Ya sizin ahlâkınız?

9 Ağustos 2009

Çok enteresan bir memlekette yaşadığımıza şüphe yok, her şey ortada... Aklına geleni dök, yap gitsin. Aslında uygun bir isim bulmak lazım buna: “Düşünmeden konuşanlar ve yaşayanlar ülkesi” olur mu mesela...Bakın şimdi; Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış, yaşlı başlı biri köşesinde (üstelik bir profesörün kitabından alıntı yaparak) “Bir kadının adeti 8-9 gün sürer. Yani kadın bu süre içinde ilişkide bulunamaz. Ayrıca rahatsızlığı da birkaç gün sürer. Halbuki erkek günde 2 kez arzular. Çünkü sperma kesesi 12 saatte dolar. Diğer kadının da adeti 8-9 gün sürüyor. Bir ayda kaç hafta var? 4 hafta. Onun için erkek 4 dişli anahtara benzer” gibi bir paragraf yazabiliyor. Altına bir de “çok eşli erkek” fıkrası anlattığına, bir gün önceki yazısına ise yine aynı profesörün (haydi ismini vermeyeyim); “Erkek poligam (çok eşli), kadın monogamdır (tek eşli). Yaşlı bir adam sedyeyle ameliyathaneye götürülürken yanında giden hemşireye ‘Ameliyattan sonra serbest misiniz’ diye sormuş” şeklindeki cümleleriyle bitirdiğine göre bu “8-9 gün süren adet” hikâyesindeki 4 dişli anahtarı, yani erkeğe 2 kadının bile yetmeyeceğini pek beğenmiş olmalı.Zira bu satırların yazıldığı kitabı överek göklere çıkarmış. Eh tabii, bu konumda ve yaşta insanların böyle örnekler sunduğu toplumda da ne kadın ve çocuk tecavüzü biter, ne de çocuk yaşta kızların para veya güç karşılığı satın alınması... Hele devlet gereken cezaları veremiyor, kadın kuruluşları da dilini yutmuş gibi susup oturuyorsa o zavallı kızlar ve kadınlar yapayalnız çaresizliğe terk edilir.Halis Toprak’a bakalım; kendisinden 54 yaş küçük, torunundan bile küçük bir kızla evlendi ki kız da, sızlanıp duran babası da “güce teslim” vaziyette... Devlet “17 yaşındaki çocuğu” korumayı başaramadığı gibi “aileden özel izin” gibi bir saçmalıkla destek veriyor. (Bu ülkede 17 yaş yasalara göre çocuk mu değil mi, Kadın Bakanı açıklasın.)İKİSİ DE ÇOCUK TECAVÜZÜToprak, bir hafta kadar önce bir muhabirin kendisine 33 yıllık ilk eşi ile ilgili sorduğu “Ya Ayşe Hanım da genç biriyle evlenmek isterse” sorusuna da şu cevabı vermişti: “Evlenmez, yaşı geçti. Hem onun ahlâkı çoktur.” Demek ki eski eşinin ahlâkı “çocuk yaşta biriyle” evlenmeyecek kadar çok, ya kendisinin ki? Bu sözden ne anlıyorsunuz Allah aşkına?Halis Toprak çok haklı, bu yaptığının adını kendisi koymuş, en azından “ahlâklı birinin yapmayacağının” farkında. Her ne kadar “Benim durumumun Üzmez’le ilgisi yok” diyorsa da para veya mevki, herhangi bir güç kullanarak çocukları nikah altına almakla, onları benzer şekilde aldatarak veya saldırarak tecavüz etmek aynı kapıya çıkar.Aynı şekilde yargıya hesap vermeyi ve ağır cezayı gerektirir. Eğer bu olaylar Türkiye yerine girmeye çalıştığımız AB’nin bir ülkesinde olsaydı; 14 yaşında çocuğa bir yetişkinin (hele de yaşlının) tecavüzü de, 17 yaşında çocuğa (yasal sayılmayacak bir evlilikle) bir yetişkinin, yaşlının tecavüzü de ağır cezalar alırdı.POLİGAM, MONOGAM KOMEDİSİAyrıca... Bu kafadaki yaşlı adamlara biraz çağın değiştiğini de, örneğin artık eskisi gibi “erkek poligam, kadın monogam” masallarını kimsenin yutmadığını da birilerinin anlatması gerekiyor.“Erkek günde 2 kez arzular çünkü...” diye başlayan masalların yutulmadığını, kadınların böyle sınıflandırmalarla aldatılamayacağını da... Arzuysa herkes arzular ama hayvanlarla insanlar arasındaki fark, Allah’ın insana “gerektiğinde duygularını kontrol etme” imkânını, aklını vermesidir.“Ben farksızım” diyene söyleyecek yok tabii. Ona adil bir yargının anlatması gerekir. İşte biz de millet olarak o adil yargıyı istiyoruz!(Not: Yazının girişindeki “4 dişli anahtar” hikâyesi ise komedi ötesi... Bu profesör herhalde “ilişki istemeyen kadınlarla yaşamış” olmalı ki adet gününü “9 gün + birkaç gün de rahatsızlık” olarak anlatmışlar kendisine. O da bunu mazeret sanarak kendini “anahtar” zannetmiş. Başkalarına akıl vereceğine önce “bir bilen”e soruverseydi bari.DAVA AÇILMALI!Ne Halis Toprak’ın “yaşlı ama hâlâ güçlüyüm”ü ispatlamak üzere yaptığı çirkin ve komik açıklamalar, ne de çocuk karısının ona yardım sözleri bu davayı durdurmamalı. Yapılanın halk dilindeki adı “sübyancılık”tır, arada yarım yüzyıldan fazla yaş farkı olan, torunundan küçük, 17 yaşında bir ‘çocuk’la evlilik hukukta suçtur. Kendisinin eski eşlerinden veya çocuklarından intikam amacı gibi algılanan sözleri de bu çocuk tecavüzü suçunu açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye bir hukuk devletiyse Halis Toprak da aynen Hüseyin Üzmez gibi yargıya yaptığının hesabını vermelidir.

