Tribünlere oynamanın faturası vardır!

15 Ekim 2009

Türkiye’nin dış gündeminin başına şimdi de İsrail’le kriz haline getirilen kötü ilişki oturdu. Avrupa Komisyonu Ermenistan’la imzalanan “sorunlu” protokolü destekler ve Türkiye’nin Ortadoğu ve Kafkas ülkelerinde iyi ilişkiler kurduğunu bildirirken “one minute” olayıyla başlayan İsrail gerginliği tavan noktasına ulaştı. Bunları yazınca, konuşunca da Türkiye’de eleştiri yapanlar “Sarkisyan’ın kendi ülkesinde muhalifleri tarafından sıkıştırılması”na benzetilerek azarlanıyor (yine de iyi, ‘diaspora’ya da benzetebilirlerdi) ama gel gör ki medya bu olayları incelemesin de ne yapsın?Başbakan Erdoğan’ın kime sorduğu, hangi araştırmadan/anketten bu sonucu çıkardığı belli olmadığı halde; “Halkımızın vicdanını göz önüne aldık. Halkımın vicdan sesi olmalıydım. Çünkü halkım İsrail’in katılmasını istemiyordu” gibi popülist ifadelerle (her ne kadar “yetkililerimizle konuştuk” diyorsa da yine tek başına) Anadolu Kartalı Tatbikatı’ndan İsrail’i çıkarması ve devlet televizyonu durumundaki TRT’de prime time’da yayınlanan “Ayrılık” dizisi iki ülke arasındaki ilişkileri iyice bozdu.İsrail’in aşırı sağcı Dışişleri Bakanı Lieberman’ın bu olaylarla çılgına döndüğü ve Türkiye Büyükelçisi’yle görüşmek istediği ama -herhalde komşu ülkelerle “iyi ilişki”ye verdiğimiz önemden olmalı- İsrail’de bir Türkiye büyükelçisinin bulunmadığı bildiriliyor.Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki aşırı tepkisinin İsrail’le ilişkileri bozmadığı hep söylendi, oysa bu gerginlik ekonomimizi de etkilemiş ve İsrail’in yaptığı ithalat yüzde 40 oranında düşmüştü. Şimdi Nato Avrupa Müttefik Güçler Komutanı, İsrail’in tatbikattan çıkarılması üzerine ABD uçaklarını da tatbikattan çekmiş.Yani bir başbakanın sonuçlarını hesaplamadan, diplomasiyi devreden çıkararak kendi başına fevri çıkışlar yapması veya “halkın vicdanı” olduğunu iddia ederek karar vermesi ülkeye pahalıya patlıyor.İsrail’le çıkan krizin sadece bu çerçevede kalmayacağı da açıkça görülüyor.“ORDUNUN İSLAMLAŞMASI” MI?Bu arada tabii biz kendi çıkarımızı gözetmeden, Arap ülkelerine yaranmak için İsrail’in üzerine gidince onların da eli armut toplamaz.İsrail eski İstanbul Başkonsolosu Moti Amihai Kudüs’te İsrail-İngiltere arasında yapılan bir toplantıda “Türkiye’nin son dönemde bir politika değişikliği yaptığını, bunun arkasında da ordunun giderek İslamlaşması, Suriye ile ilişkilerin güçlendirilmesi ve azalan AB üyelik şansına ilişkin kaygıların bulunduğunu” söylemiş.Türkiye’de; büyüyen İslamlaşma (dinin devlet işlerinde, ülke politikasında belirleyici hale getirilmesi) eğiliminin ve Suriye ile derinleşen bağların oynadığı rol vurgulanırken İsrail-Türkiye ilişkilerinde de “ciddi bir tırmanmanın” yaşandığından söz edilmiş.Yani tahrike karşı tahrikle cevap veriliyor. İsrail eski başkonsolosunun “Türk ordusunun İslamlaşması” gibi bir değerlendirmeyi yapabilmesi mümkün değildir ama hem bunu yapıyor, hem de “Artık AB’ye üyelik onlar için de önemini yitirdi, kafalarına göre takılıyorlar” anlamında sözler sarfediyor .Türkiye’yi yönetenler dış politikanın çok önemli olduğunun, ülkeler arası ilişkilerin, sorunların sadece birlikte maç izleyerek, “siz bize, biz size” misafircilik oynayarak, “halkım istedi, sizi çıkardım” gibi tribünlere gösteri yaparak yürümeyeceğini görmek zorundalar.Yoksa “herkesle iyi geçiniyoruz” derken yakında başımıza büyük sorunlar açılacak. Acaba neden dış ilişkilerde de Dışişleri Bakanı’ndan çok Başbakan’ı duyuyoruz?***** Bu ne perhiz?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Basın hürdür, sansür edilemez. Medya eleştirilerinden ders çıkarmalıyız” demiş ki buna da ancak “bu ne perhiz, ne lahana turşusu” denebilir. Özellikle son bir yıl içinde yapılan “bağımsız medya için boykot çağrıları”, “yazarların paralarını siz veriyorsunuz nasıl susturamazsınız” talepleri, koca bir medyayı yok etmek üzere verilen rekor vergi cezaları medyada kolunu kıpırdatacak hal bırakmadı. En iyisi Bülent Arınç bu konuşmayı önce kendi partisine yapsın, asıl gerekli olan bu çünkü!Not: Bir konuşma da “yargı bağımsızlığı” için rica etsek?

Devamını Oku

AB İlerleme Raporu’nu hükümet mi yazdı?

