Sel felaketi, iktidar baskısı felaketi ve diğerleri

9 Eylül 2009

Yok mu bir iyi haber diye gazeteleri, ekranları dört dönüyorum ama yok maalesef... Ülkenin kuzeyini, batısını, güneyini saran karanlık yağmur bulutlarıyla birlikte sanki her konuda tepemizde bir kara bulut dolaşıyor gibi... Karamsarlıktan hiç hoşlanmam, rahmetli anacığımın “Her karanlık gecenin bir aydınlık sabahı vardır”, “Gün doğmadan neler doğar” gibi iç açıcı, moral düzeltici sözleri hiç gitmez kulaklarımdan. Ama bu günlerde “aydınlık” pek kolay görünmüyor, yolun sonunda aradığımız ışık kaybolmuş gibi.Bir yandan hükümetin “demokratik açılım”, “Kürt açılımı” sohbetleri sürer velâkin hâlâ hiçbir somut açıklama duyulmazken PKK terörüne 6 şehit daha verdiğimiz haberi geldi ki gazetelerin çoğunda ilk sayfa haberi bile olamadı.Olamadı çünkü aynı gün sel felaketinde 31 vatandaşımızı kaybettik.Öyle bir devlet ki kendi topraklarında askerlerine katliam yapan bir terör örgütünü sınır dışına püskürtemiyor. Tüm güvenlik güçlerini seferber edip onlardan kurtulduktan sonra sınırlarını ve topraklarını kontrol edecek bir “alan hakimiyeti” sağlayamıyor. Bunu yapamadığı için de teröristlerin veya kardeş partisinin “istediklerimizi yapmazsanız çatışma çıkar” tehditleri altında “devlet içinde yeni devlet” önerilerini dinleyip oturuyor.Öyle bir devlet ki yıllardır aynı belediyeyle yönetilen dev bir kentinde her yoğun yağmurda sel felaketiyle karşılaşılmasını umursamıyor. Bir felaketin farkına varıp önlem düşünmesi için ya 17 Ağustos depremi gibi binlerce kişinin ya da bu sel felaketindeki gibi 31 kişinin ölmesi gerekiyor. Ki bunların bile yeterli olmadığını anlayacağız zaman içinde...10 yıl sonra hâlâ İstanbul’da binaların çok az bir kısmı (yüzde 1 gibi) depreme dayanıklı hale getirildi... Bir sonraki yoğun yağmurda “sel felaketi” ni önlemek için ne önlem aldıklarını (!) da inşallah yeni acı haberlerle öğrenmeyiz.Peki İstanbul Belediye Başkanı neden hiç konuşmuyor ve açıklama yapmıyor? Kimdir bu olayların, sorumsuzlukların muhatabı, kim anlatacak?DİKKAT, ANLAMALISINIZ!Öte yanda Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın aylar önce Abant Toplantısı’nda saydığı “demokratikleşmesi gereken 4 kurum; medya, yargı, üniversiteler, ordu” üzerindeki demokratikleştirme (!) projelerinin uygulaması da başarıyla sürdürülüyor.Bağımsız bir medya ile bağımsız yargı demokrasinin, özgür bir toplumun var olabilmesi, varlığını sürdürebilmesi için birinci şarttır ve ikisi de paralel şekilde, aynı anda yoğun top atışı altına alınmış durumda... Medyanın büyük çoğunluğu artık ya iktidara ait veya ağır baskıyı, kaçış noktası kalmadığını görerek “yörüngesine girmiş” durumda.Bu nedenle zaten doğru haber ve yorum bulmanız da neredeyse “imkânsız”a yaklaşmış halde. Başbakan’ın seçim öncesinde yörüngesinde olmayan, doğru haber verme mücadelesini sürdüren medya kesimi için “Bu gazeteleri almayın” diye çağrı yaptığı biliniyor... Peki bu durumda, aynı medya grubuna, seçimin arkasından kısa aralıklarla ve hukuksuz şekilde verilen, bırakın Türkiye’yi dünyada benzeri görülmemiş toplam 5 milyar vergi cezasının siyasi olmadığını, yok etme (ve muhtemelen kendine yakın bir gruba satılmasını sağlama) amaçlı olmadığını düşünmek mümkün mü? Kendisi olsa düşünmez miydi?GEÇMİŞ OLSUN Deniz Baykal’ın anlattığı “Önce komünistleri götürdüler, ben komünist değilim dedik. Sonra sosyalistleri götürdüler (...) Sıra bana geldiğinde etrafta kimse kalmamıştı” hikâyesini tam da şu anda sık sık hatırlamak gerekiyor.Bakıyorum da aklı başında, yani siyasi güce biat etmemiş köşe yazarları arasında bile 5 milyar TL’lik “siyasi ceza”yı daha önceki medya çekişmeleriyle, rekabetleriyle karşılaştıranlar var.Geçiniz beyler, geçiniz! Bu faşizan ve hedefin ne olduğu açıkça belli baskı başka bir olayla karşılaştırılacak noktayı çoktan aşmıştır. Neden aynı anda “yargıyı ele geçirme” faaliyetlerinin yoğunlaştığına kafa yorarsanız siz de anlarsınız. Ama dikkat edin de geç olmasın. Artık “günleri sayma” noktasındayız çünkü.Her konuda iktidarı yıkama yağlama yapan bir eski siyasetçi-gazeteci iki gün önce “Keşke yargı reformunu Sami Selçuk’a da danışsalardı” diye yazmıştı.Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un çoktan “Yargı kuşatıldı” dediğini unutarak tabii...Dikkat edin de çok yakında demokrasi için toptan “Geçmiş olsun” demeyelim!

Devamını Oku

Medyanın susturulduğu ülkede demokrasi mi?