Devamını Oku

İktidar suçlamaları cevaplamalı

8 Ağustos 2009

Bugüne kadar hep iktidar partisinin şahısları partileri, medyayı suçlamalarını duyduk.Hatta yerli, yabancı tüm hukukçuların “Bir fotokopiye belge denemez, aslı bulunmalı” dediği belge olayında bile tüm orduyu darbecilikle suçlayan açıklamaları Cemil Çiçek, Bülent Arınç gibi AKP’nin önde gelen isimlerinden dinledik.Her demokratik ülkede en doğal görevi “iktidara eleştiri” yapmak olan medya kesimine karşı “almayın” kampanyasını Başbakan’ın bizzat kendisi yürüttü. Bu da yetmedi iktidara bağımlı olmadığı için eleştirebilen medyaya tarihte benzeri görülmemiş ağırlıkta vergi cezaları çıkararak tümüyle susturma, yok etme çabalarını izledik. Baskı “hapis cezasıyla korkutma”ya kadar gitti.İtalya Başbakanı Berlusconi bir İtalyan gazetesine “almayın” diye (ne benzerlik ama) tepki gösterdiğinde gazete hemen Berlusconi aleyhine “faşist baskı” diye dava açtı.Türkiye’de artık bu düzeyde bir demokrasi kalmadığı, yargı bağımsızlığı da ortadan kalktığı, böyle bir durumda “yok etme” adımlarının daha da acımasızca artacağı bilindiği için basından İtalya’dakine benzer bir “adalet isteği”, bir “hak arama” talebi gelemeyecektir. Ama...Ama... İstediği her konuda büyük bir fütursuzlukla demokrasiyi şekilden şekle sokan, tarifini neredeyse “baskıcı rejim” haline getiren, istediği kişi ve kurumları her tür suçlamayla yerden yere vuran bir iktidarın kendisiyle ilgili suçlamaları da kesinlikle cevaplaması gerekir.Halkın bunu istemeye hakkı vardır (ki istiyor, yüzlerce mektup ve soru yağıyor). Açıklama yapılmadığı takdirde artık en önemli olayların, insanların “duruşma bekleyerek aylarını, yıllarını cezaevlerinde tükettiği”, ülkenin değerli bilim adamlarının bile anlamsız suçlamalarla karşı karşıya bırakıldığı davaların “iktidarla ilgili bölümlerinin bilinçli olarak üstünün örtüldüğü” sonucu ortaya çıkacaktır.ÖZKÖK OLAYI VE DENİZ FENERİEski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün “Darbe planlarından 2004 yılında haberdar olduğunu” söylemesi, şu anda Başbakan Yardımcısı olan Bülent Arınç’ın “Haberimiz vardı, bunu Başbakan’la da görüştük” demesi kesinlikle yargıya gitmesi gereken bir konudur. Eğer bu ülkede bir belediye başkan adayı ile bir rektörün seçim öncesi yaptıkları ve endişelerini paylaştıkları dostça bir telefon konuşmasının bile Ergenekon soruşturmasında sözü geçiyorsa açık ve net şekilde suç olan “darbe girişimini bilerek gizlemek” iddianamenin en baş köşesinde yer almalıdır.Tabii eğer soruşturma iktidardan bağımsız savcılar, iktidardan bağımsız bir yargı tarafından yürütülüyorsa... Bu olay tek başına, turnusol kağıdı gibi “bağımsızlığı” veya “baskıyı” ortaya çıkaracak niteliktedir.Aynı şekilde, üstü örtülen, kasıtlı şekilde unutturulan Deniz Feneri olayı davasının açılmaması, şu anda CHP’nin gündeme getirdiği “Almanya’daki dosyada Başbakan’ın adı en tepede, şüpheliler arasında geçiyor, onunla ilgili 6 sayfa var” konusuna açıklık getirilmemesi, “asıl failler” denilen isimlerin hiçbirine dokunulmaması da yargı bağımsızlığına büyük gölge düşürmektedir.İktidar partisinin ve Başbakan’ın bu konulardaki açıklamalarını yalnız medya değil, tüm ülke bekliyor.Haydi bize Türkiye’de demokrasinin “hâlâ var olduğunu” göstersinler!

