ABD’nin dünya çapında en çok okunan dergilerinden Newsweek’inden, İngiltere’nin aynı durumdaki Financial Times’ına, Alman gazetelerine kadar dış basın; Türkiye’de binlerce kişinin ve kurumların telefonlarının hukuksuz şekilde dinlenmesinin Türk toplumunda yarattığı paranoya ve travmadan söz ediyor. Türkiye için “Telekulak Cumhuriyeti” diye manşetler atıyor ama “gözü var görmez, kulağı var duymaz” diye başkalarını suçlayanların kendileri görmüyor, duymuyor (!)Anayasa’nın vatandaşlara verdiği “haberleşme özgürlüğü”, “mahremiyet hakkı” tümüyle ortadan kaldırılıyor, insanlar evlerinde aileleriyle konuşmaya bile korkar hale geliyor, ülkenin binlerce hakimi, gazetecisi, iş adamı, sivil toplumcusu sadece telefon dinlemeden değil, özel olarak getirtilmiş dinleme araçlarından dinlenme korkusu yaşıyor, hakimlerin savcıların girdiği internet sitelerinin bile kontrolü yapılıyor, bunlar önemli değil (!)İş İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın, Yargıtay’ın bile “Ergenekon davası kapsamında” dinlenmesine kadar varıyor, cevap: “Başbakan bile dinleniyor, ne yapalım”! “Ergenekon davası” diye ülkenin altı üstüne getiriliyor, millet tüm diğer korkuların yanında “her an darbe olabilir” korkusuyla yaşatılıyor, kurusundan “ıslak imzalı”sına her gün ayrı bir belge, ayrı bir ihbarcı subay ortaya çıkıyor; onlarca insan “şüpheli” denerek cezaevlerinde ömür tüketiyor ve sonunda “ıslak imzanın sahibidir, Adli Tıp bu kararı verdi” diye tutuklanan kişi “delil yetersizliğinden” serbest bırakılıyor.Millet tam “O zaman Adli Tıp kararı doğru değil, tartışılmalıdır” diyecekken bu kez Başbakan’ın “Bırakın bu konunun peşini, kurumları yıpratmayın, olay yargıda” dediği duyuluyor.İyi ama sizler değil miydiniz bu “iddia halindeki” belgeleri anında gerçek kabul ederek aylardır, haftalardır kurumları el birliğiyle yıpratan; “Albay’ı teslim et” çağrıları yapan, “Halkımız bizi seçti ama indirmek istiyorlar, biz ise dimdik duruyoruz” diyen? Şimdi kime sesleniyorsunuz? Ne oldu millete “darbe korkusu” salan açıklamalar, mağdur rolleri?KORKAKLAR VE ZAFER ANITIBaşbakan Erdoğan yine bir toplantıda konuşmuş: “Eflâtun ne güzel söylemiş, korkaklar hiçbir zaman zafer anıtı dikememişlerdir. Biz 7 yıldır üretilen korkulara boyun eğmedik” demiş. Güzel tabii, 70 milyonda korkmayan bir kendileri kaldı, söylemeleri güzel... Yaptıklarıyla zafer anıtını hak ediyorlar doğrusu...Sonra da dinleme olayları için: “Meseleyi hükümetle bağlantılı gösterenler art niyetli, kamuoyunu etkilemeye, zihinleri bulandırmaya çalışıyorlar. Dinleme meselesinin hükümetle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Her şey hukuki süreç içinde gelişiyor. Art niyetli olsam bana ait olan dinlemeleri ortadan kaldırırım. Biz insanların hakkında mahkeme kararı olmaksızın dinlenilmesini insanlara saygısızlık olarak görürüz” demiş.BAKAN: “PİLLERİ ÇIKARIN” Neresinden tutsanız elinizde kalacak sözler... Dinlemeleri yapan TİB’i “Başbakan’ın kurdurduğu, tüm elemanları kendisinin seçtiği, hatta dinlemeleri kendisinin yaptırdığı” AKP hükümetinin eski Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener tarafından açıklandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in kendi kararlarıyla dinlendiğini Adalet Bakanlığı açıkladı.Röportaj yaptıkları bir Türk bakanın muhabirlerini, “Cep telefonlarınızın pillerini çıkarın, yoksa bizi dinlerler” diye uyardığını Newsweek yazdı.Bu durumda nasıl oluyor da meselenin “hükümetle bağlantısız” olduğuna inanılması istenebiliyor? TİB’de görevi icabı inceleme yapan hakim neden Adalet Bakanlığı emriyle incelemeye alınıyor?Başbakan’ı “kimin dinlediği” nasıl oluyor da bulunamıyor?.. (Tüm kurumlar elinde olan bir hükümetin bunu bulması ve yasa dışı tüm dinlemeleri ortadan kaldırması çok mu zordur?)Anayasa’da dinleme şartları belliyken, “hukuki süreç içinde” İstanbul Başsavcısı hangi nedenle dinlenebiliyor?Son olarak “papaz fıkrası”nı hatırlatacağım; insanların “suçluluklarına dair mahkeme kararı” olmadan içeri atıldığı, hukukun her şekilde yok edildiği bir ülkede telefon dinlemenin, insan hakkının, hele de saygının lafı mı olur?