8 Eylül 2009

Halktan, özellikle gençlerden gelen mektuplar “düne kadar birbiriyle top oynayan ve kimsenin ’karşısındakinin soyu sopu nedir diye düşünmediği’gençlerin şimdi Türk-Kürt diye gruplara ayrıldığını ve internet sitelerinde bile çok sert tartışmalar yaşandığını” anlatıyor.Bir kadın okurumuz “Facebook’ta ‘Türk açılımı, Türk hakları vb isimleri altında’ karşılıklı birbirine söven bir gençlik var. Çoğunun yaşı genç, belki bir faydam olur diye bir siteye üye oldum ama nerde, kimseyi dinleyecek halleri yok, öyle nefretle bakıyorlar ki dayanamayıp üyelikten çıktım” diye yazmış.Bir erkek okurumuz da “5 Eylül Cumartesi akşamı Güngören’deki evimizde ailece keyifle milli maçı seyrederken sokakta bir hengâme koptu ve Apo sesleri duymaya başladık. Sokağa fırlayınca ellerinde sopalar ve meşalelerle Kürtçe sloganlar atan grubu gördüm. Bir an evde ne var ne yok elime alıp fırlamak ve aralarına dalmak istedim. Onlar ağızlarına geleni söylerken polis uyarmadı bile, seyretti ama üniversite harçlarını ödeyemediği için gösteri yapan gençler polis dayağına maruz kalıyorlar...Bu ülkede bir iç savaş çıkaracaklar diye çok korkuyorum. Tahriklerle bizi birbirimize düşürecekler” diyor.Daha bunlar gibi kaç mektup var, sadece 3 saatlik TV programında yüzlercesi geliyor. Yani hükümet daha “açılım”ın ne olduğunu açmadı ama görünüşe bakılırsa yazılanlar çizilenler, yapılan kışkırtmalar “meyvelerini” vermeye çoktan başladı bile.“Bedeli ne olursa olsun yapacağız” diye tartışma başlattıkları ve terör örgütü ile “onunla kardeş olduğunu açıklayan” DTP’nin her türlü provokatif söylemine fırsat verdikleri bir girişimi bu kadar uzun süreye yayamayacakları açıkça görülüyor.Önce “Kürt açılımı” deyip sonra “demokratik açılım” da karar kıldıkları ve en sonunda da “terörle mücadele” demeye başladıkları “açılım”la ne yapmak istediklerini bir an önce açıklamak zorundalar. Yoksa çıkacak olayların sorumlusu kendileri olacak!İKİ KİŞİLİK DEMOKRASİ... YETMEZ Mİ?“Demokratik açılım” yapmayı, “reform” yapmayı seven bir hükümete sahip olmak güzel tabii. Ama eğer o hükümet samimi ise, eğer o ülkede demokrasiyi gerçekten gözetiyor, önem veriyorsa... Bakıyoruz “yargıyı, orduyu, üniversiteleri, medyayı” demokratikleştirme yarışına çıkan ve bunu da “hepsini iktidara en bağımlı, en kontrolü altında hale getirmek” olarak algılayan AKP hükümeti ve onun Başbakanı ile partili Cumhurbaşkanı “demokratik standart” söylemlerinde de yarışıyorlar.Yargı bağımsızlığı için reformlar önemliymiş de falan filanmış... Hangi reformlar? Yargı üyelerini ikisinin seçtiği reformlar tabii... Yargının can damarı olan, yüksek mahkemelerin üyelerine karar veren, iktidara bağımlı olduğu takdirde hiçbir hakim ve savcının özgür karar veremeyeceği Hakimler ve Savcılar Yüksel Kurulu’na meclis ile Cumhurbaşkanı üye seçsin istiyorlar. Meclis kim? Başbakan... Cumhurbaşkanı kim? Başbakan’ın karar verdiği ve aynı kişi olsa ancak bu kadar olur bir isim.AB neden uyuyor acaba?Konuşmalarına bakın; AB süreci... AB standartları... Çağın gerekleri vs. vs...Ne AB’si? Hangi AB ülkesinde demokrasinin Türkiye’dekinin yüzde biri ölçüsünde bile yok edilmesine izin verilir? Hangisinde bütün milletvekilleri Başbakan’ın tek lafı ile susar, hangisinde Başbakan “benden farklı düşünen milletvekilinden hoşlanmam” diyebilir, hangisinde onun tek sözü ile televizyonlarda konuşmaları yasaklanabilir? Veya bir medya grubu için “almayın” diye çağrıda bulunabilir? Hangisinde yolsuzlukların, olayların gerçek yüzünü anlatıyor diye bir medya grubuna onu yok etmeye kesin kararlı oldukları şüphe götürmeyecek, tarihte hiçbir ülkede benzeri görülmemiş vergi cezaları çıkarılabilir?Böyle faşizan baskıları gerçekleştiren, demokrasiyi tümüyle yok eden bir hükümet bir de üstüne çıkıp AB’den, demokrasiden bahsederse işte o tam milletini aptal yerine koymanın ta kendisidir!AKP hükümetinin önce basın özgürlüğünü, toplumun gerçek haberleri alma hakkını sağlayacak medya açılımını derhal yapması gerekiyor. Peki kapatma davası sırasında Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi’ne bile hakaretler yağdıran AB bu “basın özgürlüğü cinayeti” sırasında nerede, neden sesi çıkmıyor? Bilen veya anlayan varsa bana da anlatsın lütfen.

Devamını Oku

Türk-Kürt, dindar-laik!

