Milletin sorma hakkı var!

31 Mayıs 2009

Başbakan Erdoğan’ın Bingöl Kongresi’nde ya ptığı konuşmada bölücü terör örgütü ile onun siyasi uzantısı olarak görünen partiye yönelik doğru vurgular, açıklamalar var. Açıktan açığa “ırkçılık” haline getirdikleri kimlik siyaseti, Türkiye’yi bölme isteği, terör örgütünü Güneydoğu’daki Kürt vatandaşların temsilcisi gösterme çabası bu konuşmada iyi ifade edilmiş.Gelgelelim konuşmanın orasına burasına kuş yemi gibi serpiştirilen şikayetler (ki bu şikayetlerde muhalefet partileri, özellikle Ana Muhalefet Partisi hedef alınmış ama aynı konularda medya ve toplum tepkisi de olduğu gözetilmemiş), oy uğruna söylenen düşmanca sözler doğru ve iyi olanların etkisini de götürüyor.“Çözümü engellemek, çözümü kördüğüme çevirmek için tarihi rolleri yeniden üstlenmiş durumdalar” derken herhalde “PKK lideri Karayılan’ın sözlerini önemsediklerini ve bunlara yönelik açılımlar yapacaklarını” anlatan hükümet açıklamalarına gösterilen tepkileri kastediyor olmalı. Yani “Biz onların istediği açılımları yapacağız, ‘Kürt köylerinin adını değiştirme’den başlayıp ‘af’ konusuna geleceğiz ama bırakmıyorlar” demek istiyor belki hâlâ... Gazete okumuyor olmalı -ki sadece belli gazete ve yazarları okumak onları hataya sürüklüyor- zira günlerdir PKK liderinin “Köylerin adını değiştirecekler, bunu biz sağladık” sözüyle neyi kastettiğini yazıyoruz. Karayılan’ın İngiliz gazetesi The Times’a yaptığı “İskoçya usulü çözüm, özel parlamento, af” isteklerini, daha doğrusu ültimatomlarını yazıyoruz.DEMOKRASİ ANLAYIŞIMIZ MÜTHİŞ!!Başbakan’ın “çözüm” açıklamaları pek hafif kaldı PKK’nın emirlerinin yanında yani... PKK destekçisi bazı yazarların kullandığı ifadelerle ‘tepki gösteren herkesi suçlaması’ da kabul edilemez.Aynen “mayınlı araziyi temizleme ihalesi” konusundaki tepkilerden “bizi engellemek istiyorlar” diye sızlanmasının kabul edilemeyeceği gibi... Bu ülkenin “iktidarı, hükümeti” olmak her konuda, hele de bu konularda “sadece bizim görüşümüz doğru, kimse konuşamaz, soramaz, eleştiremez” deme hakkını vermiyor.Demokratik bir ülkede muhalefeti de tartışır, sorar, sorgular, eleştirir medyası da, toplumu da, yargısı da... Aynı konuşma içinde dahi “demokrasi, insan hakları konularında açılım yaptık” derken demokrasiyle ilgili görüşlerinde özeleştiri yapmaları da gerekiyor. Suçunu bilmeyen insanların cezaevlerine tıkılmasına tepki göstermeme, suçluların yargılanmasını ise sağlamama gibi konularda da özeleştiri gerekiyor. Kısacası; her zaman öfkeli, tepkili konuşmalar gerçekleri perdelemeye yetmiyor.*****YETER BU ÇOCUĞA ÇEKTİRDİĞİNİZ!Bursa’da 14 yaşındaki B.Ç isimli çocuğa tecavüz ettiği “serbest bırakıldığı gün yaptığı konuşmadan ve kız çocuğun annesinin açıklamalarından (beddualarından) anlaşılan” yaşlı tecavüzcü artık duruşmalara 5 korumayla geliyormuş.Vatandaşlar kapının önünde yüzüne tükürmek ve hakaret etmek için bekliyorlar, ne yapsın ancak 5 kişiyle korunabiliyor. Bu kadar ağır bir suçtan dolayı hâlâ cezaevine konmadığı, serbestçe gezmesine göz yumulduğu yetmiyormuş gibi bir de hâlâ utanmadan, günahından da korkmadan Allah’ın adını ağzına almayı sürdürüyor. Bir yandan mahkemeye yalakalık, bir yandan Allah’ı aldatabileceğini zannetme.Tecavüzcünün lafına bakın: “Takdir Allah’ın, karar yüce mahkemenin”... Bir başka ülkede şimdiye kadar “yüce adalet” in kararı çoktan çıkmış bu vahşi yaratık en az 50 yıl hapis cezası almış olurdu.RAHAT BIRAKIN ÇOCUĞU!Bunu yapmadıkları gibi bir de üstelik mağdur çocuğu yeniden Adli Tıp’ta kurul muayenelerine sokacaklar. Yeter artık onun da, ailesinin de çektikleri... Kaç kez muayene ettiniz, Adli Tıp Psikoloğu olup biten rezaletleri görünce dayanamayıp istifa etti. Kesin şu çocuğa acı ve utanç vermeyi artık. İşkence Adli Tıp’ta da bir yöntem kabul edilmiyorsa tabii!(Not: Samsun’un Kavak ilçesindeki tecavüz olayında ise tecavüze uğrayan 28 yaşındaki 3 çocuklu kadın bu tecavüzden hamile kalıp doğurmasına rağmen suçlu serbest bırakılmış. Hakimlere bininci kez soruyorum; böyle kanunsuz ülkede tecavüz, cinayet biter mi? Bu kararlarla adalet sağlanabilir mi? Bir sorum daha var; acaba bazı hakimler kadınlara düşman mı ki mağdur yerine suçlunun yanında yer alıyorlar?)***** MÜNEVVER’İ DE RAHAT BIRAKIN!Kanunsuzlar cenneti, kadınlar cehennemi Türkiye’de çocuklara, gençlere, kadınlara uygulanan vahşetin arkası kesilmiyor. Münevver Karabulut isimli genç kızın kurban gittiği hunhar cinayet ailesinin hayatını cehenneme çevirmişken bir de üstüne her gün gazetelerde bu canilerin ölmeden önce yaptığı işkencelerin detayları veriliyor. Biraz olsun insanlık, insaf yahu... Bu nasıl bir düşüncesizliktir? ***** SEVSİNLER SİZİN GÜVENLİĞİNİZİ! Perşembe günü arkadaşım Oya Başar’ın kiraladığı yalının rıhtımına 10 bin grostonluk dev bir gemi girdi, eğer olay gece olsaydı Allah korusun kim bilir nasıl korkunç bir sonuç çıkardı. Her zamanki gibi “Bu olay bir Batı ülkesinde yaşansaydı” diyeceğim ama yine aynı noktaya geliyoruz; “Olmazdı, olamazdı çünkü gerekli önlemleri mutlaka alırlardı.” Senelerden beri tankerlerin, gemilerin Boğaz’dan geçişinin tehlikeli olduğunu, “kılavuz kaptan” almadan geçişe asla izin verilmemesi, bu kılavuzların ise çok dikkatli çalışmaları gerektiğini defalarca yazdık. Ben halat merdivenle gökdelen yüksekliğinde bir tankere tırmanarak TV programı bile yaptım tehlikeyi anlatmak için...Yıllar sonra hâlâ tankerlerin her an bir veya birkaç yalıyı yerle bir edebileceğini görüyoruz. Tabii ki medeni bir ülkede (hele de 21’inci yüzyılda) devlet hastanesinde çıkan yangın ve yanarak ölüme terk edilen yoğun bakım hastaları da, Türkiye’nin en değerli hazinesi olan İstanbul Boğazı’ndaki “güvensizlik” de sorumlu bakanları derhal koltuğundan eder, ayrıca da anında yargıya hesap vermelerine yeterdi.“Kanunsuzlar ve sorumsuzlar cenneti” haline gelen Türkiye’de ise yetmiyor, suçluların, sorumsuzların hesap vermesi hâlâ sağlanamıyor.Bıkmadan, usanmadan bu çağdışı anlayışla mücadeleyi sürdüreceğiz. Aynı tepkileri yüzlerine vura vura!