Bu başlıktan sonra yazıya da “2012” filminden söz ederek başlamak uygun olur bence... Dünyanın sonunun 2012 yılında geleceğini anlatan bu film çok kişinin moralini bozdu... Perşembe akşamı birlikte yemek yediğim arkadaşlarımın da filmden çok etkilendiğini görünce ‘Diğer ülkeleri bilmem ama bizim buna hiç ihtiyacımız yok’ diye düşündüm. Zaten halihazırda toplumdan gelen mesajlar “Türkiye’nin yarını” hakkında öyle endişe ile dolu ki “Ne yapabiliriz de bu gidişi düzeltebiliriz” diye soran sorana...Hayır, hiçbir şeye yanmam da 2012’de dünyanın sonu gelecekse yıllarımızın, günlerimizin korkular, endişeler içinde çırpınarak geçmesine yanarım. Şu güzelim vatanı elbirliğiyle dar ettiler bize... Sığamadılar bir türlü... Güç kavgalarıyla topluma huzuru haram ettiler, tek tek her vatandaş yarınından korkar hale geldi. Artık sıkıldık, bunaldık, dayanma gücümüz sıfırlandı neredeyse... Başımıza her gün bir yenisi sarılan dev sorunlardan, zorla sokulduğumuz çıkmaz sokaklardan kurtulmak, nefes almak istiyor, başaramıyoruz... Bir “grip aşısı” konusu bile kördüğüm olup kalıyor. Bu kadar basit bir konuda bile türlü çeşitli kazançlar, sırlar olduğu konuşuluyor.Türkiye’de son yıllarda giderek arttığı gözlenen “din-inanç” üzerinden bölünme, “çok dindar-az dindar” tartışmalarıyla başlatılıp sonunda “Müslüman/laik” şeklinde ayrıştırmaya dönüştü biliyorsunuz. Adeta laiklik bir dinmiş veya “dinin karşısında olan bir kavram” mış gibi, adeta laik rejimin korunmasını, insanlara devlet veya şahıslar tarafından din baskısı yapılmamasını isteyen vatandaşlar “Müslüman değilmiş” gibi telkinler, kışkırtmalar siyasi amaçla ve bir medya kesiminin de yoğun gayretleriyle yıllardır sürdürüldü.Uzun lafın kısası; din siyasallaştırılarak toplum bölündü.BARDAĞI TAŞIRAN DAMLAHemen ardından bugüne kadar sadece bir parti ile PKK’ya ait olan radikal ve bu kez “ırk” üzerinden ayrıştırıcı söylemler hız kazandı, aynı medyanın desteğiyle de gündemden inmez oldu. Ve sonunda “Demokratik Açılım” adı altında ilk adım olarak PKK’lı teröristlerin getirilip törenlerle serbest bırakılması, Diyarbakır Belediyesi’nin kapısında güllerle karşılanması, PKK bayrakları ve pankartlarıyla yapılan gösteriler bardağı taşıran damla oldu. Terör örgütü “Kürtlerin temsilcisi” durumuna getirildi ve toplumda ilk kez bir Türk-Kürt ayrışması başladı.Aynı sıralarda Ergenekon davası; her gün bir yenisi ortaya çıkan darbe senaryoları, nedense bir türlü ortaya çıkamayan subayların gönderdiği iddia edilen ve sonunda iyice komediye dönüşen ihbar mektuplarıyla topluma ardarda şoklar yaşatmayı sürdürdü. Bu dava kapsamında telefon dinlemelerinin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ile Yargıtay’a kadar varması üzerine yargı üyeleri ayağa kalktı. Şimdi son ürkütücü gelişmeyi Onur Öymen’in Meclis’te yaptığı konuşmada Dersim’den söz etmesi nedeniyle günlerdir sürdürülen kampanyada yaşıyoruz. Meselenin “Atatürk’ü suçlamaya kadar” vardırıldığını dün yazmıştım ki en olmaması gerekenin olduğu ve bu kez maalesef ülkenin Başbakanı’nın, AKP toplantısında aynı kışkırtmalara “Seyit Rıza’nın idam edilmeden önceki sözleriyle” ve yine Alevi-Sünni ayırımı yaparak karıştığını gördük.Dersim isyanının bastırılışında isyancılar dışında çok sayıda vatandaşın can kaybı olduğu üzücü bir gerçektir ama DTP’lilerin; Onur Öymen’in Meclis konuşması sırasında da tekrarladıkları ama gözden kaçan “Dersim’de isyan yoktu” sözlerine toplumun inandırılması için gösterilen gayret de çok şaşırtıcıdır.Aynen Başbakan’ın Seyit Rıza’yı kastederek söylediği “Bir insan öldürmenin tüm bir alemi öldürmek olduğu” görüşünü, Birleşmiş Milletler’in ‘soykırımcı’ ilan ettiği El Beşir için veya Amerikalıların Irak’ta öldürdüğü 1 milyon insan için duymamış olmamız kadar şaşırtıcıdır. Kışkırtmalara kapılmamak için bütün bu konuların herkes tarafından çok iyi anlaşılması gerekiyor.BÜYÜKANIT’IN DAVASIBu pazar Her Açıdan’da hepsini konuşacağız ve yine en hızlı, en dinamik şekilde gerçekleri aramayı sürdüreceğiz. İki konu daha var; Biri Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın gizemli “Dolmabahçe görüşmesi” ile ilgili yazısı nedeniyle Fikri Sağlar’a açtığı ve geçen hafta kaybettiği açıklanan dava... Bunun detaylarını da Sağlar’dan dinleyeceğiz. Diğeri ise gizemli bir başka olay; FBI’ın Ankara’yı ziyareti...Programa; MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Kültür eski Bakanı Fikri Sağlar, Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Ankara Ün. İlahiyat Fak. İslam Mezhepleri Anabilim Dalı Bşk. Prof. Dr. Hasan Onat ile Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Ergün Aybars katılacaklar.22 Kasım Pazar, öğlen 12.30’da. Hepinizi bekleriz.