6 Eylül 2009

Bazı gazetelerin ve köşe yazarlarının bir yanda Türk-Kürt ayrışması sürerken, sürdürülürken, bunca yıldır iç içe yaşayan vatandaşlar birbirine karşı kışkırtılırken diğer tarafta din-inanç üzerinden ayrıştırmayı hâlâ unutmamaları hayretlere şâyandır doğrusu.Bu çabanın, meslek yaşamı boyunca aşktan meşkten siyasete her konuyu yazıp da sadece din konusunda hiç de kalem oynatmamış isimler tarafından gösteriliyor olması daha da hayretlere şâyandır. Öyle şeyler yazıyorlar ki, dersiniz oturdular Kur’an-ı hatmettiler, Müslümanlığın tüm şartlarını eksiksiz yerine getirdiler, sıra geldi başkalarının dinine inancına çatmaya...Tabii dini bugüne kadar inceleyip öğrenmedikleri için de “başka Müslümanların (veya başka insanların) dini inancı hakkında karar verme, onları eleştirme ya da yargılama” hakkının yalnızca Allah’a ait olduğunu, tekrarlayalım “Hz. Peygamber’e bile bu hakkın verilmediğini ve bunu yapmanın en büyük günahlardan olduğunu” bilmiyorlar. Diyanet İşleri’nde de çalışmış olan din uzmanları televizyonlarda defalarca açıkladılar, hatta “bunu yapan kâfir sayılır” bile dediler ama ilgilenip, zahmet buyurup onları da dinlememişler.Ve ayrıca bu din-inanç bölücülüğünü ustaca, satır aralarına gizleyerek yaptıklarını zannederken yine; laikliğin; “Her vatandaşın din-inanç özgürlüğünün korunması, kimsenin, aynı veya farklı din ve inanca sahip hiçbir vatandaşın; ‘bireysel veya kitlesel ya da devlet tarafından baskı hissetmemesi için’ devletin belli bir dine ait görünmemesi, devlet kurumlarında da bu tarafsızlığın korunması” şeklindeki anlamını ya bir din veya din-dindar düşmanlığı olarak değiştirmeyi, bir de üstelik bu şekilde insanları kutuplaştırıp birbirine düşman etmeyi unutmuyorlar.RAMAZAN’A SAYGIÖrneğin biri; dindarları kışkırtmak ve laik rejime düşmanlık duymasını sağlamak için (ve sanki dindar olmak laik olmamayı, laik olmak ise dindar olmamayı gerektirirmiş gibi yanılgıya düşürerek) büyük bir sorumsuzlukla ve en ufak vicdan rahatsızlığı duymadan bu ülkede uzun süre Ramazan’ın “modası geçmiş, cahil halkın vazgeçemediği, neredeyse unutulmaktan zor kurtulan bir gelenek” olarak algılandığını iddia edebiliyor. Bir diğeri, laik insanlara karşı istediği tepkiyi yaratmak için onları utanmadan sıkılmadan “içki ve dans özgürlüklerini ordunun güvenceye alacağını zannedenler” benzeri, yazanın kendine özgü garip bir sınıflamaya sokabiliyor.... “Dindarlardan hoşlanmayanlar da bunlardır, başörtüsünden rahatsız olan, üniversiteye girmesini istemeyenler de... Diğer demokratik çözümleri açılımları istemeyenler de bunlardır” gibi tamamen yanlış ve kışkırtıcı anlatımlarla düşmanca kutuplaştırmayı arttırma hedefine acımasızca yürüyebiliyor. Bunu yaparken, laikliği “içki ve dans”ın tarif etmediğini, içki ve dansın belli kalıplarla özdeşleştirilemeyeceğini, her kesimden (ve en radikal İslâm’ın yaygın olduğu ülkelerde bile) isteyenlerin içki içip dans edebileceğini (veya istemeyenlerin içmeyip dans etmeyeceğini), bunların çok kez yazılıp anlatıldığını cin gibi biliyor, ama bilmez görünmek işine geliyor. Bu ülkede her zaman Ramazan’a, Müslümanlığın 5 şartından biri olan “oruç”a saygı vardı. Büyük çoğunluğumuzun çocukluğu sahura kalkarak, iftar masalarına oturarak, dinî geleneklerimize, günlerimize saygı duyarak geçti. Bugünün çocukları da öyle yetişiyor. İftar vakti hangi semte giderseniz gidin sokaklar boş, hatta trafiği hiç durmayan İstanbul Boğaz’ı bile o saatte bomboş. Onun için bu ülkeyi, bu toplumu kamplaştırmak isteyenler saçmalamaktan, yalan söylemekten, yılan gibi zehir akıtmaktan vazgeçsinler. En azından Allah korkusunu öğrensinler. Bu korkunun anlamı şudur: Hiç kimsenin yaptığı kötülük yanına kalmaz, er ya da geç cezasını çeker! *** “Rol yap” demeyin Dünkü yazımda STAR’ın TV tanıtım çekimleri için beyaz uzun elbise gerektiğini, benim de çaresiz kalınca soluğu Osmanbey’de Düzey isimli bir gelinlikçide aldığımı anlatmıştım. Bütün yapacağımız önce fotoğraf çekimi, sonra gökten düşen bir yıldızı (daha doğrusu STAR kanalında yer alan ünlülerden birinin atacağı yıldızı kapmak ve bir başkasına atıp toz olmak... Ama öyle göründüğü kadar basit değil işte... Spotların sıcaklığı altında kan ter içinde kim bilir kaç kez çekilerek “en iyiyi” bulmaya çalıştık. Arkadaşlar inanın on TV programı çeksem bundan kolay gelir bana; yeter ki “poz ver” veya “rol yap” demesinler, doğallık gidince tutulur kalırım. Ya da kasılır kalırım.Uzun bir oyunda rol yapmak, bir kişiliğe bürünmek gibi de değil bu, birkaç saniye içinde bitirmek zorundasın... Üstelik nefes alamadığım daracık bir kıyafetin içinde... Neyse sonunda(çekim ekibi benden çok sevinmiş olmalı ki) alkışlar arasında tamamladık.Bildiğim kadarıyla STAR’ın yeni dönem program tanıtımlarını bugünden başlayarak izleyeceksiniz, ama “Her Açıdan” ondan önce (dün) başlamış olacak. Uzun lafın kısası bu çekim bana konuşurken sizin karşımda olduğunuzu bilmenin hayatı ne kadar kolaylaştırdığını anlattı. Sırrı sizmişsiniz demek ki!

Devamını Oku

Avrupa’da var, bizde neden yok?

