Adı AKM olan her yeri yıkın!

27 Eylül 2009

Türkiye’ye nasılsa eğitim, kültür, sanat gerekmediği için Dışişleri Bakanlığı kendi vatandaşı ve hem dünya çapında bir sanatçı- yazar, hem de 13 yıllık UNESCO Büyükelçisi olan Zülfü Livaneli yerine Mısır’ın adayını destekleyerek ‘dünyada bir ilk’e (!!!) imza attı. Kültür Bakanlığı ise kültür merkezlerini yıkmakla (ironiye bak ironiye) meşgul... Kültür Bakanı Ertuğrul Günay İstanbul’da “Restore edeceğiz” diye uzuun bir süre önce kapatıp bir daha da açmadıkları Atatürk Kültür Merkezi’nden sonra Ankara’daki AKM’nin de yıkılacağını açıklamış.“Çirkin ve estetikten yoksun” sözleriyle bu sanat merkezi binaya olan duygularını anlatan Bakan, Ankara AKM’nin yerine “Türkiye Uygarlıklar Müzesi” kurulacağını söylemiş. İçinde Atatürk’ün adı geçmediğine göre artık o bina yıkılmaz herhalde, insan böyle bir duyguya kapılıyor.Ama işin daha da ilginç tarafı atılan bu adımlara pek hoş kılıfların bulunması... Örneğin; İstanbul AKM için “Önce proje gecikti, sonra bazı arkadaşlar lokantanın yeri, restoranın yeri diye yargıya başvurdu. Bizim sorunumuz olmaktan çıktı” açıklaması yapmış Bakan... Dinleyenlerin hepsinin çok saf ve her şeyden habersiz olduğunu düşünmekte neden bu kadar ısrarlılar bilmiyorum.BAKANLIĞIN SORUNU NE?Acaba proje neden gecikti? İstenen en büyük projeler, istenen zamanlarda (özellikle de seçimlerden önce) son sürat yetiştirilirken, buna “7-8 ayda bitireceğiz” sözü vermelerine rağmen neden 1,5 yılda çivi bile çakılmıyor?“Bazı arkadaşlar” dediği arkadaşlar (!) Kültür - Sanat Sendikası, yargıya başvurma nedenleri ise Bakanlığın “binayı gayesinin dışında kullanma” isteği... Arkadan asansör veya yeni merdiven yapılacak, bununla üst kata yapmayı planladıkları restorana çıkılacak (senelerdir kullanılan binada ne zaman ihtiyaç olmuş acaba?) Katlar Lütfü Kırdar Kongre Merkezi gibi farklı farklı faaliyetlere de tahsis edilecek, vs. vs.Ama Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatrosu, Senfoni Orkestrası burada prova, çalışma yapmayacak. Yapamayacak... Yani zaten son yıllarda tu ka ka ilan edildiği için gerileyen sanat faaliyeti tümüyle duracak ve sorulunca “bazı arkadaşlar” mazereti gösterilecek... Sanatçılar çalışmadıkları zaman sanatları geriler. Devlet Opera ve Balesi’nin yüzlerce başarılı sanatçısı desteği hakederken 1,5 yıldır çalışma yapamadan bekletiliyor, cezalandırılıyorlar. Daha da Bakanlığın canı kaç yıl isterse o kadar bekletilecekler. (Malum bu işlerde ihalelerin kimlere verileceği, ne kadar kazanılacağı gibi nedenlerin de önemli rolü var.) Hangi medeni ülke sanata ve sanatçısına kendi eliyle böyle darbe indirmiştir? Varsa dünyada örneği söylesinler. Yine bir ilk!BAHANE ARAYINCA...Konuştuğum opera-bale sanatçıları AKM’yi yıkıp yerine cami yapma projesini hâlâ duyduklarını söylüyorlar. İstanbul’da cami eksiği olsa “haklılar” diyebilirsiniz ama tam 2944 caminin bulunduğu bir şehirde 2-3 kültür merkezinden birinin, hem de “1’nci sınıf tescilli korunması gereken kültür varlığı” niteliği taşıyan bir binanın yıkılıp cami yapılmasını anlayabilir misiniz? Olsa olsa bu da “siyasi propaganda” amaçlı olabilir.İstense kısacık sürede onarılabilecek olan 1500 kişilik AKM’de tam 1,5 yıldır büyük projeler oynanamıyor. Bakan Günay’ın “Nasılsa Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu var” dediği tiyatro ise sadece 600 kişilik... Üstelik AKM hiç de harap, eski bir bina değildi, öyle olsa kapanmadan bir gün önce bile oyun sahnelenmezdi... Ankara’daki “çirkin yapı” dediği Atatürk Kültür Merkezi de eski bir bina değil, modern yapısını beğenmiyorlarsa kısa sürede şeklinde değişiklik yapıp yine aynı isim ve amaçla ( tabii Atatürk ismi rahatsız etmiyorsa) kullanımını sağlayabilirler. Uygarlık Müzesi kurmak için koca Ankara’da yer mi yok ki AKM’ye göz dikiliyor?Kültür Bakanı Günay kusura bakmasın ama sözleri hiç inandırıcı değil. Ayrıca Türkiye de bu kadar israfa dayanabilecek bir ülke değil.Avrupa ülkelerinde, ABD’de 100-150 yıllık tiyatro binaları, dekorları zevkle kullanılırken biz neden, ne hakla yıkıp yıkıp yeniden yapıyoruz?Başbakan israftan şikayet etmiyor muydu?

Devamını Oku

Açılımı önce ABD mi öğreniyor?