14 Ekim 2009

Hani Brüksel’de yoğun faaliyet olduğunu, AB’den gelecek her rapor öncesinde bu raporları hazırlayanların kıskaca alındığını herkes biliyor, AB’nin Türkiye’yle ilgili görev yapan temsilcileri de anlatıyor ama bu defa gerçekten “eh bu kadarı da fazla” dedirtecek noktaya gelmiş olay...Türkiye’de olup bitenlerin iç yüzünü bilen siyaset bilimciler, hukukçular, gazeteciler, siyasetçiler de sanıyorum aynı duyguyu hissetmişlerdir ama ben kendimi tutamayıp güldüm de... Çünkü “İlerleme Raporu ve Strateji Belgesi” dedikleri şey yapılan etkileme faaliyetlerini filan da aşmış, direkt “hükümetin elinden çıkmış” veya “birlikte çalışarak hazırlanmış” gibi... Hükümet hangi konuda hangi planı gerçekleştirmeye niyetli ise o konuya mutlaka detaylı destek veriliyor.Hükümetin hoşlanmayacağı konularda ise detaya hiç girilmeden “dostlar alışverişte görsün, şunu da ekleyiverelim” politikası uygulanıyor.Artık yerseniz! Yemeyen dama çıksın. Veya daha önce söylediğim gibi derdini Marko Paşa’ya anlatsın! “Bu millet fazla anlamaz, incelemez, yuttururuz” mu diyorlar belli değil.Bunları (Today’s Zaman gibi) Avrupa’da İngilizce yayınlanan ve çok yoğun faaliyet gösteren iktidar destekçisi gazetelerden mi alıyorlar, onları sarıp sarmalayan, kanka olan bir grup gazetecinin (ki aynı grup, ülkede başka hiç gazeteci yokmuş gibi iktidar partisinin basın davetlerinde hep baş köşede yer alır) gazıyla mı yazıyorlar o da belli değil.İSTEYİNCE DETAYA İNİYORLAR- Ermenistan’la imzalanan protokol “bunun gerçekleşmesi için ciddi nedenler durumunda olan ve Erdoğan’ın da vurgulamış olduğu sorunlara hiç değinilmeden” geçiştirilmiş; “Normalleşme sürecinden memnunluk duyuyorlar”... Bu şekilde “normalleşme” olur mu, orası umurlarında değil.- Doğan Yayın Holding’e kesilen ve dünya medyasının da kendilerinin de “siyasi” olduğunu daha önce söylediği, tarihte bir medya kuruluşuna benzerinin yapıldığı görülmemiş vergi skandalına sanki “adet yerini bulsun” diye değinmişler. “Orantılı ve adil davranılmalı” imiş. Olur, hemen adil davranır ve 1 milyar TL’sini indirirler (!!)“Atatürk aleyhine işlenen suçlar”, Türkçe dışındaki dillerin kullanımıyla ilgili Anayasa maddesi bile (Kürtçe konuşulmasının ve öğretilmesinin önünde hiçbir engel yokken) onları detaylarıyla ilgilendiriyor, “demokrasi adına” diyerek değişiklik istemek üstlerine vazife oluyor ama basın özgürlüğünün siyasi baskıyla yok edilmesi veya Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) gibi siyasetten bağımsız olması gereken önemli kurumların tamamen iktidara bağımlı hale getirilmesini görmüyorlar. Peki hangi AB ülkesinde, hangi demokratik ülkede basına, medyaya böyle bir baskıya izin verilmiş onu söylesinler.GÖRMEYEN GÖZLER, DUYMAYAN KULAKLAR- Son zamanlarda “sivil anayasa” hükümetin dilinden düşmediği ve yine çoğu iktidara yakın gazeteci ve akademisyenlerden oluşmuş bir grup da “sivil ve demokratik bir Anayasa” için girişime/konferanslara başlamışken tabii ki bu konuyu unutmamışlar. (Bu grupta Prof. Dr. Sami Selçuk’tan başka Anayasa hukukunu bilen de yok gibi... Demek ki yazarların görüşü yeterli oluyor.)Burada da AB Komisyonu’na şu soruyu sormak lazım: “Bugüne kadar üçte birinden fazla maddesi değiştirilmiş olan 82 Anayasası’nda hangi maddelerin sivilleştirilmesi için baskı yapıyorsunuz? Sizin kastettiğiniz de ‘Türk milleti, Türkiye’nin resmî dili’ gibi ‘değiştirilemez’ maddelerin içeriğinin değişmesi midir? Değilse nedir; Seçim Yasası, Partiler Yasası, yargı ve medya bağımsızlığının sağlanması, Berlusconi’ye yapıldığı gibi dokunulmazlıkların kalkması değişiklikleri mi, ne?”... Mutlaka cevaplasınlar bu soruyu! Verdikleri desteği “Hükümetin Anayasa değişikliği için öneride bulunmaması”nı eleştirmeye kadar vardırmışlar ki tam komedi!- 2008’de bir grup akademisyenin hazırladığı “sivil Anayasa taslağı”nın gündeme alınmamasını da eleştiriyorlar. O taslak da toplumun hiçbir kesimine (hukukçular, sivil toplum kuruluşları dahil) danışılmadan ve tartışılmadan, yukarda belirttiğim konuların hiçbirini içermeden, sadece türban ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin çoğunu iktidarın seçmesi üzerine yoğunlaşmıştı hatırlayacaksınız. Bu da kabul edilse yeterliymiş demek ki AB için...- Medyanın tarafsızlığına ve özgürlüğüne ne kadar önem vermişlerse “yargının tarafsızlığı” da onları ancak o kadar ilgilendirmiş. Neymiş efendim “yargı; üst düzey ordu ve yargı mensuplarının etkisi altında kalıyor, onlar önemli davalarda yargının tarafsızlığını tehlikeye sokacak açıklamalar yapıyor”muş. Yani yargının tarafsızlığı da hükümet baskısından; Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun tümüyle Adalet Bakanlığı kontrolüne alınmış olmasından, hakim ve savcıların adım adım izlenip dinlenmesinden filan etkilenmiyor, varsa yoksa yüksek mahkemeler ve ordu... - Ergenekon davasında da sadece desteklenip kutlanacak gelişmeler var; hakkında suç kanıtı olmayan insanların bile aylardır tutuklu olması önemsiz!!Yani Bülent Arınç yazsaydı ancak bu kadar olabilirdi diyor insan!