5 Eylül 2009

Bir sözü 40 kere söylersen olurmuş” derler ya, çok doğru olduğunu sık sık yaşayarak gerçekten görüyoruz. En olmayacak şeyleri beyin yıkama yapar gibi tekrarlaya tekrarlaya insanları inandırıyorlar.Örneğin yıllardır tüm hukukçular, barolar yargı bağımsızlığı için “HSYK’dan Adalet Bakanı ile Müsteşarı’nın çıkarılması şarttır” diye çırpınırken birileri yoğun atışa başlıyor: “Asıl Adalet Bakanı ile Müsteşarın HSYK’da kalması demokratikleşmeyi, bağımsızlığı sağlar”... Bakıyorsunuz kısa süre sonra buna inananların sayısı artmış.Örneğin tüm hukukçular, yüksek yargı temsilcileri hükümetin “yargı reformu” adı altında yapacağı değişikliklere karşı çıkıyor Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) TBMM ile Cumhurbaşkanı’nın üye seçmesinin yanlış olduğunu, bazı Avrupa ülkelerinde parlamentoların yüksek kurula üye seçmesinin Türkiye’ye örnek olamayacağını söylüyorlar. Bunun nedenini de: “Çünkü bu ülkelerde demokratik parlamenter sistemin bütün kurula, kurum ve kuruluşlarıyla benimsenmiş ve uygulanmakta olduğunu... Türkiye’de ise yargı bağımsızlığı, hakim ve savcı teminatı, hukukun üstünlüğü gibi anayasal ilkelerin hâlâ tartışma konusu olduğunu.. Parlamentonun oluşum ve işleyişinde (ısrarla değiştirilmeyen Seçim Yasası ve Partiler Yasası nedeniyle) etkin biçimde söz sahibi olanların siyasi parti genel başkanları olduğunu... Böyle antidemokratik bir tabloda yasama organı (Meclis) tarafından seçilecek kurul üyeleri ile HSYK’nın kesinlikle siyasi gücün etkisi ve baskısına gireceğini” anlatarak açıklıyorlar.Buna rağmen bakıyorsunuz birileri her gün, her gün, her gün Fransa, İtalya, Almanya, İspanya örnekleriyle beyin yıkama yağlama yapıyor (“yağlama”nın muhatabı başka)... Okuyanlar/dinleyenler, “Kardeşim bu ülkede bazı partiler az oyla daha çok koltuk kapsın diye yüzde 10 barajı bile kaldırılmadı. Demokrasiyi, eşitliği, dürüstlüğü sağlayacak en önemli adım olan dokunulmazlıkların kaldırılması bile sağlanamadı. Lider sultasını kaldıracak seçim/partiler yasaları bile değiştirilmedi. ‘Tüm kurum ve kuruluşlar YÖK’ünden, yargısına, medyasına kadar iktidarın olsun, bunun da adı demokrasi olsun’ anlayışı ile yönetiliyoruz, biz nerede Avrupa ülkeleri nerede” diyemiyorsa bir süre sonra inanmaya başlayanlar çoğalıyor.2007 yılında bu konuyu gündemine alan Avrupa Konseyi’nden çıkan sonuç şöyle: “Demokrasi kültürü gelişmiş ülkelerde yasama organının yapacağı seçim siyasi etkiyi taşımayacağı için parlamento tarafından az sayıda üye seçmesi kabul edilebilir.” Kısacası Avrupa Konseyi; önemli olan şeyin yargının bağımsızlığını, tarafsızlığını koruması, siyasi etki altına alınmaması olduğunu bildiriyor. Yargının da RTÜK veya YÖK’ün durumuna gelmemesi için şimdiden bunları iyi anlamak şart. Dönüp dolaşıp “neden İtalya’da var, bizde yok” diyeceğimize okuyup öğrenmek gerekiyor. Son günlerde 40 kere söyleyerek beyin yıkama “PKK terör örgütünü tüm Kürt vatandaşlarla özdeşleştirerek” yapılıyor. DTP bile hepsini temsil etmezken PKK ‘temsil ediyor’ havası yaratılıyor.Kamplaştırmanın daha kolay yolu bulunamazdı herhalde!*****Bir kez daha gelinlik mi?Geçen hafta Cuma günü haber verdiler STAR TV’nin yeni yayın dönemi için tanıtım çekimlerini... “Program yapan herkes beyaz giyecek, kadınlar uzun beyaz tuvalet” dedikleri çekim de iki gün sonra Pazartesi öğlen saat 12’de olacaktı üstelik...Ee, nereden bulunacak uygun bir beyaz uzun kıyafet şıp diye? Yapımcım Tutku “Herkes uzun tuvalet giyiyor Ruhat Hanım, siz de giymelisiniz” deyip duruyor telefonda...Böyle durumlarda haber programcısı erkeklerin işi kolay beyaz takım elbise giyerler olur biter, peki ben ne yapacağım? Ama Kanal böyle istemiş uyacağız elbette... Haydi düşün taşın, biraz da kaşın çözümü yarat bakalım dedim kendime...Aklıma “kiralık gelinlik” bulmak geldi ama bilmem ki bu işleri. Atladım arabaya düştüm yollara.Şişli’de bakındım görünürde bir gelinlik mağazası yok, eskiden burada değiller miydi? Öyle hatırlıyorum ama yok, yok. Neyse ki sonunda şans yardım etti, Osmanbey’de Halaskargazi Caddesi üstünde harika gelinliklerle dolu bir mağaza; Düzey... Tamam işte, budur, girdim dükkâna, anlattım derdimi...“Siz üzülmeyin Ruhat Hanım, buluruz uygun bir kıyafet” dedi mağaza sorumlusu hanım güler yüzle... Açtı dolapları, çıkardı birbiri ardına, serdi önüme taşlı sırma işli, incili, sade gelinlikleri çeşit çeşit... O kadar fazla model var ki gelin adayları düğün sabahı gelse zorluk çekmez.Garip bir duyguydu yıllar sonra tekrar gelinlik giymek, akla gelir miydi? Seçmekte zorluk çektim ama önemli bir sorun daha var... Tüm gelinlikleri tabii incecik genç kızlar için 36-38 bedenlerde yapmışlar, beğendiklerimin içine sığ sağabilirsen... 40 bedenim, sık sık 38’i de giyebildiğim oluyor ama bunlar daracık.Nihayet nispeten uygun bir 38 bulduk, nefes almazsam mesele yok. Kaptığım gibi doğru Maslak’ta “Film Sokağı Stüdyoları”nda Silo Ajans’a... Girdiğimde Pınar Altuğ’la Emre Kınay’ın beyazlar içindeki dizi tanıtım anonsu çekilmekteydi... Ben de hazırlandım, beyazlarımı giydim ve “endişe içinde” bekleşmeye başladım. Devamını yarın anlatacağım size!

Devamını Oku

Öcalan, Tuğluk’a neden kızıyor?