Devamını Oku

Medyum medya dehşeti!

30 Mayıs 2009

İnanılmaz bir medya dehşeti yaşanıyor Türkiye’de, bazı gazeteler, internet siteleri ve köşe yazarlarının “SAVCI” kesildiği bir hukuki dehşet...Daha Ergenekon soruşturmasının savcıları açıklamadan soruşturmanın bir adım sonrası veya bir “dalga” sonrası birkaç gazete, yazar ve internet sitesi tarafından açıklanıyor. Bu yetmiyor gözaltına alınmış veya tutuklu olan (ama hakkında kesinleşmiş bir suç ve ceza bulunmayan) isimler kendilerinin attığı başlıklar ve yazdığı senaryolarla kesin hükümlü ilan ediliyorlar. Örneğin “Postallı rektörler” başlıklarıyla henüz mahkemeye çıkmamış, hakkında hiçbir kesin kanıt açıklanmamış rektörler orduyla birlikte “darbeci ve ordunun rektörü” haline getiriliyor.Yani diyelim ki “suçlu, darbe planlamış bir veya birkaç asker” olduğu ilerde anlaşılabilir (veya anlaşılmayabilir), “tüm ordu” önceden darbeci ilan ediliyor. Bir rektör ilişkili ise (veya o da değilse) içeri alınmış tüm rektörler “darbeci” olarak tanıtılıyor.Bundan daha büyük bir hukuk saçmalığının olamayacağını, bu olayların ABD’nin “İnsan Hakları Raporu” na girmesi, tüm dünyada basınının “Böyle hukuksuzluk olmaz” tepkileri, Türkiye’nin yüksek mahkeme başkanları dahil bütün hukukçularının ve AKP’nin kendi bakanlarının “Ergenekon soruşturması siyasallaştı. Davanın siyasallaşmasında bir medya kesiminin ciddi rolü var, yaptıkları ‘insanların kurumların onuruyla oynamak’tır, insanlık suçudur” şeklinde arkası kesilmeyen açıklamaları da gösteriyor.Soruşturmadaki “hukuksuzluklar zinciri” ni ve bir medya kesiminin “hedef gösterme” lerini, senaryolarını herkes eleştiriyor, AYM Başkanı Haşim Kılıç “Medyada olup bitene savcıların sessiz kalması çok düşündürücü ve üzücüdür” diyor ama aynı konularda “medyum medya” dışındaki medya eleştiri yapacak olursa senaryocu-medyum medya bu kez “Ergenekon’a destek veren yayın organı” olarak ilan ediyor. Bir medya azgınlığıdır gidiyor kısacası. Dün PKK ile ilişkili “Devrimci Karargah Örgütü” ne yapılan operasyondan sonra soruşturma çerçevesinde VATAN’ın internet sitesini yöneten Aylin Duruoğlu, bu örgütten bir kişiyle “üniversiteden arkadaş” olduğu ve telefon görüşmesi yaptığı için gözaltına alınmış (detayları henüz hiçbirimiz bilmiyoruz.)Her gözaltı sonrasında ava çıkan polisiye film senaryocuları, bazı internet siteleri (belki bugün bazı gazetelerde de ayın işgüzarlığa rastlayabiliriz) yine işe koyulmuş ve daha ne olduğu bilinmeyen konuda Aylin Duruoğlu’yla birlikte fırsat bu fırsat diyerek VATAN’ı da, o da yetmemiş “Doğan Grubu’nun üst düzey yöneticisi” diyerek bütün grubu da işe dahil edivermişler. O araya “Vatan’ın Türkan Saylan ve ÇYDD’ye yönelik operasyonda Ergenekon davasına savaş açtığı” filan da sıkıştırılarak Vatan Ergenekon’la bağlantılı gösterme çabası da unutulmamış tabii. Bir şekilde bu “olmayan ve asla olmayacak” bağlantıyı kurmaları lazım, çırpınıyorlar kaç zamandır. Kardeşim, Türkan Saylan’ı içine alan operasyona “VİCDANI, AKLI OLAN HERKES”, dünya karşı çıktı görmediniz mi? Her neyse... Bu kötü niyetli ve fırsatçı işgüzarların şunları öğrenmesi gerekiyor:1- Bir insanın gözaltına alınması “suçlu” olduğu anlamına gelmez. 2- Bir kişinin suçlu olması da çalıştığı kurumun suçlanmasına neden olamaz.3- Eli kalem tutan herkes haberci veya gazeteci olamaz bunun için önce insanlık, sonra vicdan, sonra da mesleğe saygı gerekir!*****Namus ve şeref sözü! Hatırladığımız kadarıyla DTP‘lilerde milletvekili olarak Meclis’e girdiklerinde şık “laci”lerine giyerek önemli bir söz vermişlerdi. Önemli çünkü “NAMUS ve ŞEREF” sözüydü verdikleri.Milletvekili andını şöyle okudular:“Vatanın, milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağıma namus ve şerefim üzerine and içerim.” Şimdi ise DTP milletvekili Pervin Buldan -ki herhalde partisinden habersiz, bağımsız konuşmuyor- diyor ki:“29 Mart yerel seçiminde Kürdistan’ın sınırlarını belirledik.” Nerede kaldı namus ve şeref sözü, namus, şeref unutulabilir mi?Bu yazıya yarın devam ederiz.