Devamını Oku

Ermenistan maçı, protokol ve Berktay!

13 Ekim 2009

Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan’ın Bursa’da iki ülke arasında oynanacak maça gelme kararını “Ankara ile Erivan’ın ilişkilerinin normalleşmesi” için bir adım kabul ederek mutluluk gözyaşları dökmekteyiz.Oysa “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyeni hapse tıkan İsviçre’de iki ülke arasındaki protokol hepsi soykırımı tanıyan ülkelerin iteklemesiyle -ki ABD’nin birçok eyaletinde de kabul edilmiştir- imzalanmadan önce ve sonra aynı Sarkisyan “Bu protokolle Ermeni soykırımı iddiası ve Ermenistan’ın (işgal ettiği) Karabağ’dan çekilmesi arasında hiçbir bağlantı olmadığını, protokolün önkoşulsuz imzalandığını” tekrar tekrar, en anlamaz kafaların bile anlayacağı şekilde söyledi.Başbakan Erdoğan ise “Karabağ işgali sona ermediği takdirde imzalanan bu protokolün TBMM’den geçmeyeceğini, Azerbaycan parlamentosunda yaptığı konuşmanın geçerli olduğunu” söylüyor. Meclis Dışişleri Komisyonu başkanı Murat Mercan da tekrarlıyor... Tabii Başbakan’ın aynı vurguyu “Ermeni soykırımı iddiasının ortak komisyonda araştırılıp doğru olmadığı anlaşıldığı takdirde vazgeçilmesi” veya “1915 olaylarının karşılıklı olduğunun ilan edilmesi” için de ısrarla yapması gerekirdi, bundan sonra da gerekiyor.Durup dururken, tarih olayları farklı anlatırken, Ermeni diasporasının veya Ermenistan’ın yazdığı senaryolarla Türkiye’nin “20’nci yüzyılın Hitler’den de önce ilk soykırımcısı” ilan edilmesini Türkiye kabullenmek zorunda değil.HER YER AZERİ BAYRAĞI OLURSA?Öte yanda ise ABD’nin ve AB’nin şimdi Türk Cumhurbaşkanı ile Dışişleri Bakanı’nı tüm yağlamalarına rağmen; Sarkisyan’ın açıklamaları Erdoğan’ın sözü ile taban tabana zıt olduğuna göre sadece Karabağ konusu bile bu protokolün Meclis’ten geçmemesini sağlayacak ki o zaman da başladığımız noktaya döneceğiz.Sınır açılmayacak, ilişkiler tekrar “anormal”leşecek.Bu nedenle ortada apaçık bir tablo varken Sarkisyan geliyor diye zil takıp oynamak fazlasıyla manasız görünüyor. Yine de umarız “birlikte maç izlemek” Sarkisyan’ın inadını etkiler (burası “kara mizah” oluyor) ve fikir değiştirir. Böyle bir inatla ne nasıl normalleşecek aksi takdirde değil mi efendim?Yoksa bu romantik ve sevecen yaklaşımları hepimiz destekleriz neden olmasın? Romantizm (!) sadece bir gruba ait bir kavram mıdır?Son karar “maça Azerbaycan bayraklarının da girebileceği” şeklinde çıkmış, tüm stad Azeri bayrağıyla dolarsa Sarkisyan kalkıp gider mi orasını şimdilik bilmiyoruz tabii...NEYE SİNİRLENDİNİZ ACABA?Bir mesele daha var; Türkiye içinde ve dışında bir grup yazar ve akademisyen arkadaşıyla birlikte “Ermeni soykırımının mutlaka gerçekleşmiş olduğunu ve Türk devletinin kabullenip özür dilemesi gerektiğini” yazan ve konuşan tarihçi Halil Berktay, bir üniversitede yapılan uluslararası bir konferansta, Ermeni bir tarihçi “1915 olaylarını o günün şartlarında değerlendirmek gerektiğini” söylediği ve “soykırım” ifadesini kullanmadığı için birkaç kişiyle birlikte salonu terk etmiş.Bunları yazıp “Sizin ne probleminiz var kendi ülkenizle? Tarih iddialarınızı doğrulamıyor diye komedi sınırlarını da aşarak tarihin kendisini bile ‘devlet tarihi’ yaptınız. Ermeni diasporasından farksız şekilde ‘ortak tarih komisyonunda araştırılıp ortaya çıkarılmasına’ bile karşısınız” deyince de mahkemeye veriyor. Yani o her şeyi söylemekte serbest çünkü “düşünce ve ifade özgürlüğü” var ama kendisini onaylamayanlara aynı özgürlük yok.İşte bazılarına göre demokrasi budur. Bir kez daha mahkemeye de verse şu soruların sorulması lazım:1- Sizin gerçek tarihle ne probleminiz var?2- Ermeni tarihçinin ifade özgürlüğü yok mu? Bu nasıl bir akademik anlayıştır ki ‘soykırım’ denmediği için konuşma terk edilir?Ve son soru; Bu anlayışta biri üniversitede ne öğretebilir?Haydi bakalım mahkemeye!

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı Gül’ün “İslamcı” tarifi!