27 Eylül 2009

Kürt açılımı” adıyla başlatılan girişimin ne olduğu Türkiye’de anlaşılmış değil. Buna rağmen önce DTP’lilerin “ne olduğunu biliyorlarmış gibi” yaptıkları açıklamaları duyduk, sonra onlara da “konuşmama” emri gelmiş gibi hepsi birden sustular ama muhalefet partileri ile halk Başbakan’ın yaptığı her “üstü kapalı” konuşma sonrasında açılmayan açılımı tartışmaya devam ediyor.“Hazmettire hazmettire” deyimine takılıyor, “bedeli ne olursa olsun” üzerinde konuşuyor, Kevin Costner’a “Biz öğrenemedik sen nasıl anladın da neyi destekliyorsun” diye bozuluyor, “vatan söz konusu olunca bu millet hiçbir şeyi hazmetmez” yorumları geliyor.“Bundan sonra bulgur yerine hazım için soda mı dağıtacaklar” esprisi yapanlar çıkıyor. Uzun lafın kısası içeriği kesinlikle bilinmeyen soyut bir açılımı tartışıp duruyoruz günlerdir. Ve öte yanda Başbakan Erdoğan’ın kendi ülkesinde açıklamadığı, açıklamadan destek istediği projeyi (eğer varsa) ABD’de görüşeceği haberleri veriliyor. Biz bu filmi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen Anayasa değişikliği tasarısında da görmüş, aynı tartışmayı yaşamıştık. Nedense Türkiye’de olan (ve yabancı basına da konu olan) olayların, gelişmelerin açıklaması, tartışması muhalefet partilerinden bile önce AB’ye ve ABD’ye taşınıyor... Önden onların fetvasını, baskısını duyuyoruz, en sonunda da olayın açıklamasını...“Kısa, orta, uzun vadeli çözüm” nedir, bedelinin yüksek olduğu anlaşılan açılımın içinde neler var, Erdoğan ABD dönüşü açıklasa da “Baykal’a mektup”tan veya “onlardan destek isteme”den önce herkes neye destek istendiğini anlasa...Açılımların, değişikliklerin sonuçlarını kendisi taşıyacak olan halkın ABD’den önce buna hakkı olmalı! *****Sel felaketinin faturası! İstanbul Belediyesi’nin ve iktidarın çok önceden çözüm üretmesi gerekirken bunu yapmadıkları için, yine ciddi ihmaller sonucunda İstanbul’da yaşanan sel felaketi 40 can kaybının yanında, gencecik insanların ölmesi, nice hayallerin sönmesi yanında devlete de 80-90 milyon dolarlık maddi kayıp getirmiş.Ne gam? Unutuldu bile, artık sözü dahi edilmiyor.Peki kim ödüyor bu kaybolan milyon dolarları (ve onun kat kat üstünde milyon TL’leri)? Tabii ki sen ben o, biz siz onlar... Yani sadece seçime yatırım yapan, bir “seçim süreci”nden diğerine koşan, siyasi polemiklerle tartışmalarla zaman tüketen hükümetlerin ihmal, hata faturalarını ihmali yapanlar değil, halk ödüyor. Zamlarla, vergilerle, türlü çeşitli yöntemlerle...Hatası olan ve hatta bunu itiraf edenlere ise hiçbir yaptırım yok... Bir toplum sorularına ısrarla cevap istemeyi, sorgulamayı, üç günde unutmamayı, yargıdan “suça ceza” talep etmeyi öğrenmedikçe hep ödemeye mahkûmdur.Ödenen bedeller para da olabilir, başka şeyler de! *****Bir ülkeyi temsil dikkati!Bundan önceki hükümetler ve cumhurbaşkanları döneminde kadın bakanların, başbakan ve cumhurbaşkanı eşlerinin kıyafetleri, özellikle dış ziyaretlerde giydikleri kıyafetler incelenir, irdelenir, yazılırdı. Artık bu yapılmıyor. Pardon, ilk kez “yapılamıyor”.Kimsenin eli varmıyor. Nedenini varın siz düşünün. Ben yine de bir kadın yazar olarak “hafiften” bir eleştiri getirmek istiyorum... Emine Erdoğan’ın ABD’de G-20 zirvesinde giydiği kıyafet maalesef Türkiye’yi temsilen pek parlak değil. Haydi sadece “Türkiye’yi temsilen” de demeyelim, dünyanın en zengin başbakanları arasında olduğu söylenen bir başbakanın eşi olarak bir değil birkaç modacıya kıyafet yaptırıp seçmesi mümkün Emine Hanım’ın. Oysa beyaz, bol ve yerlere kadar uzanan eteği, aralıklarından beyaz elbisenin göründüğü, kolları fazla uzun tutulduğu için bazı fotoğraflarda elinde siyah eldiven varmış görüntüsü veren dantel ceketi ile oldukça demode, özensiz bir kıyafet giymiş. (Michelle Obama’nın lider eşlerine verdiği yemekte giydiği kıyafet çok daha iyiydi.) Sorumlusunun “bir modacı” olduğunu bile düşünmek zor. Boyu uzun olmadığı için yerlere kadar bol bir etek ile uzun ceket boyunu daha da kısmış. Lacivert, siyah gibi koyu renkte, düz hatlı bir etek ile aynı renk ceket ve içine giyilen renkli bir bluzla sade-düz bir şıklık yaratması mümkündü. Hatta aynı dantel ceketi yine lacivert etek üzerine giyse (ve ten rengi bir ayakkabı ile çanta seçse) bile daha doğru bir tercih olurdu. Bence Emine Hanım kesinlikle farklı modacılarla çalışmalı. Bu fotoğrafların dünyanın en çok okunan gazete ve dergilerinde çıktığını, diğer ülkelerde de eleştirileceğini unutmamalı.

Devamını Oku

“Hazmettire, hazmettire” noktasında hazımsızlık!

