Kürt açılımı” adıyla başlatılıp “Demokratik açılım”da karar kılınan açılım “Atatürk’ün ölüm yıldönümü” olan 10 Kasım’da Meclis’e gelecekmiş. Uzun süre ne olduğu bilinmeden üzerinde tartışmalar, çekişmeler yaşanan ve “PKK’lıların eve dönüşü” ile bir bölümü hakkında bilgi edinilen açılımın ne olduğu nihayet biraz anlaşılacaktır belki... Geçen Pazar “Her Açıdan”da SP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Vehbi Hatipoğlu “İçişleri Bakanı bize geldiğinde açılımın ne olduğunu sorduk, ‘bir projelerinin olmadığını’ söyledi” dediği için TBMM’ye neyin geleceğini daha da büyük merakla bekliyoruz. Toplum tartışırken mi hazırlandı açılım projesi belli değil. Sonuç olarak Meclis’te “adımlar atılmadan önce” tartışılması (aynen Ermenistan açılımında olması gerektiği ve olamadığı gibi) tabii ki olumlu bir gelişme. Zira ABD de işine geldiğinde “Boşverin siz muhalefeti, bildiğinizi yapın” benzeri öneriler verdiğine göre iktidarın her konuda aynı öneriye uyması da mümkün... Malûm demokrasinin tanımı da giderek değişiyor ve “tek kişinin dediği neyse demokrasi odur” noktasına geliyor.Şimdi demokratik açılım TBMM’de tartışılacak ama hangi gün? Sanki diğer günler çuvala girmiş gibi Atatürk’ün ölüm yıldönümünde... Zaten Başbakan’ın önce Cumhuriyet Bayramı’nda ABD’ye gitmeyi kararlaştırıp tepkiler üzerine vazgeçmesi, “domuz gribi ve ilaçlama” neden gösterilerek okullardaki kutlamaların apansızın, çocukların o gün öğreneceği şekilde 28 Ekim’e alınması, TBMM’ye giden şehit ailelerine bayrak yasağı konması, 29 Ekim’de Taksim Cumhuriyet Anıtı’na giderek saygı duruşunda bulunmak isteyenlerin polis tarafından engellenmeye çalışılması ve saatlerce bekletilmeleri (Marmaris Kaymakamı’nın da domuz gribi ve hava muhalefeti’ni neden göstererek her yıl yapılan Cumhuriyet yürüyüşüne izin vermediği bildiriliyor. Başka yerlerde de yapıldı mı acaba), “Dolmabahçe’deki davette pasta içinden çıkan Atatürk maketi” gibi olaylarla gerginleşmiş olan toplumda “10 Kasım’da TBMM’de açılım oturumu” yapılmasının da öfkeyle karşılanacağı apaşikâr ortadadır.CHP Genel Başkanı Deniz Baykal “Bayrakların yarıya indiği günde bir şey mi ima etmek istiyorlar” demiş. Aslına bakarsanız “özellikle PKK’lıların dönüşü, yapılan karşılamalar ve DTP’nin tutumu, söylemleri” ile haklı bir hassasiyet yaratılmış toplumun büyük bir kesiminde; bu kararın benzer duygular ve soru işaretleri yaratacağını hükümetin de bilmesi gerekir.Cumhuriyet Bayramı gibi, bu toplumun önderi, bu ülkenin kurucusu olan Atatürk’ün ölüm yıldönümü de “senede bir gün”... Sadece bir gün... Ve bugüne kadar olduğu gibi o gün Türkiye Ata’sını anmak onun yaptıklarını anımsamak istiyor.Flaş haberler, açıklamalarla bugünün öneminin azaltılması ya da arada kaynatılması haklı tepkilere neden olacaktır. “Demokratik açılım”ları haftalardır bekletildiğine göre “1 gün” daha bekleyebilir veya öne alınabilir, değil mi?Bir de bunun üstüne günlerce karşılıklı polemik yapmasınlar, kısa kessinler meseleyi. Ve en iyisi 10 Kasım’da TBMM’de hep beraber bir “Atatürk açılımı” yapsınlar da birileri dünya çapında siyasetçilerin bulunduğu uluslararası “liderlik” toplantılarında Türkiye’nin lideri olarak “Atatürk’ü atlayıp” Fatih Sultan Mehmet’i göstermemeleri gerektiğini öğrensin. Atatürk’ün adının, 10 Kasım’ın polemik konusu yapılmasını toplum istemiyor, siyasetçiler onları zorluyor!*** Millet korku içinde!Bu hafta TV programıma gelen sayısız mektupta (hepsini tek tek dikkatle okuyorum merak etmeyin) GDO olarak bilinen genetiği değiştirilmiş organizmalar konusu sıklıkla yer almaktaydı, son iki gündür endişe bildiren, “lütfen bu konuda program yapın” ricasında bulunanların sayısı hızla arttı. “Açılım, domuz gribi aşısı gibi konular gündemi meşgul ederken sessiz sedasız bu yönetmeliği hayata geçirdiler. Test aşamasında fareleri bile öldürdüğü görülen gıdaları ülkemizde yasal hale getiriyorlar. Sebebi ise ‘kıtlık’mış. Bu kadar verimli toprakları kullanmayarak bizi dışa bağımlı hale getirenler şimdi de bunu yaparsa, sözüm ona ‘sağlığımızı düşünerek’ getirdikleri grip aşılarına nasıl güvenelim” diyenler... “Bu olayda da birileri köşeyi dönecek, onun için sağlığımızla oynuyorlar” diyenler... “Çocuklarımıza her gıdayı korkarak yedirir, içirir olduk” diyenler... Haksız da değiller, hormonlu, GDO’lu derken korkmadan yiyip içemez olduk. Madem ki toplumda böyle yaygın bir endişe ortaya çıkmıştır, o zaman Sağlık Bakanı ve (tarafsız) bilim adamları TV’lere çıkıp gerçekleri toplumun önünde tartışarak anlatmak zorundadır. Bunu millete borçlular!
