Minare yasağında bile rolümüz mü var?

2 Aralık 2009

İsviçre’de yapılan referandum sonunda yüzde 57 ile minare yasağının çıkması o ülkenin aklı başında gazeteleri tarafından bile kınandı. Başta “karikatür krizi” ile zaten büyük bir hataya imza atan Danimarka olmak üzere birkaç ülkenin ırkçı partileri dışında herkes bu referanduma ve karara tepki gösterdi.Tabii referandumun “AB üyesi olmayan” ve kendini Avrupa’nın daha hoşgörülü, ırk/din ayırımcılığı konusunda daha dikkatli kurallarına bağlı hissetmeyen bir ülkede yapılmış olması önemli. Ama sonuçta Fransa, Avusturya gibi ülkelerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmalarında “din farkı”nın da önemli rolü olduğunu düşünecek olursak, her ne kadar “bu bir dine baskı anlamına gelir” diyorlarsa da dinlere eşitlik ve hoşgörü konusunda AB ülkeleri içinde de “sorunlular” olduğunu düşünmek mümkün.Yinede minare yasağı gibi gerçekten utanç verici bir baskı ve ayırımcılığa karşı çıkıyor olmaları en azından kendi içlerinde bu konuları ciddi şekilde tartışmalarına neden olması açısından çok olumlu...“MİNARELER SÜNGÜMÜZ”Bu gelişmeler sırasında bizim fark etmediğimiz bir konuyu dün İngiltere’den arayan bir arkadaşım anlattı. Dün Daily Mail gazetesinde çıkan bir yazıda “İsviçre’de yüzde 60’a yaklaşan bu tür bir referandumun sonucunda Türk Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın daha önce söylemiş olduğu ‘minareler süngümüz’ lâfının önemli rolü olduğu, kampanya boyunca sağcı partilerin bu lâfı tekrarladığı, Türk Başbakanı’nın bu düşüncesizce lâfının İsviçrelileri korkuttuğu” yazılmış (ben ‘düşüncesizce’ olarak değiştirdim, kullanılan asıl kelime daha da hakaretamiz.)Aynı yazıda İsviçre’de yaşayan 300 bin Müslüman’ın “200 bininin Türk olduğu” da belirtilmiş. Bu haberi aktaran arkadaşım “İsviçre’de cami ve mescitlere değil, sadece minarelere yasak getirilmiş olduğunu” da hatırlattı.Bizde ürkütücü cümlelere toplum alıştırıldı ama endişe, korku ortaya çıkınca diğer ülkelerde tepki “kesin yasak” oluyor.Yıllar önce söylenen sözler sadece Türkiye’ye değil, tüm Müslümanlara karşı kullanılabiliyor.Siyasetçilerin her lâflarını çok iyi tartarak konuşmaları, popülist söylemlerini de iyi düşünmeleri lâzım.Gazetecilerin “yarım saatte ve üstelik ‘sipariş üzerine’ yazı yazdığını” söyleyerek basına ağır hakaret eden ve haftada bir yazmalarını yeterli gören -aslında hiç yazmasalar demokrasi ne iyi olurdu (!) ama- Başbakan Erdoğan’ın özellikle, konuşmalarına dikkat etmesi lâzım.Köşe yazarları en azından “yarım saat” düşünüyormuş, keşke siyasetçi de o kadarını yapsaydı!(Not: Hiç şüphe yok ki basın özgürlüğüne açıkça baskı ve hakaret içermesiyle muhteşem bir demokrasi katliamı olan bu söze “demokrat ve liberal” yazarlar hemen tepki göstereceklerdir. Bekleyelim...) *** Hepinize sonsuz teşekkürler!Hem okurlarım, hem de izleyicilerim için yazıyorum bu yazıyı... Ben ikisini birbirinden hiç ayırmıyorum, çünkü hemen tüm okurlarımın aynı zamanda Her Açıdan’ı büyük bir ilgiyle izlediğini biliyorum.Biliyorsunuz, bayramlarda gazetelerde de TV’lerde de ciddi yazı ve programlar daha hafifletilmiş olarak hazırlanır. Özellikle “haber programları” için geçerlidir bu; ya tümüyle kaldırılır veya çoğu kez bant yayını hazırlanır, genellikle de daha eğlenceli konulara yer verilir. Biz bunu hiç yapmadık, Türkiye’nin içinde bulunduğu “çok kritik ve zor” dönemde izleyicimizin Her Açıdan’ı aynı dikkatle, aynı ilgiyle izleyeceğine her zaman güvendik ve çizgimizi değiştirmeden devam ettik.Haklı olduğumuz; Ramazan Bayramı’nın ilk günü yaptığımız programın “Tüm gün ve tüm kanallar, programlarda en çok izlenen ilk 100 program” da aldığı reytingle 10’uncu, Kurban Bayramı’nın üçüncü günü ise 5’inci olmasıyla görüldü. Kurban Bayramı’nda özellikle 24.77 izlenme payı ile bu sıralamada 1’inci olması daha da özel bir fark yarattı.Sizlere gösterdiğiniz bu büyük güven ve ilgi için, takdirlerinizi, teşekkürlerinizi ilettiğiniz sayısız mektup için sonsuz teşekkürlerimi gönderiyorum. Bu güven ve sevgi her zaman yolumu aydınlatacak, bilmenizi istiyorum.

Devamını Oku

Anketler Arınç’tan farklı görüşte!