11 Ekim 2009

Geçen hafta en katı İslamcı devletlerin başında gelen Suudi Arabistan’ın kız ve erkek öğrencilerin beraber okuyacağı bir üniversite açarak ‘demokratikleşme, çağdaşlaşma açılımı’ yaptığı günlerde Mısır’dan da doğru bir adım geldi.İslamcıların baş tacı olan El Ezher Üniversitesi rektörü Şeyh Tantavi yüzünü açmasını istediği çarşaflı bir kız öğrenciden “İnancım için örtünüyorum” cevabını alınca kızarak “Ben İslâm’ı senden ve ailenden iyi biliyorum. Bu tip örtünmenin İslam’da yeri yok, sadece bir gelenek” dedi ve Mısır karıştı.Biz “nasıl onlara benzeyebiliriz” çabasındayken, çarşaf giyme neredeyse teşvik edilir ve sayısı da giderek artarken köktendinci ülkelerde aksi yönde bir değişim ortaya çıkıyor.Dinin şekilcilikle, ayırımcılıkla değil inançla ilgili olduğunu, “bazı alışkanlık ve gelenekler”in bugüne kadar yanlış şekilde “İslam’ın şartı” gibi empoze edildiğini sanki yeni görmeye başlamış gibiler. Çağdaş hukuk kuralları yerine din kurallarıyla, şeriatla yönetilen ülkelerde bu sistemi oturtmanın en kolay yolu kadını “İslam’ın kuralı olduğuna inandırarak örtmek”ten , tek tip giyimli ve tüm yaşamı baskı altına alınmış bir kadın modeli ve bu modelle oluşmuş bir halk yaratmaktan geçtiği için hep önce kadına el atılmıştır.El Ezher söyleyince...Bugün birçok ülkede ve Türkiye’de çok sayıda din uzmanı saçların tek telini bile göstermeyecek şekilde türbanla, başörtüsüyle kapatılmasının da bir gelenek olduğunu, Müslümanlığın çıktığı yıllarda Arabistan’da zaten giyim olarak saçları da içine alan bir örtünün kullanıldığını, Kur’an’da sözü geçen örtünmenin ise yakalardan inen bir örtüyle göğsü kapatmak olduğunu anlatıyorlar. Ama dini siyasi olarak kullanan ve yayanlar nedense yıllardır Türkiye’de bütün diğer (Suudi Arabistan, İran, Afganistan gibi ülkeler dışında) İslam ülkelerinin kadınlarından da sıkı şekilde örtünmeyi “Müslüman kadının görevi” olarak empoze etmeyi sürdürüyorlar. Herhalde bir gün yine El Ezher Üniversitesi’nden çıkacaktır bunun da “gelenek” olduğu ve belki ancak o zaman kabullenecekler. Daha doğrusu kabullenmek zorunda kalacak ve türbanla, çarşafla, kadınlar üzerinden din istismarı yaparak yol alınamayacağını görecekler.Hep kadınla başlıyor!Bu arada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Le Figaro gazetesine verdiği röportajda kendisine sorulan “Bazıları AKP için ‘İslamcı parti’ deyimini kullanıyor. AKP 7 yılda değişti mi” sorusuna: “Biz hiçbir zaman İslamcı bir parti kurmak istemedik. Tek bir din isteyen bir parti ne ülkeye ne de kendine faydalı olamaz” cevabını vermiş. Oysa “İslâmcı parti” sadece “tek bir din isteyen parti” anlamına gelmiyor. O “tek bir dine inanan insanlara” da baskıyla kendi dindarlık ölçüsünü dayatan; İran’da, Malezya’da, Suudi Arabistan’da olduğu gibi istediği kıyafeti giydiren, dinin tüm kurallarını uygulamaya, ibadeti eksiksiz yapmaya zorlayan, “sigarayla/içkiyle, kadının örtünüp erkeklerden her alanda ayrıştırılmasıyla” başlayan yasakları “kadınların maç seyretmesini, erkeklerin blucin giymesini yasaklamaya” kadar vardıran ve bunu devlet eliyle yapmayı amaçlayan parti demek oluyor. Almanya Merkez Bankası Başkanı’na Türkleri aşağıladığı için kızmakta haklıydık ama “kadın öğretmenlerden ders dinlemek istemiyorlar” sözünde bir gerçek payı olduğunu düşünmek gerekir. Türkiye’nin de şu anda Suudi Arabistan ve Mısır’da görülen tartışmaları yaşamamasının nedeni “laik yönetime sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke” oluşudur.AKP hükümeti ise her fırsatta ısrarla bu sistemden rahatsızlığını belli ediyor ve arka arkaya attığı adımlarla daha önce kapatma davasına neden olan gerekçeleri bir kez daha uygulamaya koyuyor.Acaba yine seçim öncesinde yüksek yargıda çıkarılacak bir karmaşanın onlara oy kazandıracağına, son derece yanlış ve yapay olarak yaratılan yeni bir dindar-laik tartışmasının eski rüzgarı yakalamalarını sağlayacağına mı inanıyorlar diye düşünüyor insan!

Devamını Oku

Kıyamet kopsa da inadım inat!