Devamını Oku

Kalleş saldırılar ve kabadayı tartışması

29 Mayıs 2009

Meclis Başkanı Köksal Toptan gazetecilerin “DTP’nin ifade vermeye gitmemesi” ile ilgili “Siz çok uğraştınız ama Eylül’e ertelendi. DTP’nin de üzerine düşeni yapması gerekmiyor mu” sorusuna “Kesinlikle gerekiyor. Tahriklerden kaçınmaları gerekiyor. Sonuç itibariyle bir Anayasa düzenlemesi var, bir mahkeme kararı var, herkes üzerine düşeni yaparsa sorun çözülür, kabadayılıkla olmaz” cevabını vermiş. Ayrıca DTP’nin “devam eden terör”le ilgili tutumu hakkında da net açıklamalar yapmış.Bu konuşmaya karşılık Ahmet Türk’ün cevabı ise şöyle: “Biz kabadayılık yapmayız, hukuksuzluğa karşı çıkıyoruz. Barışçıl demokratik sürecin geliştirilmesi için her türlü çabayı sürdüreceğiz. Herkes elini taşın altına koysun...” Türk ifade alınmasıyla ilgili hukuksuzluğa karşı çıktıklarını söylüyor ama kendisi ve partisinin Anayasa’yı ve yargı kararlarını hiçe sayar görüntüde olduklarına hiç değinmiyor. Acaba herkes “terörü ve teröristi övme, terör örgütünün sözcüsü olma, Türkiye’nin haritasını değiştireceklerini söyleme” hakkına mı sahip olmalı? Toplum bir yandan şehitler verirken bir yandan “Roj TV’nin ayaklı yayını” benzeri sözleri her gün DTP’den mi dinlemeli, istedikleri bu mu?Ayrıca onlar suçlarını biliyorlar, iddianame ortada... Bu ülkede asıl hukuksuzluk “suçunu bilmeyen insanların cezaevine tıkılmasıyla, suçunu bilenlerin ise tıkılmamasıyla yaşanıyor. Bu durumda dahi generalleri tutuklanan TSK “Biz yargıya saygılıyız” demeyi sürdürüyor. Haydi dokunulmazlık nedeniyle en ağır suçları işlemiş siyasetçiler bile cezalandırılamıyor ama hiç değilse ifade vermeleri neden hukuksuzluk oluyormuş? Asıl hukuksuzluk bu ayrıcalığı sağlayan dokunulmazlığın ta kendisidir.Bir de Türk’ün “barışçıl demokratik süreç” ve “elini taşın altına sokma” ifadeleri var. Acaba Ahmet Türk hangi barışçıl süreçten bahsediyor, iki gün önce 6 askerin kalleşçe öldürülmesinden mi yoksa daha önceki 10 askerden mi? Ortada barış süreci filan yok, sadece Karayılan’ın çekinmeden “Ya devlet istediklerimizi kabul eder, ya da Güneydoğu’da savaş çıkar” tehdidini yaparak sürdürdüğü kanlı terör eylemleri var... Elini taşın altına sokması gerekenler ise kendileri, yani DTP... Hem de askerlerimizin uzaktan kumandalı mayınlarla katledildiği asfalt taşlarının altına sokmaları bekleniyor. Devamlı methettikleri terör örgütüne silah bıraktırsınlar da görelim. Durup dururken kalleşçe, karşısına çıkacak yüreği bile gösteremeyen teröristler tarafından evlatları öldürülen anaların ağıtları, gözyaşları dinmeden, arkadan yenileri gelmeden yapsınlar mert ve dürüstlerse, haydi!Yoksa lâfla peynir gemisi yürümez, kimse de bu “timsah” gözyaşlarına, mesajlarına inanmaz.***** BAŞBAKAN HANGİ SORULARI CEVAPLAMALI?Hükümetin; Başbakan’ın, İçişleri Bakanı’nın cevap vermesi ve halkı aydınlatması gereken çok soru var, hatta o kadar çok ki hemen başlasalar bitmesi günler sürer. Onun için de hiçbirini cevaplamıyorlar olup bitiyor. Ama tabii biz soruları “yüksek sesle” sormaya devam edeceğiz. Görevimiz unutturmamak ve halka açıklama zorunluluğu olduğunu siyasetçiye kabul ettirmek. Mesela “terör örgütünün muhatap alınması ve son terör olayı” sorgulanacak, mesela Deniz Feneri davasının “asıl faillerinden” olduğu bildirilen RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın “Başbakan arkamda, öyle olmasa bu koltukta oturabilir miydim” sözü sorgulanacak. Ve daha birçoğu...Bu hafta Her Açıdan’da son olarak 6 şehit verdiğimiz terör saldırısından başlayarak “terörde gelinen nokta”yı, devlet adına yapılan yanlış açıklamaları ve yanlış politikaları, yine yolsuzluk, hukuksuzluk ve her şeyi konuşacağız.Programa; DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Emekli Büyükelçi İlter Türkmen, Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal, Bilkent Ün. Siyaset Bilimi Bölüm Başkanı (ve Sosyal Bil. Fak. Dekanı) Prof. Dr. Metin Heper ile Marmara Ün. Ekononi Prof. Dr. Osman Altuğ stüdyoda, Emekli Orgeneral Necati Özgen ise telefonla katılacaklar. 31 Mayıs Pazar, öğlen 12.30’da... Yine bilmediğiniz çok şey öğreneceğinizi, merak ettiğiniz soruların net cevabını bulacağınızı unutmayın. Bekleriz! *****TSK NASIL BULAMIYOR? Okurumuz Lütfü Aydoğan dün yazıma gönderdiği yorumda birçok vatandaşın merak ettiği soruyu sormuş: “PKK lideri Karayılan Türk ve yabancı gazetecilere konuşup duruyor. TSK nasıl oluyor da bu adamı ininden çıkarıp yakalayamıyor?” Çok haklı ve yerinde bir soru, TSK Kandil için “BBG evi gibi her şeyi görüyoruz” dememiş miydi, oraya yapılan operasyonlarla terörist kamplarını yok ettiklerini açıklamadılar mı, nasıl BBG evi ki bu misafirhane gibi çalışıyor, dünyaya mesajlar, emirler gönderiyor, askerlerimiz arka arkaya öldürülüyor da ordu eli oklu bağlı oturuyor? TSK’dan önce bu konuda, sonra da askerlerin mayınlı yollara “mayın dedektörü ile taranmadan” nasıl gönderildiği ile ilgili açıklama bekliyoruz.