4 Eylül 2009

Terör örgütünün başı Öcalan her hafta avukatlarıyla görüşme yapıyor ve her görüşme sonrası nedense detayları, yeni açıklamaları bütün Türkiye duyuyor.Avukat görüşmesi değil de “ulusa sesleniş” konuşması sanki... Bu haftaki ulusa seslenişte de “yol haritası” ile “devlete çözüm önerileri getirdiğini, devletin bu önerileri incelediğini” belirttikten sonra medyayı da eleştirmiş. Görüşlerinin cımbızlanarak “aleyhte propaganda”ya dönüştürüldüğünü söylemiş. Sonra da DTP Milletvekili Aysel Tuğluk’un “Demokratik açılım sürecinin tıkanması halinde Kürtler de ayrılığı tartışmaya başlar” sözüne kızmış; “Bunların hepsi yanlış, benim sunduğum çözüm uzun vadeli geleceğini kazanma projesidir.”Çok enteresan bir tablo çıkardılar ortaya; bir yanda legal bir siyasi parti DTP, öte yanda ise uluslararası terör örgütleri listesinde yer alan illegal bir terör örgütü ile onun başı Öcalan... Ve illegal örgütün lideri, legal partinin milletvekillerine cezaevinden sözcüleri aracılığıyla fırça atıyor. Şimdi belki de Aysel Tuğluk (veya onun yerine bir başka milletvekili) çıkıp sözünü geri alacaktır, beklenir.Oysa Öcalan, Tuğluk’a kızacağına kendisine kızsın veya aynı zamanda Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’e de kızsın. Zira aslında hepsinin yaptığı, Aysel Tuğluk’un söylediğini farklı ifadelerle tekrarlamaktan başka bir şey değil.Öcalan önce “Federasyon versen istemem” diye başlamış, aynı konuşmada “ayrı savunma gücü, her alanda ayrı örgütlenme, ayrı meclis, ayrı belediye, ayrı... ayrı” diye devam etmiş ve “bir yanda devlet, diğer yanda demokratik Kürt ulusu” diyerek “bir devlet iki millet”i tarif etmişti ki bu Türkiye Cumhuriyeti’ni “tek ulusa dayalı devlet” yapısından çıkarmayı amaçladıklarının apaçık ilanıydı.Daha sonra “ortak vatan Türkiye ve Kürdistan” diyerek neden “Federasyon verseler istemeyeceğini” de ilan etti. Ayrı bir devlet kurmak dururken niye istesin ki?Aynı şekilde Osman Baydemir Diyarbakır’daki DTP mitinginde yaptığı konuşmayı “Allah Kürtleri ve Kürdistan’ı korusun” sözleriyle bitirdi. Acaba Baydemir hangi Kürdistan’ı kastetmekteydi? Öcalan’ın “ortak vatan” dediği Kürdistan değil mi bu? Peki nerede olacak bu Kürdistan, haydi onu da söylesinler! Bunlar varken Aysel Tuğluk’un “ayrılığı tartışırız” sözüne kızılır mı?Yani arkadaşlar üzerinize afiyet bir komedi, bir “aptal yerine koyma” oyunu sürüp gitmekte... Aptal olmayanların dikkatle izlemek ve satır aralarındaki “defo”ları yakalayıp gerçeği bulmaktan başka çaresi de yok!İÇ SAVAŞ KORKUSUBu arada... Dün VATAN’ın manşetindeki; iki oğlu da askere gidecek annenin “tartıştıkça ayrışıyoruz. Şimdi askere gidecek oğlum için dünden daha çok korkuyorum” sözleri yalnız onun duygularını yansıtmıyor. DTP’nin söylemleri ve toplumu iyice bölen bu tartışma halkta ciddi bir “iç savaş” korkusu yarattı. Yazılarımıza gelen yüzlerce mektup ve internet yorumu bunu açıkça gösteriyor.Devlet acil çözüm üretmek zorunda! *** “Önce insan” olabilmek!Okan Bayülgen’in eşi Şirin’e hamileliğinin son (ve en zor) günlerinden birinde “Bir şey duyduk Şirin Hanım doğru mu, Okan Bayülgen kansermiş” diye soran Fox muhabiriyle ilgili haberi ben televizyonda izlemedim. Hürriyet’te Cengiz Semercioğlu’nun ve Vatan’da Mustafa Mutlu’nun köşelerinde okudum.Okudukça da gerçekten “önce insan, sonra gazeteci” olmanın önemini bir kez daha fark ettim.Cengiz Semercioğlu olayın “cinayetten farksız” olduğunu yazmış, ben de aynen onun gibi düşünüyorum. Hayatımda bundan daha acımasız, daha “meslekten nefret ettirecek” bir gazetecilik örneği duymadım. Hiç ama hiçbir mazeret böyle bir düşmanlığa neden olamaz. FOX TV, Bayülgenler’e kesin bir özür borçludur! *** Hayati konular Her Açıdan’da!Yine tüm içtenliğimizle merak ettiğiniz konuların derinliğine inerek, kafanızdaki tüm soruları konuşup tartışarak, “geleceğimizi belirleyecek önemdeki” son gelişmeleri anlamaya, anlatmaya çalışacağız. Yine Türkiye’nin en önemli, en bilgili uzmanlarını dinleyeceğiz.Yarın, sezonun ilk Her Açıdan programında “Kürt Açılımı”ndan, hükümetin “Yargı Reformu” çalışmasına, Ergenekon’dan Deniz Feneri’ne kadar birçok konu ele alınacak.Konuklar; Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, CHP Konya Milletvekili (hukukçu) Atilla Kart, Bahçeşehir Ün. Siyaset Bil. ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer, Ank. Ün. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Doğu Ergil ve (telefonda) terör uzmanı, Bahçeşehir Ün. Stratejik Araştırmalar Merk. Bşk. Ercan Çitlioğlu olacak.6 Eylül Pazar (yarın) STAR’da öğlen 12.30’da... Unutmayın; yaz bitti, konu “sizin ve çocuklarınızın geleceği”...Hepinizi bekliyoruz.