10 Ekim 2009

Bakmayın siz gazetelerde bahar havası estiğine artık baskı altında ülkenizde hep güllük gülistanlık (!) yaşayacaksınız ama eğer israrla gerçeği öğrenmek isterseniz hayati önem taşıyan iç ve dış olayların arkasının kesilmediği günler yaşıyoruz.Dün yazımı yazdığım sıralarda (ki 20.30-21.00’e kadar bekledim) Türkiye ile Ermenistan arasında İsviçre’de imzalanacak olan protokolde çıkan kriz henüz aşılmamıştı. Araya ABD, İsviçre ve Fransa’nın dışişleri bakanlarının girmesiyle daha sonra bir ara krizin aşıldığı haberi geldi ama nasıl aşıldığı açıklanmadı.Zaten Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın son dakikaya kadar yoğun diaspora etkisinde olduğu bilinirken ve kendisi Ermeni soykırım iddiasının araştırılması için kurulacak ortak komisyona katılmalarının ya da Karabağ sorununun halledilmesi konusunun bu protokolden “bağımsız” konular olduğunu tekrarlayıp dururken neyi imzalayacaklarını da doğrusu herkes gibi ben de merak ediyorum.Öte yanda teröristbaşının Suriye’den çıkarılmasının yıldönümü diye Cuma günü Diyarbakır, Hakkari, Şırnak ve birçok yerde başlatılan terörist yandaşı gösterilerinin dün de Yüksekova’da “savaş alanı” havasında sürdürüldüğü görüldü.Çok önemli bir başka gelişme bir grup akademisyenin başlattığı “Sivil ve Demokratik Bir Anayasa” girişimiyle ilgili konferanstı.İlk gün oturumuna Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un başkanlık ettiği konferansta Selçuk “82 Anayasası’nın hem öz, hem de biçim açısından meşru olmadığını” tekrarladı, daha sonra söz alan bazı konuşmacılar ise yaptıkları konuşmalarla “Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerinin değiştirilmesi”ni gündeme getirmek üzere girişimi başlattılar.Böylece bugüne kadar sadece küçük bir grup gazeteci ve akademisyen ile iktidara ait bazı siyasetçilerin dile getirdiği bu konu da tartışmaya açılmış oldu.Bunlar hayati önemdeki olayların sadece birkaçı... Daha çok var (ve çoğunu bugün öğlen Her Açıdan’da öğreneceğiz).Ama... Başbakan Erdoğan’ın 34 ülkeden temsilcilerin katıldığı uluslararası bir kongrede “dünya nüfusunun yaşlandığı”ndan başlayarak Türkiye’nin genç nüfusunu korumak için “en az 3 çocuk yapın” israrını sürdürmesi de oldukça hayati bir konu.Memlekette olaylar tamamen kontrolden çıkmış, terör, şiddet ve sorunlar tavan yapmış, gençler “açız, işsiziz” diye toplu protestolara başlamışken, memura emekliye 3-5 kuruş zam yapılır fabrikalar/işyerleri arka arkaya kapanırken, yüzlerce esnaf çeklerini ödeyemediği için hapse girerken bu israra PES’den başka ne denebilir ki?Bence Başbakan gençlerle ve ailelerle bir toplantı yapıp “Nüfus açılımı”nı önce onlarla tartışmalı. Bakalım böyle şartlarda, “üniversite bitirse bile iş bulamayacağı” söylenen yeni gençlerin ortaya çıkmasını halk onaylıyor mu?Aslında referandum için daha uygun bir konu olamaz. Hemen yapılmalı!!*****Hayvanlara işkenceKedi ve köpek satan mağazaların vitrinine bakarken insanın içi parçalanıyor. Hayvan ticareti yapanların para kazanması uğruna annelerinden daha birkaç haftalık iken ayrılan yavrular, ikisi üçü bir arada küçücük, sıcak, havasız bölmeler konmuş bu nedenle bitkin köpekler, kediler... Yani kısacası dayanılır gibi değil!Geceleri havalandırmaları da kapatılan o bunaltıcı, karanlık ve aynı zamanda tuvalet ihtiyacı giderdikleri için gayet de pis bölmelerde ızdıraplarını görmelisiniz. Bitkin ve hayatlarından bezmiş vaziyette baygın seriliyorlar. Hani elinizden gelse camı kırıp onları kurtarıvermek istiyorsunuz. Hemen tüm pet shoplarda, özellikle alışveriş merkezlerinde durum böyle.Oysa Batı ülkelerinde bu hayvanlar yeterince büyümeleri beklendikten sonra özel çiftliklerde veya geniş mağazalar, rahat alanlar içinde tutulur ve satışa çıkarılırlar.Gerçi insanların büyük bir kısmının “insanca yaşam şartları”na sahip olamadığı, sıkıntı içinde hayatını sürdürdüğü, insanlara işkencenin bitirilemediği bir ülkede “hayvanların lafı mı olur” diyenler de çıkabilir ama öyle değil işte.Ne şikayet edebilecek bir dilleri, ne de karşı koyacak güçleri var ve bu “pet shop”ların her bir kedi ve köpekten alacakları yüzbinlerce TL için (evet aynen öyle) onlara işkence benzeri günler/aylar yaşatmasına birilerinin (buna her kim izin veriyorsa) engel olması lazım. Ben hayvanları koruma derneklerinin toplu şekilde bu konuya eğilmesi ve çözüm istemesi gerektiğini düşünüyorum. Hem de acilen...Sokaklara terk edilen hayvanlar kadar çaresiz ve kötü durumdalar çünkü!