29 Kasım 2009

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, yaptığı son konuşmada (o kadar çok konuşuyor ki hangisi sonuncu yakalamak güç) “Başımız dik, alnımız açık, attığımız her adımın, söylediğimiz her sözün, yaptığımız her işin hesabını şerefle veriyoruz (...) Gerçekten demokratik, laik devlet olmanın, sosyal bir devlet olmanın ne anlama geldiğini ona içerik kazandırarak, onu canlandırarak AKP yerine getiriyor” demiş.Sonra da eklemiş; “AK Parti olarak çok sevinçliyiz. Her gün büyük başarılarla geçiyor . 2001’den bu yana bütün seçimlerden birinci çıktık. Başarıdan başarıya koştuk, büyük hizmetler yaptık, dualar aldık.” Bülent Arınç’ın çok sevinçli olması güzel tabii, aslında gerçekten onun “her şart altında, hiç gülünmeyecek durumlarda bile” gülümseyebiliyor olması da enteresan. Bayağı ‘pozitif ruhlu’ bir siyasetçi olmalı ama onu yönetenlerin gülebilmesi her zaman toplumun sıkıntılarını hafifletmeye yetmiyor.Partisinin “attığı her adımın, yaptığı her işin” hesabını verip veremeyeceği henüz belli değil. Zira ülke söz ettiği “demokrasi” nin hızla ortadan kalkmasının sıkıntılarını fazlasıyla yaşıyor ve bu durum dünya medyası tarafından da fark ediliyor, vurgulanıyor. Daha birkaç gün önce Washington Post bir yazısında;“Erdoğan ve partisi bir zamanlar Washington’da Müslüman bir ülkede demokratik siyaset yapılabileceğine örnek gösteriliyordu, ancak bu imaj giderek kararıyor. Erdoğan Müslüman diktatörleri şımartmaktan ve ülkesindeki muhalefeti susturmaktan, medya özgürlüğüne müdahaleden vazgeçsin” dedi.Benzer uyarılar birçok yabancı gazetede yer aldı. Ve bunlar “atılan her adım” ın sadece küçük bir bölümü...Arınç “sosyal devlet” ile seçim öncesi dağıtılan beyaz eşyaları, çeşitli “karşılığı beklenen ödül”leri, milletin kendi kesesinden kurulan “Ramazan çadırları” nı filan kastediyorsa başka ama aslında ne bunlar devleti “sosyal” yapar, ne de işsiz sayısı katmer katmer artan, üniversite mezunları “bulaşıkçılığa bile razıyız” diyerek kapı kapı iş arayan ve onu da bulamayan, memurları “yeterli ücret, iş güvencesi, parasız eğitim ve sağlık hakkı, işsizliğe çözüm” diye sokağa dökülen bir ülkede ‘sosyal devlet’ten söz edilebilir.Her neyse, sevinçli olmak yine de iyi, bununla birlikte son kamuoyu araştırmaları da ‘SONAR’ı, GENAR’ı, Metropol’ü, A&G’si ile “şu anda pek sevinçli haberler vermiyor. Tümü AKP’ye olan güvenin de, seçmen oylarının da düştüğünü gösteriyor.Dün Her Açıdan’da da değindik, en son yapılan A&G anketinde halkın yüzde 51.8’i” AKP döneminde Türkiye’nin fakirleştiğini “söylemiş. Bu araştırmaya göre CHP ve MHP de biraz oy kaybına uğramış ama AKP’nin kaybı çok daha fazla.Onun için artık iktidar partisi yöneticilerinin” konuşmak için hiçbir fırsatı kaçırmamak “ ve ” halkı mümkün olduğunca yanıltarak gerçekler yerine hayal dünyasında yaşamasını sağlamaya çalışmak “tan vazgeçip toplumun gerçek gündemine dönmeleri gerekiyor.Bu gidişle ülke geri dönülmez şekilde büyük zararlar görecek ama onlar da zararı paylaşacaklar, unutmasınlar! *** GÜVENLİ SEÇİMAksi söylense de artık seçim sürecine girildi. Tüm konuşmalar, atılan adımlar vs. hep seçime endeksli. AKP’nin de, CHP ile MHP’nin şimdiden” seçimlerin en ufak hileye izin verilmeyecek şartlarda yapılmasını sağlayacak (aman aksi olmasın da) düzenlemeler için çalışmaya başlamaları, bunun güvencesini halka vermeleri gerekiyor. Belediye seçimlerinde “elektriklerin kesilmesi, bilgisayarların çökmesi” gibi şaibeler oldu, üzerinde durulmalıyken durulmadı. Bu seçimde olamaz ve olmamasını sağlamak onların görevi! *** Psikologlar yazıyı nasıl okur?Birkaç gün önce yazdığım “22 Kasım Pazar günü’ psikologların yaşadığı sıkıntıları anlatmak üzere’yapılan” gösteriyle ilgili kısa yazı psikologları rencide etmiş. “Gösteri İstanbul’da değil Ankara’da yapıldı” diye başlayıp “eylemin amacı”ndan, “herkeste düdük olduğu”na kadar uzun listeler sıralamışlar.Peki Ankara’da yapılmış olsun ama burada tek yazılan şey, yani özet “normal olarak psikologların veya herhangi bir dalın kadın akademisyenlerinin sorunlarını ortaya koydukları bir gösteriye bu kıyafetle katılmayacakları” idi. (Zira birçok gazetede gösteri sadece bu fotoğrafla yer almıştı.)Yani, “bu kıyafetin giyilemeyeceği” değil “burada giyilemeyeceği”... Psikologlara destek vermeyi çok isterim ama yazının amacı bu değildi... şimdi de onları desteklediğimi belirtmiş olayım, umarım istedikleri yasa çıkar. Fotoğraftaki genç kadın “yurt dışı kökenli bir son sınıf öğrencisi” imiş. Kıyafetin nedeni şimdi daha iyi anlaşılıyor.Her fırsatta küçük detaylar üzerinden büyük kitlelerin etkilendiği bir dönemde “sokak gösterisine gece kulübü kıyafetiyle katılan bir psikolog” imajından, “nerede nasıl giyinmek gerektiğini bilmenin öneminden” söz ederim ben, kimse kusura bakmasın. Ayrıca, özellikle psikologların daha hoş görülü olduğunu, bu kadar çabuk öfkelenmeyeceğini düşünürdüm, şaşırdım doğrusu!

Devamını Oku

Berlusconi’yle müthiş benzerlik ve totaliter rejim!