Devamını Oku

“Dayakçı polisler” ile “cezacı askerler”

3 Eylül 2009

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Erzurum’da ehliyetsiz araç kullanırken “dur” ihtarına uymayıp kaçan 18 yaşındaki gencin, yakalandıktan sonra polisler tarafından sille tokat dövülmesi olayı için “bireysel ve münferit bir davranış” savunması yapmış.“Haklarında şikayet olmamasına rağmen” haklarında soruşturma başlatıldığını ve görev yerlerinin değiştirildiğini bildirmiş. Bakan ayrıca “meslek ilkelerine uygun olmayan davranışları ortadan kaldırmak için Emniyet personeline hizmet içi eğitim” verildiğini söylemiş.Eğer bir olay “milyonda bir görülen, nadir rastlanan” türden ise ona bireysel, münferit denebilir. Ama sık sık görülüyor, üstelik fotoğraflarla ve TV görüntüleriyle belgelenerek kesin kanıtı da ortaya konuyorsa artık ona “kurumsallaşan bir eylem, tutum tarzı” olarak bakılır.Sadece son aylarda bile kaç “polis dayağı” olayı basına yansıdı; örneğin Ortaköy’de polise itiraz eden genci yere yatırıp kafasına basanlar veya siyasetçilerin bulunduğu yerlerde konuşmaya kalkan veya tepki gösteren gençlerin kafasını boynundan makasa alıp sıkan, kolunu bükenler... Arabayı durdurmadığı için vurup öldürdükleri ya da dövüp hastanelik ettikleri kaç kişiyi duyduk.Demek ki olay münferit değil. Haklarında şikâyet olması da hiç önemli değil bunlar kamu davası açılacak olaylardır. Hizmet içi eğitim de yetmez, yetseydi zaten mesleğe başlamadan “ilkelerini” öğrenmiş olmaları yeterdi. Burada çözüm ancak suç işleyen, görev ihlali de yapan polislerin hem hak ettikleri hukuki cezayı mutlaka almaları (olayların gizlenip, suçluların kurtarılmaması) hem de psikolojik tedavi görmeleridir.Aynı şekilde orduda “as”ları olan, alt rütbedeki askerlerin eline pimi çekilmiş bomba verip cezalandırmaya kalkan ve 4 erin şehit olmasına sebep olan teğmen (olay savaş şartlarında geçiyor ve asker nöbette uyuyarak koca bir bölüğü ölüm tehlikesine atıyor olsa bile) ve son haberde “içine kuru ot atılan ateş kuyusuna” erlerin uyarısına rağmen, askerî aracın ateş alacak kadar yakın olduğu şartlarda ısrarla ot attıran ve erlerin hastanelik olmasına neden olan çavuş da hem hak ettikleri hukuki cezayı almalı, hem de psikolojik tedavi görmelidirler.Biz toplum olarak zaten çözüm arayan bir hükümet olmadığı için her gün bu tür şiddet, vahşet haberlerini duyarak yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Bir de Emniyet’te veya orduda, yani ülkenin güvenlik güçlerinde duymak hakikaten bardağı taşırıyor.İlgililerden acilen bir “ceza açılımı” bekliyoruz LÜTFEN!*****ESKİ YÖK ÜYESİ’NDEN MEKTUPYÖK’ten bir süre önce istifa eden Bülent Serim 1 Eylül Salı günkü yazımda kendisinin de adının geçtiği bölüme bir itiraz mektubu göndermiş. Ne demiştim hatırlayalım:‘... Ama yine de ben en çok YÖK, Adalet Akademisi, Adli Tıp Kurumu gibi çok önemli kurullardaki görevinden (YÖK üyesi Bülent Serim de görevinden baskılar nedeniyle istifa etmişti) yıldırma sonucu kolay yolu seçerek istifa edenlere kızıyorum. Ya Kurtuluş mücadelesini yapanlar da onlar gibi olsaydı?’Bülent Serim’in “Hiç hak etmediğim halde beni çok ağır biçimde suçluyorsunuz. Bu devlete 43 yıl hizmet verdim. Son görevim YÖK üyeliğiydi. Bu görevden ayrılmamın nedeni ‘baskı sonucu yılgınlık duyup, kolay yolu seçmem’ değildi” diye başladığı mektubu şöyle devam ediyor: “Bana göre kolay yol ‘hiç dikkate alınmasa’, ‘hiç etkili olmasa’, ‘çağdaş, laik eğitim düzenini korumaya hiç yararı bulunmasa’ da toplantılarda görüşümü belirtip, YÖK üyeliği titrinden yararlanmayı sürdürmekti.Ne yazık ki tüm kurumlar gibi YÖK de AKP yandaşlarının eline geçti. Amaçları AKP’nin Anayasa Mahkemesi’nin saptadığı hedefini adım adım gerçekleştirmek. YÖK’ün, biri başkan 21 üyesi var. Prof. Dr. Celal Şengör, Üniversiteler Arası Kurul’ca seçilmesine rağmen iki yıldır atanmadığı için YÖK 20 üyeyle görev yapıyordu. Bu üyelerin büyük çoğunluğu ‘AKP’ye yakınlığıyla bilinen’, ‘AKP milletvekili adayı olmuş’, ya da ‘ilahiyatçı özelliği öne çıkmış’ kişilerden seçilip atandı. Türban, imam hatip liseleri, ilahiyat fakülteleri, vakıf üniversitesi kurulması gibi konularda onaylanması imkânsız kararlar alınıyor. Bu kararlar alınırken, büyük çoğunluk konulara önyargılı yaklaştığı için, daha doğru bir anlatımla sonuçlar önceden belli olduğu için, toplantılarda ileri sürülen en haklı gerekçeler bile dikkate alınmıyor.Kısacası YÖK, bir anayasal kurum gibi değil, AKP’nin organı gibi çalışıyor. Bu durumu çok ağır ifadelerle eleştirip kamuoyunun dikkatini çekmem gerekiyordu. Ben bunu yaptım. Yaptığım iş YÖK’te kalıp, toplantılarda (işe yaramaz (!) doğruları söylemekten daha önemli ve daha zor idi.” Bülent Serim’in mektubunun önemli bir kısmı böyle... AKP’nin “en başta demokratikleşmesi gereken ilk 4 kurum arasında” saydığı üniversitelerin nasıl demokratikleştiğini anlatıyor. Mektubu “katıldığım için” değil, cevap hakkına saygı duyduğum için yayımladım. Bence ne olursa olsun böyle önemli kurumlarda, kurullarda görev yapanlar benzer şartlar altında istifa etmeden de durumu topluma duyurabilirler. Asıl böyle zamanlarda sabır göstermek, hep eleştirip hem de devam etmek gerekiyor. Benim görüşüme göre yapmaları gereken bu... Ama herkesin görüşü kendine tabii!

Devamını Oku

“Barış ve kardeşlik” mi demiştiniz??