Halil Berktay ile (tarihçi olduğu söyleniyor) bir grup akademisyen ve yazar arkadaşı yıllardır birlikte ABD ve Avrupa’daki Ermeni diasporasıyla ortak çalışmalar (!) yaparlar, yoğun fikir alışverişinde bulunurlar. Hatta Amerikan CBS TV kanalında Ermenilerin finanse ettiği “Türkiye’nin soykırım yaptığına ikna” programında dönemin TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile merhum emekli Büyükelçi Gündüz Aktan’ın (ki her ikisinin de “Ermeni soykırım iddiasında gerçeklerin dünyaya anlatılması”nda unutulmayacak emekleri vardır) konuşturulmaması konusunda da internette haberleşmeleri, görüş paylaşımları, akıl vermeler olmuştu. Halil Berktay, diasporanın en önde gelen isimlerine öyle akıllar veriyor, Halaçoğlu ve Aktan’ı öyle içten hakaretlerle anlatıyordu ki kesinlikle tüm ABD’yi, hatta dünyayı inandırabileceğini düşünürdünüz.Bu haberleşmeler bir internet sitesinin “Ermeni diasporasının yahoo grubuna sızan bir elemanı vasıtasıyla” ortaya çıktı, günlerce yayınlandı. Daha sonra ben de konuyu köşeme taşıdım. Bu grubun üyeleri arasında “Türkiye’yi AB’ye almayın” diyerek Avrupa’ya telkinde bulunan ABD’li tarihçilerden olan Stephen Feinstein isimli tarihçiyle yaptığı yazışmalardan ve diğerlerinden söz ederek kendisine bazı önemli sorular sormam üzerine Halil Berktay; VATAN dahil olmak üzere birçok gazeteye “Ruhat Mengi yalan söylemekte ve bana iftira atarak imajıma zarar vermektedir. Onunla yargı önünde hesaplaşacağız” ilanını verdi ve bana dava açtı. İlk iş olarak, bu ilanla birlikte öne sürdüğü “Stephen Feinstein Türk dostudur, iddianın yalan olduğu buradan belli” sözünün doğru olmadığını kanıtladım (zira başkalarını yalanla suçlayanların her şeyden önce hiç yalan söylememesi gerekir): ABD’li Türkiye karşıtı tarihçiler listesinde en başta olduğunu yazdım. Daha sonra da bana açtığı tazminat davasında savunmamı sadece gerçeklere, yazdıklarıma dayanarak yaptım.“KRAL ÇIPLAK”MIŞ... BİRİ ÇIPLAK AMA!Halil Berktay yıllar süren davayı kaybetti ve temyize gitti. Bu yıl içinde Yargıtay’da bakılan davanın duruşması için Ankara’ya giderek çok sayıda hakim önünde kendim ifade verdim. “Bugün de olsa tıpatıp aynı şeyleri yazacağımı” hakimlere söyledim ve bu grubun yıllardır yurtdışında yaptığı (!) faaliyetleri anlattım... 26 Ekim’de Gültekin Hukuk Bürosu’ndan olan başarılı avukatım Dürdane Karaçöl’den “Davacı tarafın karar düzeltme talebinde bulunduğunu ve kararın Yargıtay’da tekrar incelendiğini, tüm itirazların reddedilerek dosyanın lehime sonuçlandığını” bildiren mesajı aldım. Harika değil mi, gerçeklerden şaşmadığınız zaman “şaşanların” açtığı hiçbir dava kazanılamıyor. (Siyasi davalarda durum değişebiliyor maalesef, bunun nedeni de Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu üzerindeki Adalet Bakanlığı baskısı...)Bu haberi aldıktan iki üç gün sonra (geçen hafta) Halil Berktay’ı bir haber kanalında asık yüzüyle konuşurken gördüm. Yine “Ermeni soykırım iddiası” ile ilgili soruları “Türkiye’nin soykırım yaptığını kabul etmesi, geçmişiyle yüzleşmesi” benzeri basmakalıp laflarıyla (aynı lafları ABD ve Avrupa medyasında çıkan yazılarda, konferanslarda bol bol kullanırlar) canla başla tezini (!) savunuyor: “Birileri de ’kral çıplak’demeli” diyordu. Oysa aslında çıplak olan sadece attıkları yalanlar... Bugüne kadar Türkiye tarafından “Buyrun tarihi belgeleri birlikte inceleyelim” diye davet edilen -başta Ermenistan- yabancı tarihçilerin gelmemesi, Ermenistan’ın “Ancak peşinen soykırımı kabul ederseniz geliriz” şeklindeki komik teklifleri karşısında hiç ’kral çıplak’dememişler, bu durum onlara “Madem ki çok eminler, neden kaçıyorlar” sorusunu sordurmamıştı.Ama bunda da şaşacak bir şey yok, kısa süre önce Berktay’ın “Bir konferansta Ermeni bir tarihçi 1915 olayları için ’soykırım’demedi diye kalkıp salonu terk ettiği” TV’lerde konuşulmuştu. Bunu da bilerek şaşırmak mümkün mü?TARİHÇİLER KURULUNA GİRMEMELİSabancı Üniversitesi’nde ders veren ve muhtemelen “Türk Devleti’nin ne kadar soykırımcı ve inkârcı olduğunu” öğrencilerine sık sık anlatan Halil Berktay’ın şimdi de Ermenistan’la ortak tarih komisyonu kurulursa bu komisyona girmek istediği söyleniyor.Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbantyan, Reuters Haber Ajansı’na verdiği röportajda: “Türkiye ile diplomatik ilişkilerin kurulması ve sınırların açılması için protokoller imzalanmıştır. Türkiye bu protokollere saygı göstersin ama Dağlık Karabağ sorunu Türk-Ermeni ilişkilerinden tamamen bağımsızdır” dedi. Yani Ermenistan Cumhurbaşkanı Petrosyan’ın protokol imzasından önce kafamıza çaka çaka söyleyip durduğu sözleri tekrarlarken aklınca bizi de köşeye sıkıştırdı. Başbakan ve hükümeti “Karabağ sorunu halledilmeden bu protokol TBMM’den geçmez” dediklerine göre İsviçre’de imzalanan protokol Türkiye’ye neyi sağlamış olacak? Sadece “Azerbaycan’ı kaybetme”yi mi? Aslında “tarih ortak komisyonu” da diasporadan ve Ermenistan’dan gelen tepkilerin üstüne kurulamayacaktır (onu da göreceğiz, umarım yanılırım) ama binde bir ihtimalle kurulabilirse Halil Berktay gibi değişmez şekilde önyargılı (daha doğrusu taraflı), tarih/belge filan dinlemeyip hep aynı ezberi tekrarlayan ve bunun da “ezber bozma” olduğunu iddia edenler (isimleri gayet iyi biliniyor) kesinlikle komisyona alınmamalıdır, şimdiden hatırlatmış olayım.Protokole ve Nalbantyan’ın açıklamasına gelince; “komşularla sıfır sorun” derken şimdiden sorun sayısını 3’e çıkarmış bulunuyoruz, ne dersiniz?