28 Kasım 2009

İtalya Başbakanı Berlusconi ile Türkiye Başbakanı Erdoğan arasında dostluk derecesinde sıkı ilişki var biliyorsunuz.‘Bu kadar iyi anlaştıklarına göre belki siyasi görüş ve karakter benzerlikleri de vardır’ diye düşünürken aslında kurumlarla yaşadıkları olaylar arasında da büyük benzerlikler olduğu ortaya çıktı.Berlusconi önce medyayla karşı karşıya geldi. Baskı yapmaya çalıştığı ve iş dünyasına “Bu gazeteye ilan vermeyin” dediği La Republica gazetesi ona dava açtı. Başbakan Erdoğan bir gazete için değil, bir grup gazete için “Bu gazeteleri okumayın” çağrısı yapmıştı. Ama Türkiye’de hiç kimsenin, hele de geleceği iktidarların eline bırakılmış gazetelerin İtalya’daki gibi “eşit ve özgür” davranması, hak araması mümkün mü?Sonra dokunulmazlığı Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılarak yargılanmasına karar verildi. Şimdi hükümet Berlusconi’yi kurtarmak üzere yeni yasa tasarıları hazırlıyor. Onunla ilgili davaların bir kısmını “zaman aşımı”na uğratacak ve iptal edilen dokunulmazlığını geri getirecek çalışmalar bunlar.Kısacası, her ne kadar bizdeki gibi “böyle durumlarda koro halinde yayına (!) başlayacak” bir büyük yandaş medya kesimi olmadığı için ülke çapında halk medyaya, Anayasa Mahkemesi’ne veya hangi kurum/kuruluş başbakanı rahatsız ediyorsa ona karşı kışkırtılamıyor, arkası gelmeyen yalanlar söylenemiyor. Bununla birlikte İtalya Başbakanı ile “yargı ve medya arasında” sorun olduğu ortada... Nihayet dün gazetede Berlusconi’nin Başbakanlık’ta kurmaylarına yaptığı konuşmada “Yargıda ideolojik yaklaşımlarla hareket edenler var. Hükümeti devirmek isteyen yargıçlar var, beni devirerek halkın iradesini tersine çevirmek istiyorlar” dediğini okuyunca benzerliğin artık iyice şaşırtıcı hale geldiğini fark ettim.Aynı gün, aynı gazetede Başbakan Erdoğan’ın; Danıştay tarafından “YÖK’ün imam hatiplere eşit katsayı kararı”nın iptal edilmesi konusunda “Bu karar ideolojik” dediği haberi vardı.Bu dönemde iktidarın ve medyasının; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’ın hemen her kararı ertesinde “yargı darbesi, yargıçlar devleti” gibi suçlamalarla ortaya çıktığını gördük ve görmekteyiz.“Bizi devirerek halkın iradesini tersine çevirmek istiyorlar” şeklindeki mağdur edebiyatını her gün dinliyoruz. BUNLAR DA “FARK”LARPeki şimdi hepsine baktığınızda “bu ne benzerlik” demez misiniz? Aradaki tek fark iki ülkedeki “demokrasi”nin KARŞILAŞTIRILAMAZ durumda oluşu. Birincisi, yukarda belirttiğim gibi medyayı tümüyle ele geçirmeye çalışan, geçiremediğini “yok etmek” için en görülmemiş yöntemlere başvuran bir iktidara İtalya’da izin verilmeyeceği. Onun için de Türkiye’de önce “almayın” çağrıları yapılan sonra da en büyük haksızlığa uğrayan gazetelerin bile Başbakan’a dava açamayacağı, orada ise açabileceği... Berlusconi’nin aleyhinde karar veren yargının; yüksek mahkemelerin de hükümet tarafından “değiştirilmesi” gibi bir durumun gündeme gelemeyeceği... Berlusconi’nin “Beni devirmek istiyorlar” tepkilerine orada kimsenin kulak asmayacağı... İtalyan hükümetinin başta yüksek yargı ve medya mensupları olmak üzere binlerce kişiyi dinletmesine İtalya halkının ve sisteminin izin vermeyeceği... Ve daha bir dizi “demokrasi-antidemokrasi” farkı...Türkiye’nin önde gelen siyaset bilimcileri, sosyologları “ülkenin her alanda totaliter bir yapıya kaydığını, ‘tek adam devleti, parti devleti’ haline geldiğini” açıkça söylüyorlar. Üstelik “üniversitelerin” de yukardaki baskılardan yeterli ölçüde nasibini almış olmasına, başkanı “aynı özenle” seçilmiş olan YÖK’ün üniversitelerde “gereken oyu alamamış, en sonda yer alan” isimleri en başa yazması ve Cumhurbaşkanı Gül’ün de bu isimleri onaylamasıyla rektörlerin veya YÖK’ün aynı şekilde tercih yapmasıyla dekanların “iktidarın adamı” olan isimlerden seçilmesine ve üniversiteleri/bilim adamlarını “gık çıkaramaz hale” getirmesine rağmen...ÜÇ KİŞİ GELSİNLERBuna rağmen; gidişi gören ve ülkesini seven bilim insanları tümüyle susmuyor, korkmuyorlar.İşte bu nedenle; arka arkaya “demokratikleşme paketleri” çıkaran, “demokratik açılım”lara girişen Türk hükümetinin kendisinin demokratikleşmeyle alakası olmadığı için iktidarın “Tanıtım ve Medya Başkanı” Hüseyin Çelik’in “AKP’li milletvekillerine neden konuşma yasağı koyuyorsunuz” şeklindeki soruya verdiği “Bremen mızıkası değiliz ki” cevabı hiç inandırıcı değildir.İktidar partisi (Başbakan’ın da “farklı görüş açıklayan milletvekillerinden hoşlanmadığını” açıkça söylediğini hatırlayalım) birkaçı dışında milletvekillerine konuşma yasağı koymuştur. Konuşabilenler de genellikle ya kendi kanallarında veya “olayları derinlemesine irdelemeyecek” programlara çıkabilirler.“Televizyona çıkanların karşısına muhalefetten 6 kişinin çıktığını” söylüyor. Buyursunlar Her Açıdan’a “3 kişi olarak” katılsınlar, bekliyoruz.Devamlı yandaş kanallara çıkmaktan bıkmış olmalılar, değişiklik, gerçekten demokratik ortamda tartışmak iyidir.Başbakan’ı ve BülentArınç’ı da bekleriz. İsterlerse yine 2-3 kişi gelsinler, işte açık teklif!