Devamını Oku

PKK ile DTP’nin farkı

6 Ağustos 2009

Başbakan Erdoğan daha önce DTP’nin “PKK terörünü lanetlemesini” onlarla görüşmek için şart koşmuştu ki bu kesinlikle doğru bir tavırdı. Sonradan bu şartı kendisi kaldırarak terörün bitmesi, yeni canların yitmemesi adına DTP ile görüştü.Bu görüşmeyi Başbakan sıfatından çok “AKP Genel Başkanı” olarak yaptığını anlatan Grup’taki odasında görüşme kararı da yerindedir. Zira burada Sırat Köprüsü gibi son derece tehlikeli, riskli bir geçiş söz konusu...Şu sıralarda haklı olarak “DTP ile görüşme, PKK ile görüşme anlamına gelir mi” tartışması yapılmakta... Bu tartışmayı yaratan; arka arkaya yaptığı mayınlı saldırılarla, karakol saldırılarıyla insanları “arkadan vurarak” toplu katliamlar yapan bir terör örgütü ile “aynı çizgide olduğunu” defalarca belirten, hatta belediye seçimlerinde aldığı oylarla neredeyse Güneydoğu bölgesinin kendisine ait olduğunu ilan eden, daha da ötesi “bunun sonunun bir Kürt devleti olacağını” bile -milletvekilleri ile- söylemekten çekinmeyen DTP’nin kendisidir.Bu açıklamaları terör eylemlerinin arkasından, tüm ülkenin infial halinde olduğu zamanlarda bile yapmaktan çekinmediler.Aldıkları 2 milyon oyla 12 milyon Kürt vatandaşın (Ahmet Türk’e göre 20 milyon... Ki o zaman aldıkları oy nüfusa oranla daha da düşük) temsilcisi olduklarını iddia etmeleri de anlaşılır bir bir durum değil ama sonuçta DTP Meclis’e girmiş, meşru bir partidir.AKP Genel Başkanı’nın veya Başbakan’ın “eğer bir sorunun çözümü için görüşmesi gerekiyorsa ve bu kararı vermişse” meşru bir partiyle görüşmesi -şartlar böyle olsa bile- olağan sayılır.Ama yanlış, hem de çok yanlış olan “AK Parti kanadından şu değerlendirme geldi” denerek verilen haberde “Öcalan’ın da bu sorunun çözümüne katkı yapabileceğinin, sözlerinin dikkate alınacağının” belirtilmesidir. Ve bu noktada CHP de, onun gibi tepki gösterenler de son derece haklıdır ve iktidar partisi ile Başbakan’ın bu seslere kulak vermesi gerekir.Terörü meşrulaştırmakNitekim ilk Kürt Raporu’nu hazırlayan emekli Vali Güngör Aydın yaptığı çok önemli değerlendirmeler arasında “Kürt kökenli vatandaşlar ile DTP’nin muhatap alınmasının doğru ama PKK ile Öcalan’ın muhatap alınmasının yanlış olacağını, bunun terörü meşrulaştırmak anlamına geleceğini” söylemiş.Eğer siz devlet olarak “30 bin kişinin ölümünden sorumlu olması” nedeniyle mahkûm edilmiş bir terör örgütü liderini adeta bir parti lideri havası vererek muhatap alır, oradan avukatlarıyla verdiği direktifleri dinlerseniz, o zaman Karayılan’ı da getirip Ahmet Türk’ün yanına oturtmanız gerekir. O zaman bu terör örgütünün “Demek ki saldırarak, öldürerek şartlar kabul ettirilebiliyor, devam edelim. DTP’nin her isteği öncesi bir saldırı daha yapalım” düşüncesine de öncelikle siz yol açmış, destek vermiş olursunuz.O zaman bu milletin göz yaşları şartlar DTP’nin ve PKK’nın istediği noktaya gelene kadar dinmez. İktidar Partisi’nin vereceği kararlarla “terörü teşvik eder” duruma düşmemeye çok dikkat etmesi gerekiyor. Ve yine emekli Vali Güngör Aydın’ın “Konunun TBMM’ye taşınması ve parlamentoda müzakere edilerek çözümü sağlayacak planın Meclis’te karara bağlanması, kararı devlet adına Cumhurbaşkanı’nın açıklaması, CHP’nin de ulusal plan üretimine her aşamada ve kesinlikle katkısının sağlanması” gibi değerlendirmelerini de dikkate alması gerekiyor. *****MECLİS BAŞKANI DEĞİŞMİŞMehmet Ali Şahin TBMM Başkanı seçildikten sonra güzel bir konuşma yapmış: “Anayasamız ve içtüzüğümüzün kuralları içinde, hiçbir peşin hükme kapılmaksızın tam bir tarafsızlıkla yüce Meclis’e hizmet etmeye çalışacağım... Her alandaki uyarılarınız benim için çok değerli olacaktır... Bana oy veren, vermeyen tüm milletvekili arkadaşlarım bana eşit yakınlıkta ve eşit uzaklıktadır” demiş.Kulağa ve göze çok hoş gelen sözler ama umarız uygulaması mümkün olur. Neden emin değiliz? Çünkü, makamının gerektirdiği “tam bir tarafsızlıkla” davranan, hakka-hukuka saygılı bir Meclis Başkanlığı yürüten Köksal Toptan bu nedenle Başbakan’dan azar benzeri sözler işitmişti. Yeniden aday gösterilmeyi de büyük ihtimalle bu nedenden kaybetti.Onun için biraz zor görünüyor uygulaması... Bir de, yerel seçimler öncesinde Mehmet Ali Şahin’in Adalet Bakanı olarak bir sandalyenin üstünde yaptığı “AKP’ye oy vermezseniz işleriniz yürümez” şeklindeki demokrasiye tümüyle aykırı konuşmayı unutmak zor.Bu durumda acaba “oy verenle vermeyenin eşit uzaklıkta olması” mümkün olabilir mi?Olacağını içtenlikle umarak Sayın Şahin’in bu onurlu göreve seçilmesini kutluyorum.

Devamını Oku

Biraz hamile, biraz demokrat!