DP ile Anavatan Partisi çok akıllı bir iş yaparak birleştiler. Ve DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk kongrede yaptığı konuşmada çok önemli noktalara değindi. Bence en önemli vurgularından biri: “Yargıyla kavga, yargıdan sonra askerle kavga, askerden sonra öğretim üyeleriyle, basınla kavga” idi ki “sivil toplum kuruluşları” nı atladığını düşündüm. Türkiye’de korkudan sinip sesini kesen ve faaliyetlerini bile durduran kaç sivil toplum kuruluşu var bakmak lazım. Bu kadar kadın ve çocuk tecavüzü oluyor, her gün bir yenisi duyuluyor tek bir kadın kuruluşundan, derneklerden (Kadın Bakanı’ndan vazgeçtik zaten, o hiç uğraşmıyor) tepki geliyor mu? Onları da bırakın TÜSİAD başkan seçmekte neden bu kadar zorlanıyor?STK başkanlarını çocuk gibi toplum önünde azarlar, iş adamlarını, gazete patronlarını yıkıcı vergi cezalarıyla inim inim inletirseniz kim ortaya çıkıp “konuşmak zorunda” kalmak ister?İkinci önemli vurgu -ki hemen ertesi gün yazmayı düşünmüştüm- Başbakan’ın Pakistan’da yaptığı konuşmada “Meclis’iniz yasaları ittifakla çıkarıyormuş, keşke bizde de olabilse” şeklindeki sözleriydi. Cindoruk “Bir demokrasinin zıttı, karşıtı ittifaktır, ittifaka özenmek demokrat olmadığınızı gösterir” diyerek çok sesliliğin demokrasideki önemine işaret etmiş. Ama bence daha da önemlisi Afganistan ve şimdi giderek ona benzeyen Pakistan gibi ülkeler başta olmak üzere İslâm ülkeleri ve Müslüman çoğunluklu ülkeler arasında “laik-demokratik-hukuk devleti” olan ve demokrasiyi yaşatmayı, vatandaşlarına din baskısı yaşatmamayı sağlamış, bunu da “laik rejimine borçlu” olan dünyada tek ülkenin Başbakan’ın, Pakistan’ın herhangi bir özelliğine özenmek yerine kendi ülkesinin bu başarısını, ayrıcalıklı konumunu öne çıkarabilmesi, gurur duyması gereği idi.Bütün Arap dünyası ve baskı rejimleriyle yönetilen diğer İslâm ülkeleri (açıktan açığa itiraf edemeyenler de vatandaşları, gazetecileri) laik demokrasi ile Türkiye’ye gıpta ederken Pakistan’a özendiğini ve kendi ülkesindeki muhalefet partilerine tahammülsüzlüğünü dünyanın gözü önünde açıklamak asla yapılmaması gereken şeydi.Ama yapıldı maalesef... Erdoğan’ın bundan sonra hiç değilse diğer ülkelerdeki konuşmaları için Dışişleri’nden (en iyisi ’monşer’diye alayla aşağıladığı emekli büyükelçisinden) yardım alması çok yerinde olur! *** Pastadan çıkan Atatürk!Haberi medyadan duymadan önce bir arkadaşım gözlerini faltaşı gibi açarak ve “Donduk kaldık” diyerek anlattı pasta olayını...Bayramın ertesi günü birlikte yemek yerken, Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak üzere İstanbul Valisi Muammer Güler’in Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği resepsiyonda olduğunu söyledikten sonra, ortaya gelen pastanın içinden elinde şapka sallayan Atatürk maketinin çıkmasıyla şoka uğradıklarını “Sanki dansöz çıkacakmış gibiydi, herkesin ağzı açık kaldı” sözleriyle dile getirdi.Mesele de bu zaten; Vali Güler’in bir kastı olacağını düşünmem, bunu yakıştıramam ama tekrarlanmaması için de söylemek gerekiyor. Türkiye’nin kültüründe olmayan, ancak ucuz Hollywood filmlerinde şımarık zenginlerin doğum günü veya bekarlığa veda partileri gibi kutlamalarında gördüğümüz “pastadan dansöz çıkarma” garabetinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna, önderine uygulanması olacak iş değil.Özellikle de Atatürk’e ve Cumhuriyete saygısızlığın, saldırıların alıp başını gittiği, Ata’mızın manevi kişiliğinin uydurma senaryolarla zedelendiği bir dönemde kimse de toplumun gösterdiği hassasiyete, tepkilere şaşırmamalı. Tam aksine, sabırları takdire şayandır! *** DÜZELTMESevgili okurlarım, bugün öğlen 12.30’da yayınlanacak Her Açıdan’da açıklamalarını dinleyeceğiniz Askeri Yargıtay Onursal Üyesi Ali Fahir Kayacan’ın adının (telefonla yazdırdığım isim bölümünde) yanlış yazıldığını gördüm. Özürlerimle düzeltiyorum.