Devamını Oku

100 kontörü olmayan şehit

28 Mayıs 2009

Daha çocuk yaşta (20), hayatının baharında komando er Özkan Dumlu PKK terörüne verdiğimiz son 8 şehidin arasındaydı. Şehit olmadan 2 gün önce babası Abdülkadir Dumlu’dan son isteği telefonuna “100 kontör” olmuş.Vicdanı olanlar ellerini vicdanlarına koyarak düşünsünler şimdi; bu ülkeyi cebinde 20-30 TL’si olmayan çocuklar korumaya çalışıyor, bunun için her gün hayatını veriyor ve bir yandan da PKK terör örgütü Türk devletine emirler yağdırıyor;“Şunu da yapmazsanız terör bitmez, İskoçya usulü olmazsa terör bitmez, af da çıkarmazsanız terör bitmez”... Ve Türkiye’nin Cumhurbaşkanı “Çözüme çok yaklaştık, iyi şeyler olacak” diyor, İçişleri Bakanı “Karayılan’ın açıklamalarını önemsiyoruz, Kürt köylerinin adı değişecek, af konusunda adımlar atılacak” açıklaması yapıyor.Bunu duyan Karayılan küstahlığını bir adım daha arttırıyor: “Bakın Kürt köylerinin adını değiştirecek, diğer isteklerimizi de yapacaklar, bunu biz sağladık”... Daha iki gün önce yazdım; PKK lideri “Biz askerlerini katlederek onları hizaya getirdik” diyor, bu durumda “İskoçya usulü özel parlamento, özerk bölge, af” ve diğer istekleri için katliamlarına hız vereceklerdir, o zaman devletin tepesinde oturup sorumsuzca açıklamalar yapanlar bunun hesabını nasıl verecekler diye...Arkadan “8 mayın şehidi daha” haberi geldi. (Tesadüfe bakın ki tam da “mayınlı arazinin 44 yıllığına yabancı devletlere peşkeş çekilmesi” konusu Türkiye’yi sallarken.) Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Gül “Mayınla terör, terörün en kalleş şeklidir” demiş. Evet doğru, en kalleş “şekillerden biri”dir, gece yarısı karakollara saldırarak toplu katliam yapmak da “en kalleş”tir, şehirlere bomba yerleştirerek masum sivilleri öldürmek de... Terörün her türlüsü kalleşin ta kendisidir ama bir cumhurbaşkanından da böyle açıklama beklenmez. Laf mıdır bu yani?Hele de Karayılan’ı muhatap alanların söylemesi gereken şey bu mudur?İçişleri Bakanı Beşir Atalay acaba o abuk açıklamayı Türk devleti adına nasıl yapmıştır? Başbakan ve Cumhurbaşkanı birlikte önce bunu düşünsünler. “Türk devletinin tarihteki faşizan yaklaşımları”na kafa yormadan önce teröre kafa yorsunlar da PKK’nın devleti “muhatabı” zannetmesini ve dünyaya bu yönde açıklamalar yapması için yaratılan ortamı ortadan kaldırsınlar.ÜZGÜNSENİZ ÇAĞRI YAPIN!DTP Genel Başkanı Ahmet Türk yine “şehit askerlere rahmet, ailelerine başsağlığı” dilemiş, bunu yaparken de “Biz devlete operasyonları durdurun dedik” sözleriyle yine sanki 8 şehide devlet neden olmuş gibi göstermiş. Şimdi Karayılan’ın da yine “Bu mayınlar bizim bilgimiz dışında oldu, istemezdik” gibi açıklamalar yapması muhtemeldir. Koca devletle oyun oynuyorlar çünkü, tablo bu...Peki Ahmet Türk her terör saldırısı sonrasında lâfı “Biz silahlı şiddete karşıyız” gibi cümlelerle eğip bükeceğine sürekli olarak sözcülüğünü yaptıkları PKK’ya neden: “Bırakın silahı, mayın döşemeyi... Bu yolla hiçbir şeye, hiçbir çözüm gelmez. Şiddetle çözüm olmaz. Öldürmeye devam ederseniz biz de karşınızda yer alırız” diyemiyor? Şiddete gerçekten karşı olsalar, kalleş terör eylemlerinde hayatını kaybeden şehit askerlere gerçekten üzülseler bunu demez mi?Dün gelen tüm mektuplarda endişe vardı, tepki vardı, nefret vardı. Millet kendisini din ve ırk üzerinden bölmeye çalışanların tümünden nefret ediyor ve artık huzur bulmak istiyor.Bu ülkeyi yönetmeye talip olarak iktidara gelenlerin düşünmeden yaptığı konuşmalar terör sorununu da çıkmaza soktu, teröre ve teröriste güç kazandırdı.Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Baykal doğrusu söylüyor; Terör örgütü terörü, silahı bırakmadan hiçbir sorun tartışılamaz. Bunun aksine inananlar sadece daha çok gencimizi kaybetmemize neden olacaklar.Not 1: AKP iktidara geldiğinde terör tamamen bitmiş vaziyetteydi. Nasıl durduruldu, neden yeniden azdı, bu soruların cevabını vermeleri gerekiyor.Not 2: Bir de 19-20 yaşındaki gencecik askerleri “yollar mayın dedektörleriyle taranmadan” mı araçlara bindirip gönderiyorlar? Anlamsız ve sorumsuz konuşmalar yerine bu soruların cevabını versinler, milletin içi yanıyor.