Halkın Kemal Kılıçdaroğlu’na duyduğu sevgi boşuna ortaya çıkmadı. Dürüstlüğü, sükûneti, sağduyulu olmaya, hiçbir şart altında fevri davranmamaya gösterdiği özen böyle siyasetçilere özlem duyan toplumda ona karşı haklı bir sevgi ve saygı yarattı. Nitekim CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Meclis’te yaptığı konuşmada Şeyh Sait isyanının yanında Dersim isyanının bastırılışını da söylemesi üzerine 10 gündür sürdürülen tartışmaların, özellikle medyanın bir kesiminde tümüyle CHP düşmanlığına ve aynı zamanda siyasi getirisi yüksek olacak bir Alevi vatandaşları kışkırtma faaliyetine dönüşmesi üzerine yine akılcı, sağduyulu bir açıklama yapmış.“CHP’lilerin tahriklere kapılmaması, yandaş medya tetikçiliğine karşı uyanık olması gerektiğini” söylerken “partisine yönelik sistemli saldırının ‘yaratılan korku-sindirme operasyonunu gizleme’ amacıyla yapıldığını, CHP’de biat kültürü olmadığı için partililerin ve yurtseverlerin düşüncelerini özgürce açıklayacaklarını” da belirtmiş.Kılıçdaroğlu, bir Tuncelili olarak elbette Dersim isyanında ve bastırılması sırasında ortaya çıkan can kaybı ve acıları en iyi bilenlerden biridir ve Öymen’in Dersim’den söz etmekle hata yaptığını da açıklamıştır. Ama öte yanda, “yandaş medya” dediği kesimin ve bazı partilerin on gündür bu konuşmayı iyice istismar ettiğini fark ettiği de son açıklamasında görülüyor.Fırsattan faydalanmak isteyenler arasında neredeyse Atatürk’ü yargılayanlar (fırsat bulsalar bir mahkeme de onun için kuracaklar), “Atatürk’ü Koruma Kanunu da kalksın” diyenler, Onur Öymen’in “Dersim’de olanlar bugün de tekrarlansın” dediği (‘ima etti’ filan da değil, ‘böyle dedi’ diyor) yalanını öne sürenler var.Bir süre sonra hepsini toparlayıp “Türkler durup dururken Ermeni, Kürt, Alevi soykırımı yaptılar” dediklerini duymak da mümkün... Olayların tümüne bakıldığında bu çabada olanların “din, dil, mezhep, ırk” artık ne bulurlarsa, kendi siyasi (ve diğer) çıkarları uğruna toplumu acımasızca ayrıştırmayı, bölmeyi hedefleyen bir kitle olduğu açıkça ortadadır.Acımasızlığın boyutu başlı başına bir acı...TARAF’IN ACIMASIZLIĞI, DERSİM’DEN MEKTUP!Şimdi aynı acımasızlığın net bir örneğini birlikte okuyalım...Geçen Pazar (15 Kasım) Taraf gazetesinin “Dersim” konusunda CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’na da bir suç sıçratma ve onu da yıpratma konusundaki gayretini yazmıştım.Kılıçdaroğlu’nun uzun yıllar önce eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le yaptığı “Dersim olayları” ile ilgili röportajı öyle kasıtlı başlık ve spotlarla hem birinci sayfadan, hem de iç sayfada vermişlerdi ki dayanılır gibi değildi. Bu röportajı onlara Tunceli eski Baro Başkanı Avukat Hüseyin Aygün’ün hatırlattığını da müthiş haberlerinin (!) girişinde belirtmişlerdi.Bu yazıdan hemen sonra Hüseyin Aygün yanına da “Dersim” den gönderdiğini belirterek bana bir mektup göndermiş.Bu mektuptan bazı cümleler şöyle:“Ruhat Hanım merhaba, bugünkü yazınızı (15 Kasım) okudum. Taraf’ın haberi veriş şeklini haklı olarak eleştirmişsiniz... Dersim 1938 olayının kanlı olduğu ve onbinlerce insanın öldüğü hemen herkesçe kabul edilmektedir. Kemal Kılıçdaroğlu ise bu olaya duyarlı ve geçmişte somut şekilde ilgilenmiş bir siyasetçidir. Duyarlılığı İ. Sabri Çağlayangil ile yaptığı 1987 tarihli röportaj ile de sabittir. Kemal bey bu ses kaydını araştırmacılara 1-2 yıl evvel vermiş, araştırmacılar da internete koymuşlardır. Yani Kemal Kılıçdaroğlu bu röportajı zaten aleniyete çıkarmış ve araştırmacıların ilgisine sunmuştur (...) Taraf, olayı AKP-CHP kapışmasının bir parçası haline getirerek sunmuş (...) Taraf’ın yaklaşımı Kemal Bey’e de haksızlıktır. Zira Kemal Bey bu röportajı gizlememiştir (...) Kemal Bey’in hemşehrisi bir hukukçu ve Dersim araştırmacısı olarak bunları bilmenizi istedim.” İşte Taraf’ın “bir bilinmeyeni açıklıyor” gibi; “Dersimiz Kılıçdaroğlu”, “O röportajı Kılıçdaroğlu yapmış” başlıklarıyla alenen suçlayarak verdiği, provokasyon ve karalama amaçlı haberin yanlışlığı “haberi veren araştırmacı” tarafından da böylece açıklanmış oluyor. Üstelik “olayı AKP’ye yaranmak için, CHP aleyhine saptırdıkları” imasıyla birlikte...“Sabıkaları” giderek artıyor, ya bu çirkin tarzı ya da gazeteciliği bırakmaları iyi olmaz mı acaba?