Başlıktaki soru bir sınavda sorulmuş olsa “Bıkıp usanmadan gerçeklerle karşısına çıkarak, her yalanı tek tek çürüterek” cevabını verirdim.Teoride böyle ama pratikte, yaşamın içinde şöyle bir noktaya geliyorsunuz; “Yalancı bu kadar çok olursa ve yalan söylemedeki utanmazlık sınır tanımazsa çok zor”... Hele yalanların “siyasi gücün elindeki çok sayıda gazete ve TV yoluyla, yazar ve akademisyenler tarafından yazılı/sözlü olarak süreklilik halinde, adeta beyin yıkama metoduyla yayıldığını, bir de üstüne bilgisiz fikirciler (!) in yanlış ifadelerinin eklendiğini” düşünecek olursanız neredeyse imkânsız.İşte o zaman size “aklın sesi” olabilecek gerçek aydınlar gerekecektir ki bunların da sayısı “sindirme, korkutma, susturma” eylemleri sonunda parmakla sayılabilecek duruma geldi.Bakın meselâ bu hafta içinde okuduğum ve dinlediğim bazı yazı ve konuşmalardan örnek vereyim, konuşanlar “aydın” sıfatıyla senelerdir yazan çizen, tanınmış insanlar. Bazıları akademisyen.TRT’de bir program... İki akademisyenden biri tepkiyle karşılanan “teröristlerin eve dönüşü” için şöyle diyor: “Türkiye bu olayla Türk-Kürt çatışmasına karşı aşılanmış oldu. Doğru bir operasyondu, ateşi giderdi. Gerilla kıyafetleriyle gelmeleri de iyi oldu”...Şimdi yaşını başını almış, yılların Prof’una ne diyeceksiniz? Ona “PKK’lı teröristle Kürt’ü nasıl özdeşleştiriyorsun, eğer bu tür kışkırtıcı eylemler yapılmasa bunca yıldır kardeşçe yaşayan Türklerle Kürtler niye çatışsın” mı demek lazım, “Ne ‘gerilla’sı, düpedüz terörist, siz de PKK dili mi kullanıyorsunuz artık” diye mi sormak lazım, bilemiyor insan... Karşısındakiler de susup öylece bakıyor.TRT tam komedi halinde zaten, bu programda 4 konuşmacı var, biri hükümete eleştirel bir cümle etse sunucunun yüzü renkten renge giriyor. (Haklı da, o gün bitiriyorlar programı bir hata yapılırsa.)BİR PARTİ Mİ?.. İŞARET Mİ?Karşısındaki diğer tanınmış Prof: “Şehit ailelerinin bir partinin işaretiyle yürüdüğünü” söyleyebiliyor. Kimse de kalkıp “Eh pes yani, bırakın şehit ailelerini bütün ülke ayağa kalktı, AKP’li milletvekillerinden bile (Mustafa Cumur gibi) tepki gösterenler oldu, Başbakan da, Cumhurbaşkanı da yapılan kışkırtmaları eleştirdiler, bu büyük tepki nedeniyle yeni gelecek terörist grupları ertelendi” demiyor.Bir başka programda “alaycı bakışlar atma ve saldırma” yöntemiyle daha hızlı yol alacağına inanan ve hep aynı taktiği deneyen gazeteci, bu tavrı nedeniyle bir başka konuşmacı tarafından paylandıktan sonra cehalet ve din üzerinden provokasyona tavan yaptırarak “İrticayla mücadele dindarlarla mücadeledir” diyor. Aldatarak insanları devlete düşman hale getirmek için “ağabeylerinin” yalanını tekrarlıyor: “Devlet İslâmi yaşam tarzına sahip insanları 2’inci sınıf vatandaş sayıyor.” Öğren de gel, “yobazlık, gericilik, köktendinci taassubu” anlamındaki “irtica ile dindarlık” arasındaki farkı beynine yerleştir de gel derler adama... Bu ülkede ne İslâm, ne başka bir din kimse ikinci sınıf sayılmıyor, uydurma, derler.Yine hafta içinde deneyimli bir akademisyen ve köşe yazarı “eve dönüş” için: “Silah bırakan onlardı, bizim merhametimize ve insafımıza kendilerini teslim ediyorlardı, çoğu kimse bunu anlamadı” yazmıştı. Terörün biteceğine ilişkin umudu çok güzeldi tabii de tepkilere kızarken ve “silah gücüyle bu iş hallolur mu” derken; gelen teröristlerin “teslim olmadıklarını, sadece ‘önderlerinin’ çağrısına uyduklarını” anlatan açıklamaları, Öcalan’ın “Ben onları örgütün bana bağlılığını sınamak için getirttim, Avrupa’dan sonra başka grup gelmeyecek” sözlerini tümüyle unutmuştu.HER AÇIDANİşte hayatlarımız böyle yalanlar, yanlışlarla geçip gidiyor maalesef... Bu hafta bir de üstüne “İrticayla Mücadele Plânı belgesi” denen belgenin “ıslak imzalısı”, o da yetmedi belgeyi gönderen subaydan bir ihbar mektubu ortaya çıktı. Çıkmayan bir “ihbarcının kendisi” kaldı ki zaten herkes de onu arıyor.Pazar günü Her Açıdan’da bu konuların hepsini, son kamuoyu araştırmalarını, ekonomi, yolsuzluk konularını da konuşacak ve “irticayla mücadele bazılarının iddia ettiği gibi dindarlarla mücadele midir” benzeri önemli yanıltmacaları açıklayacağız.Programın konukları: Askerî Yargıtay Onursal Üyesi (eski Gnl. Sekreteri) Avukat Ali Fakir Kayacan, CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, SP Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Milletvekili Ömer Vehbi Hatipoğlu, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Doğu Ergil ve Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum olacak.1 Kasım Pazar, öğlen 12.30. Bilmediklerinizi bilmek, anlayamadıklarınızı anlamak için başta GENÇLER olmak üzere hepinizi bekleriz! Özellikle gençlerin olayları anlaması büyük önem taşıyor!