Devamını Oku

Bayram’da “nöbetçi gazeteci”

28 Kasım 2009

Size Kurban Bayramı’nda şöyle en neşeli, en keyifli tarafından bayram yazıları ve programı, güzel iç açıcı haberler hazırlayıp sunmak, ciddi sorunları bir yana bırakıp eğlenceli saatler yaşamak beni de nasıl mutlu ederdi ama... Maalesef “ama” da arkadan geliyor... “Bıçak sırtı” diyebileceğimiz öyle zor ve tehlikeli bir süreçten geçiyoruz ki hiçbir soruna bir gün bile arkamızı dönemeyiz.Tatile giden arkadaşlarımız Bayram için aradıklarında hayretle: “Bari Bayram’da birkaç gün dinlenseydiniz, hiç mi tatil yapmazsınız siz” diye soruyorlar. Onlara ‘Herkes aynı anda tatil yapamaz, siz tatildeyken birilerinin de memleketi gözden kaçırmadan izlemesi gerekiyor’ diyorum. “Nöbet tutmak” da hep biz gazetecilere düşüyor işte!Son bir hafta, geçen haftalarda iyice artan toplumsal gerginliğin “patlama noktası”na ulaştığı hafta oldu. İzmir’de halkın, PKK bayrakları açan DTP konvoyuna taşlarla tepki göstermesine sanki “İzmir’in özel bir durumu varmış” havasında mazeret veya suçlama arayanlar, hemen arkasından Bayramiç’te ortaya çıkan Türk-Kürt gerginliği ile durumun ciddiyetinin ancak farkına vardılar.Bugüne kadar, yapılan kamuoyu araştırmalarının ortaya koyduğu sonuçların tam aksine “DTP ve birlikte hareket ettiği terör örgütü”nün Kürt kökenli vatandaşları temsil ediyormuş gibi gösterilmesinin yanlışlığı ortaya çıktı ama hâlâ gazete manşetlerinden, köşelerinden “Kürtler”le teröristleri, “dindarlar”la din devleti isteyen “İslamcı”ları ve din tacirlerini/yobazlarını (her biri kim bilir hangi çıkar uğruna) kasten özdeşleştirenler ülkeyi fokur fokur kaynar hale getirmek için bıkmadan usanmadan çalışıyorlar.İnsanları cumhuriyete “karşı”, “tepkili” hale getirmek için “cumhuriyet döneminde dindarlara ‘yobaz’ gözüyle bakıldığı” yalanından, Kürtlerin “terörist sayıldığı” yalanına kadar ne ararsanız hepsi mevcut. Hatta artık atmada sınır tanımadıkları ve ne söylerlerse inanılacağını zannettikleri için PKK teröristlerini de dağa devletin sürdüğünü, terör örgütünün bu şekilde ortaya çıktığını bile yüzleri kızarmadan, en ufak vicdan rahatsızlığı duymadan yazıp söyleyebiliyorlar.40 kez, 100 kez, 1000 kez tekrarlaya tekrarlaya da maalesef çok sayıda vatandaşı çok sayıda yalana inandırıyorlar.DÜNYANIN TEK DEMOKRATİK VE MÜSLÜMAN ÜLKESİAynen ülkenin, demokratik sistemin can damarı olan, Türkiye’yi “din diktatörlüğü ile yönetilen diğer İslâm ülkelerinden” ayıran ve dünyanın tek “Müslüman çoğunluklu ama demokratik rejime sahip ülkesi” yapan laikliğin güvencesi kurumlarına; yargısına, medyasına ve diğerlerine aralıksız saldırdıkları gibi...Özgür medyası olmayan demokrasi olamaz, yargısı (hele de yüksek yargısı) bağımsızlığını yitirmiş demokrasi olamaz, üniversitelerinden sivil toplum kuruluşlarına kadar susturulmuş, sindirilmiş bir demokrasi olamaz. Herkesin bunları iyice kafasına yerleştirmesi ve yalanlara karşı bilinçlenmesi gerekiyor, zira zaman giderek azalıyor.Bugün artık toplumu mezhep çatışmalarına sürükleyecek veya şehirlerin semtlerine “bunlar manevi değerlerine bağlı, şunlar değil” gibi ayırımlar yapabilecek noktaya gelindi.Neredeyse “yüksek mahkemeler kapatılsın”, “ordu lağvedilsin” önerilerinin yapıldığı noktaya gelindi. Bundan sonra neler duyacağımızı bilmiyoruz.KILIÇDAROĞLU VE CİNDORUKVe bu gelişmeler yaşanır, toplumun dikkati “açılım”dan “Dersim”e, oradan “darbe belgeleri”ne, arkası kesilmeyen lider polemiklerine çekilirken millet “ekonomik kriz ve işsizlik” sorunlarıyla iyice ezilmeye başladı ve bir büyük öfke ve tepki de bu sıkıntılarla ortaya çıktı.Bu hafta, Bayram’ın 3’üncü gününe rastlayan Her Açıdan’da; Danıştay’ın “imam hatiplerle ilgili kararı”nı da unutmadan yine hepinizin en çok merak ettiği sorulara cevap arayacağız.Programın konukları; ‘Dersim’le ilgili tartışmalardan sonra ilk kez bir haber-tartışma programına katılacak olan CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk, Bahçeşehir Üniv. Sosyoloji Bölüm Bşk. Prof. Dr. Nilüfer Narlı ve Marmara Üniv. İşletme Bölüm Bşk. Prof. Dr. Osman Altuğ olacak.Kaçırılmayacak bir program, hepinizi bekliyoruz!

Devamını Oku

Kavram kargaşasıyla ülkeyi sürüklüyorlar!