26 Eylül 2009

AKP iktidarının “Kürt açılımı” diyerek başlattığı ve sonradan “demokratik açılım”a dönüşen ama içeriğinde ne olduğu halâ bilinmeyen açılım için Başbakan’ın “Hazmede hazmede, hazmettire hazmettire bu süreci devam ettireceğiz” sözlerine muhalefet partileri kadar halktan da tepkiler geliyor.CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu bir ay önce söylediği “Türkiye örtülü faşizme gidiyor” sözünü hatırlatarak şöyle devam etmiş:Sayın Başbakan ‘Hazmettire hazmettire, bastıra bastıra bunu yapacağız’ diyor. Topluma baskıyla birşeyleri hazmettiremezsiniz, hazmettirmeye kalkarsanız o toplum demokratik toplum olmaz. O rejimin adına siyaset bilimciler faşizm diyor. Sayın Başbakan demokrasiyi içine sindirmiş değil.” ‘SUSUYORUZ DİYE...’MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural ise “Başbakan millete rağmen neyi hazmedecek, neyi hazmettirecek? Bu gerçekten tam bir dayatmadır, tam bir faşist yönetim anlayışının tipik tezahürüdür” demiş.Görünüşe bakılırsa herkes “dayatma”dan şikâyetçi; Prof. Ergun Özbudun “Türkiye’deki laikliğin dayatmacı olduğunu” iddia ediyor. Muhalefet partilerinin ikisi de Başbakan’ın “dayatmacı” olduğunu söylüyor.Halka bakacak olursak onlar da bu “hazmettire hazmettire” sözüne fena takmışlar. Dün gelen mektup ve telefonların çoğunda Başbakan’ın bu sözüne:“Anlayamadık, ne olduğu bilinmeyen bu açılım nasıl hazmedilecek?” veya...“Yoksa susuyoruz diye bu suskunluk hazmetme anlamında mı yorumlanıyor? Ne yapmak niyetinde olduklarını öğrenmek istiyoruz” ya da...“Önce açıklasınlar sonra hazım beklesinler” benzeri tepkiler vardı.HANGİ ARAŞTIRMA ACABA?Bunların yanında en çok tepkiyi Başbakan Erdoğan’ın söylediği “Araştırmalar halkın çoğunun (bazıları ‘yüzde 75’inin dediğini iddia ediyor) açılımın arkasında olduğunu gösteriyor” sözü alıyor.İnsanlar yine öncelikle “Ne olduğu açıklanmayan açılımın nasıl arkasında olabiliriz ki” diye başlayıp “Başbakan açıklasın, hangi araştırmalar göstermiş” diye soruyorlar. O kadar israrlı tepkiler geldi ki ben de Başbakan somut olarak bir araştırma adı vermiş mi diye soruşturdum. Olur ya milyonda bir ihtimalle gözden kaçırmış olabiliriz haberi...Ama böyle bir araştırma yok, yalnız Başbakan medya genel yayın yönetmenlerine verdiği yemekte “kendi yaptırttığı bir araştırma”dan söz etmiş.Acaba orada kendisine “İyi ama içeriği bilinmeyen bir açılıma nasıl yüzde 75 destek verilebilir” sorusu soruldu mu bilmiyorum. Bildiğim tek şey bu açılım ve hazmettirme konularında ciddi bir tepkinin oluştuğudur. ABD dönüşü bu sözler ve açılımın kendisi açıklığa kavuşmazsa gerilim çok artacak. *****MELİH GÖKÇEK SON ANDA NEDEN VAZGEÇTİ?Geçen hafta Her Açıdan’da Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in “Ankara 7’nci Cadde’de içkili restoranlar için referandum isteği” tartışılırken, Gökçek israrla yayına bağlanmak istedi, cevap hakkı olarak onu dinledik, daha fazla konuşma isteğine de “Buyrun gelin, stüdyodan konuşun” dedik. O da izleyicinin önünde “Söz kabul ediyorum ve mutlaka geliyorum” cevabını verdi.Hafta başında ekip tekrar sordu, yine “mutlaka geleceğini” söyledi ama son anda, anonslar gazetelere gönderilmişken vazgeçiverdi. Sebebi çok ilginç ama burada uzun uzun anlatmayacağım, yarın programda açıklayacağım.Bu Pazar; Kürt ve Ermeni açılımlarında gelinen noktadan ABD’nin Türk siyasetine etkilerine, Prof. Ergun Özbudun’un yeni “pasif laiklik” tanımından Güneydoğu’da ağalık düzenine, terör-açılım ilişkisinden Türkiye’nin UNESCO Başkanlığı için Zülfü Livaneli’nin yerine Mısır’ın adayını desteklemesine kadar haftanın gündeminin önemli olaylarını tartışacağız.Yine merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını: CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş, MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Emekli Orgeneral Necati Özgen, Bahçeşehir Üniv. Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Ekrem Ali Akartürk ile sanatçı-yazar Zülfü Livaneli’nin katılacağı programda bulacaksınız.27 Eylül Pazar öğlen 12.30’da Star’da... Hepinizi bekliyorum.*****TEKRARI YOK BUNUN!!Bayramın ilk gününe rastlamasına rağmen 20 Eylül’deki Her Açıdan da sizlerin ilgisiyle “en çok izlenen ilk 100 program”da 12’nci oldu. İlginize sonsuz teşekkürler. Bayram telâşı ile kaçırdığını söyleyerek tekrarını isteyen çok sayıda izleyicime ise bir kez daha “maalesef tekrarı yok” diyeceğim. Zevkle izlemeniz ve gerçekleri öğrenmeniz için Her Açıdan büyük bir emekle hazırlanıyor, sizden de sadece üç saatlik bir özveri bekliyor. Pazarları buluşmak üzere...

Devamını Oku

Acaba Özbudun “pasif laik” mi?