Bayılıyorum şu “kendi demokratlığının muhteşemliğini (!) başkalarının demokratlığına verip veriştirerek” anlatmaya çalışanlara...Bunu; daha bir haberin, iddianın gerçeklik ölçüsünü anlamadan, -varsa eğer- ilgili kurum ve yargı araştırmasını yapıp kararını vermeden üstüne atlayıp “kararı kendisi veren, son noktayı ilk dakikada koyan”, böylece hatanın dik alasına düşüp sonra özür mözür dileyen (çoğu da pişkinliğe vurup susan) bazı gazete ve gazeteciler de yapıyor, bazen okuyucu da... Din konusunda da durum farklı değil...Örneğin siz dinden değil, dinin siyasi istismarından, “İslâm”dan değil “İslâmcılıktan” mı söz ediyorsunuz, onun umurunda değil, ya anlamıyor ya anlamak işine gelmiyor, başlıyor “Sizin dindarlarla sorununuz mu var, dine karşı mısınız?” Kardeşim, önce lâfı anla dur bir düşün... Sonra da benim dindarlığımı tartışma, sana mı düştü tasası? Kimin daha dindar olduğunun kararını sen kim oluyorsun da vereceksin?Örneğin siz daha (Başbakan başta, herkesin ortaya çıkmasını istediği) ihbarcısının bilinmediği, “ıslak” imzasının ıslak mı kuru mu, kopya mı olduğunun kesin şekilde anlaşılmadığı bir “belge” ve imzasız bir mektupla koca kurumların, partilerin suçlanmasının/yıpratılmasının, yargıda olan bir olayın (veya birkaç olayın) yargısız infazının bu kurum ve partilere en ağır hakaretlerle yapılmasının yanlış olduğunu mu söylüyorsunuz... Veya “Hep siyasi olayların, yolsuzlukların içinden çıkılmaz hale geldiği sıralarda yeni soruşturma, iddianame veya belgelerin ortaya çıktığına” en doğal, en insani tepkinizi mi gösteriyorsunuz, başlıyorlar; “Söyler misiniz ne zaman ‘doğru zaman’dır”... “İçerik mi önemli, şekil mi”... “İşte bunlar var ya bunlar; demokrat değiller, darbe girişimleri ortaya çıksın istemiyorlar”...Yani; ya tam onların istediklerini söyleyeceksin veya yandın! Kardeşim, bana bunları anlatma, zira bırak demokratlığı, ‘ordunun sevmediği yazarlar’ listesinde olma halimi, siyasi hayatında 3 kez darbe mağduru olmuş, Yassıada’da yatmış, 12 Eylül’den sonraki 11 yıllık yaşamını bu haksızlıklara, hukuksuzluklara üzülerek geçirmiş bir siyasetçi çocuğuyum ben. Anlatma!Doğru zaman sürekli olarak “kuyrukların sıkıştığı” zaman mıdır? Şekil doğru değilse, her iddiaya ilk anda inanıp sonra özür mü dilemek doğrudur? Demokrat olmak mutlaka (haydi kibar olayım) kalabalığa anında katılmak mı demektir, bazı sorular sorar gazeteciliğin en doğal gereği olan “5N, 1K”ya bağlı kalırsan seni demokratlıktan atarlar mı?Nedir bu baskı yahu? Psikolojik savaşın, baskının bundan alâsı var mı?İşte ısrarla tekrarlıyorum; şekil de önemlidir, içerik de... İçeriğe bakmadan önce şekle elbette bakarsın, meselâ imzasız bir mektubu okumadan çöpe atabilirsin, değil mi? Kimse de sana “Ama önemli olabilir, okusaydın, inansaydın” diyemez.İmza defalarca incelenir, ihbarcı kendini gizlemez, “gizli tanık” numarası çekilmez, belge ve mektup yargıda ispatlanır, o zaman zaten demokrasinin gereği neyse yapılır. Kurumlar tartışır, açıklar, hukuk kararı verir, sizin tamtam çalmanıza, nefret kusmanıza, hakaretlerinize, ülkenin gidişine yön verme çabanıza da gerek kalmaz.Bu memlekette en büyük sorunların başında (yargıyla birlikte) medyanın siyasallaşması geliyor aslında... Gazeteci aslî görevini ayaklar altına alıp kendini siyasetçi zannedince, siyasetçi de medyayı malı haline getirmeye çalışıp bunu da başarınca işte buraya varılıyor, olay budur.*** Domuz gribi ve GDO!Türkiye’de sağlıklı ilgili çok önemli iki sorun yaşanmakta... Ama ülkeyi yönetenler siyasete ve siyasi ikbale öyle kilitlenmiş durumdalar ki -haydi ekonomik sıkıntının, işsizliğin gözardı edilmesinden vazgeçtik- sağlık konusundaki tehlikeleri de görmez durumdalar. Son olarak, ikiz bebeklere hamile olan bir kadın erken doğum sancıları başladığı için kaldırıldığı hastanede bir hafta kadar tutulduktan sonra dün bebekleriyle birlikte hayatını kaybetti ve nedenin domuz gribi olduğu açıklandı. Ailesi çok haklı ve büyük bir üzüntüyle dövünüp ağlarken hastalarının bu mikrobu “ancak hastaneden kapmış olabileceğini” söylüyordu. Eğer çevrelerinde başka bir vaka görülmemişse ve bundan sonra da görülmezse doğru söylediklerine şüphe kalmayacak. Peki o hastanede ve diğerlerinde “domuz gribi” için çok ciddi önlemler alındı mı? Alındıysa bu kadına nasıl bulaştı? Kadın ve 2 bebeği, yani 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan bu olayı kim araştıracak? Sorumlular cezalandırılacak mı? Salgın ihtimali olan yerlerde ve hastanelerde neden herkes zorunlu tutularak ve kampanya halinde aşılanmıyor?İkinci büyük sorun, yine açılım, belge derken gürültüye giden genetiği değiştirilmiş tohumların (GDO) ithalini, üretimini, hazır mallar içinde kullanımını serbest bırakan yönetmelik. Gelişmiş ülkelerde yasaklanan bu ürünler Türkiye’de serbest bırakıldığına göre vatandaşın genetiğinin değişmesine (!) de kanunen izin verilmiş oluyor. Birileri kolayca daha parlak, daha şekilli ve aldatıcı gıdalar üretip zenginleşecek diye böyle bir sorumsuzluk görülmüş müdür? Bu iki konuda Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasını bekliyoruz.