26 Kasım 2009

Tek bir konuda değil, hangi konuya el atsanız orada öyle bir kavram bulanıklığı yaratıyor, olayları öyle saptırıyor ve kördüğüm haline getiriyorlar ki tam “bindik bir alâmete...” vaziyeti.Sadece “yandaş medya” ve “yandaş akademisyenler grubu” yapsa yine neyse, iktidar partisinin kendisi onlarla birlikte yaratıyor kargaşayı. Ve aksini iddia etseler de artık “seçim sürecine girildi” gözüyle baktıkları için ortalık gittikçe kızışıyor. Ölçüsüzlük, yalan, dolan had safhaya varıyor.Toplum bu kışkırtmalarla Türk-Kürt, Alevi-Sünni, dindar-laik diye kutuplara ayrılıyor, bu kutuplarda yaratılan düşmanca duygular devamlı “bileniyor”. İnsanları “oturdukları semtlere göre” milli ve manevi değerler üzerinden bölmeye cesaret edenlere bile şaşırmamak gerekiyor artık.İzmir’de PKK bayrağı açan DTP konvoyuna halkın gösterdiği şiddetli tepkiyi “sadece İzmir’e özel bir durum” gibi yansıtanlar, İzmirlilere “faşist” liği yakıştıranlar çıktı ve onları pek şaşırtacak şekilde arkadan Çanakkale’nin Bayramiç ilçesindeki olaylar geldi. Kürt kökenli üç kişinin katıldıkları bir kavgayı ayırmak isteyen polise de tepki göstermesi üzerine binlerce ilçe sakini galeyana gelerek Emniyet müdürlüğüne ve Kürtlerin yoğun bulunduğu mahallelere yürümüş, olay çıkaranların “kendilerine verilmesini” istemiş ve bu arada “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları atılmış.EN BÜYÜK HATA!DTP’nin uzun süredir bir yandan kendini PKK terör örgütü ile özdeşleştirirken diğer tarafta “Biz Kürtleri temsil ediyoruz” demesinin (kendileri “Kürt kökenli vatandaş” tanımını da kabul etmiyorlar) yaratacağı büyük tehlikeye dikkat çekmekteydik ama dinleyen olmadı.İşte şimdi halkın hızla “DTP’nin yarattığı bu tuzağa düşmeye başladığını” görüyoruz. 25 yıldır verdiğimiz binlerce şehide rağmen gerçekleşmeyen Türk-Kürt bölünmesi DTP-PKK’nın planları ve ne yaptığını bilmeyen, her şeyi eline yüzüne bulaştıran bir iktidarın yanlışlarıyla gerçekleşiyor.Bugüne kadar DTP’yi de, terör örgütünü de Kürt kökenlilerden ayrı tutan, Türk-Kürt ayrımı yapmayı aklına bile getirmeyen toplum en büyük hataya düşmeye ve onlar nedeniyle Kürtlerle kapışmaya, düşmanlık duymaya başladı. Bu tuzağa asla kapılmamak gerekiyor çünkü belki de asıl plân bu...Belki de gerçek bölünmeyi sağlama önce kavgalarla başlayan bir iç savaş çıkarmaktan geçiyor. İlk adım; huzurun bozulması ve düşmanlık yaratma...Nitekim İETT otobüsüne molotof kokteyli atarak 17 yaşındaki öğrenci Serap’ın tepeden tırnağa yanmasını sağlayanlar da PKK’lı çıktı. Aynı anda çok yönlü bir faaliyet, provokasyon sürdürülmekte.Bu sıkıntılar Türkiye’ye yetmeyeceği (!) için “darbe belgesi ve ihbar mektubu” iddialarıyla, bu iddialarda kullanılmak üzere “yüksek yargının” telefonlarının bile dinlenmesiyle ortalık toz duman.SONSUZA KADAR DARBEEğer sivil-asker birileri darbe hevesine kapılmış, karanlık işler peşine düşmüşse devletin güvenlik güçleri, yargısı “hukuka uygun şekilde” takip etsin, kesin delillerini bularak suçluları yakalasın, normali budur değil mi?Bizde normali yargıdan önce belli bir grubun ve belli siyasetçilerin “sonucu kendilerinin belirlemesi” ve bas bas bağırarak bunu kabullendirmeye çalışmaları. Ve yine normali “kim olduğu asla bilinmeyen (hukukta imzasız mektuplar, kimin gönderdiği ya da hazırladığı belirsiz belgeler geçerli olmamasına rağmen) her nedense bilinmek de istenmeyen ihbarcı subayların arka arkaya gelen mektuplarına, doğruluğu yargı tarafından kanıtlanmamış birtakım “belge”lere göre insanların önce tutuklanıp sonra “yeterli delil yok” diye serbest bırakılması.Biliyorsunuz “belge sayılamaz” denilen fotokopi ile de Albay Dursun Çiçek tutuklanmıştı, sonra serbest bırakıldı. “Islak imzalısı bulundu” denilen belge ile de tutuklandı. Yine bırakıldı.“Neden böyle oldu, ıslak imza kiminmiş peki, ya Adli Tıp raporu” sorularına fırsat kalmadan ortaya “Bir CD varmış, bir Ergenekon zanlısının evinden çıkmış, orada gayrimüslimleri hedef alan, çocukların geleceği saatte müzede bomba patlatılacak bir operasyondan söz ediliyormuş” diye “Kafes Plânı” çıktı. Belli gazete-akademisyen korosu (ki kendileri Kürtlerden Alevilere, dindar insanlara kadar her kesimi kışkırtmak için ellerinden geleni yapıyorlar) hemen CD’nin gerçekliği kanıtlanmış, kimin hazırladığı belirlenmiş, yargı süreci bitmiş gibi yine önden yaygaraya başladılar. Hemen arkadan birkaç subayın daha tutuklanması geldi.Ve yine başta Bülent Arınç, her kafadan bir ses çıkıyor. Yargının görevini beş on kişi üstlenmiş durumda... Peki, bu toplum ne zamana kadar devamlı darbe konuşacak? Bülent Arınç’ın Abant toplantısında aylar önce söylediği gibi; medya, yargı, üniversiteler, ordu konuları tamamen halledilince (!) biter mi? Görünüşe bakılırsa öyle, ancak o zaman bitecek. Eh, bu konuda epeyce yol alındığına göre biraz daha sürecek demektir. Konuşacak çok konu var ama artık yarına...Sevgili okurlarım, hepinizin Kurban Bayramı’nı en iyi dileklerimle kutluyor, huzurlu bir tatil diliyorum.

Devamını Oku

Şu kafes meselesi!