Salı akşamı Müjdat Gezen’in “Adalet Pantolonun Kemeridir-Hergelekon Davası” isimli oyununu izledim. MSM öğrencileri, mezunları olan genç tiyatrocuların (yani Gezen’in tiyatroya kazandırdığı genç yeteneklerin) büyük bir başarıyla sahnelediği oyun adaletin yok olması halinde vatandaşların nasıl büyük bir tehdit altında olacağını çok güzel anlatıyor. Taksim’de İstanbul Barosu’nun, bugüne kadar süregelen hukuksuzlukların üstüne tüy dikecek şekilde “Ergenekon savcılarının da amiri durumundaki İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin” ve Yargıtay’ın da dinlendiğinin ortaya çıkması üzerine 46 baronun desteği ve yüzlerce avukatın katılımıyla yaptığı yürüyüşte meydanda bir binaya “Darbeci Baro Taksim’e hoşgeldin” pankartı asılmış.“Genç Siviller” isimli grubun astığını öğrendik ki bu genç sivillerle, yaşını başını almış ve demokratlığı da artık “iktidara yağcılık” olarak gören bir grup yazar/akademisyen arasında müthiş bir görüş birliği olduğu artık iyice su yüzüne çıktı.Düşünün Türkiye’nin baroları ve yüzlerce hukukçusu, benzer bir durumda her demokratik ülkede yapılacak haklı bir eylemi gerçekleştiriyor ve daha onlar gelmeden meydana bu pankart asılıyor. Hayret yani, bu genç siviller ne kadar da politik ve demokratlar? O kadar demokratlar ki hukukçuların en demokratik hakkı olan bir yürüyüş onları (ve kendilerine fikir, işaret verenleri) binaların tepesine tırmanıp “darbeci” diye pankart asacak kadar rahatsız ediyor.Bir ülkedeki antidemokratik baskıları protesto eden herkes “darbeci” mi olacak? Milyonlarca vatandaşın yürüdüğü Cumhuriyet Mitingleri’ne bile “darbe mitingi” denebildiğine, iddianamelere “suç” olarak yazılabildiğine göre bundan sonra böyle demek ki...Aslında bu ülkede bağımsız medya, bağımsız yargı, özgür üniversite, görüş bildiren sivil toplum kuruluşları olmasa ne güzel idare edilirdi kim bilir, değil mi efendim... Bir kısmı artık “yok gibi” hale getirildiler ama üzerinize afiyet bir kısmı da halen varlar ve çok can sıkıcılar!!!ÜLKENE SAHİP ÇIK!Hepsi ama hepsi Ergenekoncu olmalı bunların, herkes darbe istiyor (!) Bakın meselâ İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın “Yargına ve ülkene sahip çık” yürüyüşünde: “Yaşa dışı dinlemelerin hedefinin ne olduğunun farkında olduklarını, bağımsız yargı olmadan demokrasinin olamayacağını” söylemiş... “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan Adalet Bakanı ile müsteşarının derhal çıkarılmasını” istemiş. Yargının ‘siyasi gücün kontrolüne, baskı altına alınmasına’ karşı çıkması kısa süre sonra onun da üstüne bir suç yapıştırılmasına neden olur mu dersiniz?TP Genel Başkanı Abdüllatif Şener de “Demokrasi yerlerde sürünüyor. Dinlemeleri Başbakan yaptırıyor, beni de dinletiyor” demiş, acaba onu da yakında “suçlu” ilan eder, partisinden ihracını filân isterler mi?Olmaz demeyin, Türkiye maalesef bu noktaya gelmiştir. Üzerine suç yapıştırılmak istenen her saygın isme, medyasından yargısına her kuruma bir uygun çözüm (!) bulunuyor. O bulunamazsa yok edecek boyutta vergi cezaları gibi başka yöntemlerle susturuluyor. “TÜRKİYE” İSMİ DE DEĞİŞECEK Mİ?Bırakın her şeyi bir tarafa, acaba neden herkes aynı anda “demokrasinin yerlerde süründüğü”nden söz etmeye başladı, hepsi darbe istedikleri için mi demokrasiyi kaybetme korkusu içindeler? Bu ne çelişkili bir tablodur?Hükümet şimdi “telefon dinlemelerin cezalarının arttırılacağını” söylüyor. Bu açıklama bugüne kadar binlerce kişiye, bağımsız kurumlara yapılan skandal dinlemeleri, Şener’in dehşet verici iddiasını hafifletmiş mi olacak?Bu kez bir başka (!) ihbarcı subayın “Güzin Abla’ya mektup”lu, artık işin iyice suyunu çıkaran ihbar yazısı, bir yandan “ayırımcılık komisyonu kuracağız” derken ayırımcılığın dik alâsı olan ve “Türklük” üst kimliğinin, “Türkiye” bütünlüğünün anlamını değiştiren Kürtçe yerleşim isimlerine geçiş (ayırımcı olmayanlar, Türkçe il, ilçe isimlerine neden bu kadar tepkili oluyorlar ki? Bunca yıl tek bir kez sözü edilmediği halde şimdi THY’de Kürtçe anons da istendiğine göre acaba yakında ‘Türkiye’ adından da rahatsızlık duydukları günler gelecek mi), teröristlerin Diyarbakır Belediyesi’nde güllerle karşılanması, yargının da dinlendiği telekulak faciası...Hepsini birlikte okuyunca gidişi nasıl görüyorsunuz? Aynı soruyu hükümete de soruyorum!