Gelen sayısız mektup halkın halâ “Açılım ve teröristlerin gelmesine” takılmış olduğunu açıkça gösteriyor ama medya gündemi bu kez de “ıslak belge”ye kilitlendi. Onun için bugünlük de belge yazalım. Bundan daha doğal bir şey olamaz ki her ülkede muhalefet partileri, hele de aynı zamanda iktidarların bir numaralı siyasi rakibi durumundaki muhalefet partileri (adı üstünde) iktidara -adımlarını denetleyip eleştirerek- muhalefet yaparlar.Bir anlamda medyanın (eğer yolundan sapmamış, görev tanımını ’iktidar sözcülüğü ve destekçiliği’ olarak değiştirmemişse) görevi de aşağı yukarı aynıdır.Bugüne kadar iktidar ve muhalefet partileri arasında ciddi çekişmeler, tartışmalar sık sık yaşandı ise de (27 Mayıs dönemi dışında) Türkiye ‘parti ilişkileri açısından’ diğer ülkelerden fazla farklı değildi. Son yıllarda özellikle son bir iki yıl içinde ise kökünden susturulmak istenen (ve büyük ölçüde başarılan) medya, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, büyük sanayi sahibi işadamları ve tabii yargının yanında ana muhalefet partisi CHP de bu susturmadan nasibini aldı.Tamamen halkın doğal tepkisini gösterdiği Cumhuriyet Mitingleri bile utanmadan sıkılmadan orduya mal edilirken (Büyükanıt’ın e-muhtıra katkısını unutmamak lazım) CHP de “sanki onlar organize etmişler gibi” gösterilerek işin içine katıldı.İktidara taraf gazeteler yıllardır her fırsatta bu partiye (bazen MHP’yi de katarak) orduyla işbirliği içinde imajı kazandırmak için gayret ettiler.Bugün, “belgenin aslı”nı ele geçirdiğini söyleyen subayın belge dışında özel olarak kendi sözleriyle “CHP yönetiminden bazı politikacıların desteğiyle kamuoyunu yönlendirme maksatlı belgeler hazırlandı” demesi, aslında aylardır yazılan/söylenenlere bakılırsa hiç de şaşırtıcı değil. Tabii herhalde böyle ciddi bir ithamı ortaya attığına göre bu subayın elinde fotoğraf, ses kaydı gibi kanıtlar da olmalı. Onları, kendisiyle birlikte en kısa zamanda ortaya çıkaracaktır, çıkarmak zorundadır şüphesiz...GÖRÜNMEZ ADAMBununla birlikte bu kadar fırtına koparken “ihbarcı subay”ın halâ görünmez adam rolünde kalması, bu olayların; ihbarların, mektupların hep “kimliği gizlenen kişiler” tarafından yapılması, buna rağmen daha ilk anda “söyleyen belli, deliller ispatlanmış” muamelesi görmesi, hakkında kesin suç delilleri olan kişilerin korunduğu, suç dosyalarının zamana yayılıp gizlendiği bir ülkede elbette kuşku ile karşılanır.Bu nedenle Deniz Baykal başta olmak üzere “imzasız bir ihbar mektubu” nu gereğinden fazla ciddiye almaları ve hemen savunmaya geçmeleri de garip görünüyor. Deniz Baykal’ın da “bu ithamlar temelsiz, peşin fikirli vs.” diyeceğine “önce ihbarcıyı çıkarın, sonra mektubunu konuşun” demesi, bu kadar ciddi suçlamaların gizli tanıklar ve imzasız mektuplarla yapılmasının kabul edilemeyeceğini anlatması ve “suçlamanın bir albaydan ‘Genelkurbay Başkanı ve CHP Genel Başkanı’na çevrilmesi”nin arkasında neler olabileceğini millete daha net açıklaması gerekiyor.Zira bu “belge” ve mektupta sadece onlar değil, iktidara siyasi eleştiri yapan gazeteciler, sivil toplum örgütleri ve herkes de suçlanıyor, baştan “ordunun isteği ile yazıyor, konuşuyor” veya “bundan sonra öyle yazacak, konuşacak” durumuna sokuluyor ki zaten ortada eleştirebilen ne medya kaldı, ne sivil toplum kuruluşu. “Olmayan, olamayan” şeyler üzerine belge, mektup yazmak zaten baştan pek safça değil mi?Cumhuriyet Bayramı ülkemize kutlu olsun, cumhuriyetimiz sonsuza kadar yaşasın! *** Utanç bu değilse ne?Şehit ailelerinin TBMM’ye ellerindeki bayraklarla girmelerine izin verilmediğini, bazılarının kadın-erkek ağlayarak ellerindeki bayrak için “Cebimize saklayarak içeri alabildik. Biz şehit evlatlarımızı bu bayrağa sararak gönderdik, şimdi Meclis’e giremezmişiz. Bu ne utançtır” dediğini TV’lerden tüylerimiz diken diken olarak, gözlerimiz yaşararak izledik. Doğrusu her “imkansız”ın halkın büyük tepkilerine rağmen gerçekleştirildiği, kanunların hatta Anayasa’nın anında “İsteğe uygun şekle getirildiği” günlerde evladını bu ülke için şehit vermiş ailelerin elindeki bayrağı almak, yasak koymak gerçekten utanç verici! Daha başka nasıl tanımlanabilir bilmiyorum. Acaba milletin sabrı mı sınanıyor diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Yazıklar olsun!