24 Eylül 2009

Seçimin en geç 2010 Ekim veya Kasım ayında yani bir yıl içinde olacağı siyasetçiler tarafından açıkça söyleniyor. Bu durumda ben artık siyasi partilerin, özellikle iktidar partisinin her gün ortaya yeni bir parlak (!) fikirle çıkmasını “seçim söylemleri” olarak algılarım kusura bakmasınlar.Hele de memleket Doğu’su, Güneydoğu’su, Kuzey’i, Güney’i ile ekonomik kriz ve işsizlik altında bunalmışken bunları unutturacak ve tüm dikkatleri çekecek çıkışları daha büyük şüpheyle karşılarım.Alışkınız, bir konu siyasetçinin kendisi tarafından (herhangi bir nedenle; örneğin kapatma davasına konu olma gibi) dile getirilemiyorsa bunu da bir bilim adamı; genellikle hukukçu veya siyaset bilimci, ya da bir belediye başkanı yapıyor.AKP’nin geçen anayasa değişikliği tasarısında olduğu gibi şimdi de görev Prof. Ergun Özbudun’a düşmüş olmalı ki İngiliz Prof. William Hale ile yazdığı “Türkiye’de İslâmcılık, Demokrasi ve Liberalizm” isimli kitapta yine Türkiye’deki laikliğin zararlarını (!) gündeme getirmiş. Türkiye’nin örnek aldığı Fransa’nın da artık “militan, dayatmacı laiklik”ten uzaklaştığını, Türkiye’deki laikliğin benzeri olmadığını (Avrupa Konseyi’nin 47 üye ülkesini örnek vererek) söylemiş, orduyla AKP’nin çatıştığından söz etmiş (AB’den mesajlar durup dururken gelmiyor), giyim kuşam, türban yasağına elbette değinmiş vb.Bu konuları hemen Türkiye’nin başka anayasa hukukçularına, özellikle de Avrupa ile Türkiye karşılaştırmalarını en iyi yapabilecek, konunun uzman hukukçularına sorarım. Bu kez Yeditepe Üniversitesi Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Ekrem Ali Akartürk’e sordum. Laiklik, siyasi partiler, kapatma davaları uzmanı Akartürk önce Prof. Özbudun’un RP kapatma davası sırasında söylediği “Refah Partisi’nin yüzde 21’den fazla oy alarak geldiği nokta ülkenin demokrasi ve laiklik düzenine karşı büyük bir tehdit anlamına gelmektedir. Şayet köktendinci bir parti yüzde 2-3’lük marjinal bir parti olsaydı belki hoşgörülebilirdi. Fakat temsil ettikleri tehlike ve sahip oldukları güç (iktidar) dolayısıyla Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanan yaptırım (kapatma) demokratik bir toplumda gereklidir. Laiklik Türk inkılabının özüdür” sözlerini hatırlattı.Sonra “yüzde 46 ile gelen ve Anayasa Mahkemesi tarafından oy çokluğu ile laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu kararı çıkmış bir partinin iktidarında acaba Prof. Özbudun ’Türkiye’de laiklik tehlikede değil, hiç bir tehdit yok’ diyebiliyor mu ki Türkiye’de uygulanan laikliğin dayatmacı, militan laiklik olduğunu söylüyor ve benzetecek Batı ülkesi arıyor?” dedi.Son olarak da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Türkiye’de şeriat tehlikesinin varlığını” kabul ettiğini söyledi.Prof. Özbudun’un Refah Partisi iktidarı dönemindeki görüşleri tümüyle değişmiş görünüyor. Olabilir ama acaba Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar da tümüyle yanlış mıydı? Buna eminse nasıl ve hangi nedenlerle emin olabiliyor, kitabında bunlara da açıklık getirmesi gerekirdi.Bu konuyu etraflı olarak 27 Eylül Pazar günkü Her Açıdan’da konuşacağız. (Pişirilip pişirilip gündeme getirildiği için hiç bıkmadan konuşmak, öğrenmek gerekiyor. Zira yeni yılda daha çok karşımıza çıkacak.) ***Bana kızan CHP’liler! Dün ana muhalefet partisi olan CHP’nin “Kürt açılımı” diye başlatılıp “demokratik açılım” sözünde karar kılınan açılımla ilgili olarak AKP’den gelen görüşme isteğine tümüyle karşı çıkmakla hata yaptığını yazmıştım. “Seçim geliyor” başlıklı yazıma gelen 228 internet yorumunda hatırı sayılır bir okur çoğunluğunun “CHP’nin bu tutumuna hak verdiğini” şaşırarak gördüm.Bazı yorumlar şöyle:- Baykal haklı. Kiminle oturup neyi tartışacaksın ki? Cumhurbaşkanı seçiminde bu mantık neredeydi?- İktidarın bir açılım planı yok ki. Olmayan planlarının içini başkalarının doldurmasını bekliyorlar. İşin doğrusu önce kendi planlarını açıklayıp sonra muhalefetten katkı istemeleri.- CHP’nin tutumunu alkışlıyorum.- Bu yazı da senin hatan. Biz Türk sosyalistleri CHP’nin açılım konusundaki politikasından memnunuz.- CHP yanlış yapmıyor. Oy vermeyeceksin belli. Lâfın orasından burasından vurmayı hedefliyorsun!Gördüğünüz gibi bazıları bana da fena halde kızmışlar böyle bir uyarıda bulunduğum için. Peki düşünce ve ifade özgürlüğü nereye gitti bu durumda? Hele de basın özgürlüğü?..Ben ‘seçim yaklaşıyor, Türkiye’nin en fazla oy alan ikinci partisi olan CHP imajı konusunda hata yapmamalı, en azından görüşüp açılımın ne olduğunu öğrenmeye çalışmalı’ dedim ki halâ aynı görüşteyim.Önce Tayyip Erdoğan kendi projelerini anlatır, sonra Deniz Baykal katılmayacakları noktaları (ki o anda daha net ortaya çıkacaktır) açıklar. “Türk milletinin tanımı” veya “Türkiye’nin resmi dili” gibi konularda bir anayasa değişikliğine de karşı çıkacaklarını söyler.Nitekim MHP “Meclis oturumu açık olursa biz katılacağız” dedi. Bu durumda CHP kolayca tek başına “çözümsüzlüğe neden oluyor” suçlamalarıyla karşılaşmayacak mı?Böyle tavır almakla kendisi bu suçlamalara zemin hazırlamış, kolaylık sağlamış olmuyor mu?Kürt açılımı, Ermeni açılımı veya herhangi bir açılım konusunda (bir de medya özgürlüğü açılımı şart, medyası baskı altına alınmış bir ülkede kim demokrasiden söz edebilir ki) CHP aynı yolu izlemeli.Önce dinle ve anla, sonra tepkini ve kendi çözümünü anlat.Sadece tepki verme, çözüm de sun... İsrar ediyorum, kesinlikle bir “imaj çalışmasına, halkla ilişkiler desteğine” ihtiyaçları var. (Bir de “kadın kolları” na... Nerede sahi CHP’nin kadınları?)Bir yıl içinde seçim olacaksa acilen seçim sürecine girmeleri gerekiyor.NOT: Bu arada MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural’ın “AKP’nin Kürt açılımına destek için Kevin Costner’ı getirmesi” konusunda söylediği “Bunlar yakında Sharon Stone’u da getirirler” sözüne çok güldüm. Gerçekten nasıl da “Güleriz ağlanacak halimize” durumuna düştü Türkiye... Bu durumda “hangi konuda destek istediklerini” anlatmaları gerekeceği için herhalde Costner açılımın ne olduğunu Türk halkından önce öğrenecek; düşünebiliyor musunuz?