25 Kasım 2009

Islak imzalı belge” iddiasında ıslak imzanın sahibi olduğu söylenerek ve günlerce iktidar partisi ile yandaş medyası tarafından “teslim ol, teslim edin” çağrıları yapılarak mahkemeye çıkarılan ve tutuklanan Albay Dursun Çiçek’in “delil yetersizliğinden” serbest bırakılmasının hemen ertesinde Başbakan Erdoğan bir çağrı yapıyordu: “Artık bu konuyu kurcalamayın, kurumları yıpratmayın. Olay yargıdadır.” Biz toplum olarak “Belge manyağı” durumuna getirildiğimiz; belgelerin, ihbar mektuplarının sayısını şaşırdığımız için neler olduğunu, bu insanların “kesin delil var”mış gibi neden önce darbeci diye tutuklanıp sonra serbest bırakıldıklarını artık anlayamıyoruz. Nitekim ikinci “Ergenekon” davasının (birinci, üçüncü, beşinci neydi hatırlayan var mı) tutuklu sanıklarından 5’i daha; bir teğmen, 2 jandarma astsubay, 2 polis memuru dün tahliye edilmiş. Demek ki içerde tutmak için delil yok, o zaman niye içeri tıkıldılar, vatandaş olarak merak etmez misiniz? Bu nasıl hukuktur diye sormaz mısınız?“Gerçekten elinizde kesin kanıt varsa o suçluları tutun, diğerlerini hiç değilse tutuksuz yargılayın ve onlar üzerinden kurumları toptan sorumlu tutup suçlamayı kesin” demez misiniz? Doğal olarak deniyor zaten...Oysa “iktidarın gazetecileri” durumundaki bir grup ve “medyası” durumundaki gazete ve TV’ler sürekli olarak “Başbakan’ın ‘yapmayın’ dediğini” yapmaktan bir gün bile vazgeçmediler. Açın Kanal 24’ü meselâ, ihbar mektuplarına anında inandıkları ve manşetlerine taşıdıkları halde nedense bu ihbarcı subayları hiç mi hiç merak etmeyen, onlara çağrı yapmayan, TSK’ya da “bul ve teslim et” demeyi akıl etmeyen gruplar “henüz iddia halinde olan belge, CD, fotoğraf, ne bulurlarsa” onlar üzerinden nasıl darbe senaryoları yazıyor ve orduyu; Kara-Hava-Deniz Kuvvetleriyle, o da yetmiyor Cumhuriyeti ve ona bağlı insanları da tümüyle karalayacak konuşmaları nasıl inandırıcı tavırlarla yapıyorlar izleyin.Kaçıncıdır hatırlamıyoruz ama son belge “Kafes Eylem Plânı”... Gerçekliğini henüz yargı anlamadı, bildirmedi ama onlar her zamanki gibi yargıdan önce emin oldular bile... Şimdi sıra “Neden herkes bize inanmıyor ve üstüne atlamıyor” sorusunda... “Artık başları döndü, belge ve ihbar mektubu manyağı oldular da ondan” veya “Yargı doğrulamadı, diğerleri fos çıkmıştı da ondan” gibi cevaplar geçerli değil bu beyler için...Her neyse, burada asıl önemli olan; daha 5 gün önce “Artık kurcalamayın, kurumları yıpratmayın, olay yargıda” diyen Başbakan Erroğan’ın çıkıp “Kafese hapsedilmeye millet yanıt verir” diye yine seçime endeksli, mağdur edebiyatlı fikir değiştirmesi.Daha önce de sormuştum; bir karar versin artık, kurumlar kendisinin de katılımıyla yıpratılsın mı, yıpratılmasın mı?(Not: Aynı gazete, yazar ve TV’lerin “ıslak imzalı belge”yi ve “imzanın sahibi ise Çiçek neden bırakıldı” sorusunu unutturmamaları iyi olur bence... Neden söz etmiyorlar artık?)*****Açılım gezileriHükümet sürekli olarak ‘demokratik açılım’ı anlatmak üzere Türkiye’yi dolaşacaklarını, gerekirse ev ev gezeceklerini tekrarlıyor.Bu konuda vatandaşlardan gelen çok sayıda tepkide ise “her evde televizyon varken ve ‘iktidarın TV kanalı’ haline gelmiş TRT ile yine iktidarın kanalı durumundaki (başta ATV) diğer kanallar varken neden ev ev dolaşılıyor, bu para kimin cebinden çıkacak” sorusu var. Merak etmekte çok haklılar, çünkü demokratik açılım anlatılırken muhalefet partilerinin tepkileri de onların aleyhine, “neden ve nelere karşı çıktıkları anlatılmadan” kötüleyerek anlatılacağı için bu gezilerin bir seçim propagandası halinde olacağı açıktır.O zaman, her gün defalarca TV’lerden konuşma yapan iktidarın açılımı da rahatça anlatabilmesi için yeterli şart mevcut olduğuna göre eğer “özel geziler” düzenleyeceklerse bunu kendi kaynakları, devletten aldıkları bütçe ile yapmaları gerekir.Milletin gırtlağına kadar borca battığı, küçük firma sahipleri ödeme zorluğuna düştükleri borçları ve karşılıksız çekleri nedeniyle hapis tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı, binlerce memurun sokağa döküldüğü bir dönemde hükümetin ekstra masraflarını devlete yüklemeye hakkı yoktur.Gezilerinin kaynağını topluma açıklamalarını bekliyoruz.*****Bu nasıl psikolog? İstanbul birkaç gün önce psikologların eylemine sahne oldu” haberi birçok gazetede “aşırı dekolte, gece kulübü kıyafeti gibi bir kıyafet ve ağzı düdüklü” garip bir kadın fotoğrafı ile verildi. Normal olarak akademisyen veya doktorlar (daha doğrusu hangi meslek olursa olsun, çalışanları) bir sokak gösterisine asla böyle bir kıyafetle katılmazlar. Sanki özel olarak getirilip “alın size çağdaş, çalışan kadın görüntüsü” diye kalabalık grubun en önüne konmuş gibi... Herkesin ama özellikle çalışan kadınların bugüne kadar rastlanmamış bu görüntüyü çok garipsediğine hiç şüphem yok.Yazmadan geçemedim doğrusu!

Devamını Oku

“Ilımlı Kemalizm” ve ABD plânları!