5 Ağustos 2009

Meclis Başkanlığı oylaması sırasında AKP Milletvekili Özlem Türköne CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a yıllar önce çevirisini yaptığı “Demokrasi Kuramı” kitabını hatırlatmış.Bu kitabın demokrasinin anlaşılması açısından çok önemli bir eser olduğunu söyledikten sonra: “Demokrasiyi özümsemiş biri, bugün nasıl olur da demokrasi konusunda bu noktaya gelir” diye sormuş.Sadece Baykal’ın “Kürt sorunu açılımı” adıyla atılacak adımla ilgili olarak Başbakan Erdoğan’ın DTP ile görüşmesine karşı çıkması, “Bugüne kadar terörü lanetlememesi halinde DTP ile görüşmeyeceğini söyledi ama o ilkesini koruyamadı. Bu durumda PKK ile görüşmüş sayılır” demesi midir bu sözün nedeni?Özellikle bu konuyu vurgulamak için mi söyledi bilemeyiz ama öyle bile olsa aynen “biraz hamile” olmanın mümkün olamayacağı gibi “biraz demokrat” olmak da mümkün değildir. Demokrasiye inanıyorsanız bu; tüm alanları, tüm insan haklarını, tüm özgürlükleri kapsayan ama “Anayasal kurum ve kuralların işlevine de saygı duyulmasını gerektiren” bir kavramdır, bir yönetim şeklidir. Yani siz bir yandan “Ben DTP’nin istediği ‘açılım’ı yapacağım, çünkü demokrasi bunu gerektirir” diyorsanız öncelikle diğer eylemlerinizin de demokrasinin, demokratlığın gerektirdiği şekilde olması mutlaka beklenir.Bir yandan açığa çıkmasını istemediğiniz yolsuzlukların yargılanmasını engelliyor, suçluları koruyorsanız... Öte yanda suçunu bilmeyen insanların aylarca “mahkûm gibi” cezaevlerinde sürünmesine göz yumuyor ve hatta onları “suçu kanıtlanmış mahkûm” durumuna sokuyorsanız...Demokrasinin iki can damarı olan bağımsız medya ile bağımsız yargıyı ortadan kaldıracak bir baskı uyguluyor, üniversiteler (YÖK) başta olmak üzere tüm kurumların yanında yüksek yargıyı da iktidara bağlamak böylece tam bir “tek el”ci yönetimi sağlamak istiyorsanız... Ve bu isteği adım adım gerçekleştiriyorsanız...Partinizdeki milletvekillerine “farklı görüş bildirenin kafası kesile” mesajları gönderiyor, (2-3 kişi dışında) TV’lere çıkmalarını bile yasaklıyorsanız...Seçim öncesi halka açık açık “Bize oy vermezseniz ilinize, ilçenize yardım olmaz, işlerinizi halledemezsiniz” diyorsanız, tepki gösteren, şikayet bildiren, vatandaşları hatta öğrencileri polisle susturuyorsanız... Sadece “Kürt açılımı yapıyorsunuz” diye demokrat sayılmayı bekleyemezsiniz.Makamının gerektirdiği tarafsızlığı sergilediği, demokrat davrandığı için Köksal Toptan’a “bundan hoşlanmadığını” söyleyen bir başbakanın demokratlığına kuşku ile bakılacağı gibi, özgür bir MEDYA ile özgür bir YARGI’yı istemeyenlere, kendi medyasını, yargısını yaratanlara da büyük kuşku ile bakılır. Türkiye demokrasiden söz edilemeyecek bir ortamın içine itilmişken Özlem Türköne’nin bu sözü önce (cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, meclis başkanlığı, “yasama” ve “yürütmeyi” ele geçiren) kendi partisine yöneltmesi, sonra da “Demokrasi Kuramı” kitabını dikkatle okumalarını önermesi gerekiyor.Son zamanlarda demokrasiye tümüyle aykırı girişimler konusunda milleti ve iktidarı uyaran tek kişi durumundaki Baykal’dan önce!*****40 KERE SÖYLERSEN OLURMUŞ!Öyle derler ya; bir şeyi 40 kez söylersen olur diye inanırım ben buna... Denemesini bile yapmışımdır ve tuttu... İşte bizde de bazı köşelerde, hatta bazı karikatürlerde bile “yargı TBMM’ye müdahale ediyor”u o kadar çok tekrarlamakta, desteksiz atmaktalar ki tutuyor... Bazı okurları (TV’de ise izleyicileri) inandırmayı başarıyorlar.Geçenlerde yazıma gelen yorumlar arasında dikkatimi çekti; bir okurum önce bir yorumcuya “Yargı, yasama ve yürütmeye müdahale ediyorsa zihniyetinize bir özeleştiri gerekiyor bence” demiş. Sonra başka bir yorumcuya “Lütfen dünya siyaset tarihi ve gündemini araştırın. Yönetim ne şekilde seçiliyor, işlevi ve fonksiyonları nedir” diye öneride bulunmuş. Öneri güzel, ben bu yorum tartışmalarını destekliyorum, seviyorum ama ilk yorumla ilgili olarak da ben bir öneride bulunacağım bu okurumuza... O da Anayasa mahkemelerinin tarihini ve işlevini araştırmalı.Burada söz edilen (yani birilerinin papağan gibi tekrarlayıp durarak beyin yıkama yaptığı) yargı “Anayasa Mahkemesi”... Bu nedenle de iddia tümüyle yanlış. Daha önce gazetede de, TV’de de defalarca açıklandı, ben yazdım, hukukçular anlattılar. Anayasa Mahkemeleri’nin tüm dünyada (ve kuruldukları günden bugüne kadar) görevi zaten Meclis’in çıkardığı hatalı, Anayasa’ya aykırı yasaları durdurmak. Tekrarlayalım; daha önce Hitler Almanya’sında olduğu gibi, meclislerin antidemokratik olabileceği, faşist yönetimlere kayabileceği görüldüğünden, gerektiğinde meclise müdahale etmek, denetlemek üzere kurulmuşlar.Onun için her duyduğunuz söze inanmamanız gerekiyor, zira bunları söyleyenler canları istediğinde, akıllarına estiğinde “Diğer demokratik ülkelerde Anayasa Mahkemesi yok” yalanını söylemekten de çekinmiyorlar. Aslında “yargı yasamaya müdahale ediyor” gibi gerçeğe uymayan bir söze inanan okuyucuyu da anlayışla karşılamak gerekiyor. Hukukçu olan ve Meclis Başkanlığı yapmış olan Bülent Arınç “Velev ki yanlış olsa, halkın seçtiği 450 kişinin verdiği karara yargı nasıl engel olabilir” diyerek AYM’lerin kuruluş nedenini ve (seçilmiş de olsa) TBMM’nin Anayasa’ya uyma zorunluluğunu bilmiyor gibi davranırsa, böyle büyük bir yanılgının yanında okuyucunun yanılgısının lafı mı olur?Demokrasi ne sadece halkın kararıdır, ne de sadece Meclis’in. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ama millet egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre “yetkili organlar eliyle” kullanır. Hiç unutmamak lazım.

Devamını Oku

ABD ile uçurumun kenarı!