Basının hali öyle içler acısı bir noktaya geldi ki yazarken veya TV’de konuşurken ne diyeceğini şaşırıyor insan artık... Manşetler ve birinci sayfa haberleri; yaratılan “tarafgir medyayı” ve “bağımsız medyaya yapılan baskıyı” açıkça ortaya koyduğu gibi birçok ‘taraflı, bağımlı’ gazetenin gerçekleri saptırma ve tümüyle üstünü örtüverme konusundaki başarısı haber ve yorumlarda da gözden kaçacak gibi değil.En açık örneği “açılım” konusunda DTP (ve PKK) söylemleri ile uzaktan yakından ilgisi olmayan “yerleşim yerlerine Kürtçe isim, Kürtçe propaganda izni, ayırımcılık komisyonu” gibi adımların açıklanması, muhalefet partilerine yapılan görülmemiş hakaretler, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın ve Yargıtay’ın dinlenmesi benzeri büyük ve sarsıcı çelişkiler veya olayların üstünün kapatılmasında görüyoruz.Bir yanda; Emniyet’in Öcalan için hazırladığı “PKK faaliyetlerine katılmamıştır, Ergenekon ve diğer örgütler tarafından kullanılmıştır” raporu gibi (PKK da Ergenekoncu oldu) sonunun nereye varacağı belli skandal bir rapor, yine teröristbaşının (ve DTP’nin) kendine af, tüm yetkileri elinde tutan özerk bölge gibi istekleri, İmralı’ya her nedense yeni PKK’lıların gönderilmesi, Diyarbakır Belediye Başkanı Baydemir’in Habur’dan giriş yapan PKK’lıları bu kez de Belediye’nin kapısında elinde güllerle karşılaması, “ıslak imza” iddiasına rağmen “elde aleyhte delil yok” denerek Albay Dursun Çiçek’in serbest bırakılması, ‘medya’dan sonra ‘yargı’ bağımsızlığının ortadan kalktığının bizzat Adalet Bakanlığı’nın ‘İstanbul Başsavcısı’nı dinledik’ itirafıyla görülmesi gibi her biri ayrı bir manşet olacak dev olaylar var. İNFAZ KARARIKi örneğin Çiçek’in tutukluluğu devam etseydi “Ergenekon” ve “TSK’nın darbeciliği, cunta faaliyetleri” manşetlerden düşürülmezdi, şimdi çıt çıkmıyor.Diğer tarafta; birçok gazetenin manşetinde sadece Onur Öymen’in “Dersim’le ilgili” sözleri ve ona yapılan istifa çağrıları var. Evet, Dersim olayında devletin diğer isyanları bastırmasından farklı olarak “sivillere yönelik şiddet ve çok sayıda sivilin can kaybı” vardı, bu nedenle Öymen’in Dersim örneği vermesi önemli bir yanlıştır. Her ne kadar özür dilediyse de, “idam cezasının kaldırılması için en çok ben uğraştım, nasıl olur da Dersim’de olanları onayladığım düşünülür, ben bu amaçla söylemedim, diğer isyanlarla birlikte, son isyan olduğu için ondan da söz ettim” dediyse de bu açıklama tepkileri azaltmadı.ALEVİLERE KIŞKIRTMABu durumda ne yapılacağına karar vermek CHP’ye ve Onur Öymen’e düşer. Ama öte yanda bu konuşmayı Öymen’in sorumluluğu olmaktan çıkarıp, “sözlerinin amacını aştığı” konusundaki özürlerini de yok farz edip “Türkiye’nin bugününü ve geleceğini karartacak boyuttaki diğer olayları bununla örtmeye çalışmak” da topluma “cambaza bak” numarası çekmektir.Çünkü Öymen konusu kişisel bir konu, kişisel bir hatadır, belki bölgeye gider tekrar özür diler, belki partisine zarar vermemeyi düşünüyorsa da CHP Genel Başkan Yardımcılığı’ndan istifa eder. Ve Tabii bu durumda PKK’lıları çiçekle karşılayanların da, o Öcalan raporunun sorumlularının da, Türkiye’nin iki partisine “şehit cenazesi gelsin istiyorsunuz” diyerek “kendi vatandaşlarının katledilmesini istiyor” şeklinde dehşet verici bir suçlamada bulunan Erdoğan’ın da istifasının istenmesi gündeme gelebilir. Zira bu ülkede en tepeden başlayarak hiç kimse elinden, ağzından ne çıktığını duymuyor, bilmiyor gibi...Ama bu konuşmanın üstüne atlayıp anında olayın “partinin hatası” ve “Alevilere düşmanlık” haline getirilmesi doğrusu akla “laik, demokratik rejime saygılı, Atatürk ilkelerine bağlı” oldukları için CHP’yi kendine yakın bulan Alevi vatandaşları kışkırtma, bir fırsat yakalamışken ana muhalefet partisine karşı düşmanca bir ortam yaratma çabasını getiriyor. (Şimdi, ihbarcı subaydan geldiği iddia edilen 3’üncü mektupta sözü geçen “Alevi-Sunni ayırımına göre fişlenme” hikâyesi de çıktı ortaya biliyorsunuz.)“AÇILIM, BELGE, TELEKULAK” ÜÇLÜSÜBöylece aynen daha önce başka “sıkıntılı” konularda olduğu gibi “açılım, belge, telekulak” üçlüsündeki sıkıntıyı da unutturup zamana yayma konusunda epeyce kolaylık sağlanmış, bir taşla iki kuş vurulmuş oluyor. Yani, elmalarla armutları yine karıştırmamak, önemli olayların unutturulmasına fırsat vermemek konusunda vatandaşın dikkatli olması gerekiyor. Bence olayların özeti budur.
Ne kadar güzel bir sözdür bu; Allah’ın yarattığı her şeyi O’na sevgiden, saygıdan, “en güzeli, en doğruyu yaratacağına” olan inançtan dolayı sevmek... Ne mutlu bunu başarabilen iyi insanlara...Ama tabii konu ‘insan’ olunca Allah’ın yarattığı gibi kalmayabiliyor; bazen çevre, bazen çıkarlar, bazen karakterin zaman içinde “olumsuz bir dönüşüm”e uğraması o insanı sevilmeyecek hale getirebiliyor. Düşünecek beyin yapısına sahip olmayan, sadece içgüdüleriyle hareket eden diğer canlılar bile bunların yanında daha sevecen, daha saygın kalabiliyorlar.Meselâ küçücük bir bilgisayar meraklısı çocuğu öldürebilecek kadar cani bir ruha sahip olan, hangi nedenle olursa olsun bu hale gelmiş bir yaratığı “Yaradan’dan ötürü” sevmeye devam etmek mümkün değildir.Kendinden güçsüz kadınlara ve hatta çocuklara (bebekleri bile duyduk) saldıran, taciz, tecavüz eden alçakları sevemezsiniz.