2 Eylül 2009

Türkiye’nin önemli bir terör uzmanıyla konuştum dün... Anlattıklarını kısaca sizinle paylaşmak istiyorum.“Dün Türkiye’de çok ilginç 2 görüntü vardı ama kimsenin dikkatini çekmedi” diye başlayarak Diyarbakır’da yapılan DTP mitingi ile, Polatlı’da aynı gün yapılan Şemdinli’de şehit olan askerin cenaze töreninden söz etti.“Ahmet Türk’ün de katıldığı ve konuştuğu DTP mitinginde ‘Dağdakilerin, PKK’nın en büyük güç olduğu, Kürtleri Türklerden ayrılmaya iten nedenler olduğu, PKK ile Öcalan sürece dahil edilmediği takdirde çözümün olamayacağı’ tüm konuşmacılar ve büyük bir kalabalık tarafından onaylandı. Polatlı’daki şehit cenazesinde de büyük kalabalıklar PKK’ya çok haklı bir tepki, nefret gösterdiler” dedikten sonra ekledi:“Bundan daha net bir bölünmüşlük olabilir mi? Bu kalabalıkların artık Türkiye’nin herhangi bir yerinde karşı karşıya gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Kürt açılımı denilen girişimle millet bugüne kadar başarılamayan bölünmüşlük, ayrışma düzeyine ulaştırılmıştır. Terminolojide kullanılan ‘barış ve kardeşlik’ kelimeleri de yanlıştır; ortada ‘savaş’ mı var ki barıştan söz ediyoruz, düşman toplumlar mı var ki ‘kardeşlik’ten söz ediyoruz. Bugüne kadar DTP’nin kullandığı slogan ve kalıplar devlet tarafından benimsenmiş görüntüsü oluşturularak önemli bir yanlış adım atılmıştır. İçinden çıkılması da çok zor görünüyor.” Terör uzmanının söylediklerine DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün “Cin şişeden çıktı” sözüyle ve Öcalan’ın “Türklerle Kürtlerin ortak vatanı Türkiye ile Kürdistan’dır” sözüyle birlikte baktığınızda “şişeden çıkan cin”in ne olduğunu görmek hiç de zor değil.Eğer DTP samimi şekilde çözüm isteseydi, ‘Türkiye’nin meclisinde bir parti’ olarak sorunu da mecliste, demokratik zeminde çözmeyi yeterli görürdü. Ama onun asıl isteği PKK terör örgütü ile liderini devletin muhatabı haline getirmek. Onlara “bir parti ile genel başkanı” statüsü kazandırmak.Devletin Güneydoğu’yu kalkındırması, Kürt kültürünün gelişmesine imkân sağlanması filan da değil istenen, alâkası yok; ama ne olduğunu zaten “Onu sürece dahil etmezseniz çözüm olmaz” dedikleri, “Gerçek harita İmralı’da çizilendir” dedikleri “haritanın sahibi”, terör örgütünün başı Öcalan anlatıyor.O “asıl amacı” anlatıyor ama Türkiye’den hâlâ şehit cenazeleri kalkarken hükümet bu açılımın ülkenin başına öreceği çorabı bence halka anlatamayacak.Vatandaştan; “Bu kadar önemli bir konuda açılım yapılırken nerelere açılacağımızı bilmek hakkımızdır” diye mektup yağıyor, onu da söylemiş olayım.*****“Demokratikleşme” neymiş, öğreniyoruz!Tam da AKP hükümetinin “demokratikleşmeden ne anladığını”, bunun “yargı reformu” adı altında “YARGININ EN ÖNEMLİ KURUMU” olan HSYK’da (ve tabii başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek mahkemelerde) yapmak istediği değişiklikle, üyelerin bir kısmını iktidarın seçmek istemesiyle ortaya çıktığını yazacaktım. Ki İsmet Berkan’ın da dün Radikal’de aynı noktaya dikkat çektiğini gördüm.Onun yazısından alıntılarla başlayayım: “Düşünebiliyor musunuz, yargı reformuyla ilgili bir çalışma başlatıyorsunuz ve 13 tane stratejik hedef belirliyorsunuz, bunların birincisi ‘yargı bağımsızlığını güçlendirmek.’Böyle bir stratejik hedefe sahip olmak bile başlı başına bir itiraf değil midir?” “Biz sanıyoruz ki millet birini seçtiğinde demokrasi gerçekleşmiş olur, o ‘biri’ de her konuda istediğini yapma hakkına sahip olur! Buna yargıyı istediği gibi biçimlendirmek de dahil!” Evet, işte olay bu... Böyle olduğu içindir ki Bülent Arınç “öncelikle yargının, üniversitelerin, medyanın demokratikleşmesi gerekiyor” dediğinde bizler artık vatandaş olarak “bu kurumların hepsinin iktidar emrine girmesi, tek elden yönetilmesi gerekiyor”u anlıyoruz. Zira AKP “demokratikleşme”den söz ederken de, “Anayasa değişikliğinden” söz ederken de “dokunulmazlıkların kalkmasını, seçim ve partiler yasalarının değişmesini, medya ve yargı bağımsızlıklarının güvence altına alınmasını” hiç hatırlamıyor. Tam aksine bunların ilk ikisinin olduğu gibi kalmasını, son ikisinin ise siyasi gücün daha da fazla etkisi altına girmesini hedefliyor.OTOMATİK PİLOTDüşünün hem “demokratikleşme” diyeceksiniz hem de eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in “Milli Eğitim Bakanlığı’nı otomatik pilota bağladım, benden sonra kim gelirse gelsin fark etmez” demesi gibi demokrasinin tüm bağımsız -olması gereken- kurumlarına “otomatik pilota bağlama projeleri” hazırlayacaksınız. (Çoğunu halihazırda bağlamışken...)Hem demokratikleşme diyeceksiniz, hem de iktidar partisi milletvekillerinin (lider tarafından seçildiği için) konuşma özgürlüğü bile olmayacak. “Farklı görüşten hoşlanmayız. Kafası kesile...” benzeri tehditlerden sonra nasıl olsun?Hem demokratikleşme diyeceksiniz ve hem de medyadan yargıya, muhalefetten, sivil toplum kuruluşlarına herkesi susturma-sindirme-ele geçirme politikası içinde olacaksınız. O zaman bu demokratikleşmeye saflardan başka kim inanır söyler misiniz?

