, bunu başarıyorlar. Hukukçu bile hukuku yanlış anlatmayı göze alırsa ne denebilir ki? *****TARİHİ FIRSAT BU MU? Ya ben anlayamıyorum ya da bu işte gerçekten bir gariplik var. Geçen hafta AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan’ın aynen DTP ağzıyla yaptığı konuşmaları duymuştuk ve ben de ’AKP yerel seçim sonuçlarına bakarak DTP politikasına kayıyor’demiştim, bu hafta AKP Hakkari Milletvekili Abdülmuttalip Özbek DTP’lilerin son bir haftada söylediklerini aynen tekrarlayarak çıktı ortaya:“TSK en azından bu dönemde bölgede operasyon yapıp yapmamayı gözden geçirmelidir. Girişimlerin yaşandığı bu dönemde gençlerimizi kaybetmek acı veriyor.” “En azından bu dönemde” sözü hangi dönemi, diğeri hangi girişimleri kastediyor acaba? Önce 9, sonra 8 şehidimizi mi? PKK liderinin “ya devlet isteklerimizi kabul eder ya da Güneydoğu’yu savaş alanına çeviririz” veya “Bakın köylerin ismini değiştiriyorlar bunu terör saldırılarımızla biz sağladık” sözlerini mi?Yoksa bir yandan “her konuda PKK’yla aynı görüşteyiz” diyerek terör örgütünün siyasi uzantısı gibi çalışan, “yerel seçimle Kürdistan’ın sınırını çizdik” diyen, kankası PKK’nın terör katliamlarını durdurtmak için açık-net konuşmadığı, çağrıda bulunmadığı halde “TSK operasyonları durdurmazsa kan durmaz” açıklamaları yapan DTP’nin söylemlerini mi?Onlar genel seçimde Güneydoğu’dan alacakları oyları düşünerek siyasetlerini tıpatıp DTP çizgisine kaydırabilirler -ki yapılan budur- ama milletin bunu farketmediğini zannetmesinler.“Gençlerimizi kaybetmek” hepimize acı veriyor ama bunun sorumlusu ülkeyi terörden koruma, güvenilğini sağlama görevi olan TSK değil, Türk-Kürt, çocuk-büyük demeden insanları öldüren, mayınlarla katliam yapan terör örgütünün ta kendisidir. Ancak terör durursa gençlerimiz korunabilir.“Oylar” söz konusu olunca gerçekler görünmüyor besbelli!

Devamını Oku

Gizli anlaşmalar İsrail’i mi gösteriyor?