İnsanların toplu şekilde bulunduğu mekânlara, otobüslere patlayıcı madde atan canavarları sevemezsiniz.Ehliyetsiz olduğu halde veya içkili ya da uykusuz halde direksiyona geçebilecek ve masum insanların ölümüne sebep olacak kadar acımasız ve beyinsiz yaratıkları sevemezsiniz.Kendi cebini ve çıkarını düşünerek yanlış işler yapan veya “yapanları destekleyen” ya da plânlarını gerçekleştirmek uğruna yakıp yıkan, katliamlar yapan, en ufak bir etik değeri bile olmayan kötü ruhlu yaratıkları sevemezsiniz.Hepsine “insan” deniyor (ben diyemiyorum) ama insanlıkla ilgileri kalmamıştır bunların. Bir yandan lanetler, bir yandan da hiç değilse bir daha olmasını engellemeye çalışırsınız. Bu tür eylemlerin cezalandırılması aynı eylemin tekrarlanmaması açısından son derece önemlidir.İşte “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü” sevenlerin bunu yapması; önce kendisinin yanlış yollara girmekten kaçınması, sonra da “masum yaradılanları korumak üzere” kötülerden hesap sorması ve o hesaplar sonunda doğruyu görmesini sağlaması gerekir.Bu ülkede yukarda saydığımız suçların, kötülüklerin hesabı en ağır cezalarla sorulmuyor. Katilinden tecavüzcüsüne, ehliyetsiz katillerden, en büyük sahtekarlıkları, yolsuzlukları yapanlara kadar tüm suçlular serbest... Veya serbest bırakılmaktan farksız hafif cezalarla kurtuluyorlar.YETER ARTIK, ÖNLEYİN!Bir kadına tecavüz edip bir de üstüne bunu kaydederek yayınlayacak kadar büyük bir suç işleyene kim ne hakla “iyi hal” indirimi yapabilir?Küçük Musa’yı öldürdüğü iddia edilen zanlının 60 bin TL kefaletle serbest bırakılabileceği nasıl söylenebilir? Birkaç kişiyi öldüren katillere nasıl “yakında çıkarım, hesabını sorarım” diyecek kadar “adaletin olmadığı” duygusu verilebilir? Kadınları, genç kızları öldüren canilere “hafifletici neden” olduğunu iyi bildikleri için “başka erkeklerle beraberliğini öğrendim, ondan öldürdüm” kolaylığı sağlanabilir?Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevenlerin ülkede (tüm diğer hukuksuzlukların yanında) had safhaya çıkmış adaletsizliği durdurmak için derhal harekete geçmeleri, bu ağır suçların mağdurları ve aileleri -eğer hâlâ yaşayacak kadar şanslılarsa- başta olmak üzere vatandaşlara “olayla ilgilendiklerini, adaletin yerini bulmasını sağlayacaklarını” bildirmeleri toplumun can-mal güvenliğini sağlamak için harekete geçmeleri gerekir.İETT saldırısında ağır şekilde yanan kız öğrenciyi ve ailesini aradıklarını neden duymadık? Bu olaylarla ilgili bir bakan veya milletvekilinin ya da Emniyet’in açıklama yaptığını neden duymadık?Bir hafta bekledim ‘kim ilgilenecek’ diye, artık dayanamadım. Sadece öğrenciler türbanla ödül alamadıkları zaman mı demokrasi, insan hakları söz konusudur, ancak o zaman mı aileler telefonla aranır?Can kaybı veya tepeden tırnağa tanınmaz hale gelmek daha mı az önemlidir? Bu insanları da “Yaradan” yaratmadı mı? ***** Gazete neden alınır?Cumartesi günü bindiğim takside bulunan gazeteye göz atarken merak ederek şoföre “bu gazeteyi tercih etmesinin nedenini” sordum. Gazetenin içinde çok kabarık bir “ilâve gazete”ler grubu bulunduğu için nedenin bu olduğunu düşünmüştüm.Malûm, biz VATAN olarak kendi yağıyla kavrulan ve fazla ek veremeyen, kısıtlı imkânları ve sayfa sayısıyla mümkün olan ‘en gerçekçi, en dürüst ve en iyi’yi başarmaya çalışan bir gazeteyiz, yarış eşit şartlarda olmuyor yani... Toplam 100 sayfa bir gazeteyle, 35 sayfa nasıl yarışsın? Merakım, biraz da kızgınlığım bundan.Neyse şoför cevap verdi;“Yoo, ilavelerden dolayı değil, hediyeler veriyorlar da ondan. İki gazeteyi birden aldım, birini arabaya koydum.” İşte “cinin tepeye çıktığı an” budur. Vatandaşta “gerçekleri en doğru şekliyle duymak için gazete alma” bilinci gelişmemişse, “hediye için gazete” almaya alıştırılmış ve durum böyle olduğu için de istemeyen gazeteler bile imkânına göre “verebileceği en büyük promosyon” için uğraşıyorsa, daha büyük promosyon verenler öne geçiyor hatta bazıları tirajını yüksek göstermek için iş hanlarına kolilerle bedava gazete dağıtıyorsa gazeteciliğin geldiği noktaya üzülmez misiniz?Şoför haklıydı, ister istemez hepimiz bu hataya bulaşmıştık. Acı acı gülümsedim. (Her şeye rağmen, istese “okuyucunun kendisi” bu yanlışa “dur” diyebilir.)
Türkiye’nin, kazandığı başarılarla haklı bir üne sahip kadın avukatlarından biri aradı dün... O da sayısız vatandaşa benzer duygularla “telefon dinlemelerde gelinen skandal nokta”ya fena halde tepkiliydi.“Bireysel haklar, özgürlükler sadece PKK terörü söz konusu olunca mı önemlidir. En üst düzey yargı kurumundan sade vatandaşa kadar hepimiz dinlenme fobisi içindeyiz. Nerede kaldı bireysel hak, özgürlük? Hukuk ayaklar altında” diyordu. Bir gün önce de çok sayıda okuyucunun yanında, bir gazeteci arkadaşım “Demirperde ülkeleri gibi olduk, evde bile konuşmaya korkuyoruz” demişti.İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın, Başbakan Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanı Gül’ün devamlı “daha fazla özgürlük”ten söz etmelerini düşündüm. Onlar “daha demokratik, daha özgür” dedikçe toplum tüm katmanlarıyla demokrasinin, hukukun, özgürlüğün tümüyle ortadan kalktığını haykırıyor.