Bir ülke düşünün ki eğitimi bitme noktasında; öğrenci seçme sınavında 30 bine yakın öğrenci “sıfır” puan almış. Bir ülke düşünün ki devlet memuru seçme sınavı olan KPSS’de bile kopyadan soru dağıtmaya kadar her tür yolsuzluk yapılabiliyor.
Bir ülke düşünün, trilyonluk yolsuzluklar ve israflar batağında iken, siyasetçi ailelerinin refahı en zengin G-8 ülkelerinde bile görülmezken, işçi emekli aylıklarına yapılan zam günde bir simit parası etmiyor. Ve aynı ülkede YÖK öğrenci harçlarına büyük zamlar yapıyor. (Acaba 1500-1600 TL maaşı olan ve iki üç çocuk okutan ailelere nasıl bir çözüm önermekteler?)
Ama bir yanda “yüzyılın en büyük bağış yolsuzluğu” denen olayın davası bile açtırılmıyor. Öte yanda “demokratikleşme” nin dilden düşürülmediği bu ülkede demokrasinin olmazsa olmazı olan yargı hükümet baskısı altında tutuluyor, suç işlemiş (veya işleyen) kişiler milletvekili dokunulmazlığı arkasına saklanarak devleti yönetiyorlar.
İşte bu kadar çok yanlışın, adaletsizliğin bulunduğu, vatandaşın ne yapacağını, nasıl yaşayacağını şaşırdığı ülkede o “devlet yönetenler” haksızlığa, hukuksuzluğa, çaresizliğe çare olacaklarına devamlı “darbe polemikleri” üreterek mutlaka bir yerden “darbe yapacaktı” suçlaması yapıştırmaya çalışarak devletin ordusuyla uğraşıp duruyorlar.
Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal son derece doğru bir teklifte bulunmuş:
“Askerler 2002’den bu yana siyasete hiç müdahale etmediler. (Büyükanıt’ın e-muhtırası dışında. Bkz aşağıdaki not) AKP hükümeti her istediğini yaptı. Madem ki Avrupa’yı, AB’yi istiyorsunuz, gelin yönetimi AB standartlarına getirelim, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Adalet Bakanı ile müsteşarını çıkaralım ve yargıyı bağımsızlaştıralım. Dokunulmazlığı kaldıralım. Özerk vergi idaresi yaratarak ’iktidarların vergi yetkisini baskı yöntemi olarak kullanmasına’son verelim. Gelir idaresi özerkleşirse basına akıl almaz cezaları yazdıramazsın” demiş.
İşte Türkiye’de AB ölçüleri isteyen, demokratikleşme isteyenler için gerçek demokratikleşmenin can damarı üç nokta bunlardır. Ancak bunlar sağlandığı zaman yargı korkusuzca, baskı altında kalmadan kararlarını verir, toplum adalete güvenebilir... Haklarında yüzlerce suç dosyası olan milletvekilleri yargılanır ve aynı zamanda Türkiye’nin Meclis’i, milletvekilliği “suçluları adaletten kaçıran bir kurum” olmaktan çıkar. Ülkeyi suçlular yönetemez. Medya iktidarların hoşuna gitmeyen, onlarla ilgili gerçekleri açıklayan haberler yaptığında “hiç yoktan var edilen ve yıkım denecek yükseklikte vergi borçları” ile susturulamaz. Rakip gibi görülen “iktidardan bağımsız medya grupları” siyasetçi intikamına terk edilmez.
İşte ancak bu durumda demokratik ve laik rejim kendi kendini koruyabilir. Vatandaş ancak bu durumda gelecek korkusu olmadan yaşayabilir. Demokrasinin olmazsa olmazları ortadan kaldırılınca onun adı da artık demokrasi değil baskı rejimi oluyor. Lâf ile peynir gemisi yürümez, nabza göre şerbet sözlerle gerçeği ayırmak zorundayız.