4 Ağustos 2009

FBI’ın eski Türkçe tercümanı Sibel Edmonds’ın “Amerika 11 Eylül saldırısına kadar Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan’da gizli operasyonlar için Türkiye’yi kullandı. Susurluk da bunun bir parçasıydı. Daha sonra da gizli operasyonları açığa çıkmasın diye Susurluk olayının örtbas edilmesini sağladılar” şeklindeki açıklaması bana kısa süre önce eski bir hariciyeciyle yaptığım konuşmayı hatırlattı.Türkiye-ABD ilişkilerinde rol oynayan önemli bir dış ilişkiler uzmanı... Son görüşmelerinde Amerikalı siyasetçileri uyarmış:“Türkiye üzerinde oynadığınız oyunları fark edilmediğini sanmayın, hepsi fark ediliyor. Diğer ülkelerde yaptığınız ciddi yanlışları unutarak Türkiye’yi de geleceği belirsiz bir yola itiyorsunuz, şu anda uçurumun kenarındayız. Eğer işler rayından çıkar, laik-demokratik rejim kaybedilirse Türk halkı onu uçuruma itenleri asla affetmeyecektir”...Amerikalılar; “Ya korktuğunuz gerçekleşmezse” demişler.“O zaman da affetmeyecektir, ‘Bizi uçurumun kenarına getiren kim’ diye soracaktır” cevabını vermiş.ABD, kendi emellerine ulaşmak için, kendi çıkarları için altüst ettiği ülkelere (özellikle Müslüman ülkeler) sırtını dönüp çekilebiliyor. Veya “gelin düzeltmeme yardım edin” diye diğer devletleri yardıma çağırıyor. Ama o ülke bir daha iflah olmuyor. Dikkat edelim de onların “Amerikan rüyası” bizim “kâbusumuz” olmasın! *** Atatürkçü çizgi ve çizgisizler! Kartallar ve Sürüngenler” başlıklı yazımı hatırlayacaksınız. Nurgül Yeşilçay’ın insanları “akıllılar ve salaklar” olarak ikiye ayırdığından başlamış ve benim insanları “kartallar ve sürüngenler” olarak ayırdığımı anlatmıştım.“Sürüngenler” bölümünü (nedense) üstüne alınanlar, gocunanlar olmuş, alındıkları gibi beni de “kartal” yapmışlar. Çok teşekkürler doğrusu... Sürüngen özelliklerine uymadığım kesin de “ben kartalım” filan hiç dememiştim, çünkü genel tanımlardı bunlar...Neyse; yalapşap, tabii yine “sevgili sohbeti” içeren (böyle olunca sıkıcı olmuyor, her lafa sevgili veya seks sokuşturacaksın) yazılar...Adı “ilkeli kartal” olan program yapılırsa izlenirmiş de, hatta bu yazının olduğu bir tişört yaptırmalıymışım da... Mecburen, mecburiyetten “espri” saymak zorundasınız bunları...Böylece sıkıcılıktan kurtulup kendisiyle dalga geçen kadın olunuyormuş (öğrenin bakın... Temel’in dediği gibi “bu da bize ders olsun”..)Asıl ilginç cümle “Atatürkçü çizgime de oturması”... (Yazının entelliği de eksik kalmamış yani, sevsinler.)Bir programın izlenmesi için “ilkeli kartal” ismi gerekmez, bu bir... İsmi ne olursa olsun iyi bir gazeteci, dürüst, ilkeli bir programcı program yaparsa izleyici onu zevkle izler, zirveye oturtur, oyuncaklı (!) buluşlara, espri zannedilen önerilere kimsenin ihtiyacı yok yani... Kanıtlanmış, görülmüştür bu, tavsiyede bulunanlar bir denesinler de onları da görelim.Kartallarla sürüngenleri ayırmak için de tişörte yazmaya gerek yoktur zaten ağzını açınca kimin ne olduğu şıp diye anlaşılır, bu da iki...Atatürkçü çizgiye gelince... O çizgi zaten kartallara mahsustur, sürüngenlerin orada işi olmadığı için bu çizgiyle boğuşur dururlar. Ki böylece de zaten sürüngen oldukları anında ortaya çıkar.Geriye ne kaldı?.. Şu kaldı; birileri aşkla meşkle, giyinmeyle soyunmayla iştigal ederken, birilerinin de (birikimi, dikkati yeterli olanların) ciddi konulardan söz etmesi hele de Türkiye gibi bir ülkede kaçınılmazdır. Anlayanlar, sorumlu vatandaşlar, yaşadıkları ülkenin geleceğiyle ilgilenen, “dalgasını geçmeyenler” için ülkenin sorunları kesinlikle sıkıcı değildir, internet çağında bunu verilerle görmek de son derece kolaydır.Bir insanı yazdığı konular değil, kendini çok akıllı ve hatta herkesten akıllı sanması, sürekli bunu vurgulamaya çalışması, “bir konuya saplantılı” olması ve abuk subuk lafları espri sanması sıkıcı yapar. Bunun kararını da yine yalnızca okuyucu verir.Aslına bakarsanız kendine sürüngenliği yakıştıranlara internette “Kartallar ve Sürüngenler” başlıklı yazımın altındaki okuyucu yorumlarına göz atmalarını öneririm. Cevabı okur fazlasıyla vermişti.Bundan sonra, bir meslektaşımın dediği gibi “bohçacı kadın” üslubuyla yazanları muhatap almamak gerekiyor. En uçlarda bir görüntü sergileyip arkasından “o mahalle-bu mahalle” röportajlarında kendilerini “laik kesimi temsil eden kadın” olarak gösterseler bile...Gerçekten de bu üsluptan korkmak lazım, sınırları yoktur malumunuz. Nokta, SON!