Ülke büyük sıkıntıda ama bunda bile “her işte bir hayır vardır” sözünün kerameti geliyor akla. Türkiye’deki son gelişmeler, her toplantıda, seyahatte iktidarın yanı başında biten, kendilerine de “demokrat, liberal” gibi saygın tanımları yakıştıran 20-30 kişilik bir gazeteci-akademisyen grubunun bu tanımlarla uzaktan yakından ilgilerinin olmadığını, hatta kullanmaya bile haklarının olmadığını gösterdi.“Andıç” TSK’da yapılınca dünyayı inleten (ki elbette hiçbiri olmamalı ama hepsi oluyor), siviller tarafından; binlerce hakim, gazeteci, rektör, işadamı, sade vatandaş, Yargıtay, Ergenekon savcılarının da bağlı olduğu İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı dinlenip fişlendiğinde ise imkân varsa “oh olsun” diyen, hiç mi hiç kaçacak veya yanıltacak kavram, imkân kalmadıysa haber şeklinde veren, “yorum” yazmak zorundaysa bunu bile hâlâ yargıyı suçlayarak yapanlar ve ‘DEMOKRASİ’nin, ‘İNSAN HAKLARI’nın, ‘HUKUK’un zerresini umursamayanlar kendi elleriyle, ağızlarıyla ne olduklarını” ortaya koymuşlardır.Sivil baskı onlar için takdir edilecek bir durumsa eğer o zaman kendilerini tarif için; liberal ve demokrat yerine söylenmeye başlanan “Faşist liberal” şeklindeki aşağılamayı da hak ediyorlar demektir. Ya da kısaltılmışı “Faşo libo”yu belki...Kimseye kızmasınlar, maskeleri “zaman ve olaylar” düşürdü... Bir de çıkar uğruna gerçekleri saptırmaları! *** Kılıçdaroğlu annesini kaybettiTaraf gazetesi, eski Bakan ve Senato Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil’le “Dersim olayları” ile ilgili röportajı yıllar önce Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığını öyle kasıtlı şekilde yanıltarak vermiş ki görünce meslek adına utandım.Röportajı Kılıçdaroğlu’nun yaptığını söyleyen Tunceli eski Baro Başkanı Hüseyin Aygün’müş. Aygün anlatırken “Kılıçdaroğlu’nun Dersim’e duyarlı biri olduğunu biliyorum” diyor. Sonra da “Onur Öymen’in Dersim’e ilişkin sözlerine sessiz kalması, tepki vermemesinden dolayı bu bilgiyi kamuoyu ile paylaştığını” söylüyor.Yazının başlığı “Dersimiz Kılıçdaroğlu”... Spot; “Çağlayangil’in ‘Dersim’de Kürtler fare gibi zehirlendi’ dediği kişinin, CHP’li Kılıçdaroğlu olduğu öne sürüldü”... İç sayfada ise “O röportajı Kılıçdaroğlu yapmış” başlığıyla verilmiş.Yani bu, sözüm ona “örtülü şekilde suçlayan” anlayışa göre bir röportajı yapan kişi röportajı verenin bir yanlışı varsa o yanlışına ortak oluyor. O zaman Öcalan’la veya Karayılan’la röportaj için Kandil’e çıkan gazetecilerin hepsi PKK’lı sayılmalı.Hayatımda böyle sorumsuzca “suçlama, hedef gösterme” görmedim. Öymen konuşmasını Salı günü, olaylı 10 Kasım oturumunda yaptı, zaten o gün Meclis’te kıyamet koptu. Daha sonra Öymen “yanlış anlaşıldığını” söyleyerek özür diledi. Kılıçdaroğlu’nun ise annesi geçen hafta ağır hasta durumunda hastanedeymiş ve Cuma günü de hayatını kaybetmiş. Aynı gün “programıma katılması için” aradığımda bunları öğrendim.Hoşlanmadığı insanları, kurumları karalama fırsatlarını hiç kaçırmayanların arada bir “gazetecilik etiğini, insanlığı” da hatırlamaları gerekiyor.Kemal Kılıçdaroğlu’nun annesine Allah’tan rahmet, kendisine başsağlığı diliyorum. Anne acısı insanın içini kor gibi yakıyor ve hiç azalmıyor, biliyorum... *** Başarıya izleyici karar verirBazen köşelerde görürsünüz, meslektaşlarımız farklı konularda kendilerinin de içinde bulunduğu köşe yazarları için sınıflamalar yaparlar. Sadece gazeteciler değil, tanınmış herkes için zaman zaman yapılır bu sınıflamalar, “Kimler en seksi”ye kadar gider ki listeye baktığınızda o tanımla uzaktan yakından ilgisi olmayan isimleri de görür ve nedenini merak edersiniz.Oysa “Sen benim sırtımı kaşı, ben de senin” mantığının da rolü vardır böyle sıralamalarda.Bu nedenle ben hiçbir konuda kategorize edilmek istemem. Daha önce bu yapıldığında da yazmıştım; “beni keyfe göre sınıflandırma hakkının kimseye verildiğini sanmıyorum”...Yine bir meslektaşımız, üstelik sevdiğim, takdir ettiğim bir isim bunu yapmış ve bir listede beni 2’nci sıraya koymuş. Olmaz efendim, neden olmaz; çünkü bu sıralamayı sadece ve sadece okuyucu ile izleyici yapabilir. Gazetede de, TV’de de tek belirleyici onlardır, başarınızı ancak onlar belirler ki bunu da en akılcı şekilde yapıyorlar. Ve o listelere girenler de, yapanlar da izleyicinin, okuyucunun tercihini gayet iyi biliyorlar.O zaman lütfen bu listeleri “isteyenler için” yapın, benim ismimi yazmayın. Tercihim “kategori dışı kalmak”tır. Nasıl ki örneğin Fazıl Say gibi dünya çapında bir sanatçının entelektüel birikimini, Serdar Ortaç gibi yaşamını müziğe adamış ve bunun karşılığını hakkıyla almış, sevilen bir sanatçının müziğini 2 cümlede yerin dibine batırma hakkı kimseye verilmemişse, bir gazetecinin, televizyoncunun onlarca yıllık emeğini, yeteneğini “birinci sıra, ikinci sıra” diye sınıflandırma hakkı da verilmemiştir.Buna kendilerinde yetki görmelerine şaşırıyorum, çünkü “halka malolmak”; o kişinin rızası dışında yapılan her şeye katlanması gerektiği anlamına da gelmez.Umarım yeterince anlatabilmişimdir.(Not: Özellikle ‘bir köşesi olmadığı için cevap da veremeyen’ sanatçılara haksızlık yapılmaması son derece önemli bence.)