Kendimizi sonbahar rüzgarında, daha da doğrusu fırtınalarda savrulan yapraklara benzetiyorum... Aradaki tek fark bizim doğal bir rüzgar yerine insan yapısı fırtınaların önüne katılıp sürükleniyor olmamız... Her gün bir yenisi, biriyle sürüklenirken anında başlayan/başlatılan yeni bir fırtına...“Demokratik açılım”da terör örgütüyle pazarlık noktasında toplumun feveranıyla karşılaşılmış ve yeni teröristlerin ithaline ara verildiği açıklanmışken bu kez “İrticayla Mücadele Planı” belgesi denilen belgenin “ıslak imzalı aslı”nın ortaya çıktığı iddiası gündemde bomba gibi patladı.“Darbe, çete, Ergenekon” sözcükleri geçen her yeni olayda, iddiada, iddianamede olduğu gibi “belgenin ıslak imzalı”sı haberini de; suçlanan TSK’dan bile önce bugüne kadar da “haberlerin ne hikmetse anında servis edildiği” birkaç belli gazete duydu ve yazdı. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde hükümetlerle ilgili “suç sayılacak faaliyetler yapan, belgeler yazan kişi ve grupların olması” hangi dönemde rastlanırsa rastlansın önemli ve anlaşılması, çözülmesi gereken bir durumdur. Ama elbette bu konularda yüzde yüz emin şekilde yazıp çizebilmek, hele de Silahlı Kuvvetler’i tümüyle suçlayıp hükümete Bülent Arınç’ın ağzından “Cuntayı açığa al” benzeri manşetler atabilmek için önce olayın yargı tarafından kesinleştirilmesi, tüm iddiaların kanıtlandığının yargı tarafından açıklanması gerekir.Oysa aynen bu gazetelerde; Diyarbakır Lice’de hayatını kaybeden 12 yaşındaki kız çocuğun: “havan mermisiyle öldüğünün, bu merminin de asker tarafından atıldığının” daha haber duyulur duyulmaz manşetten verilmesi ve daha sonra öldüren merminin “havan olmadığı”nın, “kesinlikle asker tarafından da atılmadığının” anlaşılması gibi bu olayda da bazı gazeteler daha ilk anda yargıya, hükümete yön verme (veya yönüne destek verme) işlevlerini göz yaşartıcı bir gayretle yürütmeyi sürdürdüler.Yazdıklarına, söylediklerine bakınca da aslında “onlara göre” amacın “orduda gizli faaliyette bulunan bir grup varsa anlaşılması ve cezalandırılması” değil, ordunun komuta kademesinin değiştirilmesi olduğu anlaşılıyor.Yargıya gerek yok mu?Oysa bu gazete ve gazetecilerin de, bazı hükümet üyelerinin de (Arınç ile Suat Kılıç’ın “Belge gerçek, muhataplar hesap vermeli” demesi gibi) başka durumlarda dillerinden düşürmedikleri “yargıya saygı”yı hatırlamaları ve savaş çığlıkları atan Kızılderili tutumundan vazgeçmeleri gerekiyor.Dün, eski İçişleri Bakanı (ve Meclis Başkanı) İsmet Sezgin “Siz şu anda İçişleri Bakanı olsanız, nasıl değerlendirirdiniz” soruma şu cevabı verdi: “Biz de darbe mağduruyuz ama darbelerden sonra bile demokratik mücadelemizi yaparak yürüdük. Kendimiz yaşamış olmamıza rağmen sonsuza kadar orduya her fırsatta darbe suçlaması yapılmaması gerektiğini de biliyoruz. Ben olsam önce olayı bu konularda en uzman isimlere inceletir, ihbarcı subayın hemen ortaya çıkıp açık olarak savcıyla görüşmesini ister, imzanın gerçekliğinin “ikinci bir kurul”da da saptanmasını sağlar ve eğer gerçek ise bir araştırma daha yapılması gerektiğine inanırdım; acaba Karargah’ta kimlere kadar gidiyor, işgüzar bazı subaylar mı var, yoksa başka boyutları da mı var? Ama her şeyden önce yargı karar vermeden, olay anlaşılmadan gelişmelerin bazı basın organlarına servis edilmesine izin vermez, gerekli cezaların verilmesini sağlardım.” Daha sonra konuştuğum sivil/askerî çok sayıda hukukçunun söylediklerinde ortak noktalar vardı.Açık tanıklık yapmalı1- Bu belge savcılığa 12 gün önce gelmiş ama ihbarcı bunu 4,5 ay önce ele geçirdiğini söylüyor. İşin özü önemli olmakla birlikte bu çok dikkat çekici bir noktadır. O anda olayı açığa çıkarmak varken belge uzun süre neden bekletildi?2- İhbar mektubunun sahibinin kimliğini gizlemeden açık tanıklık yapması sağlanmalıdır. İmzasız mektuplar, gizli tanıklar inandırıcılığı yok ediyor.3- Böyle bir ihbarda suçlama yapılabilmesi için bütün yan delillerin diğer bulgularla örtüşmesi gerekir. 4- Adli Tıp’ın her kararının doğru olduğu söylenemez... (Aslına bakarsanız zaten her halükarda; 14 yaşında tecavüze uğrayan çocuğun ruh sağlığının yerinde olduğu kararını verebilen, psikologların istifa edip kaçtığı bir Adli Tıp’ın kararları kesinlikle iyi incelenmelidir, R.M.) Demek ki; kurumlar arasında ve bu kez önemli kurumların kendi içinde de ayrışmalar yaratacak böylesine önemli bir davada öncelikle, elindeki belgeye inanan ve zaten TSK’yı ihbar etmekte olan subayın ortaya çıkıp açık seçik konuşması, kimliğinin gizlenmemesi gerekiyor. Bu arada hukukçular TSK’nın “laik rejime zarar verebilecek ya da bölücü, irticai faaliyetler” gibi faaliyetlerin araştırmasını yapmak, raporlarını yazmak ve ilgili mercilere bildirmek zorunda olduğunu, İç Hizmet Kanunu 35. Madde’ye göre bu yetkinin TSK’ya verildiğini de söylüyorlar.Ama tabii yetki dışına çıkılmışsa veya kendi kafasına göre faaliyette bulunan gruplar varsa, bu ispatlanıp gereği yapılmalı.Bu “gereği”ni de bir grup gazete değil devlet kendi içinde halletmeli. Mübarekler gazeteci değil, her biri ayrı dedektif... Telaştan olmayacak skandallara imza atınca da özür diliyorlar, bitiyor (!) Ne komedi ama...