24 Kasım 2009

Bilmem duydunuz mu -duymayanlar olabilir- şimdi ortaya atılan en yeni, en gıcırından tanım “ılımlı Kemalizm”... İkisi aynı kapıya çıkıyor zaten; “ılımlı İslâm” tutmayınca, ABD’nin kırıta, kıvırta “işte iki ‘laik-ılımlı İslâm ülkesi’ Türkiye ve Malezya” diye öne sürdüğü “ılımlı İslâm Malezya” kısacık süre sonra (yarı) laik rejimden tamamen şeriat rejimine geçtiğini duyurunca, Türkiye için planladıkları BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) da çamura yattı.Türkiye’ye yakıştırdıkları “Ilımlı İslâm, İslam Cumhuriyeti” gibi yeni tanımlarını ve bu tanımlarla “laikliği dejenere edilmiş, dini siyasete karıştırılmış, toplumu ve devlet kurumları belli ölçüde din baskısı altına alınmış” bir Türkiye’yi Ortadoğu projelerinde daha rahat kullanma planlarını yutturamayınca bari bu kez de “Atatürk’e bağlı kitleler” üzerinden laikliği esnetmeye ya da “delmeye” çalışalım diye düşünmüş olmalılar...Ama işte bu plânlar Amerikan filmlerinde daha kolay yürüyor da gerçek hayatta ılıta, ılıta yutturmak o kadar kolay olmuyor. Türkiye’nin komşularıyla iyi ilişkiler kurması güzel tabii ama bu ilişkiler ve “Ortadoğu’da bölgesel güç olma” iddiaları Türkiye’nin kendisine, rejimine veya birliğine, bütünlüğüne zarar verecek adımları birlikte getiriyorsa o güzel değil, hazmettirmek de mümkün değil. Ve görünüşe bakılırsa ABD’nin de, AB’nin de kafası AKP hükümetinin artık “kendileriyle aynı doğrultuda siyaset izleme” rayından kolayca çıkıp çıkmayacağı konusunda gayet karışık... ABD Dışişleri Müsteşarı Philip Gordon “Türkiye’nin politikalarını destekliyoruz” mesajı verirken Amerika’nın ve İngiltere’nin önde gelen gazeteleri farklı endişeler dile getiriyor.MEDYAYI VE MUHALEFETİ SUSTURMAK!Financial Times: “AB üyeliği için müzakereler yapan Türkiye Nato’nun üyesi olarak ABD ve AB ile aynı doğrultuda hareket etmelidir” diyor.Washington Post: Türkiye dışında hiçbir Müslüman ülkesinin demokrasiyi koruyamadığını kastederek ve bu arada “dindar Müslümanlar” deyimini de yanlış kullanarak Erdoğan ve partisi bir zamanlar Washington’da dindar Müslümanların demokratik siyaset yapabileceğinin örneği olarak gösteriliyordu. Ancak bu imaj giderek kararıyor, Erdoğan artık Müslüman diktatörleri şımartmaktan ve ülkesindeki muhalefeti susturmaktan vazgeçmeli. Daha da kaygı veren şey Erdoğan’ın Türk medyasına yönelik uygulamaları. Türkiye’nin geleneksel laik medyasına giderek artan sertlikte uygulamalar göze çarpıyor. Hükümet ülkenin en büyük medya şirketini yok etmek istiyor” diye yazmış. (Trajikomediye bakın ki Türkiye’nin, kendini ‘demokrat’ diye pazarlayan gazete ve gazeteci kesimi W. Post’un gördüğünü ‘görmemiş gibi’ yapmayı kendine yakıştırabiliyor.)New York Times: “Türkiye ve Kürtler” başlıklı başyazısında “Açılım”dan söz ederken “AKP hükümetinin kaygı verici girişimleri” var diyerek yine aynı şekilde “Erdoğan’ın bağımsız medyayı kapatma girişimleri”ni de vurgulamış.KÜRT İLE PKK’YI KARIŞTIRMAKBurada gazetenin “demokratik açılım”la ilgili ciddi bazı hatalar yaptığı görülüyor. Örneğin; “Nihayet 40 binden fazla insanın ölümüne neden olan isyana son vereceği umuluyor” ve “Kürt azınlığına uzun süre reddedilen haklarını sağlama plânı” gibi cümleler Amerika ve Avrupa medyalarının (kendilerine Türkiye’deki olayları bu şekilde anlatanlar sayesinde) en sık yaptığı hataların başında geliyor. 40 bin can kaybını “bir isyan veya savaş” nedeniyle olmuş gibi göstermesi veya “azınlık olmayan” Kürt kökenli vatandaşları azınlık gibi göstermesi de öyle...Bunun 11 Eylül’ü gerçekleştiren, “ikiz kuleler”i vuran El Kaide’yi “Müslümanların temsilcisi” gibi göstermekten farkı yoktur. ABD bunu yapar mı, asla yapmaz... Ona göre El Kaide terör örgütü, öldürdüğü binlerce insan da “terör kurbanı”dır.İşin asıl enteresan tarafı, haydi “onlar karıştırıyorlar” diyelim, bizim yandaş medya kesimi “DTP’ye tepki gösteren İzmirliler”in de “Kürtlere karşı tepki” gösterdiğini yazarak, söyleyerek kasıtlı şekilde Kürt vatandaşlarla “PKK ile aynı söyleme sahip ve onu kanka ilan etmiş olan DTP’yi” birbirine karıştırma gayreti içinde.İzmir’deki olay üzücüdür ve onaylanamaz ama buradaki gerçekleri saptırmak yerine “teröristi meşrulaştırma ve halkın vicdanını rahatsız edecek adımları arka arkaya atma”nın ülkede yarattığı gergin ortamı görmeye çalışmak gerekir. Türkiye hızla gerilimin arttığı, çatışmalara varabilecek bir ortama doğru çekiliyor ve hükümet başta olmak üzere herkes hâlâ ateşe körükle gidiyor. “Dersim istismarı” da buna dahildir!

Devamını Oku

“İyi başbakan” ne yapardı?