Soner Yalçın’ın “Bu DİNCİLER, O Müslümanlara BENZEMİYOR” isimli kitabını okumaktayım (isimde büyük/küçük harfler bu şekilde kullanılmış), birçok konuda bugüne kadar duymadığım, bilmediğim şeyler öğreniyorum.“İslâm ile İslâmcılık” arasındaki farkın detaylarıyla anlatımından, FBI’ın yetiştirdiği dinci istihbaratçılara, Türkiye’de yaygın şekilde söylenen tarihî yalanlardan, Ergenekon’a, “AKP ve Gülen’i bitirme plânı”na kadar ne ararsanız var ve Yalçın’ın aynen gazete yazılarında olduğu gibi öyle akıcı bir üslupla yazılmış ki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.Dün Meclis’te yapılan “Demokratik açılım”la ilgili konuşmaları dinlerken bu kitapta okuduklarım, bugüne kadarki gelişmelerle, DTP ve PKK’nın açıklamalarıyla birlikte kafamda döndü durdu.Son aylarda bazı partilerin, gazete ve köşe yazarlarının kullandığı en moda laflardan birini DTP Genel Başkanı Ahmet Türk şöyle tekrarladı:“Bugün hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı çok iyi bilinmelidir”... Bunu söyledikten sonra da yine hep tekrarladıkları “Kürtlere yapılan haksızlıklar, tarih ve kültürlerinin yok edilmesi, faili meçhul cinayetler (sanki faili belliymiş gibi), yıllarca gerçeklerin saptırılması vb.” söylemleri bir kez daha yineledi. Onu dinlerken bugüne kadar tüm Kürt kökenli vatandaşları her fırsatta ezen ayrımcı, “suçlu bir devlet” ve “masum bir terör örgütü”nden (!) söz ettiğini düşünebilirdiniz ancak. Anlattığına göre; PKK sadece devletin siyasi hataları (yani ayrımcılık) sonucu ortaya çıkmıştı, başka hiçbir nedeni yoktu.Hafızalar zayıf, insan çok yakın geçmişte olanları bile unutabiliyor ama ben Soner Yalçın’ın kitabında yeni rastladığım için DTP milletvekilleri Pervin Buldan’ın “Kürdistan sınırlarını belirledik” sözünü hatırladım. Daha sonra diğer DTP’li milletvekili, belediye başkanları ve Abdullah Öcalan’ın “Türkiye’deki bir Kürdistan”dan sık sık söz etmelerini... “Ayrı eğitim, sağlık sistemi, ayrı Diyanet ve dahi kendine ait bir güvenlik gücü” taleplerinin yer aldığı özerk bölge söylemlerini (aslına bakarsanız tarif tam bir ‘yarı bağımsız Kürt devleti’ni anlatıyor)... Zaten genel olarak hep özerk bölge ile başlayıp “federe devlet”e geçilmiyor mu?ÖRTÜLÜ GERÇEKO zaman TBMM’deki tabloya bu verilerle baktığınızda; iktidar partisi “yerleşim yerlerinin Kürtçe isimlerinin iade edilmesi, Kürtçe siyasi propaganda, ayrımcılık komisyonu, özel radyo-TV vb.”den söz ederken, tüm Kürt kökenli vatandaşları temsil ettiği varsayılan (oysa anketlerde pek azını temsil ettiği görülen) DTP’nin aslında bunlarla fazla da ilgilenmediğini düşünmez misiniz?Nitekim; “Tamam, bu haklar sağlandığı takdirde terör sorununu biteceğine inanıyoruz” dediği hiç duyuldu mu?Duyulmadığına göre, AKP hükümeti bu “açılımları” yaparken DTP-PKK ikilisinin “kendi istediği açılım”ı dayatmaya ve bunu terör eşliğinde sürdürmeye devam etmeyeceğinin garantisi nedir? “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” ile kastedilen nedir?Yapılan anketlerden Kürt kökenli vatandaşların büyük çoğunluğunun “devletle, cumhuriyetle, bayrakla, milli marşla” barışık olduğu sonucu çıkıyor. Oysa pazarlığı yapar pozisyonda olan DTP (ve paralelinde PKK) bu değerlerin hepsiyle kavgalı, öyleyse ortada “örtülü bir başka gerçek” olmalı...“Bu DİNCİLER, O Müslümanlara BENZEMİYOR” kitabının 307’nci sayfasında iki ünlü tarihçi profesörün görüşlerinden yapılmış alıntılar bence bu örtülü gerçeği; Türkiye’yi bağımlı tutmak için, Ortadoğu’da hakimiyeti sağlamak için Amerika ve Avrupa’nın hazırladığı Kürt devleti plânını net şekilde anlatıyor.PANKART YASAK, HAKARET SERBEST!Ve sonuçta dün Meclis’te yine Başbakan bin kez tekrarladığı “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevdikleri” ile başlayıp, muhalefet partilerinin “rantlarının kesilmesine”, oradan “şehit cenazelerinden nemalanmak istemelerine” geçince CHP haklı olarak topluca salonu terk etti. MHP bu lâfları nasıl yuttu ve oturdu anlaşılır gibi değil.TBMM’de pankart açılmasına kızan ve Meclis Başkanı’nı azarlayan bir başbakanın, muhalefet partilerine (daha önce de şerefsizlik, edepsizlik, cibilliyetsizlik benzeri sözler edilmişti) en ağır hakaretleri yapma hakkını görmesi şaşılacak bir durumdur.TÜM OLAYLAR HER AÇIDAN’DA!Bu arada “ıslak imzalı belge” davasında “imzanın sahibi” olduğu iddiasıyla tutuklanan Albay Dursun Çiçek’in dün akşam saatlerinde serbest bırakılması da son derece şaşırtıcı bir gelişme. Aynen İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’nın ve Yargıtay’ın Adalet Bakanlığı kararıyla dinlenmesi gibi...Hükümet olayları toparlayamazsa kendisi için de, ülke adına da kötü bir gidiş yaşanıyor.Son haftanın ‘şok’ denebilecek tüm olaylarını yarın Her Açıdan’da tartışacağız. Programa CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay, Emekli Koramiral Atilla Kıyat, Boğaziçi Üniv. Sosyoloji Bölüm Bşk. Prof. Dr. Faruk Birtek, Marmara Üniv. Siyaset Bilimi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı, Galatasaray Üniv. Ceza Hukuku Öğr. Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal katılıyorlar.Kaçırılmayacak programlardan biri... 15 Kasım Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da, hepinizi bekleriz.