Devamını Oku

Dananın kuyruğu ile yargı ilişkisi!

1 Eylül 2009

Dün “dananın kuyruğu yargıda kopacak, hukukçuların paniği bundandır” diyerek bitirmiştim “Yargıda panik var” başlıklı yazımı...Çok sayıda yorum ve e-posta gelmiş ama içlerinden biri “Bence yargıda değil, sizde panik var” diyor. Olup bitene bakınca bende, sende, onda, bizde, sizde, onlarda panik olması son derece doğal, keşke yazan kişi de olayların gerçek yüzünü fark etseydi o zaman aynı panikten nasibini alırdı ki bir toplumun doğru zamanda paniklemesi hiç de fena bir şey değildir.Aksine (sonradan dizlerini döveceğine) çok yararlı olabilir.Mesela “yargıda panik dediğiniz yeni yapılacak düzenleme bugün birçok medeni ülkede de var” diyenler de olmuş. Yani “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu” üyelerinin bir kısmını Parlamento’nun seçmesinin diğer bazı demokratik ülkelerde de uygulandığını söylüyorlar ama aradaki fark demokrasinin en önemli garantisi olan “erkler (kuvvetler) ayrılığı”nın o ülkelerde korunuyor olmasıdır.Bizde olduğu gibi Adalet Bakanı ile Müsteşarı’nın hakim ve savcıların patronu durumunda olmasına asla izin verilmez. Bu ikili “istedikleri karar çıkana kadar” yargının can damarı bir kurumu sabote edip çalışamaz halde tutamaz. Hakim ve savcıların tüm atama taslakları, teftişleri ve tabii (istediklerine açtıkları) soruşturmalar, Kurul’un sekreteryası, hatta tüm izinler Bakanlığın (Bakan’ın) tasarrufunda tutulamaz. Adalet Bakanlığı ve Başbakanlık hakim ve savcıları adım adım izleterek, dinleterek baskı ve korku altına alamaz. Kısacası yasama (meclis) ve yürütme (hükümet) tümüyle tek partinin kontrolünde olsa bile ortada bağımsız bir yargı, bağımsız bir medya vardır. Ayrıca parlamentonun o tek partiye bağlı çoğunluğu da lider tarafından değil, halk tarafından seçildiği için ortada “gerçek bir demokrasi” vardır, sadece adı değil. Ballı börek... Kim istemez?Burada ise tüm demokratik kurumların bir iki kişinin emrine alınmış olduğu bir durumdan söz ediyoruz. Şimdi de sıra yargıda... Hakim ve savcılar iktidar partisinin (hükümetin) hakimleri durumuna getirilirken gözler yüksek yargıya dikilmiş durumda.Peki neden dananın kuyruğu orada kopacak? Neden “yüksek yargı üyelerini seçecek olan” HSYK’ya el atılmak isteniyor? Çünkü Meclis çoğunluğu ile alınan ve alınacak kararların denetlemesini Danıştay ve Anayasa Mahkemesi yapıyor. Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini zedeleyecek veya hatalı olan yasalar Anayasa Mahkemesi’nden dönebiliyor. Bir parti ile ilgili kapatma davalarını Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı açıyor, Yargıtay ise temyiz mahkemesi; bir davayla ilgili en son kararların alındığı yer... Parti kapatma davalarının sonuçlandığı merci ise bildiğiniz gibi yine Anayasa Mahkemesi...Hepsi hayati önemde yani... Bir şey daha var, unutmayalım; bir parti iktidardan düştüğünde “Yüce Divan”lık bir durum varsa buna bakacak olan da Anayasa Mahkemesi... (Kendin seç, kendin kurtul.)Tahmin edileceği üzere bir iktidarın (kendisi ve cumhurbaşkanı ile) çoğunluğunun seçtiği bir HSYK, onun seçtiği üyelerle Danıştay ve Yargıtay, onların seçtiği isimlerden “iktidar partili cumhurbaşkanı”nın atadığı AYM üyeleri ballı börektir. Ve herkes ballı börek ister ama bu kadar korkusuzca hepsini “tek elle” yemek isteyen (!) de bugüne kadar görülmemişti.Kısacası efendim; bugünlerde bazı gazetelerin köşelerinde görebileceğiniz veya görmüş olduğunuz: “Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri de ne demek, onlar da değişecek göreceksiniz” benzeri cümleler boşuna söylenmiyor. Artık zamanı geldi de ondan söyleniyor. Hele bir yüksek yargıyı demokratikleştirsinler (!) hep beraber bunu da göreceğiz. Eh, uyanmanın da zamanıdır. Günaydın!*****Özgürlük mü, nerede? Bir süredir Zülfü Livaneli’yi “Özgürlük” isimli unutulmaz şarkısı için “yazdığına yazacağına pişman etmek”le meşguller. Kim bunlar, kim bunlar?Önce hayranları, sonra onu “siyasi rakip” görenler...Aslında bence bu solcu romantizmi, hayran kitlesi tutuculuğu filan değil, bu gidişle yakında özgürlüğü artık yalnızca bu şarkıda duyabileceklerini hissediyor olmalarıdır neden... Nedir bu yahu? Çocuk yaşlarından beri kendini müziğe, edebiyata adamış, yıllarca sürgün yaşamına varıncaya kadar her türlü sıkıntıyı çekmiş değerli bir aydın ve müzisyene, anasının sütü gibi helâl, alnının teriyle yazdığı bir şarkının “reklamda kullanılmasına izin verdiği” için nefes aldırmıyorlar. Bitmek bilmedi “vermeliydin, vermemeliydin”ler. Bu işten para kazanması bile suç sanki... Neden? Yolsuzluk mu yapmış, başkasının hakkına el mi uzatmış? (Bunları yapanlar çok huzurlu bu ülkede, uykuları kaçmıyor, hesap filan da hak getire...) Kendi eseri, ister satar ister satmaz, ister para kazanır ister kazanmaz, kime ne?“Özgürlük” şarkısının halka malolmuş olması bence o halka “yazarını” hayatından bezdirme hakkını vermez. Siyasi kıskançlık meselesine gelince; saçmalığın bu boyutuna söyleyecek tek kelime bulamıyorum.

Devamını Oku