Temiz eller operasyonu!

Haberin Devamı

Başbakan Erdoğan “kendisinin” sayılacak TV kanallarında kendisinin hazırlayacağından farksız sorulara cevap veriyor ve bu hiç de heyecanlı olmuyor. Oysa verdiği cevaplara karşılık yepyeni sorular sorulsa (sorulabilse) toplum çok daha iyi aydınlanabilirdi.

Örneğin biz en çok izlenen haber tartışma programı olan Her Açıdan’da kendisini konuk etmekten mutluluk duyarız, hiç şüphe yok tarafsız (ve bağımsız) sorularla bütün Türkiye’nin “nefesini tutarak izleyeceği” ve reytinginin de tartışmasız çok daha yüksek olacağı bir sohbet olurdu. Ama tabii bunu kendisinin istemesi gerekiyor. Başbakan “demokrat olma”ya çok önem verdiğini sık sık tekrarladığına göre bu karar demokrat bir başbakana yakışır doğrusu.

Bugünden tezi yok hemen müracaat edeceğim, bakalım “medyanın boykot ettiği kesimi”nde olmamı gözardı edecek mi?

Şimdi gelelim atv’deki konuşmasına... Başbakan Erdoğan, Ergenekon davası ile ilgili sorulara;

“Yürütme olarak bize düşen görev var (...) Tüm güvenlik güçlerimizle bunları yerine getiririz ama hiçbir zaman sümen altı etmeyiz. Geçmişte bir sürü şey sümen altı edildi ama biz şu anda İçişleri Bakanlığımıza, bütün emniyet teşkilatımıza yargıdan gelen bu tür talebin anında yerine getirilmesini her zaman söylemişizdir (...) İtalya’da ’Temiz eller’operasyonu oldu, ülkemde niye olmasın” cevabını vermiş.

SİYASALLAŞMADI MI YOKSA?

“Halkın yüksek teveccühünden sonra biz demokrasi dışı bir takım hazırlıkları hissetmeye başladık” sözleriyle ise yine mağdur edebiyatından yararlanıyor ve hem “çok oy aldık ama bakın bizi mağdur etmeye çalıştılar” mesajı veriyor, hem de bunu “somut verilerle açıklamadan” yapıyor. Böyle bir durumda acaba ona bu duyguyu veren Cumhuriyet Mitingleri miydi diye düşünmek bile mümkün.

Sonra Başbakan’ın, Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya’nın “neden söylendiği bile belli olmayan” zamansız ve anlamsız bir sözünü alıp sanki “kendisine muhalefet eden bir kitle”ye aitmiş gibi empoze etmesi de sözün kendisi kadar anlamsız olmuş.

Şimdi dönelim Ergenekon’la ilgili sözlerine... Eğer iktidara karşı darbe yapmaya çalışan birileri, birtakım gruplar varsa bunların ortaya çıkarılması elbette gereklidir. Ama bu davanın tümüyle siyasallaşarak bir “cumhuriyetçi avı”na döndüğünü, hukukun ortadan kalktığını ülkenin bütün önde gelen hukukçu baroları söyledi , Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk kitap bile yazdı. “Yargı kuşatıldı” bile dedi. Ortada açıkça böyle bir durum var ama bu konuda -ne hikmetse- tek bir soru bile yok. Ayrıca madem ki suçlar “sümen altı” edilmiyor, hemen üstüne gidiliyor, “Temiz eller operasyonu” vs. (ki bunun gerçeğini, hukuk sınırları içinde hepimiz istiyoruz) o zaman sormaz mısınız Deniz Feneri davası neden hâlâ açılamadı? Zahid Akman ve ilgili herkes neden hâlâ iş başında? Cinayet-tecavüz suçluları neden dışarda ? Acaba bu “Temiz eller” denen şey sadece bir davaya mı etkili olmaktadır?

Son olarak; daha en başta hukukçular uyardı, Sami Selçuk bunu da yazdı; Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMUK) 250’inci maddesine giren suçlarda ki buna “devlete karşı işlenen suçlar” dahildir; özel ağır ceza mahkemelerinin görevlendirileceği ve (251’inci maddede ise) bizzat “Cumhuriyet Savcıları tarafından” soruşturulacağı yazıyor.