Devamını Oku

Şampanyalı Suudi’ler

3 Ağustos 2009

Bodrum’a tatile gelen Suudi Prensi ile eşi teknenin güvertesinde şampanyalı deniz keyfi yapmış. Prensin karısının elinde şampanya kadehi olması tek “sorun” değil, uzun saçları da rüzgarda uçuşuyor, yani başı açık...Normal olarak; kadınlarının siyah çarşafla dolaştığı, ayak bileği görünecek kadar kısa çarşaf giyenlerin karakola götürüldüğü, kadınların sözünün kabul edilmediği ve onların yerine ailelerinden erkeklerinin konuştuğu, hele hele içkinin cezasının kırbaçlanmak olduğu Suudi Arabistan gibi bir ülkeye bu fotoğraflardan sonra dönememeleri lazım. Ama onlar Prens ailesi oldukları için dönebilecekler tabii...Peki şimdi Prens Al Saud ile eşi bu durumda “makbul Müslüman” olmaktan çıkmış mı oluyorlar? Aslında Suudi Arabistan, İran gibi kendi vatandaşlarını baskıyla isyan noktasına getiren ülkelerin (Afganistan, Pakistan demiyorum, oralar Tabilan’la tamamen köktendinciliğe teslim durumda artık) ve onlarla birlikte dini, inancı, koskoca Kur’an’ı “kadının saçına veya bir kadeh içkiye” indirgeyen (ama henüz siyasi İslâm’a, baskıya tam teslim olmamış) ülkelerin bunu tartışması lazım.Zira İran’ın vatandaşları da, Suudi Arabistan’ın vatandaşları da ülkelerinin sınırlarından çıkar çıkmaz aynen Prens Al Saud ve karısı gibi baskıcı kurallarından sıyrılıveriyorlar. Hatta kendi ülkelerinde bile evlerin mahzenlerinde yapılan veya gizlice dışardan getirtilen içkileri içiyor, evlerde misafirlerinin yanında kadınlar en modern kıyafetleri giyiyor.Yıllar önce bir Suudi prensesin İngiliz kadın romancı arkadaşının yazdığı “Prenses” isimli romandan alıntılar yapmıştım köşeme. Bu ülkelerde çalışan yabancılardan sık sık duyduğumuz “gizli yaşantıları” açıkça anlatıyordu ki bunlar arasında içki içmekten, oruç tutmadığı halde “tutuyor görünme” ye kadar birçok “baskıya başkaldırı” vardı.Şimdi aynı baskıları “önlerindeki tüm engelleri, kurumları silip süpürerek” Türkiye’ye yerleştirmeye çalışanların ve bu baskıların nereye varacağını düşünmeden doğal kabul edenlerin insanlara din/inanç baskısı yaparak yaşam tarzı empoze etmekle, örneğin yüzme havuzlarını veya Ramazan’da lokantaları kapatmakla, kadınları zorla tesettüre sokmak (siyasetçilerimizin de çoğu böyle unutmayalım) ve çalışmalarına yasak getirmekle, oruç tutmayana ya da içki içene saldırmakla bir yere varılmayacağını görmek için Prens Saud gibi örnekleri iyi değerlendirmeleri lazım. (Bkz. Prof. Dr. Binnaz Toprak’ın “Türkiye’de Farklı Olmak” isimli kitabı. Bu kitabı sık sık hatırlatıyorum, çünkü Anadolu’da yapılan son araştırma ve çok net!)Dinin, ibadetin ancak isteyerek, gönüllü olarak, inanarak uygulanabileceğini, inancın bireysel olduğunu, “makbul dindar” a birilerinin değil ancak Allah’ın karar verebileceğini, her şeyden önce “takva” nın geldiğini öğrenmeleri lazım. Başkalarının dinine, inancına karar verme hakkının (Hz. Peygamber dahil) kimseye verilmediğini, bunu yapmanın en büyük günahlardan biri olduğunu bilmeleri lazım.Suudi Prensler, prensesler bu konunun önemini yalnız kendi ülkelerine değil, bize de hatırlatmış oluyorlar aslında. Baskıdan kaçmak, rahat nefes almak, istediği gibi giyinip yaşamak için Türkiye gibi laik; kimseye din inanç baskısı yapılmamasını sağlayan ülkelere gitmeleri gerekiyor!*****THY RÖTARDA!Türk Hava Yolları bir ara uçak gecikmelerine ara vermişti yine başladı. Başlamak için de turizm sezonunun ortasını seçti.Bazı uçaklarla en az 1 saat rötar olurken, bazılarında 2-3 saate varan gecikmeler olabiliyor. Geçenlerde bir tanıdığım oğlunun “Easy-Jet” ile 5 saatte İngiltere’den direkt Bodrum’a gittiğini anlatıyordu, oysa İstanbul’dan Bodrum’a THY ile 5 saatte gitmeyi başarmak oldukça zor.Hele bağlantılı uçaklarda, transit olarak bir yere gidecekseniz ikinci uçağı yakalayabilmeniz hayal gibi...Herhalde turist istemiyor olmalıyız ki turiste önce havaalanında, sonra uçağın içinde saatlerce bekleterek ızdırap çektiriyoruz.Başka bir açıklaması var mı? Varsa bize bir uçağın neden 2-3 saat rötar yaptığını ve bunun neden hemen her gün olduğunu anlatsınlar.Merak edenlerin sayısı gerçekten çok arttı çünkü!

Devamını Oku

Son hızla demokratikleşiyoruz(!)