Devamını Oku

Seçim geliyor!

23 Eylül 2009

Türkiye’de “demokratik açılım”ın bin çeşidinden söz ediliyor, parti liderleri demokratlık yarışına giriyorlar ama nedense demokrasinin en önemli şartlarından biri olan “milletvekili seçimlerinin halkın isteğine değil, tümüyle liderin tercihine göre yapılması” konusunda hiçbir yarışlarını izleyemiyoruz.“Daha çok demokrasi adına” diyerek Anayasa’nın “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek” maddeleri, Anayasa Mahkemesi ile (yüksek yargıya üye seçen) Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri gündemden düşürülmüyor, hâlâ sürekli olarak laikliğin tanımıyla uğraşılıyor, her fırsatta bir başka isim tarafından ısıtılıp tekrar öne sürülüyor (bu kez de Prof. Özbudun seçime doğru yeni tanımlarla “pasif-dayatmacı” vb. ile çıktı yine) ama ne Seçim ve Siyasi Partiler yasaları, ne yüzde 10 barajının düşürülmesi ile asıl gerçek demokrasinin sağlanması ne de dokunulmazlık konusu hiç ağza alınmıyor.Bu nedenle de her partide sadece genel başkanların sesi duyuluyor, milletvekillerinin görüşünü soran yok. Tam aksine, maazallah farklı görüş bildiren milletvekillerinin “kellesinin tehlikeye gireceği” mesajlarını bile duyduk bu ülkede...CHP’nin, AKP iktidarı tarafından Kürt açılımı olarak başlatılan ve bu nedenle daha baştan toplumda ırkçı, etnik bir bölünmeye neden olan açılıma karşı çıkma nedenlerinde anlaşılmayacak bir şey yok. Deniz Baykal haklı olarak “Toplumu etnik kökenlere bağlı şekilde böler, kutuplaştırır, Türkiye Anayasası etnik kimliklere göre değil ‘vatandaşlık bağı’ üzerine inşa edilmiştir, AKP uzun vadede Anayasa’nın değiştirilemez maddelerine el atıp ‘Türk milleti’ kavramını değiştirmeyi planlıyor, biz sonunda ülke için daha ciddi sorunlar yaratacak bir planın parçası olmayız” diyor.MHP de (yani Devlet Bahçeli de) benzer şeyler söylüyor. İyi ama hem açılımın ne olduğunu tam olarak bilmeden konuşuyorlar, hem de yine sadece liderler konuşuyor.Oysa, bu kadar önemli bir konuda, özellikle Ana Muhalefet Partisi’nin önce kendi milletvekilleri, il başkanları ile bir toplantı yapması (isterse kapalı oturum da yapabilir), onlarla tartışması ve ortak bir görüş ortaya koyması gerekir.Ki Baykal böyle bir toplantı yapsa sonucun “mutlaka iktidarın açılım planını dinlemek” yönünde olacağına şüphe yoktur.CHP sırf “görüşmeyi, dinlemeyi kabul etmediği” için kendi seçmeninden bile olumsuz tepki alıyor, oysa Kürt açılımı olsun Ermenistan açılımı olsun hepsini kendi “kırmızı çizgileri”ni belirterek dinlese, kendi Güneydoğu Raporu ile AKP’nin “bir türlü açıklanamayan açılımını” birlikte tartışsa ve sonunda hemen medyaya açıklasa çok daha akılcı, pozitif bir görüntü olurdu.Bence CHP’nin çok iyi bir “halkla ilişkiler düşünce kuruluşu” desteğine ihtiyacı var. En geç 2010 Ekim veya Kasım’ında genel seçim olacağı bilinir ve tüm siyasetçiler tarafından söylenirken, rakipleri çoktan tüm gayretlerini (ve imaj çalışmalarını) bu yönde yoğunlaştırmışken hatalı bir gidiş içindeler. Çeşitli çevrelerden konuştuğum herkes bu görüşte, onu da söylemiş olayım.Deniz Baykal bu gidişi derhal değiştirmediği ve eleştirileriyle birlikte her konuda kendi plan-projelerini, çözüm önerilerini ortaya koymadığı takdirde seçimde aynı noktada saymaları şaşırtıcı olmayacak, bunu çok iyi düşünmeli artık!Özel hayat özel mi, değil mi? Önce toplum olarak, özellikle de medya olarak karar vermeliyiz: Özel yaşamlar, ünlü ve topluma mal olmuş insanlar için bile “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde belirtildiği gibi” özel midir, yoksa sadece istediğimiz kişiler için “özel”, diğerleri için “genel” midir?Can Dündar’ın evli olmasına rağmen “sevdiği kadın” la fotoğrafının çekilmiş olması hızlı bir tartışma yarattı. Yazanların çoğu “herkesin başına gelebilir, biz de masum değiliz, belki eşini de, birlikte görüntülendiği kadını da seviyordur” benzeri açıklamalar getirdiler olaya...Ki ben diyorum ki “Bize ne?.. Size ne?”.. Öyle ya üç yetişkin insan arasındaki olay (büyük bir hata bile olsa) sadece onların üçünü, belki bir de çocuklarını ilgilendirir. Kimsenin ileri geri konuşma hakkı yoktur ki, Can Dündar neden açıklama yapma gereği duydu onu bile anlamıyorum. Herhalde “Eşini seven bir erkek, mutlu bir aile babası” imajının zedelenmesini istemedi ama “eşinin haberinin olduğunu” söylemesi de bence eşi açısından haksız bir açıklamaydı. Her neyse, adı üstünde “özel hayat” kişilere özeldir, başkalarının burnunu sokma, değerlendirme yapma hakkı hoş görülmez. Ama işte bu Atatürk için de geçerlidir, hem de bir ülkenin kurtarıcısı, kurucusu, önderi, kahramanı olarak çok daha fazla geçerlidir. Eğer onun hiçbir özeli kalmamalı; tüm ilişkileri, aşk mektuplarının detayları, korkuları, insani zaafları ortaya dökülmeli, o da sıradanlaşmalı ve hatta bazı konu ve konuşmalar “senaryo yazarının yorumları ve hayal gücü katılarak, saptırılarak verilmeli” diyor, bunun aksini düşünenleri ise “tabulaştırmakla” suçluyorsanız o zaman kendi özelinize müdahale olduğunda “Gazetecinin görevi özel hayatlara girmek olmamalı” sözünüz havada kalır. Bunları zamanında iyi düşünmek lazım. (Not: Yeri gelmişken söylemek istiyorum: Geçen Pazar, zaman nedeniyle Her Açıdan’ın sonunda kısaca değindik, Can Dündar’ın “kendi yorumlarını kattığını, bazılarında hata yaptığını, maksadını aştığını” söylemesine rağmen Yunanistan’da “Mustafa” filminin DVD’leri çok satan bir gazete tarafından dağıtılarak izlendi. Can Dündar’ın “Turgut Özakman’a verdiği ‘hataları düzeltme’ sözünü tutarak filmi hemen düzeltmesi, hatalı olan DVD’leri ve film bantlarını ise bugünden itibaren gösterimden çekmesi” gerekiyor.)