Oysa siz hâlâ ısrarla “Emniyet Teşkilatı’nın yerine getireceğini” söylüyorsunuz. Türkan Saylan’a yapılanlar toplumun büyük tepkisiyle karşılaştığında savcılar; “polisin yazdıklarının iddianameye konduğunu” söyleyerek sorumluluğu polise yüklemiş, polis ifadelerinin iddianameye geçtiğini de itiraf etmişti. Sayın Başbakan konuşurken de “iki yanlışın bir doğru etmeyeceğini”, söylediklerinin -her ne kadar soru soran gazeteciler ilgilenmiyorsa da- diğer gazeteciler ve toplum tarafından irdeleneceğini düşünmelidir.

Bu konuşmayı biz karşılıklı yapıyor olsaydık kesinlikle çok farklı olurdu!


***



Ödeyin cezayı da akıllanın!

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ı henüz hiç tanımıyoruz. Mardin’de korucuların karıştığı katliamdan sonra henüz olayın töre cinayeti olup olmadığı tartışıldığı sırada yeni Bakan olmuştu ve olay yerine gidip inceleme yapmadığı için onu eleştirmiştim. Zira benim anlayışıma göre ülkede bunun gibi önemli olaylar duyulduğu anda ilgili bakanlar ilk incelemelerin sonucunu bile yerinde almalıdırlar.

Bu tür olayların nedenini araştırmalı ve bir daha olmaması için her ne önlem alınması gerekiyorsa onun üzerinde çalışmalıdırlar.

Bakan Aliye Kavaf bunu yapmadı ama seçim bölgesi Denizli’den dönerken ani bir kararla Afyonkarahisar’da bir kız yetiştirme yurdunu gece yarısı denetlemiş. Öğrencilerle konuşmuş, yurdu dolaşmış, bilgi almış.

Daha ilk etapta onun görevine önem verdiğini ve denetimini hissettirdiğini görmek memnunluk verici doğrusu. Buradan başlayarak yapacağı çok şey var Bakan’ın. Mesela Adana’da annesini öldüren ve “TV’de izledim, anne katili çocuklar serbest bırakılıyormuş” sözleriyle “görerek öğrenmenin ve etkilenmenin” önemini bir kez daha ortaya koyan 11 yaşındaki kız örneğinden yola çıkabilir.

Çok sayıda televizyon kanalında hemen her dizide ya da tecavüz, cinayet, dayak gibi olayların haberlerinde detayların tekrar tekrar verilmesi, bu çocuğun duyduğu gibi sözler ruh sağlığı bozuk ve suça meyilli insanlara adeta yol gösteriyor ve ağır suçları “basit günlük olaylar” gibi algılamalarına neden oluyor. “Şiddet” üzerinde ciddiyetle durulması şart olmasına rağmen bugüne kadar ne bakanların, ne de kadın-erkek milletvekillerinin bu konuya eğildiğini, çözmek için ciddi gayret sarf ettiğini görmedik. Bu Kadın ve Aile Bakanlığı’nın en önemli görevidir.

İnternette küçük çocukları taciz eden, küçük kızlara, kadınlara tecavüz eden sapıkların, cinayet işleyen ağır suçluların hak ettiği cezayı alması, bu cezalara hafifletici neden bulup duran Adli Tıp’ın çağdışı durumdan derhal kurtulması gerekiyor.

DERS AVRUPA’DAN!

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aile içi şiddete maruz kalmış ve ölüm tehditleri nedeniyle yaşadığı şehirden bile kaçmış olan Nahide Opuz isimli vatandaşın “eski eşinin kendisine ve annesine kötü davrandığı ve devletin de buna karşı yeteri kadar önlem almadığı” şikayetiyle açtığı davayı kabul etti. Türkiye karar gereği bu kadın vatandaşa 36 bin 500 Euro ödeyecek.

Şikayet dilekçesinde “Türkiye’de kadının şiddet gördüğü, buna karşılık devletin uluslararası sözleşmelere uymadığı” da genel bilgi olarak yer almış.

Şimdi “devlet ödesin bu parayı da yaptırımları doğru uygulamayı, suçluları yakalayıp cezasını vermeyi öğrensin” demek lazım ama ihmalin cezasını milletçe biz ödüyoruz, suçlular hâlâ serbest. Devletin de hiç umurunda değil...

Çocukların çektiği şiddet yanında kadınlarınki hafif bile kalır.

Bakan Aliye Kavaf zaman geçirmeden bu sorunlara ciddiyetle, ısrarla eğilerek, suçluların cezalandırılmasını sağlayarak gerçek bir Kadın Bakanı’nın nasıl olması gerektiğini göstermelidir.

Dikkatle izliyoruz ve bekliyoruz.

DİĞER YENİ YAZILAR