Devamını Oku

Sağlık Bakanı derhal istifa etmeli!

27 Mayıs 2009

Dün yazamadım, elim varmadı, yüreğim dayanmadı üzüntünün böylesine... Hasta yattığı uzun aylar boyunca defalarca “yoğun bakım”a kaldırılan ve henüz acısı çok taze olan anacığım geldi aklıma hemen, o zaten sıkıntı içinde, kıpırdayamayan, yardıma muhtaç ağır hastaların bir de üstüne ölüme terk edilerek, yanarak hayatını kaybetmesinin kendilerine ve yakınlarına verdiği acıyı içimde hissettim.Neymiş efendim kısa süre önce de yangın tatbikatı yapmışlar, herhalde çok eğlenceli olmuştur, bir faydası olmadığına göre eğlenmişlerdir... Her nasılsa tatbikattan bir ay sonra gerçek yangın ortaya çıkınca da apışıp kalmışlar. Bu nasıl tatbikat ki yangında jeneratör çalışmıyor, yanmayan kablo yerine “ucuz ve yanan kablolar” olduğu halde önemsenmiyor, bir tehlike anında binanın nasıl boşaltılacağı bilinmiyor ve panik yaşanıyor. Bursa’da Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi’ndeki olayın veya benzerlerinin bir Batı ülkesinde, hatta Doğu ülkelerinde de olması imkansızdır (belki hiç duyulmamıştır) çünkü herşeyden önce yangın önlemleri, hazırlıkları tam olmayan bir hastane açılamaz, mümkün değildir.Artık bıktık, usandık, bu milleti canından bezdirmeyi başardılar ve artık konuşmuyoruz, haykırıyoruz; medeniyet, insanlık, adalet istiyoruz.Sağlık Bakanı Akdağ’ın biraz sıkılması olsa önce hastaneyi kapatır, başhekimini bir daha başhekimlik yapmaması sağlanacak şekilde yargıya teslim eder, sonra da kendisi istifa ederdi. 8 hastanın canlı canlı yanarak öldüğü, denetlenmemiş bir hastane nedeniyle istifa etmeyecek, bu istenmeyecekse ne zaman çalışır bu istifa mekanizması? İstifa için kaç kişinin ölmesi gerekir? (Hızlı tren faciası ve Ulaştırma Bakanı geliyor aklıma... Ne anlatıyorum ki ben?) Ama bakın bu Bakan ne demiş: “Hayatını kaybeden 8 hastadan 2’si zaten çok ağır hastaydı, eleştiriler haksız. Ne hakla suçluyorlar” demiş. Empati olmayınca, “kendini o hastaların veya yakınlarının yerine koyamayınca, hele de görev sorumluluğu olmayınca” böyle denebiliyor işte.Başhekim mutlaka görevden alınmalı ve cezasını çekmeli, Bakan Akdağ mutlaka istifaya zorlanmalıdır. Türkiye giderek bir vahşet ülkesine dönüyor.Adalet olmayınca mağdurlara da yalnız “Sorumluluğunuz kâbusunuz olur inşallah” bedduası kalıyor.*****BAŞBAKAN’DAN CEVAP BEKLİYORUZ Başbakan Erdoğan’ın “farklı etnik kökenden olanlar geçmişte Türkiye’den kovuldu, bu faşizan bir yaklaşımdı. Aynı hataya bazen biz de düştük” şeklindeki açıklaması çok önemliydi. Ve ben de ertesi gün bu cümleleri açıklığa kavuşturması gerektiğini, aksi takdirde bugün ve gelecekte Türk devletinin aleyhine kullanılacağını yazdım. Medyanın ve toplumun bu konunun üzerinde durduğu da ortada... Başbakan Erdoğan; hangi etnik kökenlerin hangi tarihlerde kovulduğunu, kendilerinin de hangi “aynı hatalara” düştüklerini açıklamak zorundadır. Ama görünen o ki yine “söyleyip geçivermek” niyetindeler.Bu kez OLMAZ. Türkiye cevabı bekliyor, Erdoğan’ın en kısa zamanda bu duyarlılığı göstermesi “Başbakan olarak” görevidir!*****MAYINLARI TSK TEMİZLESİN Dün bizim sitemiz bir başka gazeteden alıntı yaparak haberi yazmıştı ama aslında aynı gün benim köşemde de Suriye sınırına ilk mayını döşeyen Emekli Albay Kemal Güner’in haberi aynen yer almaktaydı. Kemal Güner toplumu ayağa kaldıran, iktidarın açıklamalarına karşı Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın da mayın temizleme kanun teklifine karşı toplumu “uygulamamaya” davet ettiği mayın tartışmasını durduracak şeyler söylemişti. “Bu mayınları biz döşedik, nasıl döşediysek öyle kaldırırız, 6 ayda 2 tabur askerle biter bu iş” diyordu.Mayınların bulunduğu geniş sınır bölgesinin stratejik açıdan çok önemli olduğunu ama bunun yanında son derece verimli ve güzel bir alan olduğunu anlatan Güner bu verimliliği de “Bir avuç pirinç serperseniz en ilkel metotla bile 40 avuç pirinç alırsınız, altın değerinde bir alan” sözleriyle anlatıyor ve; “Bu arazi Türk ordusu tarafından temizlenmeli ve Türk köylüsüne devredilmelidir” diyor.Meclis işte bu teklifi tartışmak zorunda.