Devamını Oku

Maliye Bakanı’na önerge; “Başka kime?”

20 Eylül 2009

Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yazılı cevaplaması için verdiği soru önergesi dün bana da gönderilmişti. Bazı sorular şöyle:1- Maliye Bakanlığı’ndan konu ile ilgili yapılan açıklamada “medya sektörünün büyük çoğunluğu incelemeye tabi tutulmuş ve tutulmaktadır” denilmektedir. İnceleme yapılan medya kuruluşları hangileridir? Bu incelemenin sonuçları ne olmuştur?2- İnceleme yapılan medya kuruluşlarının içinde kamuoyu tarafından yandaş medya olarak adlandırılan basın yayın kuruluşları var mıdır?3- Türkiye tarihinde daha önce herhangi bir medya kuruluşuna hukuksuz bir şekilde bu büyüklükte bir vergi cezası kesilmiş midir?4- Yapılan açıklamada “incelenen mükellefler içinde Türkiye’nin önde gelen birçok holding ve şirketler grubu da bulunmaktadır” denilmektedir. Bu holdingler hangileridir? Yapılan incelemenin sonuçları ne olmuştur?Bakanlığın yaptığı (ve medyayı da suçlayan) açıklamayı okurken bu sorular doğrusu çoğumuzun aklından geçti, işte şimdi de TBMM’de önerge olmuş. Mersin Milletvekili Öztürk’ün merak ettiği soruların cevabını toplumun da öğrenme hakkı var. Öyle ya hükümet üyelerinin çıkıp “basın özgürlüğüne önem verdiklerini” tekrarlamasıyla ciddi çelişki yaratan bir durum var ortada... “Medya sektörünün büyük çoğunluğu incelemeye tabi tutulduysa”, örneğin uluslararası dev bir yolsuzluk davasında adı net şekilde geçen kuruluşlarla ilgili hiçbir pürüze rastlanmadı mı?Sadece bir gruba ait rekor cezayı hak eden ihmaller görülürken (!) diğerlerinde, örneğin ahbaplara ait medya kesiminde en ufak ihmale rastlanmadı mı?Tarihte (dünyayı kastediyorum) benzeri görülmüş bir durum mudur bu?Maliye Bakanlığı bence bu soru önergesinin cevaplarını basına da dağıtarak iyice anlaşılmasını sağlamalı. Benim gibi merak eden ve “Artık kimse siyasi eleştiri yapamayacak mı? Paranoyak olduk bu baskı altında” diyen çok vatandaş var zira!***Sarıgül’ün hazırlığı!Cuma akşamı Şişli’nin başarılı Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’le bir telefon konuşması yaptım ve ona yeni partisi Türkiye Değişim Hareketi hakkında sorular sordum. “Artık size ‘Sayın Başkan’ mı diyeceğiz, ‘Sayın Genel Başkan’ mı bilemiyoruz” soruma anında “Şimdiden ‘Sayın Başbakan’ deyin olsun, bitsin” cevabını verince onun ilk günden iktidarı hedeflediği açıkça belli oldu ki kendisi de zaten konuşmasında bu hedefi kesinleştirdi.Benim “Peki bu partinin sola verilen oyları böleceği ve yine AKP’ye yarayacağı endişesini taşımıyor musunuz” soruma hemen “Ne münasebet, oy bölmek filan hiç aklıma gelmedi, biz iktidar olacağız. Halkın beni aynen İstanbul’da olduğu gibi Anadolu’da da nasıl bağrına bastığını, desteklediğini görmelisiniz. Hedefim başbakanlık” cevabını veren Sarıgül, seçime hazırlanmak üzere kısa süre sonra Şişli Belediye Başkanlığı’ndan ayrılacağını söyledi.Bununla birlikte diğer ülkelerde seçime giren bir belediye başkanının istifa etmek zorunda kalmadığını, bunun gereksiz ve haksız olduğunu da sözlerine ekledi.Eh, bu kadar “kendinden ve alacağı oylardan emin” bir genel başkan karşısında bize de “Hayırlı olsun ve başarılar” demek kalıyor. Umalım da yıllardır belediyecilik alanında büyük bir başarıya imza atmış olan ve siyaset uğruna binbir emekle kazandığı başkanlık koltuğunu bırakacak olan Sarıgül “siyasi ihtimal hesaplarını” da belediye başkanlığındaki kadar isabetli yapsın!

Devamını Oku

Ağlatan şiir ve “Anadolu İnsanı”!