Devamını Oku

Arınç ve “söyletmem vurun” mantığı

10 Ekim 2009

Bizlere gelen okur mektupları ve yorumları onlara değer veren gazeteciler için önemlidir; toplumun tepkilerini, duygularını, sıkıntılarını öğreniriz onlardan... Bazen bizim yorumlarımızı da etkiler, onun için dün yorumcumuz Bersan Bababozkurt’un “Yaz yaz fayda yok. Ben ve binlerce yorumcu zaman zaman faydalı konulara temas ediyoruz, fakat bir yararı olmuyor” şeklindeki tepkisini haksız buldum.Hiç de öyle değil, tam aksine (Bersan Bey’i de, diğerlerini de okuyor ve) yararlanıyorum. Bakın mesela dün yazdığım dokunulmazlıklarla ilgili yazıma Bülent Aydemir’in verdiği yanıtı çok doğru buldum, diyor ki: “Milletvekillerini ‘dokunulmaz olduklarını bile bile’ seçmiyor muyuz? Yazar çizerlerden ‘kalemlerini satanlar’ı bildiğimiz halde okumuyor muyuz? Vatandaşlık bilinci kaldı mı ki?” Gerçekten de yerinde bir görüş, toplumun yaratacağı oto-kontrol sistemi çok önemlidir. Tribünlere oynayanlara, popülist söylemlerle ortaya fırlayanlara, yalan dolana, siyasetçilerin laf ebeliğiyle gerçekleri saptırmalarına, yolsuzlukları örtmelerine, devamlı başkalarını suçlayarak sorumluluğu üstlerinden atmak istemelerine, kim yaparsa yapsın korku ve şiddet pompalayan eylem ve söylemlere gösterilecek tepki yerine her şeye omuz silkmek, sineye çekmek ve unutuvermek (çok kötü bir alışkanlık oldu bu) sonunda bütün bu olayların cezasını “omuz silkenlerin çekmesine” neden olur.Nasıl ki sorumlularından hiçbir hesap sorulmayan İstanbul’daki sel felaketinin maddi manevi tek mağduru bizler olduysak! Birileri konuşup şöhretine şöhret veya oyuna oy katacak diye susulursa, yasadışı eylemlerin “dokunulmazlık” zırhıyla korunmasına tepkisiz kalınır, kalemini satanları okumak sürdürülürse, olaylar karşısında “bana ne ben keyfime bakarım” veya “cebime giren paraya bakarım” diye yan gelip yatılırsa (veya yalakalığa yatılırsa), işaretleri açık açık görülen tehlikeler görmezden gelinirse hesaplarınızın yanlışlığını yakın gelecekte başka ciddi mağduriyetlerle anlamanız mümkündür.Bir şey hatırlatıyor sanki...Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da diğer bazıları gibi sözcüklerle oynayarak gerçeklerin anlamlarını kolayca değiştirebilen hukukçu bir siyasetçi... Bu nedenle onun her cümlesinde ne kastettiğini iyi düşünmek gerekiyor.Alanya’yı ziyaretinde yaptığı konuşmada alışkanlığı gereği önce Genel Başkanı (ve Başbakan) Erdoğan’ı överek göklere çıkarmış. Onun hoşuna gideceğini, seçmen açısından da yararlı olacağını bildiği için “İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’in yanında nasıl kahramanlık yaptığını, ‘siz ancak adam öldürmeyi bilirsiniz’ dediğini” anlatmış. (Belki de Erdoğan cumhurbaşkanı olursa beni de başbakan yapar diye planlıyordur kim bilir, tüm kararlar ona bağlı çünkü...)Sonra daha da memnun etmek için muhalefet partilerine, hatta geçmiş tüm başbakanlara sakin sakin çakmış. Sakin çakmak önemli, çünkü sinirli çakanları eleştiriyor ama Başbakan’ın öfkesinin kimseden geri kalmadığını unutuyor bu arada...“Kürt açılımı” olarak başlayıp “Milli Birlik Projesi” adına dönüşen açılım konusunda CHP ile MHP’yi suçluyor ama özellikle Baykal ve CHP’yi yerin dibine batırarak yapıyor bunu.“Anadolu çocukları askere gidince aileleri ‘sağ dönecekler mi’ diye korku içinde yaşıyorlar. Tuzu kuru olanların derdi yok. Evlerine yakın yerde sevgili çocuklarının askerlik yapmasını temin ediyorlar” sözü dikkat çekici örneğin.Böyle bir suçlamayı Başbakan Yardımcısı yapıyorsa “Kim bunlar” sorusunun cevabını da hemen vermesi gerekir. Çocuğuna askerlik için özel haklar tanınmasını sağlayanlar kim? Baykal (ve CHP) için devam ediyor: “Türkiye’nin bu önemli sorunu üzerinde ‘ben de böyle düşünüyorum’ diyebilmeliler. AKP’nin yapmak istediklerini eleştirebilir, eksik gördüklerini tamamlayabilir, yeni öneriler getirebilirler. Ama ‘söyletmem, vurun’ mantığıyla sadece suçlaması yakışmıyor. Bağıra bağıra karşısındaki insanları korkutacak neredeyse... O kadar bağırıyor ki dövecek gibi. CHP Grubu’ndaki insanlara acıyorum.” Konuşmanın tamamı cümle cümle ayrı yazı konuları olabilecek nitelikte ama sadece bunlar bile insana başka birilerini hatırlatıyor.Karşısındaki tüm “bağımsız” kurumları “bağımlı” yapmaya uğraşan, eleştiren-tamamlayan-öneri getirenlere (hele de muhalefet partileri kadar önemli ve benzer işlevi olan bağımsız bir medyaya) tahammülü olmadığı için ezip geçmeye kalkan, herkese ama herkese korku salan, bu nedenle artık halkın “doğru haber alma” hakkının bile yok edildiği, “söyletmem, vurun” mantığının ta kendisi birilerini... Sakin konuşmak iyidir ama bu her zaman gerçekleri örtmeye yetmez!*** MERAK ETTİĞİNİZ HER ŞEY Her Açıdan’da bu hafta Kürt açılımı konusundaki anketlerden, son terör ve şiddet olaylarına, “Kur’an Kursları için yaş indirme” konusundan Mısır’daki ‘çarşaf’ kavgasına, işsizlikten “Ermenistan protokolü kazandıracak mı, kaybettirecek mi” sorusuna kadar yine merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını bulacaksınız.MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır, HYP Genel Başkanı-İlahiyatçı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Terör uzmanı Ercan Çitlioğlu, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Nurşen Mazıcı ile Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum’un konuk olacağı Her Açıdan’a CHP Konya Milletvekili Atilla Kart da telefonla katılacak. 11 Ekim Pazar, öğlen 12.30’da. Hepinizi bekleriz efendim.

