Dün İran’daki demokratik görüntülü antidemokratik seçimden söz etmiştim; sansürler, engellemeler, muhtıra ve tehditler altında yapılan ve siyasi uzmanların “böyle bir oy farkı olması imkânsız” diyerek “hile yapıldığına inandıklarını” bildirdikleri seçimden.
Diktatörlük bir kere geldi mi artık gitmesi hayaldir, hele de bu bir din diktatörlüğü ise tam hayaldir. Onun için Müslüman çoğunluklu toplumların -dünyadaki örnekleri de göz önünde tutarak- dinin, inancın siyasi istismarına, toplumun aynı dinden olan fertlerinin “bu daha dindar-öbürü değil” gibi ayırımlarla bölünmeye çalışılmasına baştan karşı çıkması, olayları doğru okuması, kendini “siyasetçilerin din istismarına” alet etmemesi gerekir.
Türkiye herkesin din özgürlüğüne sahip olduğu bir ülke... Yeryüzünde insanların üzerinde baskı hissetmeden, dinini inancını rahatça yaşadığı çok nadir Müslüman çoğunluklu ülkelerden biri. Tek kısıtlama “laik devlet” in yani “bir dinin kurallarıyla yönetilmeyen, her inanca eşit mesafede duran” devletin korunması için konmuş olan “devlet alanlarında dinî kıyafet yasağı”...
Din yalanlarına DİKKAT!
Sadece buna dayanarak “müminlere baskı yapılıyor, dindarlar eziliyor” gibi yalanları aralıksız sıralayanlar, din kardeşlerini bile birbirine düşman etmekten, düşmanlığı cumhuriyeti kuran Atatürk’e vardırmaktan çekinmiyorlar. Oysa bu ülkede her zaman dine-inanca saygı gösterilmiş, toplum Ramazan’ını da, Hac görevini de, bayramlarını da barış içinde yaşamıştır.
İşte bu bölünme ve kışkırtmalara baştan dikkat etmek gerekiyor. Bakın mesela İran seçimlerini anlatan gazete haberlerini inceliyorum; İran’da sadece iki kadın örneği (ki benzeri konuşmalarda, yazılarda Türkiye’ye empoze ediliyor) verilmiş:
Biri, seçim kuyruklarında yerlere kadar simsiyah çarşaflarıyla yaslı görüntüler çizen “kimliksiz, yüzü bile görünmeyen, tıpatıp aynı” kadınlar. “Makyaj yapmam, alkol ve sigaradan tiksinirim, saçı görünen kadınlar radikal, erkekleri peşlerinden koşturuyorlar, Batı filmlerini seyretmiyor, müziğini dinlemiyorum” diyenler.
ARASI YOK MU BUNUN?
Diğeri ise; “Evde yasak olmasına rağmen CNN, BBC seyrediyorum, Batı müziği seviyorum, yakın erkek arkadaşlarım var, viskili votkalı partilere katılıyoruz” diyen kadın tipi... Aslında tabii kendini bilen, yetişkin insanlar için yabancı televizyon, yabancı film izlemenin veya Batı müziği dinlemenin bir zararı olacağını normal hiçbir mantık kabul etmez. Saçı görünen kadınların mutlaka erkekleri peşinden koşturacağını da... Aslında meselenin “saç” değil, kadının “tepeden tırnağa tüm varlığı” olduğu İran fotoğraflarında küçücük kızları bile çarşafa sokmalarından belli.
Yani erkeklerin kafasını düzelterek kadına cinsel obje değil “bir birey” olarak bakmasını sağlamak yerine kadının kimliğini “dini bahane ederek” elinden alıyorlar. Kur’an’dan çok “uydurma hadisleri” temel alarak... (Bizde Diyanet İşleri ayıklama çalışması yapıyor.)
Ve işe bakın ki tesettürlü olmayan her kadın mutlaka içki, sigara, partiler vs. içine batmış durumda gösteriliyor.
Yani tesettür kıyafeti giymediği halde evini, ailesini, ibadetini bilen, işinde, gücünde, her şeyi normal sınırlar içinde yapan, böyle yaşayan bir kadın örneği ortada yok.
Gerçek “Müslüman ama aynı zamanda çağdaş, dindar ama aynı zamanda erkeklerle bir arada çalışıp ekmeğini kazanabilen, ölçülü, kendini korumayı da bilen” kadın örneği Türkiye’de milyonlarla var.
Şüphesiz -kendi ölçüleri içinde- İran’da da var. Olmadığını iddia etmek, bu kadın örneğini ortadan kaldırmaya çalışanların işine geliyor, hepsi bu!
BÜTÇE “SİZLERE ÖMÜR” OLMALI!
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Meclis’te bütçedeki bozulmayla ilgili “çarpıcı” açıklamalar yapmış “Bütçe dengelerinde ciddi bir bozulma olduğunu, bu durumun sadece krizle açıklanamayacağını, iktidarın aldığı bir takım idari kararların da sonucu olduğunu, mahalli idarelere geçen seneden itibaren daha fazla para aktarıldığını” söylemiş.
Ekonomik krizin “en az Türkiye’yi etkilediği” açıklamaları hâlâ sürerken, pembe ekonomik tablolar gösterilirken Maliye Bakanı’nın bunu itiraf etmesi durumun vahim olduğunu gösterir. Zira Maliye Bakanı’nın görevi sızlanmak değil, önlem ve çözüm üretmektir.
Demek ki harcama yetkisini kullananlar memlekete hiç acımamışlar. Örneğin yerel seçimleri kazanmak için il ve ilçelere devlet kesesinden su gibi para akıtmışlar.
Bunun yanında kullanmadığımız gaz için İran’a ödenecek 700 milyon dolar gibi hesapsız kitapsız alınmış kararlar, devlet bankalarından bir gazete-tv’nin yandaş gruba alınabilmesi için tek kişiye verilen 750 milyon dolar kredi, yine milyonlarca avroya alınıp bekletilen metrobüsler, yüz milyonlarca dolar harcanıp beklemeye terk edilen yarış pistleri (Formula 1), olimpiyat sahaları, havaalanları, üçer dörder alınan süperlüks jetler, sultan sarayından farksız parti binaları ve daha kim bilir ne israflar var bütçeyi çökerten...
Hepsi de bizim cebimizden çıkıyor malûmunuz. Şimdi artık “saklanacak hali kalmadığından” Maliye Bakanı usturuplu şekilde yakın gelecekte “açıkları kapatmak üzere” tepemize binecek yeni vergileri vs. haber veriyor olmalı.
Birileri seçim kazanacak ya da hesap yapmadan bol keseden imza atacak diye millete yüklenmek ne kolay oluyor değil mi?