10 Haziran 2009

İlk kez mayınlı arazinin temizlenmesi karşılığında “44 yıllığına temizleyen yabancı firmaya” devri meselesinin konu edildiği 31 Mayıs tarihli Her Açıdan’da gündeme geldi gizli anlaşmalar. Uluslararası araştırmalarıyla tanınan yazar Aytunç Altındal; “Yunanistan-Türkiye-İsrail-Suriye” dengesinin önemli olduğunu, Türkiye ile İsrail arasında da çok sayıda gizli anlaşma bulunduğunu söyledi.Daha sonra Türk Silahlı Kuvvetleri ile İsrail Silahlı Kuvvetleri arasında 42 özel anlaşma olduğunu, sadece 1989 ile 99 yılları arasında tam 20 yeni anlaşma imzalandığından söz etti ve İsrail’in “mayınlı arazinin temizlenmesindeki özel yeri ve konumunu da bu gizli anlaşmaların sağladığını” belirtti.KİME TOPRAK SATIŞI?Ve bunların hepsinden sonra Başbakan Erdoğan kendi konuşmasında bu “gizli anlaşmalara” değindi, DSP-MHP-ANAP hükümeti döneminde İsrail’le gizli anlaşmalar yapıldığını doğruladı ama “gizlilik nedeniyle” bunları açıklayamayacağını söyledi. Salı günü Milliyet’te Fikret Bila bu konudaki köşe yazısında: “Başbakan’ın konuşmasından bu anlaşmaların toprak satışıyla mı, başka bir konuyla mı ilgili olduğu tam anlaşılamadı” diyor ve konuyu inceden inceye irdeliyordu.Anayasa’nın 90’ıncı maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanmasının Meclis’in bunu bir kanunla uygun bulmasına bağlı olduğunu hatırlatmış; “eğer bir önceki hükümet Anayasa’ya aykırı anlaşmalar yaptıysa bunu takip etmek Başbakan’ın görevidir. Eğer yapılan anlaşmalar Anayasa’ya uygunsa ve mevzuat uyarınca gizlilik kaydı taşıyorsa o zaman da Başbakan’ın bunu muhalefete eleştiri fırsatı yapmaması gerekir” demişti.Tabii yazısının sonunda haklı olarak “bir önceki hükümetin koalisyon ortağı olan partilerin de toplumu bu konuda aydınlatmaları beklenir” diyordu ama gizlilik kaydı varsa onlar da bunu yapamaz.MİLLET DEDEKTİF KESİLDİBurada asıl sorun milletin büyük bir duyarlılık gösterdiği ve “İsrail alacak”, “onlar için kutsal topraklar” gibi endişeleri de açıkça dile getirdiği bilinen mayınlı araziler konusunda kafaların bu tür sözlerle daha da karıştırılması... Madem ki Meclis’in haberi olmadan ve o onaylamadan gizli bir anlaşma yapılması mümkün değildir o zaman Başbakan neden söz ediyor? TBMM’nin de haberi olmadan yapılmış anlaşmalar varsa Türkiye’nin geleceğini yakından ilgilendiren anlaşmalara kim veya kimler kendi iradeleriyle imza atıyor? ABD ile ve diğer ülkelerle yapılmış kaç gizli anlaşma var?Haydi, madem ki “şeffaflık” tan, temiz siyasetten söz edilmekte, gizli ve karanlık işlerin üzerine gidilmektedir, o zaman TBMM bize bu anlaşmaların bilindiğini, Anayasa’ya aykırı ve gizli olmadığını söylesin.Ki rahatlayabilelim. Milletçe bilmece, bulmaca çözmekten, dedektif kesilmekten, komplo teorileri dinlemekten bıktık usandık çünkü! *** Davanın neden açılmadığı anlaşılıyor!RTÜK dün Deniz Feneri davası süreciyle ilgili olarak ve RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın “görevden ayrılıp ayrılmamasını” görüşmek üzere toplandı ve CHP kontenjanından olan 3 üyeye karşılık AKP’nin seçtiği 5 üyenin oylarıyla “Akman’ın Başkan olarak kalmasına” karar verildi. Her ne kadar arada Bülent Arınç, Köksal Toptan ve birkaç AKP’linin daha “istifa etmesi gerektiği” yönünde sesleri duyulduysa da AKP’nin genel olarak “Deniz Feneri’nin Türkiye ayağı” ve “Alman Mahkemesi’nin asıl failler dediği isimlerle ilgili” görüşü 5 AKP üyesinin aynı yöndeki oylarıyla açıkça görüldü. Böylece Deniz Feneri davasının Türkiye’de 1 yıla yakın süredir savsaklanıp hala da açılamamasının nedeni, siyaseten korunmakta oldukları da iyice anlaşılmış oldu.Şimdi artık Başbakan istediği kadar “hukuksuzlukların üzerine gideriz, sümen altı etmeyiz” desin, inandırabilir mi sizce?Türkiye artık hukuk devleti olmaktan kesinlikle çıkmıştır!

Devamını Oku

Temiz eller operasyonu!