Devamını Oku

Berlusconi’nin dokunulmazlığı gitti, ya bizimkiler?

8 Ekim 2009

Türkiye’de Meclis’e kapağı attınız mı hem daha önce işlediğiniz her türlü suç dosyası rafa kalkıyor, hem de bile bile Anayasa’da suç olarak belirtilen eylemlerde bulunsanız bile “dokunulmazlığım var, bana kimse dokunamaz” demeyi sürdürebiliyorsunuz.İtalya Başbakanı Berlusconi’nin geçen yıl seçilir seçilmez kendisi için çıkartılmasını sağladığı “yargı dokunulmazlığı”nı Anayasa Mahkemesi “eşitlik ilkelerine aykırı” bularak kaldırmış. Böylece hakkında rüşvet ve yolsuzluk davaları açılmış olan İtalya Başbakanı yakında yargıda ifade verecekmiş.Gördüğümüz gibi “Ben ifade vermem” diyemiyor. Meclis Başkanı veya Başbakan Yardımcısı çıkıp “Onu göndermeyiz, alamazlar, protesto edelim vb.” diyemiyor. Yargıya karşı gelmelerini kimse dinlemez çünkü.“Acaba Anayasa Mahkemesi Türkiye’de böyle bir karar verse ne kıyamet kopardı” diye düşünüyor insan... Türkiye’nin “yargı devleti” haline geldiği iddialarından başlayıp, üyelere ve yüksek mahkemelere hakarete kadar vardırırlardı işi... İşte onun için Türkiye hâlâ hukuk devleti olamıyor ve hukuk “gücü kapanın elinde oyuncak” haline geliyor. Şimdi aralarında Murat Belge, Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar gibi isimlerin olduğu bir grup akademisyen ve gazeteci “sivil ve demokratik bir anayasa” için ortaya çıkmışlar ki zaten yakında “yeni bir anayasa” girişimi geleceğinin işaretleri uzun süredir verilmekte... Acaba içinde dokunulmazlıkların kalkması, yargı ve medya bağımsızlığının sağlanması, yolsuzlukların önlenmesi, seçim ve partiler yasalarının demokratikleşmesi var mıdır?Yoksa bu “demokratik anayasa” sadece onların (ve iktidarın) istediği konuları mı kapsayacak, bu sorunun cevabını çok merak ediyorum doğrusu!***** GAZETECİLİK DEĞİL ZAVALLILIK! AB Komisyonu’nun 14 Ekim’de yayımlayacağı İlerleme Raporu’nda Türkiye’de “basın özgürlüğüne kesilen ceza”nın önemli konu başlıklarından biri olarak yer aldığı açıklandı. Hem yüksek cezaların “grubun yaşayabilirliğine kastettiği” vurgulandı, hem bu grubun gazetelerine yönelik boykot çağrılarına dikkat çekildi, hem de gazetecilere açılan davalar eleştirildi.AB üyesi ülkeler “Bir ülkenin Avrupa Birliği’ne üye olabilmesi için basının tamamen özgür olması gerekir, kriter tam bir basın özgürlüğüdür” açıklamaları yaptılar. Ve bunlar olurken Türk basınında akıla, insafa sığmaz bir intikam furyası aldı başını gitti. Yargının önünü kesip vergi cezası konusunda ortaya çıkacak olumlu bir gelişmeyi baştan önlemek için çırpınan ve bin türlü yalanı okuyucuya manşetten reva görenler mi istersiniz... “Onun işi bitti, şimdi sıra bunda” diye kendini Gestapo zanneden demode, garip yazar tiplemeleri mi istersiniz... Bugünkü durumun geçmişte farklı gazete grupları arasındaki olaylardan; rekabetten, çekişmeden farklı olduğunu, konunun: ülkede yargıdan sivil toplum kuruluşlarına, üniversitelerden basına kadar özgürce çözüm üretecek, eleştiri hakkını kullanacak, doğru ile yanlışı ayıracak tüm kurumların baskı altına alınması olduğunu, iki gazetenin rekabet içinde söyledikleri ile “Al Capone benzetmesi gibi dehşet verici bir benzetmeyi” bir başbakanın yapmasının arasında dağlar kadar fark olduğunu bilmiyor, anlamıyormuş gibi hâlâ ama hâlâ “Ama onlar da zamanında şöyle demişlerdi, böyle yapmışlardı...” Eh pes yani, size başka ne denebilir ki? İnsanda biraz okuyucusuna saygı, biraz zekâ ve gelecek vizyonu olur... Olmayınca (!) mabut, nişlesin Mahmut?İntikam uğruna, çoğu geçmişteki kişisel husumetlerini tatmin uğruna şimdi yola dizilmiş kendilerini paralayarak, yüzleri kızarmadan bin çeşit yalanla mahkemeleri etkilemeye bir yandan da “kimin siyasi güce daha çok biat ettiğini” ispatlamaya çalışıyorlar. Neredeyse yere yapışmış durumda...Yine basın adına ve tabii insanlık adına ne zavallı bir görüntü ama!

Devamını Oku

‘Millet’ çelişkisi!