Devamını Oku

PKK’nın “yeni emirlerini” bekliyoruz!!!

26 Mayıs 2009

Bir ülkenin cumhurbaşkanı ile başbakanı düşünmeden, hazırlanmadan, bilenlere diplomatlara danışmadan konuşurlarsa onların sözleri elbette kullanılacaktır. Nitekim hemen anında kullanılıyor. Cumhurbaşkanı Gül ile İçişleri Bakanı Atalay terör örgütü lideri Karayılan’ın sözlerine önem verdiklerini gösteren açıklamalar yaptılar, terör örgütüne “siyasi parti” muamelesi yapan, neredeyse DTP’den çok onu dikkate alan işgüzar meslektaşlar hemen “PKK’yı mutlu edeceğini sandıkları öneriler listeleri” yayınladılar ve cevabı geldi. Karayılan dedi ki “Kürt köylerinin adını değiştirecekler, bunu biz sağladık”... Ne demektir bu?.. “Biz karakollarına saldırdık, mayınlar döşedik, gencecik askerleri 10’ar 15’er katlettik, bakın nasıl hizaya geldiler.” Söylenenin anlamı bu...Böyle olduğuna göre arkası nasıl gelir asıl önemli olan da bu... Demek ki bundan sonraki isteklerini gerçekleştirmek için katliamlarını arttıracaklar. İstediklerini böyle aldıklarını biliyor ve açıkça da ifade ediyorlar.Şimdi, buna neden olanlar, diğer ülkelere “PKK’nın terör örgütü olduğunu kabul edin” derken kendileri “Aman PKK’nın isteklerini yapın, terör ancak böyle biter” diyen “akıl hocaları”nın sözüne uyarak açıkça teröristi muhatap alanlar bu işin içinden nasıl çıkacak? Onlara “sorumluluklarını hiçe sayarak” yaptıkları konuşmaların hesabını kim soracak? Tabii ki hiç kimse sormayacak çünkü beylerin “dokunulmazlığı, soru bile sorulmazlığı” var.DTP bazı önemli açıklamaları kadın milletvekillerine yaptırıyor, sorarsanız da “Bu onların kişisel görüşü, partinin değil” cevabını veriyor. İki gün önce DTP’li Emine Ayna “PKK 13 Nisan günü çatışmasızlık kararı aldı ve bunu 1 Haziran’a kadar uzattı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ‘iyi şeyler olacak’ sözünden iyi birşeyler aradık. Ancak operasyonlar sürdü. Böyle ‘barış süreci’ olmaz, operasyonlar hemen duracak ki barışı tahsis edelim” dedi.1- Hâlâ dünyaya durumu sanki Türkiye kendisine saldıran teröriste karşı savunma yapıyor değil de TSK durup dururken terör örgütüne operasyon düzenliyor gibi gösteriyorlar.2- Türk devletinin karşısına artık muhatap olarak PKK’yı koyuyorlar. “O karar verdi ‘ateşkes’ yaptı, haydi bakalım sen de operas yonu durdur. ‘İyi şeyler’ yap” diyorlar. Yani demek ki PKK isterse mücadele sürecek, keyfi gelir de durursa TSK da duracak.3- PKK açıkça Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının siyasi temsilcisi yapıldı. “Terör sorunu” değil “Kürt sorunu” denmeliymiş.Oysa bu hükümet, iktidarı “sıfır terörle” teslim almıştı. Demek ki olabiliyor ama devlet aciz içinde görünürse terörist de Türkiye’ye sözcüleriyle ve açıkça liderinin ağzından, ültimatom verir hale geliyor. Eh, “Baş” müzakerecisinin Türkiye Başbakanı’nı Avrupa’ya karşı “en azılı terörist Bin Ladin’le aynı kefeye koyduğu” bir ülkede normaldir durum.On gün önce Güneydoğu’yu huzura kavuşturmak için uzun öneri listeleri hazırlayanlara “Hepsi boş bunların, onlar önce af, sonra Güneydoğu’da özerklik ve sonra da Anayasa’da ‘Türkler ve Kürtler’ tanımını istiyorlar” demiştik işte PKK niyetini İngiliz The Times gazetesine açıkladı. Daha doğrusu “MUHATABI” haline getirildiği Türk devletine dayatmalarını açıkladı. Kendini de “Kürt toplumu” yerine koyarak... Terör mücadelesini de “Türk-Kürt savaşı” yaparak... Önce Öcalan’ı da içine alan af, sonra da İskoçya modeli; özel parlamentoya sahip özerk bölge...Yapılan hatalarla gelinen durum 25 yıldır verilen onbinlerce şehidin kemiklerini sızlatacak, bu toplumun yıllardır çektiği sıkıntıları, ardarda yaşadığı acıları da hiçe sayacak noktadır.Madem ki PKK’nın emirlerini dinleyecektik, neden sayısız ailenin hayatının kararmasını, evlatlarının yitmesini bekledik?Terör örgütünün emirler yağdırdığı bir ülkenin vatandaşı olmak çok acı ve bunun geri dönüşü de zor artık, daha tehditlerle birlikte ne emirler duyacağız beklesinler! *** “Mayınları 6 ayda kaldırırız”Suriye sınırında çok geniş bir alanın “mayın temizleme sonucunda temizleyecek yabancı firmaya tam 44 yıllığına devredilmesi” haklı olarak ülkenin en önemli tartışmalarından biri haline geldi.Bakmayın siz “mayın temizleme” den “devlet farklı etnik kökende vatandaşları kovdu” tartışmasına nasıl geçildiğine, o da önemli ama asıl önemli olan bu arazinin verilmesi... Hükümet tartışadursun mayınları 1956 yılında Irak-Suriye sınırından başlayarak döşeyen (ve ilk mayını koyan) emekli İstihkâm Albay Kemal Güner; “Bunları kaldırmak çok kolay, ben o zaman 7. Kolordu, 2. İstihkâm taburunda üsteğmendim, mayınların yerleri bellidir, haritası da vardır. 2 tabur askerle 6 ayda tamamını temizlerim” diyor. Başka neler dediğini yarın yazacağım ama şimdilik telaşla açıklamalar yapan Hükümet’e haber veriyorum; işte size çözüm, haydi arazimizi kimseye teslim etmeden temizletin mayınları!