9 Haziran 2009

Başbakan Erdoğan “kendisinin” sayılacak TV kanallarında kendisinin hazırlayacağından farksız sorulara cevap veriyor ve bu hiç de heyecanlı olmuyor. Oysa verdiği cevaplara karşılık yepyeni sorular sorulsa (sorulabilse) toplum çok daha iyi aydınlanabilirdi.Örneğin biz en çok izlenen haber tartışma programı olan Her Açıdan’da kendisini konuk etmekten mutluluk duyarız, hiç şüphe yok tarafsız (ve bağımsız) sorularla bütün Türkiye’nin “nefesini tutarak izleyeceği” ve reytinginin de tartışmasız çok daha yüksek olacağı bir sohbet olurdu. Ama tabii bunu kendisinin istemesi gerekiyor. Başbakan “demokrat olma”ya çok önem verdiğini sık sık tekrarladığına göre bu karar demokrat bir başbakana yakışır doğrusu. Bugünden tezi yok hemen müracaat edeceğim, bakalım “medyanın boykot ettiği kesimi”nde olmamı gözardı edecek mi?Şimdi gelelim atv’deki konuşmasına... Başbakan Erdoğan, Ergenekon davası ile ilgili sorulara; “Yürütme olarak bize düşen görev var (...) Tüm güvenlik güçlerimizle bunları yerine getiririz ama hiçbir zaman sümen altı etmeyiz. Geçmişte bir sürü şey sümen altı edildi ama biz şu anda İçişleri Bakanlığımıza, bütün emniyet teşkilatımıza yargıdan gelen bu tür talebin anında yerine getirilmesini her zaman söylemişizdir (...) İtalya’da ’Temiz eller’operasyonu oldu, ülkemde niye olmasın” cevabını vermiş. SİYASALLAŞMADI MI YOKSA?“Halkın yüksek teveccühünden sonra biz demokrasi dışı bir takım hazırlıkları hissetmeye başladık” sözleriyle ise yine mağdur edebiyatından yararlanıyor ve hem “çok oy aldık ama bakın bizi mağdur etmeye çalıştılar” mesajı veriyor, hem de bunu “somut verilerle açıklamadan” yapıyor. Böyle bir durumda acaba ona bu duyguyu veren Cumhuriyet Mitingleri miydi diye düşünmek bile mümkün.Sonra Başbakan’ın, Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya’nın “neden söylendiği bile belli olmayan” zamansız ve anlamsız bir sözünü alıp sanki “kendisine muhalefet eden bir kitle”ye aitmiş gibi empoze etmesi de sözün kendisi kadar anlamsız olmuş.Şimdi dönelim Ergenekon’la ilgili sözlerine... Eğer iktidara karşı darbe yapmaya çalışan birileri, birtakım gruplar varsa bunların ortaya çıkarılması elbette gereklidir. Ama bu davanın tümüyle siyasallaşarak bir “cumhuriyetçi avı”na döndüğünü, hukukun ortadan kalktığını ülkenin bütün önde gelen hukukçu baroları söyledi , Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk kitap bile yazdı. “Yargı kuşatıldı” bile dedi. Ortada açıkça böyle bir durum var ama bu konuda -ne hikmetse- tek bir soru bile yok. Ayrıca madem ki suçlar “sümen altı” edilmiyor, hemen üstüne gidiliyor, “Temiz eller operasyonu” vs. (ki bunun gerçeğini, hukuk sınırları içinde hepimiz istiyoruz) o zaman sormaz mısınız Deniz Feneri davası neden hâlâ açılamadı? Zahid Akman ve ilgili herkes neden hâlâ iş başında? Cinayet-tecavüz suçluları neden dışarda ? Acaba bu “Temiz eller” denen şey sadece bir davaya mı etkili olmaktadır?Son olarak; daha en başta hukukçular uyardı, Sami Selçuk bunu da yazdı; Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMUK) 250’inci maddesine giren suçlarda ki buna “devlete karşı işlenen suçlar” dahildir; özel ağır ceza mahkemelerinin görevlendirileceği ve (251’inci maddede ise) bizzat “Cumhuriyet Savcıları tarafından” soruşturulacağı yazıyor.Oysa siz hâlâ ısrarla “Emniyet Teşkilatı’nın yerine getireceğini” söylüyorsunuz. Türkan Saylan’a yapılanlar toplumun büyük tepkisiyle karşılaştığında savcılar; “polisin yazdıklarının iddianameye konduğunu” söyleyerek sorumluluğu polise yüklemiş, polis ifadelerinin iddianameye geçtiğini de itiraf etmişti. Sayın Başbakan konuşurken de “iki yanlışın bir doğru etmeyeceğini”, söylediklerinin -her ne kadar soru soran gazeteciler ilgilenmiyorsa da- diğer gazeteciler ve toplum tarafından irdeleneceğini düşünmelidir.Bu konuşmayı biz karşılıklı yapıyor olsaydık kesinlikle çok farklı olurdu! *** Ödeyin cezayı da akıllanın!Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ı henüz hiç tanımıyoruz. Mardin’de korucuların karıştığı katliamdan sonra henüz olayın töre cinayeti olup olmadığı tartışıldığı sırada yeni Bakan olmuştu ve olay yerine gidip inceleme yapmadığı için onu eleştirmiştim. Zira benim anlayışıma göre ülkede bunun gibi önemli olaylar duyulduğu anda ilgili bakanlar ilk incelemelerin sonucunu bile yerinde almalıdırlar.Bu tür olayların nedenini araştırmalı ve bir daha olmaması için her ne önlem alınması gerekiyorsa onun üzerinde çalışmalıdırlar.Bakan Aliye Kavaf bunu yapmadı ama seçim bölgesi Denizli’den dönerken ani bir kararla Afyonkarahisar’da bir kız yetiştirme yurdunu gece yarısı denetlemiş. Öğrencilerle konuşmuş, yurdu dolaşmış, bilgi almış.Daha ilk etapta onun görevine önem verdiğini ve denetimini hissettirdiğini görmek memnunluk verici doğrusu. Buradan başlayarak yapacağı çok şey var Bakan’ın. Mesela Adana’da annesini öldüren ve “TV’de izledim, anne katili çocuklar serbest bırakılıyormuş” sözleriyle “görerek öğrenmenin ve etkilenmenin” önemini bir kez daha ortaya koyan 11 yaşındaki kız örneğinden yola çıkabilir.Çok sayıda televizyon kanalında hemen her dizide ya da tecavüz, cinayet, dayak gibi olayların haberlerinde detayların tekrar tekrar verilmesi, bu çocuğun duyduğu gibi sözler ruh sağlığı bozuk ve suça meyilli insanlara adeta yol gösteriyor ve ağır suçları “basit günlük olaylar” gibi algılamalarına neden oluyor. “Şiddet” üzerinde ciddiyetle durulması şart olmasına rağmen bugüne kadar ne bakanların, ne de kadın-erkek milletvekillerinin bu konuya eğildiğini, çözmek için ciddi gayret sarf ettiğini görmedik. Bu Kadın ve Aile Bakanlığı’nın en önemli görevidir.İnternette küçük çocukları taciz eden, küçük kızlara, kadınlara tecavüz eden sapıkların, cinayet işleyen ağır suçluların hak ettiği cezayı alması, bu cezalara hafifletici neden bulup duran Adli Tıp’ın çağdışı durumdan derhal kurtulması gerekiyor.DERS AVRUPA’DAN!Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aile içi şiddete maruz kalmış ve ölüm tehditleri nedeniyle yaşadığı şehirden bile kaçmış olan Nahide Opuz isimli vatandaşın “eski eşinin kendisine ve annesine kötü davrandığı ve devletin de buna karşı yeteri kadar önlem almadığı” şikayetiyle açtığı davayı kabul etti. Türkiye karar gereği bu kadın vatandaşa 36 bin 500 Euro ödeyecek.Şikayet dilekçesinde “Türkiye’de kadının şiddet gördüğü, buna karşılık devletin uluslararası sözleşmelere uymadığı” da genel bilgi olarak yer almış.Şimdi “devlet ödesin bu parayı da yaptırımları doğru uygulamayı, suçluları yakalayıp cezasını vermeyi öğrensin” demek lazım ama ihmalin cezasını milletçe biz ödüyoruz, suçlular hâlâ serbest. Devletin de hiç umurunda değil...Çocukların çektiği şiddet yanında kadınlarınki hafif bile kalır.Bakan Aliye Kavaf zaman geçirmeden bu sorunlara ciddiyetle, ısrarla eğilerek, suçluların cezalandırılmasını sağlayarak gerçek bir Kadın Bakanı’nın nasıl olması gerektiğini göstermelidir.Dikkatle izliyoruz ve bekliyoruz.

Devamını Oku