2 Ağustos 2009

Bundan sonra hedefin 2011 seçimleri için iktidara “dikensiz gül bahçesi” yaratmak olduğunu, bu seçim sürecine çoktan girildiğini yazmıştım. Dikensiz gül bahçesini elde etmek de siyasi gücün hatalarını denetleyecek veya cumhuriyet ilkelerini, Anayasa’yı koruyabilecek kurumları önce tek tek “sakat”a çıkarmakla, sonra da ele geçirmekle mümkündür malûmunuz.Onun için şu günlerde artık ülkenin, toplumun en hayati sorunlarının bir yana bırakıldığını, dolu dizgin bu kurumların üstüne gidilmekte olduğunu izliyoruz hep birlikte. Çok üzücü bir süreç bu, çünkü o kurumların ele geçmesine de az bir mesafe kalmış durumda.Bazı gazeteleri okuduğunuzda “acaba tek misyonları orduya, yargının ve medyanın bağımsız kalabilen kesimlerine düşmanlık mı? Onları toptan yok etmek mi” diye düşünüyorsunuz.Darbeye, muhtıraya karşı çıkmak her demokrat vatandaştan, gazeteciden beklenen şeydir ama örneğin; Yaşar Büyükanıt “27 Nisan bildirisini kimseye danışmadan, tartışmadan tek başıma yazdım ve yayınladım. Hiç de pişman değilim” diyor, bu bildirinin “bireysel sorumluluğunda olduğunu” TV’den ilan ediyorsa bir gazete hâlâ “27 Nisan muhtırasıyla topluma meydan okuyan ordu” yazar mı? Bunu yazmasına ve her gün orduyu darbeyle özdeşleştirerek yıpratıcı yayınlar yapmasına rağmen tek bir kez “27 Nisan muhtırası ve Büyükanıt sorgulanmalı” demez mi?Oysa eğer onun duymadığı pişmanlık bugün ordunun alnına yapıştırılıyorsa, sonsuza kadar da bu damga korunacaksa (ki öyle) Büyükanıt bu pişmanlığı duymak, eylemini açıklamak zorundadır. Aynı şekilde, tek bir yazıda ordudan sonra sırayla Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) saldırıları görmek mümkün... “Anayasa Mahkemesi Anayasa’yı çiğnedi” deniyor örneğin... Ne zaman, nasıl, nerede çiğnemiş (5 N, 1 K) sorularının cevapları yok ama yapıştır gitsin. Bilmeyeni, anlamayanı etkilersin belki... Kendini iktidar baskısından kurtarmaya çalışan, yetkileri tümüyle elinden alınan HSYK için son moda ise Kurul’un “Ergenekon ile bağlantılı olduğu” imajı yaratmak... “Bir üyesinin Ergenekon sanığı ile fotoğrafı var, öyleyse HSYK’nın da bağlantısı var” ... Suçu kesinleşmemiş, bir iddia ile tutuklanmış onlarca insan “sanık” durumunda cezaevinde yargılanmayı beklerken, henüz bu soruşturmada suçu delillerle kanıtlanmış tek bir kişi bulunmazken, bunlardan biriyle fotoğrafı olan herkes Ergenekon sanığı mı sayılacak, buna kim inanır?Ama onlar defalarca yazıyorlar, söylüyorlar, artık kim inanırsa? Üstelik “AB sürecinde gerçeklerin ortaya çıktığı” gibi destekleyici cümlelerle Avrupa’yı da yalan veya yanlış yorumlarına ortak ediyorlar, hem de AB’nin “Yargı üzerinde, HSYK üzerinde hükümet baskısı var. Türkiye öncelikli olarak yargı bağımsızlığını sağlamalı” uyarısını göndermesinin üzerinden daha sadece 2 gün geçmesine rağmen...Ama bunlara bile artık şaşırmıyoruz. Yıllardır sergilenen oyunların son perdesine girildiği için gözler kararmış şekilde son kurumların da hesabı görülmekte, defteri dürülmekte...Dünyanın hemen tüm demokratik ülkelerinde var olan, görevi ise “Meclis’lerin hatalarını denetlemek, önlemek” olan Anayasa Mahkemeleri’nin “diğer ülkelerde olmadığını” bile söyleyebilenlerin halkı her şekilde aldatması mümkündür. Bağımsız medya, Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu görüldüğü gibi son 3 hedeftir. Bu kurumlar üzerindeki aşırı siyasi baskıyı gözden kaçırmak, tersyüz etmek görevini de bir “medya ve akademisyenler kesimi” üstlenmiştir.Ne demişti Bülent Arınç; öncelikle ordu, “yüksek yargı ve medya demokratikleşecek” demişti. Son hızla demokratikleşiyoruz (!), hayırlara vesile olur inşallah!*****NEDEN HEP AYNI GAZETECİLER?Dikkati çekmeyecek gibi değil, AKP’nin daha önce hiçbir hükümette görülmemiş şekilde ilk günden başlayarak kendi medyasını oluşturması, bunun için devlet bankalarından teminatsız dev krediler verilmesi bir yana yine ilk günden “her eylemlerine kayıtsız şartsız destek verecek gazeteci” seçmeyi de sürdürdüler.Diğer ülkelere gezilerde hep aynı isimler, Köşk’e davet edilenler aynı isimler, basına verilen yemeklerde aynı isimler ve nihayet İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın “demokratik açılım” adı altında ön açıklamasını yaptığı Kürt açılımı çalıştayında da aynı isimler... Görünen o ki demokratik açılımın tartışılması hiç de demokratik değil. Sadece senin gibi düşünenlerin farklı bir görüşten söz etmeyecek olanların davet edildiği tek sesli bir çalıştaya kim demokratik diyebilir?Buradan çıkan anlam maalesef; iktidarın aslında kararını verdiği ve kendisini destekleyecek gazetecilere bunun açıklamasını yapacağıdır. Yani kendilerine sesi gür tasdikçi arıyorlar. Karşılıklı okeyleştikten sonra, “siz kimseyi dinlemeyin, bildiğinizi yapın” gazlarını aldıktan sonra o karar da topluma dayatılacak. İşte iktidarın seçtiği gazetecilerin “en demokratik hükümet” deyip durduğu hükümetin demokrasi anlayışını, demokratik medya anlayışını ortaya koyan en açık örnek!

Devamını Oku

Kadın düşmanlığı değilse ne?