Devamını Oku

Başmüzakerecinin korkunç benzetmesi!

25 Mayıs 2009

Bu artık o kadar dehşet verici bir konuşma ki “hata” filanla geçiştirmek mümkün değil. İnsanın bir Türk vatandaşı olarak ya kaçıp saklanası, ya da utançtan ağlayası geliyor. Efendim malûmunuz Başmüzakereci’nin saçmalaması Merkel ve Sarkozy’e sorduğu (bir dakika izninizle kafamı duvara vur up geleceğim, bir parti de ağlarım belki açılmak için);“Rol modeliniz Bin Ladin mi olsun, Erdoğan mı” sorusuyla başlıyor. O kadar zeki ki bu “baş” müzakereci, ikisi arasındaki tek ortak yönü “Müslümanlık” olarak yakalayıvermiş oradan “vuruyor”... Vur vur inlesin, Merkel’le Sarkozy dinlesin... Onlar bu zekâya gülsün, biz ise 70 milyon olarak lütfen ağlayalım. Yapacak başka birşey yok çünkü...Bütün medeni dünya ülkelerinin, en başta da ABD’liler ile Avrupa’nın korktuğu ve nefret ettiği, dünyanın gelmiş geçmiş en dehşet verici teröristlerinin başında gelen Bin Ladin ile (sadece terörist olması da yeter zaten) Türkiye’nin Başbakanı’nı karşılaştırıyor ve “hangisi sizin rol modeliniz olsun” diye soruyor. Sanki Avrupa mutlaka bir Müslüman rol model arıyormuş gibi dayatıyor, ayrıca tehdit de ediyor aklınca; “Bizi almazsanız Müslüman terör örgütlerinin tehlikesiyle karşılaşırsınız” benzeri bir tehdit... Bunun üstüne hemen alırlar artık!!!Maalesef hepsi bu kadar değil, Başbakan’ı yağlamak istemiş becerememiş, Merkel’le Sarkozy’nin asıl korktuklarının “70 milyonluk yoksul ve kendi dinlerinden de olmayan kalabalık bir ülkenin AB’ye girmesi” olduğunu da bilmiyor ki “ülkelerinizde 6 milyon Türk, 20 milyon Müslüman var, bu ayırımcılıktan üzülüyorlar” diyerek aklınca bir baskı da oradan göndermiş. O da yetmemiş, diplomatik (!) olduğu için ikisine de “miyop” demiş.Şimdi düşünün, söz ettiği 27 ülkeyi bu başmüzakereci, bu zekâyla ve diplomasiyle (!) mi daha kolay ikna eder, yoksa Sarkozy ile Merkel mi daha kolay ikna eder?.. İşte ülkenin gerçek diplomatlarını “monşerler” diye aşağılayıp bir kenara itme lüksünüz olduğunu, yerinin de böyle uluorta, “züccaciyeci dükkanına girmiş fil” benzeri konuşmalar yapanlarla doldurabileceğini zannederseniz olacağı budur.Herşeyimiz ayrı bir skandal oldu ama bu üstüne tüy dikti. Egemen Bağış orada olduğu sürece AB’yi rüyamızda görürüz bilelim.***** “Entelektüel”i yanlış kullanmayın! Yapılmaması gereken konuşmaların ardı arkası kesilmiyor. Başbakan Erdoğan “farklı etnik kökenden olanlar geçmişte Türkiye’den kovuldu. Bu faşizan bir yaklaşımdı, aynı hataya bazen biz de düştük” dediği gün böyle bir sözün üstüne atlayıp hemen Ermeni soykırım iddiasına bağlayacak olan birkaç isim aklıma gelmişti ki... Kahretsin, yine yanılmadım.Hemen her olayda, her konuda “devlete karşı ve adeta intikamcı” konumlarını korumayı başarıyla sürdürenlerden ikisi Halil Berktay ile Baskın Oran hemeen (belki başkaları da vardır, dün hepsine bakamadım) devletin büyük hataları listeleri hazırlayıp sunmuşlar, bunu yaparken iktidar yağcılığı yapmayı da unutmamışlar. Oran 1915 Ermeni tehcirinden girip varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları, Rum mübadelesinden, 1964’te “Rumların zorunlu göçü” nden çıkmış, hiçbir detayı atlamamış. Fazlası var, eksiği yok. Hepsini “Bilinçli olarak yapılmış etnik ve dinsel temizlik” olarak etiketlemeyi de unutmamış.Hemen hemen aynı yağcılık ve devleti suçlama diğerinde de var; o her zamanki gibi “resmî ideoloji ve Atatürkçü hegemonya” gibi provokatif sözcükleri de unutmamış. İkisi de Başbakan’ı yağlıyorlar ki benzer konuşmalara devam etsin. Zaten ben Başbakan’ın bu konuşmasının üslubunu kendilerine her nedense (gerçekten bu artık açıklama istiyor, neye göre, neden) aydın ya da entelektüel denen ve hep aynı şeyleri söyleyip duran bir grup (içinde yukardaki isimler de var) akademisyen ve yazarın üslubuna çok benzettim. Yoksa onlarla görüşerek yapılmış bir konuşma mı diye düşünmedim değil.Şimdi efendim, onlar istediklerini söyler ve özeleştiri bahanesiyle Türkiye’ye, devlete saldıran herkesin yanında yer alabilirler. Ama Başbakan söylüyorsa o sözleri açıklaması gerekir. Hangi etnik kökenler ne zaman Türkiye’den kovuldu, bu faşizan yaklaşımı hangi yönetimler hangi etnik kökenlere uyguladı?Kendilerinin de “bazen düştüğü” hatalar “somut olarak” hangileriydi?Laflar söyleniyor, ortaya atılıyor, susuluyor. Cumhurbaşkanı da yapıyor bunu, Başbakan da, bakanlar da... Ve sonra bu sözler yıllarca işine gelenler tarafından kullanılıyor. Koskoca Türkiye’yi yönetmek “bir oyun” olmadığına göre bu durumda milletin açıklama beklemek hakkıdır.1915 tehcirini bir zorunluluk değil de faşizan bir yaklaşım olarak mı görüyorsunuz?Rum mübadelesi Lozan Antlaşması gereğince karşılıklı olarak yapılmamış mıydı, Yunanistan da yüzbinlerce Türk’ü göndermedi mi?1964’te Rumların göç etmesini devlet mi istedi, Kıbrıs Savaşı nedeniyle Türkler ve Rumlar arasında huzursuz bir ortam oluştuğu için kendileri mi gittiler?En iyisi Başbakan açıklasın, milletçe bekliyoruz. (Not: Baskın Oran, Erdoğan için “40 bin Ermenistan vatandaşının sınırdışı edileceğini söyledi” demiş. Hayır öyle söylemedi; demek ki dinlemeden konuşuyorlar: “Türkiye’de 40 bin Kaçak Ermeni var, istesek sınırdışı edebilirdik, etmedik” dedi. Oran’a soruyorum, daha bu kaçakların yüzbinlercesi var Türkiye’de, peki hangi ülkede görmüş “kaçak” lara bu özgürlüğü? Doğru mudur buna göz yummak?İşte bizde entelektüel olmak bu kadar kolay!)