Tarcan Ülük isimli bir avukat, kısa adı “ER Parti” olan Ergenekon Partisi’ni kurmak için harekete geçtiklerini açıklamış.Düzenlediği basın toplantısında “Ergenekon ‘Ne Mutlu Türk’üm’ diyen herkesin övünç duyduğu değerler manzumesinin simge adıdır” dedikten sonra “bu partinin manevi liderinin Mustafa Kemal Atatürk olarak kabul edildiğini” söylemiş.Nasıl yani, Atatürk’e sordular da(!) kabul mü etti lider olmayı?Ergenekon ismini “terörle, darbeyle, çeteyle” özdeşleştirilen bir operasyona kim verdi, ya da bir darbe hayali ve girişimi olanlar gerçekten varsa bu girişimi kim böyle adlandırdı bilmiyoruz (ısrarla ETÖ diyenler ise belli).Ama ne olursa olsun “yasa dışı bir hareket” olduğu iddia edilen bu hareket ve operasyon için kullanılan isimle kurulacak bir partinin “manevi liderinin Atatürk olduğunu” söylemek de ciddi bir yanlıştır ve yapılmaması gerekir.Aynen “Mustafa” filmi gibi, onu olduğundan farklı gösteren, bambaşka bir karakter havası veren bir filme hayatta olmadığı için itiraz edememesi ve bundan yararlanılmasına benzer şekilde bu olayda da Atatürk adı istismar edilmektedir. Böyle bir hakka kimsenin sahip olamaması gerekir. Bunu neden ve nasıl yaptıklarını anlamak mümkün değil!*****Nefes! Güneydoğu’da bir sınır karakolunda askerliğini yapanların yaşantısını anlatan ve şu anda gösterimde olan “Nefes-Vatan Sağolsun” isimli sinema filmini izledim geçen Cuma akşamı... Pazar günü yayınlanacak olan TV programım Her Açıdan’da kısa bir bölümünü vermek istediğim, aynı zamanda merak ettiğim için özellikle Nefes’i seçmiştim ama biraz hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim.Evet oradaki askerlerin duyguları ve yaşadıkları, karakolun dekoru ve çevresi gerçeğe yakın şekilde yansıtılmış ama darmadağınık bir kurgu ve bir öykünün olmayışı filmin etkileyiciliğini büyük ölçüde azaltmış.Sadece dün Her Açıdan’a çıkan Komando Tim Komutanı Abdullah Ağar’ın kitapları, Fikret Bila’nın ‘Komutanlar Cephesi’ kitabı veya o komutanlardan (Osman Özbek gibi) bazılarının yazdığı kitaplar incelense bundan daha iyi bir senaryo ve kurgu olabilir, film tekrarlardan, fazla ağır ve sıkıcı havasından kurtulabilirdi.Emrindeki askerlere neredeyse teröristlere yaptığı muameleyi yapan, onları hayatından bezdiren nefretlik komutan örneği de herhalde çocuklarını askere gönderen analar/babalar tarafından oldukça rahatsız edici bulunacaktır. Öykü olmayınca “neredeyse belgesel” havasına giren filmde karakterin bu kadar bozuk olması gerekli miydi tartışılır.Bununla birlikte, “terörle mücadelenin nasıl insanüstü bir gayretle” yapıldığını detaylarıyla görmemiz, memlekette bu kadar israf varken o karakolların neden kusursuz hale getirilmediğini sorgulamamız, karakollara yapılan terör saldırılarındaki caniliği anlayabilmemiz açısından bakılınca izlenmesi gerekli bir film diye düşünüyorum.Umarım çok daha iyileri de yapılır.*****Müthiş tesadüfler!Artık Türkiye’de ‘herşey olabildiği’ için yakın geçmişte ordunun içinde, dışında darbe heveslisi kişi ya da grup olmuş mudur, hala olanlar var mıdır bilemeyiz, varsa ortaya çıkmasını elbette demokrasiye inanan herkes ister. Ama zamanla iyice yılan hikayesine dönen Ergenekon davasında ‘yeni ve sarsıcı gelişmeler’in nedense hep siyasi olaylar çıkmaza girdiğinde, bir olay etrafında toplumun tepkisi yükseldiğinde, Deniz Feneri ortaya çıktığında ya da siyasetçilerin/ailelerinin serveti tartışıldığında olup bitmesi ve sonra tekrar sessizliğe gömülmesi artık iyice dikkat çekici olmaya başladı.Bu ne tesadüf ki ‘belgenin aslı, Adli Tıp’ın imza kararı’ yine tam açılımda çıkmaza girildiği, toplum tepkisi yükseldiği sırada, tam o gün haber oldu. Belge o gün mü bulundu, Adli Tıp imzayı o gün mü anladı, yoksa zamanlamamı ayarlandı? Bu şüphelerin, soru işaretlerinin tartışılması gerekiyor.