20 Eylül 2009

Başbakan Tayyip Erdoğan kendisi için hazırlanan özel bir TV programında; şair Erdem Bayazıt’a ait olan “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” şiiri okuduğu klibi izlerken gözleri dolmuş. Bunun kendisi için güzel bir sürpriz olduğunu söylerken; “Her dinlediğimde aynı duyguları yaşıyorum, Anadolu toprakları, Anadolu insanı gözlerimin önüne geliyor. Tarlalarda çapa yapan Anadolu kadınının cefakar ellerini, o yüreklerini, hayatla mücadelesini gördüğünüz zaman anlıyorsunuz ki Anadolu’nun yetiştirdiği ana bu. O anaya saygı duyulmaz da kime duyulur” demiş.Erdoğan’ın Anadolu insanına, kadınına duyduğu saygı da ayrı bir göz yaşartma nedeni. Bir başbakanın ülkesinin insanına bu sevgisini görmek vatandaş olarak güzel bir duygu, şüphesiz çok kişinin gözleri yaşarmıştır... Ama Anadolu sadece çapa yapan analar, babalar yetiştirmiyor, benzer cefaları çeken çok ana baba var bu ülkede...Örneğin acaba Başbakan “Bu gazeteleri almayın” dediği gazetelerdeki “maaşından başka geliri olmayan, çalışarak alnının teriyle kazanan” Anadolu analarını, babalarını, en ağır vergi cezaları altında ayakta kalma mücadelesi veren basındaki ana babaları, yargıda “iktidarın hoşuna gitmeyecek bir karar, bir dava sonucu çıkarsa işimizden olur, en ücra köşeye sürülürüz” korkusu yaşayan hakim ana babaları, maaşlarına minimum zam yapılırken çocuklarının üniversite haçlarına yapılan akıl almaz artışları nasıl karşılayacağını bilemeyen memur ve emekli ana babaları, işsiz olduğu için çocuklarına bayram harçlığı bile veremeyen, bir çorba kaynatamadığı için ağlayan Anadolu ana babalarını düşününce de aynı derecede duygulanıyor mu?Keşke atv’de programı hazırlayanlar bu soruları da sorsalardı Tayyip Bey’e, yine çok duygulandığı görülürdü şüphesiz!*****Başbakan’a “beklenmedik” sorular!Başbakan Erdoğan hep atv gibi “ne sorulacağını belki önceden bildiği, belki de tahmin ettiği” kanallardaki programlara katılıyor. Ki sonuç pek de ilginç olmuyor. Aslında “tahmin etmediği sorular” la karşılaşacağı bir programa katılsa hem onun için hem de halk için çok daha farklı ve ilgi çekici olurdu. Bu tarife en uygun aday “beklenmedik soruları” ile Her Açıdan bence. Aynı daveti daha önce de yapmıştım, tekrarlıyorum. Acaba; kimseye ayrıcalık tanımayan, tamamen objektif bir programa katılmak istemez mi? İstemezse bu kez de “neden istemediğini” merak ederim doğrusu... Başbakan’ı biz de bekleriz! ***** “Mustafa” filmini yeniden tartışıyoruz! Senaryosunu Can Dündar’ın yazdığı ve yine onun yönetmenliğinde çekilen Atatürk’le ilgili “Mustafa” filmi Yunanistan’da çok satan bir gazetenin promosyon olarak dağıtması nedeniyle yeniden gündeme geldi.Geldi, çünkü Atina’da yayımlanan Elefterotipiya gazetesinin filmin DVD’lerini “Atatürk’ün biyografisi” olarak dağıtması daha önce yapılan tartışmanın haklılığını ortaya koyuyor.Atatürk için “karanlıktan korkan, kadınlara ve içkiye düşkün, dine karşı” gibi algılanacak yorumların yer aldığı, özellikle “Hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayak ile tekkeleri-zaviyeleri kapatması arasında bir “intikam” bağlantısı kurulmasıyla dikkat çeken ve yoğun şekilde eleştirilen film acaba Yunanistan’dan sonra hangi ülkelerde “Atatürk’ün biyografisi” olarak gösterilecek?Can Dündar’ın sonunda “Şimdi düşünüyorum da bazı eleştirilerde haklılık payı var... Keşke bazı yorumları koymasaydım... Amacını aşan bir cümle” gibi açıklamalar yaptığı ve Turgut Özakman’a “hatalı kısımları düzeltme” sözü verdiği Mustafa’nın bu şekilde gösterimi doğru mu?..Bu konuyu bugün, Bayram’ı da sizinle kutlayacağımız Her Açıdan’da tartışacağız. Ayrıca Avrupa Birliği Komisyonu’nun Türkiye’deki yargı sistemi ile ilgili raporları da yeni yayınlandı. Yargı sistemiyle ilgili önemli eleştirilerin yer aldığı raporda: Ergenekon davası ile ilgili “gereksiz tutuklama kararı verilmesin” eleştirisi, Yargı Reformu Strateji Belgesi’yle çelişen; Adalet Bakanı’nın Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan (HSYK) çıkarılması isteği, Adalet Bakanı’nın “savcılara talimat vermemesi” için yapılan uyarı gibi çok önemli eleştiriler var.Hepsini etraflıca konuşmak gerekiyor... Nasılsa bugün görüşeceğiz!!

Devamını Oku

Deniz Baykal, Erdoğan’la neden görüşmüyor?