Devamını Oku

Bir “muhalefet”ten, bir “iktidar”dan!

24 Mayıs 2009

CHP’den Gürsel Tekin’in yaptığının benzerini, neredeyse aynısını AKP’den Bülent Arınç yaptı. Arınç:“Ben Türkiye’deki Deniz Feneri’ni inceledim, sorun göremedim” demiş... Allah Allah adı uluslararası boyutta dev bir yolsuzlukla anılan derneklerin inceleme görevi Bülent Arınç’a mı verilmiş?Onun bu incelemeyi yapacak teknik kapasitesi veya yetkisi var mıdır, varsa nereden gelmektedir?Diyelim ki vardır (mümkün değil ama), iktidar partisinin görevi teftiş kurullarını, devletin mekanizmalarını çalıştırarak, Alman yargısından da gelen “acil talep dosyası” üzerine Türk Deniz Feneri ile Almanya’daki arasındaki bağlantıları, belgeleri, makbuzları mal varlıklarını ortaya çıkarmak mıdır yoksa Derneğe Bülent Arınç’ı göndermek mi?NASIL YANİ?RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın sadece başkanlığı bırakacağı, üye olarak daha 4 yıl kalmak niyetinde olduğu anlaşıldı. En ilginç gelişmelerden biri ise Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in Cuma günü yaptığı “Bütün belgeler toplanmadan dava açılamaz. Belgelerin toplanması tamamlanınca, gerekirse dava açılacaktır” sözleriydi.Doğrusu duyanların kulaklarına inanamayacağı bir açıklama bu... Nasıl yani? Ne demek “henüz dava açılamaz”? Ne demek “gerekirse”?..Daha nasıl gereksin? Bütün o belgeler, dosyalar, Alman yargısının “didik didik aranmalılar” talebi ne oldu? Daha kaç ay zaman verilecek tüm delillerin ortadan kaldırılması için?Cemil Çiçek lütfen bir hukukçu olarak şunu açıklasın; TCK’nin 8 ve 9’uncu maddelerine göre hemen dava açılması gerekiyor muydu, gerekmiyor muydu?Gerekiyorsa neden açılmadı, neden a-çı-la-mı-yoor? *** İmar affı önerisi “rol çalma”mı acaba?Zaten memleket yeşilini tümüyle kaybedip bir çöle, bir beton yığınına dönmüşken, bu nedenle bırakın diğer zararlarını Türkiye “küresel ısınma”dan en çok etkilenecek ülkelerin başında yer alırken CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’in “kaçak yapılara imar affı” önerisine nasıl bir anlam verilmeli acaba?Tekin demiş ki:“Kadir Topbaş İstanbul’daki yapıların yüzde 65’i kaçak diyor. Bence yüzde 80’inde ’projeye aykırılık’var, yani hemen her yer kaçak. Devlet bu yapıları yıkamıyorsa bir tek yol kalıyor; hepsine iskân belgesi verilmesini sağlamak. Biz CHP olarak bu desteği vermeye hazırız.” Biliyor musunuz gerçekten Türkiye’de yaşıyorsa insanın çok sabırlı olması ve hatta eskilerin deyimiyle “aklına mukayyet olması” gerekiyor, çünkü her konuda kuralsızlık, “hukuk dışılık” öyle boyutlarda ki dayanmak mümkün değil.Demek ki kaçak yapılar yıkılamıyorsa meşru hale getirilmeli ve mesela terör bitirilemiyorsa teröristin istekleri yerine getirilmeli... Tablo gerçekten böyle görünüyor. Peki o zaman belediye seçimleri dönemlerinde şehir içinde şehirler kurulması, kaçak onbinlerce yapıya göz yumulması nasıl durdurulacak? Sahillerin kaçak şekilde işgali nasıl önlenecek?Acaba Gürsel Tekin bu açıklamayı yapmadan önce partisinin yetkili kurullarında görüşülmüş ve böyle bir karar mı çıkmış, yoksa İl Başkanı olarak bu kararlar ona mı bırakılmış merak ediyor insan.Hatta akla “sol kanadın Tayyip Erdoğan’ı olma” isteği, bir “rol kapma” durumu da geliyor. Mâlum Erdoğan da Erbakan döneminde İstanbul İl Başkanı olarak sivilmiş, oradan Belediye Başkanlığı’na ve Genel Başkanlığa geçmişti.Bunlara diyecek bir şey yok ama sivrilmek için seçilen önerilerin kabağı Türkiye’nin başına patlamasa... Acaba Gürsel Tekin “yapılarının yüzde 80’inin kaçak olduğu” itiraf edilen İstanbul’un “bu duruma neden olan tüm belediye başkanlarına hak ettikleri cezanın verilmesi, böylece gelecekte aynı tehlikenin de önlenmesi” çözümünü neden düşünmüyor?Çağdaş ülkelerde asıl çözüm budur!

Devamını Oku