1 Ağustos 2009

Biliyorsunuz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kocasından şiddet gören ve şikayette bulunan bir kadını (Nahide Opuz) korumadığı gerekçesiyle Türk devletine 36 bin 500 Euro ceza kesti.Çok mutluyuz ki devlet bu parayı Opuz’a tıkır tıkır ödeyecek. Mutluyuz çünkü bıçaklı saldırı, araçla ezme girişimi, defalarca darp gibi cinayete teşebbüs sayılan şiddet suçlarıyla karşılaşmış bir vatandaşını korumaktan aciz devlet o cezaya müstahaktır.Eşini 7 bıçak darbesiyle yaralayan bir adama sadece para cezası kesip salıveren, bu yanlış karar sonrasında Nahide Opuz’un annesinin öldürülmesi ile “bir cinayete de ortak olmuş sayılan” devlete aslında AİHM’nin cezası azdır.Opuz’un avukatı hâlâ “Devlet yakın koruma vermeli, anne tehdit almaya devam ediyor ve bu nedenle çocuklarını bile yanında tutamıyor. Ancak müebbet hapis cezası onu kurtarabilir” diyor.Aynı şekilde “koca şiddeti” altında yaşayan, bu nedenle 4 çocuğunu alıp kaçan 35 yaşındaki Zübeyde Yıldız da savcılığa başvurarak koruma istemiş. “Polis nezaretinde ev kiralayarak taşındığı” bildiriliyor ama yakın koruma verilmemiş olmalı ki cani koca gencecik kadını çalıştığı konfeksiyon atölyesinde bulmuş ve işçilerin gözü önünde defalarca bıçakladıktan sonra boğazını keserek öldürmüş. Bir başka cani Sakarya’da 3 çocuk annesi olan 32 yıllık eşini bıçaklayarak öldürmüş. Vahşetin en beteri bu olmalı. Zavallı kadın gencecik yaşında, 4 küçük çocuğuyla kabus gibi yıllar geçiriyor ve korku filmlerinde görülebilecek bir sonla hayata veda ediyor. Diğeri de benzer bir yaşamın sonunda aynı vahşetle karşılaşıyor.Bu üç örnek sadece duyabildiklerimiz... Türkiye’de her 100 kadından 97’si şiddete uğradığına göre kim bilir daha kaç milyon kadın bu düzeyde vahşetle, dehşetle yaşamakta.AİHM CEZAYI ARTTIRMALIAma “insanların canının düşündüğü için” TV’lerde sigaranın görüntüsünü bile buzlayan hükümet, bir de üstelik “Kadın Bakanlığı” olmasına rağmen kadınlara hayatı zindan eden, onların ve çocuklarının yaşamlarını söndüren şiddeti sigara kadar önemsemiyor.Bu vahşi cinayetlerin, kadın ve çocuk tecavüzlerinin suçlularına en ağır cezaların en kısa zamanda verilmesini sağlayarak hayatları kurtarmayı düşünmüyor. Bence şiddet gören kadınlar devletten gereken koruma ve yardımı alamadıklarında hemen AİHM’ye başvurmalı. AİHM ise cezalarını en az 5 katına çıkarmalı.Bu arada... Kadın sivil toplum kuruluşlarının sessizliği, tepkisizliği de tam bir hayal kırıklığıdır. Onlardan aldığım ödülleri iade etmeyi düşünmeye başladım. *** Mutluluk... Hiç de zor değil!Önümde Coca Cola’nın hazırlattığı ve aşçıdan balıkçıya, iş adamından otoparkçıya, yorgancıdan muhtara kadar ünlü ünsüz 41 kişinin mutluluk tarifinin yer aldığı kırmızı ciltli büyük bir kitap duruyor: adı Mutluluk Kitabı!Fotoğraflarını Bennu Gerede çekmiş, yazıları Merih Akoğul yazmış, dizaynını ve üretimini Timuçin Unan, tanıtımını da “BernaylaFem İletişim ve Marka Yönetimi” yapmış. İtiraf edeyim önce bir göz atarak masamın köşesine bırakmıştım. Sonra bir boş vaktimde elime alıp daha dikkatlice incelemek istedim ve inanın bir saate yakın zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim.Bu arada her ikisi de çok mutlu ve başarılı iş kadınları olan, aldıkları her tanıtımı mükemmel yapan BernaylaFem İletişim’in sahipleri Berna ile Fem’in kendilerini neden kitaba almadıklarını merak ettim. Her zaman öyle güler yüzlü görünür, hayatı öyle keyifle yaşarlar ki onları kolayca mutlu eden nedenleri de öğrenmek iyi olurdu doğrusu...Mutluluk Kitabı’nda umulmadık ve çoğu felsefi değere sahip mutluluk tarifleri yer alıyor ve siz de bunları ister istemez gözleriniz parlayarak okuyorsunuz.Bakın mesela simitçi Mustafa Doğan’ın tarifi: “Benim için mutluluk küçük şeylerdir. Geriye bakmam, geçmişle ilgili hayıflanmam. Pazar günleri uyumayı çok severim. Çok param olduğunda yine simitçilik yapmak isterim. Büyük beklentilerim yok, yaşayıp gidiyorum ben de herkes gibi.” Yönetmen ve sanatçı Haldun Dormen: “Tiyatro beni daima mutlu etmiştir. Çünkü tiyatro yazarla, oyuncuyla, seyirciyle iletişim kurmak ve bir duyguyu paylaşmak demektir. Sokak kızı İrma’nın ilk gecesinde aldığımız alkıştan duyduğum mutluluğu asla unutamıyorum.” Tasarımcı Tuvana Büyükçınar: “Bir kostüm, bir şamdan ya da bir toka; insanları mutlu edecek tasarımlar yapmak ve bunu dünyayla paylaşabilmek benim için en büyük mutluluktur. Harrods’da koleksiyonumun satıldığını duyduğumda mutluluktan elbiselerimle denize atlamıştım.” Balıkçı Abidin Giritli: “Herkesin denize çıkmadan önceki duası bol balıktır. Duaların kabul olunca kol kola girer, başlarsın sevinçle teknenin içinde oynamaya. Denizin üzerinde olmak beni her zaman mutlu etmiştir.” Otopark görevlisi Hasan Kurutuz: “Bu küçük kulübenin içinde, kapıları açıp kapayarak geçer hayatım. Burada kendimi kral gibi hissederim ve 12 yıldır severek yaptığım bir işim olduğu için de çok mutluyum.” Bunları okuduğunuzda mutluluğu çok uzaklarda, erişilmesi zor olanın peşinde aramamak gerektiğini, sahip olunanla, elinizdekiyle mutlu olmanın hiç de zor olmadığını anlıyorsunuz. Kitaptan sadece 1000 adet basılmış ama keşke bulup okuyabilseniz (belki BernaylaFem İletişim yardımcı olabilir isteyenlere), gerçekten etkiliyor insanı.Gördüğünüz bir çiçekten, sağlıkla aldığınız bir nefesten bile mutlu olabilmeyi öğrenmek öyle önemli ki!

Devamını Oku