NOT: Deniz Baykal Org. Büyükanıt’ın e-muhtırasına değinmemiş. Tamamen ve tek başına Büyükanıt’ın sorumluluğunda olan bu muhtıranın ve Dolmabahçe buluşmasının soruşturması mutlaka yapılmalıdır.
İbretlik ceza bu olmalı!
Çocuk tecavüzcüsü Hüseyin Üzmez daha baştan tutuklanmalıydı zira “ağır suç” apaşikâr ortadaydı ama insanların telefon konuşmaları ya da “bir suçluyu tanımış olmaları” nedeniyle bile aylarca cezaevinde tutulduğu bir ülkede çocuk tecavüzünü önce yeterli görmediler.
Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde görülmeyecek bir karara imza atarak, üstelik “tecavüze uğrayan çocuğun ruhsal sağlığının bozulmadığı” şeklindeki çağdışı bir Adli Tıp raporuyla yaşlı tecavüzcüyü aylarca serbest bıraktılar. Neredeyse onun yerine, dayanamayarak arkasından şemsiyeyle (vurmak da değil, suçlunun yanında korumalar olduğu için şöyle bir dokundu) dokunan kadını tutuklayacaklardı. Serbest bırakıldığında yanında ağzı kulaklarında sırıtan karısıyla birlikte suçunu “Bir nefsime, bir de şeytana kızgınım” diyerek (Sadece bu cümle bile yeterli olmalıydı) itiraf eden sapık tecavüzcü şimdi 25 yıla kadar hapis cezası istemiyle tutuklanınca “Hiç hatırlamıyorum, ben o anne ile kızını korudum, adalete şaibe karıştı” gibi yalanlara başvuruyor.
Bununla da yetinmiyor, utanmadan -bir yandan şeytanı anarken- böyle vahşice, böyle iğrenç bir olaya “Allah var, benzeri yok”, “Allah şahidimdir” gibi sözlerle hâlâ Allah’ın adını bile karıştırıyor.
Tecavüz mağduru B.Ç. defalarca kalabalık doktor heyetlerinin muayenesine girmek zorunda bırakıldı. Olay defalarca anlattırılarak her seferinde o iğrenç anları tekrar yaşamaya itildi. Sonunda “ağır ruhsal travma” nedeniyle hastaneye yatırıldı.
Kısaca bir çocuğun ve yoksullukları nedeniyle bu yaratığın emirlerini yerine getirmek zorunda bırakılan ailesinin hayatı karardı.
Çocuğun ailesi kızlarını göremediklerini söylüyorlar. Annesi “Kızımın bir geleceği vardı, okuyacaktı” diye ağlıyor. Hüseyin Üzmez’in çocuk tecavüzü vakası, aynen Deniz Feneri soygununun yolsuzluk, hırsızlık konusunda bir “simge olay” haline gelmesi gibi Türkiye’deki çocuk tecavüzü olaylarında simge haline gelmiştir. Ona verilecek ceza bundan sonra bu sefil eyleme kalkışacak olan sapık ruhlulara da “yaptırım”ı anlatacaktır.
Eğer herhangi bir indirim uygulanırsa asıl o zaman adalet şaibe altında kalacaktır. Bu tecavüzcünün ve benzerlerinin cezaları “hafifletici neden”e yer verilmeden (nasıl verilebilir ki zaten) uygulanırken devlet tecavüz mağduru çocukların ve ailelerinin uzun süre psikolog yardımı almalarını da sağlamalıdır. Öyle ya, sapıklar madem ki cesareti “yasaların nasılsa uygulanmamasından” almaktadır, devlet de bu olaylarda önemli ölçüde sorumluluk taşımaktadır... Bundan sonra devlete ait çocuk yurtlarının ve tüm çocukların korunması için her önlemin alınmasını, cezaların da verilmesini bekliyoruz.
Tabii hiç yoktan sebeplerle genç kızları, kadınları “aşk”tı, “töre”ydi diye öldüren veya buna yeltenen canilere de... Yeter artık!