7 Ekim 2009

Bursaspor-Diyarbakırspor maçında ortaya çıkan olaylar kabul edilir, anlaşılır gibi değildi. Bir çok kişi bunu “Kürt açılımı” sırasındaki kutuplaştırıcı, bölücü söylemlerin yarattığını düşündü. Ama sebep ne olursa olsun Türkiye’ye yakışır bir olay olmadığı ve kesinlikle kınanması gerektiği şüphesiz ki zaten de öyle oldu.Öte yanda Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sumer’in Amerika’nın Sesi Radyosu’na yaptığı konuşma da kabul edilir gibi değil. Bir taraftan münferit bir olayı sanki bu Türkiye’de yaygın görülen bir tabloymuş gibi genelleştiriyor, “Kimse bize bu zulmü yapamaz” diyor. “Türk bayrağı açtılar, sanki biz başka bir milletten, başka bir ülkeden gelmişiz gibi” diyor. Diğer taraftan “Biz Kürt milletinin takımıyız” diyor.Madem ki aynı millettensiniz ve ayrıştırılmaya bu kadar tepki gösteriyorsunuz o zaman neden kendiniz israrla “Kürt milleti” diye ayırıyorsunuz?Çetin Sumer ve onun gibi konuşanlar bu şekilde kendileri bölmeye devam ederlerse sonunda daha da kötü olayların ortaya çıkacağını görmek zorundalar.Bu söylemlerle kardeşlik projesi filan beklemek de hayal olur.***ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİ PERİŞAN!Geçen Pazar Her Açıdan’a bir Akdeniz Üniversitesi öğrencisinden gelen mektup başta ben olmak üzere tüm ekibi ağlatmıştı biliyorsunuz. Cebinde sadece 3.5 TL’si kaldığını, ev kirasını veremediği için evinden de çıkarıldığını anlatan bu öğrenci ile iki gün önce konuştum. Para yardımı almak amacında olmayan “bir iş bulabilse öğleden sonraları ve hafta sonu çalışarak hayatını kazanabileceğini” söyleyen erkek öğrenci de konuşurken benim gibi zaman zaman göz yaşlarına hakim olamadı.Ona şimdilik gereken yardım yapıldı, kalıcı çözüm de bulundu sayılır. Ama ne yazık ki, DİSK Tekstil İş Sendikası Başkanı Rıdvan Budak’ın programda söylediği gibi aynı şartlarda yaşayan binlerce öğrenci var. Televizyondaki konuşmamdan sonra benzer durumdaki çok sayıda öğrenciden ve ailelerinden yardım isteyen mektuplar geldi.Keşke benim maaşım onların hepsine yardım etmeyi mümkün kılabilseydi, okurken ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Eğer gazeteci olmak yerine başbakan olsaydım seçime yatırım olsun diye polemiklerle, hukuka takla attıracak Anayasa değişiklikleri plânlamakla zaman tüketeceğime herşeyi bir yana bırakır ve ilk günden önce işsizliğe, bu ülkenin gençlerinin ümitsizliğine çare arardım.Türkiye’de sadaka kültürüne alıştırılmak yerine ekmeğini okurken çalışarak kazanmak isteyen onbinlerce onurlu genç var. Seçim öncesi sadakaları yerine alnının teriyle kazanmak isteyen aileler var. Ama siz gençlere “Okulu bitirenlerin iş bulamamasının doğal olduğunu” ima eder ve gelecek umutlarını bile ellerinden alırsanız onları okumaktan da soğutur sokağa dökersiniz.Ki Sanayi Bakanı Nihat Ergün’e Kocaeli Üniversitesi’nde yüzlerce öğrencinin gösterdiği tepki de bunu doğruluyor. Konuştuğum Üniversite öğretim üyeleri öğrencilerde genel olarak “ümitsizlikten ve ekonomik sıkıntıdan doğan” bir büyük moral bozukluğu ve tepki olduğunu bildiriyorlar. Hangi hükümet olursa olsun buna kulak tıkamak, göz yummak büyük hatadır.Devlette her tür israf yapılır, kaynaklar har vurup harman savrulurken öte yanda memur ve emekli maaşlarına komik zamlar yapmak, üniversite harçlarına ise yüzde yüze varan zam getirmek kabul edilebilir bir durum değildir.Hükümetin sadece politika yapmaktan ve günü kurtarma peşinde koşmaktan vazgeçip acilen bu sorunlara eğilmesi gerekiyor.*** DEMOKRASİ DEMEYİN! Cumhurbaşkanı Gül, Le Figaro’ya yaptığı açıklamalarda “terör örgütünün Kürt kökenli vatandaşları temsil etmediği”ni söylerken, dünya tarihçilerine “Ermeni soykırım iddiasını” araştırmak üzere kurulacak ortak tarih komisyonuna katılmaları için çağrı yaparken ve AB ilişkileri konusunda doğru noktaları vurgulamış.Ama soru işaretleri yaratan sözler de söylemiş.Örneğin “AB yolunda Türkiye’nin demokratik anlamda çok değişeceğini” söylemesi hemen soru işaretleri getiriyor. Kendi vatandaşlarını, hakimlerini, öğretim üyelerini, gazeteci ve işadamlarını baskı altına alan, telefonlarını dinleten, hükümetin yörüngesine girmeyerek eleştiri görevini yapan basın kesimini rekor vergi cezaları ile sindirmeye, susturmaya kalkan, ortada sivil toplum kuruluşu bırakmayan bir yönetimle nasıl bir demokratikleşme bu?.. Le Figaro anında bu soruyu sorabilirdi, atlamış. Ama bundan sonra ağızlarına “demokrasi, demokratikleşme” sözcüklerini aldıklarında her an sorulabilir. Ve kimse de Al Capone benzetmelerini yutmaz, onu bilsinler!

Devamını Oku