18 Eylül 2009

Dün CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı arayarak ona “Kendisiyle görüşmek ve Kürt açılımına destek almak için gerekirse mektup yazacağını söyleyen, ‘şurası yanlış dese düzeltiriz, görüşmeyi reddediyor’ diyen” Başbakan Erdoğan’la görüşmemekte neden ısrarlı olduğunu sordum. Zira açılım henüz “açılmadığına” göre Baykal neden görüşmeye bile razı olmuyor, bunu herkes gibi ben de merak ediyorum.Deniz Baykal “Başbakan benimle konuşmak için gösterdiği gayreti ‘açılımı millete açıklamak için’ gösterse çok daha iyi olacak. Bunun yanlış bir süreç olduğunu gördüğüm için parçası konumuna gelmek istemiyorum” diyerek söze başladı ve şu açıklamayı yaptı: “Başbakan ‘alt kimlik, üst kimlik’ tartışmasına giriyor ve burada ‘hepimiz Laz’ı, Çerkez’i, Türk’ü, Kürt’üyle eşitiz’ diyerek Türk milletini alt kimlik haline getiriyor. Oysa Türk kimliği üst kimliktir, milli kimliktir. Bulgaristan Türklerinin kimliği Bulgar devleti tarafından alt kimlik sayılır, aynı şekilde Yunanistan’da da öyledir, diğer birçok ülkede benzer bir durum mevcuttur... Doğrusu budur. Türkiye’de de bütün etnik kimliklerin hukuku eşittir ama hepsi ‘Türk milletinin parçasıdır’ bunu ayırt etmek, kavram kargaşası yaratmamak gerekir. Şimdi Başbakan ‘kısa, orta, uzun vadeli açılımlar yapacağız’ diyor. Uzun vadede yapacağı ile ‘Anayasa değişikliğini’ kastediyor. ‘Türk milleti’ tanımının Anayasa’dan çıkarılması ve ‘Türk dili’ ile ilgili düzenlemelerin değiştirilmesi.İçişleri Bakanı ‘Anayasa değişikliği yok’ diye açıklama yapmıştı, kendisi ise olacağını söylüyor. Biz hangisine inanalım ve bunun nasıl parçası olalım?” Açılımın Türkiye’yi etnik ayrışmaya zorladığını, Türk milleti içinden ayrı bir Kürt milleti çıkarma çabası olduğunu, bu sürecin en büyük sıkıntısını, tedirginliğini ise Kürt kökenli vatandaşların çektiğini söyleyen Deniz Baykal “bu şartlar altında görüşseler bile bundan olumlu bir sonuç çıkamayacağını” da sözlerine ekledi. Bu açıklamaya göre Başbakan’ın mektup yazmaktan ve devamlı “Baykal benimle görüşmüyor” diye şikayet etmekten vazgeçerek açılımı açması gerekiyor.*****Böyle cezaya böyle memleket! Münevver Karabulut’u hunharca öldürdüğünü itiraf eden Cem Garipoğlu 18 yaşından küçük olduğu için cezası hafifleyecek. Uzmanlar “müebbet hapis” cezası alsa bile 12-15 yıla ineceğini söylüyorlar. Demek ki bu ruhsal sağlığının da ciddi şekilde bozuk olduğu, kolayca ve en soğukkanlı şekilde cinayet işleyebileceği açıkça görünen genç katil 29-30 yaşlarında serbest kalacak. Ve kim bilir başka kimlere zarar vermek üzere toplum içine salıverilecek.Bir çocuğa tecavüz ettiği kendi ifadeleriyle de ortada olan yaşlı bir sapığa ise 13 yıl ceza veriliyor ama bunun 8 yıla ineceği söyleniyor. Demek ki hâlâ başka çocukların (ve ailelerinin) hayatını karartabilecek bir yaşta o da salıverilecek.Bu en ağır suçlulara ceza indirimleri nasıl yapılabiliyor, adaleti uygulamama hakkı kime ve nasıl verilebiliyor bunu topluma anlatmaları lazım. Çünkü ceza indirimi nedenleri olan “tahrik, kıskançlık” gibi nedenler daha ilk günden sapıklar ve katillerin kurtarılması için öne sürülür oldu.Örneğin; “erkekliğime laf etti”, “ters ilişki teklif etti”, “cep telefonuyla (veya bilgisayarla) sevgilisiyle mesajlaşıyordu, mesajları gördüm, kıskandım”, “Bana sevgilisiyle beraber olduğunu (ya da olacağını) söyledi” benzeri tahrik nedenleri anında söyleniyor veya birileri daha sanık yakalanmadan medyaya bunları sızdırıyor.Oysa Almanya’da genç eşini öldüren ve “Kıskançlığa kapıldım, şeytana uydum” diyen katile Alman hakim “Asıl şeytan sensin” cevabını vererek ömür boyu hapis cezası verdi.Peki hukuk değerleri, adalet kavramı “evrensel” olduğuna göre Almanya’da ve diğer Batı ülkelerinde verilebilen ağır cezalar, Türkiye’de suçlu lehine nasıl değiştirilebiliyor?Ve bu arada birkaç gün öncenin haberi: Ankara’da yılbaşı gecesi doğalgaz faciasında hayatını kaybeden 7 öğrenciden ev sahibi olan öğrencinin annesine “baca temizliğini yaptırmadığı için” ölüme sebebiyet vermekten 15 yıl hapis cezası isteniyor. Suçlunun -binaya gelip kaçağı fark etmelerine rağmen- kontrolleri yapmayan, daireleri uyarmayan Başkent Gaz A.Ş. olduğu defalarca açıklanmasına rağmen, zaten evladının kaybıyla ölmekten beter olmuş bir anne suça ortak edilerek hayat boyu maddi-manevi en ağır azaba mahkum ediliyor.Söylesinler bize, bu korkunç çelişkilerle adalete nasıl inanalım? Söylesinler, bu kafayla cinayet, tecavüz, ihmal ve tüm suçlar nasıl biter?*****Bayram Her Açıdan’ı!Herkes Ramazan Bayramı’nı gezerek tozarak geçirecek değil ya, sabah saatlerinde bayramlaşmayı tamamlayıp öğleyin bizimle olmaları ve ülke gündemini yakından izlemeleri pekâla mümkündür.Onun için ben de aynı planı izleyerek Her Açıdan’ı aksatmamaya karar verdim. Bayram programında;Kürt ve Ermeni açılımları ile ilgili en kritik gelişmelerden ABD’nin bu olaylarla ilgisine, maaşlarına minimum artış yapılan memurlar ve az gelirlilerin yeni zamları nasıl karşılayacağından “kriz ve işsizlik gerçekte hangi boyutta” sorusuna, Yunanistan’ın en çok satan gazetesinin Türkiye’de ciddi eleştiriler alan “Mustafa” filmini “Atatürk’ün biyografisi” olarak dağıtmasından “İslâm âleminde aynı büyük iftira ile karşılaşan üç ünlü kimdi” sorusunun cevabına ve son gündemin ‘yargı bağımsızlığını’ da içeren en önemli maddelerine kadar yine hepinizi ilgilendiren çok konu var.Programın konukları: HYP Genel Başkanı-İlahiyatçı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Bahçeşehir Üniv. Öğretim Üyesi-Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum, Uluslararası Politika Uzmanı, Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal ile Marmara Üniv. Ekonomi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Altuğ katılıyorlar. Hepinizi bekliyoruz!

Devamını Oku