22 Kasım 2009

Herhangi bir olayı çığrından çıkarmak, dejenere etmek konusunda bizden daha yetenekli bir millet var mıdır bilmiyorum.Tabii buna “hele hele çıkarlar söz konusu ise sınır tanımayız vesselam”ı da eklemek daha tamamlayıcı olur. CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in “PKK ile müzakere edilmez, mücadele edilir” mealindeki konuşmasında tarihten diğer örneklerin yanında Şeyh Sait ve Dersim isyanlarının bastırılışını da örnek vermesini neredeyse bir cinayet haline getirip darağacı kurmaya, yargısız infaz yapmaya yeltenenler anında ortaya çıktı.“Dersim” konusu isyanın bastırılmasında isyancı olmayan bölge halkının da can kaybına uğraması, binlerce kişinin ölmesi, tüm yaşananlar elbette çok üzücüdür ama Öymen’in “Dersim” örneği vermesine samimi olarak üzülen veya kızan Tuncelililer, Alevi vatandaşlar yanında bunu kesinkes bir istismar konusu yapmak üzere “sakız gibi uzata uzata” tekrarlayanların, fırsatı çıkarları için kullanmaya çalışanların sayısı çok daha fazla...Ve bu fırsatçılık, istismarcılık artık gözden kaçacak gibi değil... Daha ilk anda DTP’li milletvekillerinin, “Dersim isyanı” lafı Öymen’in ağzından çıkar çıkmaz atılarak “Dersim’de isyan olmadı, katliam oldu” sözleri meselenin nereye varacağının, fırsatın nasıl kullanılacağının işaretiydi. Hemen arkasından “mâlum” gazeteler köşeciler tarafından Alevi, Kürt vatandaşların kıyasıya kışkırtıldığını, Öymen’in “Bugün de Dersim’deki gibi çözüm bulunsun anlamında konuştuğu” yalanlarıyla birlikte ana muhalefet partisinin toptan hedef yapıldığını gördük. Benzer planlarla daha önce toplumu Müslüman-laik, Türk-Kürt diye bölmeyi hedefleyen güruhlar şimdi de tarihte kalmış bir isyan ve bir acı üzerinden “Alevileri” kullanmaya karar vermişlerdi.Ama hepsi bu değildi tabii, DTP’nin ilk anda söylediği “Dersim’de isyan olmadı, katliam oldu” sözlerini de bir gerçek havasında yayacak, yani adeta (ayaklanma sırasında defalarca isyancılara uyarılar gönderilmemiş, “çoluk çocuğunuzu düşünün, başka çare kalmıyor, bizi mecbur etmeyin” çağrıları yapılmamış gibi) devletin durup dururken Dersim’e binlerce kişiyi katletmek üzere saldırı planladığına halkı inandıracak söylemler birbirini kovaladı.Dersim isyanlarında binlerce kişinin ayaklandığını, askerî birliklere karargahlara saldırılıp tüm askerlerin öldürüldüğünü, devlete ait binaların, köprülerin yakılıp yıkıldığını, isyancıların hükümet birliklerine karşı resmen savaştığını, ayaklanmaların bastırılmasının mutlaka güç kullanmayı gerektirdiğini bilmeyenlere bu kışkırtmalar gayet inandırıcı gelebilir. Evet Dersim isyanı çok sayıda masum insanın da ölmesi açısından son derece üzücüdür ama bu “büyük bir isyan olduğu” gerçeğini de değiştirmez. Peki Başbakan Erdoğan ne yapıyor, o da hemen fırsatın üstüne atlıyor ve Kerbelâ örnekleri vererek, isyancıların lideri Seyit Rıza’nın sözlerini tekrarlayarak (bu idamın ‘Atatürk’ün kurtarmasını önlemek amacıyla’ nasıl alelacele yapıldığını Zülfü Livaneli yazmıştı), “Alevi kardeşim bu istismarcıların yüzünü görecektir, bu dil sürçmesi hata değildir” diye rakibi CHP’ye karşı kışkırtmayı -oy uğruna- bizzat kendisi yapıyor. Diğerlerinden hiç farksız şekilde...Oysa iyi bir başbakan, kısaca tarihi, isyandaki gerçekleri, o masum insanların ölümünde Seyit Rıza’nın ve isyancıların önemli rolü olduğunu hatırlatarak bu ayrıştırıcı, kışkırtıcı tartışmalara, tarihin saptırılmasına son verirdi, sürdürmezdi. Şimdi artık bu olanlardan sonra Diyarbakır’da, Tunceli’de ellerinde Şeyh Sait ve Seyit Rıza posterleri ile “38 sürüyor, Dersim direniyor”, “Seyit Rıza yaşıyor, Dersim direniyor” pankartları taşıyanların yaptığı gösterilere ne diyebilirsiniz. Ancak taşıdıkları posterlerin ne demek istediğini dikkatlice düşünürsünüz, hepsi bu! ***** Önemli bir medya önergesi! M ersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk 16 Eylül 2009’da Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e verdiği soru önergesi ile Şimşek’in verdiği yazılı cevabı basına göndermiş. Önergenin bir bölümü şöyle;Maliye Bakanlığı’nın Doğan Yayın Grubu’na ait şirketlerin incelenmesi sonucu kesilen ceza ile ilgili yapılan açıklamanın bir bölümünde “Gelirler kontrolörleri tarafından yapılan incelemelerde sadece Doğan Yayın Grubu’na ait şirketler incelenmemiş, medya sektörünün büyük çoğunluğu incelemeye tabi tutulmuş veya tutulmaktadır” denilmiştir.Bu çerçevede; 1) İnceleme yapılan medya kuruluşları hangileridir? Bu incelemenin sonuçları ne olmuştur?2) İnceleme yapılan medya kuruluşlarının içinde kamuoyu tarafından yandaş medya olarak adlandırılan basın yayın kuruluşu var mıdır? Yoksa sadece muhalif basın yayın kuruluşları mı incelemeye tabi tutulmuştur?3) Türkiye tarihinde daha önceden herhangi bir medya kuruluşuna hukuksuz bir şekilde bu büyüklükte bir vergi cezası kesilmiş midir (...)Maliye Bakanı tarafından önergeye verilen cevapta ise “Gelirler kontrolörleri, vergi incelemeleri” ile ilgili teknik bilgiler yer alıyor. “Söz konusu vergi incelemelerinde sadece Doğan Yayın Grubu’na ait şirketlerin incelenmediği, medya sektörünün çoğunluğunun incelemeye tabi tutulduğu” tekrarlanıyor ama tek bir grup ismi yok.“Öte yandan vergi denetim elemanlarınca bugüne kadar bir mükellefe yazılan en büyük tutar Doğan Grubu’na ait değildir” diyor ama en büyük tutar kime veya kimlere ait, onu bildirmiyor.“Türkiye tarihinde daha önceden herhangi bir başka medya kuruluşuna hukuksuz şekilde bu büyüklükte vergi cezası kesilmiş midir” sorusunun da cevabı verilmemiş.Doğrusu bu konu sadece “basın özgürlüğünü yok edici bir baskı” olarak medyayı (eğer bağımsız medya bir bütün halinde kalabilseydi) ilgilendirdiği için değil, çok ciddi bir demokrasi sorunu olması, halkın haber alma, gerçekleri duyma özgürlüğünü, hakkını yok etmesi nedeniyle tüm toplumu da yakından ilgilendiriyor.Ben Ali Rıza Öztürk’ün yerinde olsam aynı önergeyi, aynı sorularla bir kez daha Maliye Bakanı’na verirdim.

Devamını Oku