Herhangi bir olayı çığrından çıkarmak, dejenere etmek konusunda bizden daha yetenekli bir millet var mıdır bilmiyorum.
Tabii buna “hele hele çıkarlar söz konusu ise sınır tanımayız vesselam”ı da eklemek daha tamamlayıcı olur. CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in “PKK ile müzakere edilmez, mücadele edilir” mealindeki konuşmasında tarihten diğer örneklerin yanında Şeyh Sait ve Dersim isyanlarının bastırılışını da örnek vermesini neredeyse bir cinayet haline getirip darağacı kurmaya, yargısız infaz yapmaya yeltenenler anında ortaya çıktı.
“Dersim” konusu isyanın bastırılmasında isyancı olmayan bölge halkının da can kaybına uğraması, binlerce kişinin ölmesi, tüm yaşananlar elbette çok üzücüdür ama Öymen’in “Dersim” örneği vermesine samimi olarak üzülen veya kızan Tuncelililer, Alevi vatandaşlar yanında bunu kesinkes bir istismar konusu yapmak üzere “sakız gibi uzata uzata” tekrarlayanların, fırsatı çıkarları için kullanmaya çalışanların sayısı çok daha fazla...
Ve bu fırsatçılık, istismarcılık artık gözden kaçacak gibi değil... Daha ilk anda DTP’li milletvekillerinin, “Dersim isyanı” lafı Öymen’in ağzından çıkar çıkmaz atılarak “Dersim’de isyan olmadı, katliam oldu” sözleri meselenin nereye varacağının, fırsatın nasıl kullanılacağının işaretiydi. Hemen arkasından “mâlum” gazeteler köşeciler tarafından Alevi, Kürt vatandaşların kıyasıya kışkırtıldığını, Öymen’in “Bugün de Dersim’deki gibi çözüm bulunsun anlamında konuştuğu” yalanlarıyla birlikte ana muhalefet partisinin toptan hedef yapıldığını gördük. Benzer planlarla daha önce toplumu Müslüman-laik, Türk-Kürt diye bölmeyi hedefleyen güruhlar şimdi de tarihte kalmış bir isyan ve bir acı üzerinden “Alevileri” kullanmaya karar vermişlerdi.
Ama hepsi bu değildi tabii, DTP’nin ilk anda söylediği “Dersim’de isyan olmadı, katliam oldu” sözlerini de bir gerçek havasında yayacak, yani adeta (ayaklanma sırasında defalarca isyancılara uyarılar gönderilmemiş, “çoluk çocuğunuzu düşünün, başka çare kalmıyor, bizi mecbur etmeyin” çağrıları yapılmamış gibi) devletin durup dururken Dersim’e binlerce kişiyi katletmek üzere saldırı planladığına halkı inandıracak söylemler birbirini kovaladı.
Dersim isyanlarında binlerce kişinin ayaklandığını, askerî birliklere karargahlara saldırılıp tüm askerlerin öldürüldüğünü, devlete ait binaların, köprülerin yakılıp yıkıldığını, isyancıların hükümet birliklerine karşı resmen savaştığını, ayaklanmaların bastırılmasının mutlaka güç kullanmayı gerektirdiğini bilmeyenlere bu kışkırtmalar gayet inandırıcı gelebilir. Evet Dersim isyanı çok sayıda masum insanın da ölmesi açısından son derece üzücüdür ama bu “büyük bir isyan olduğu” gerçeğini de değiştirmez.
Peki Başbakan Erdoğan ne yapıyor, o da hemen fırsatın üstüne atlıyor ve Kerbelâ örnekleri vererek, isyancıların lideri Seyit Rıza’nın sözlerini tekrarlayarak (bu idamın ‘Atatürk’ün kurtarmasını önlemek amacıyla’ nasıl alelacele yapıldığını Zülfü Livaneli yazmıştı), “Alevi kardeşim bu istismarcıların yüzünü görecektir, bu dil sürçmesi hata değildir” diye rakibi CHP’ye karşı kışkırtmayı -oy uğruna- bizzat kendisi yapıyor. Diğerlerinden hiç farksız şekilde...
Oysa iyi bir başbakan, kısaca tarihi, isyandaki gerçekleri, o masum insanların ölümünde Seyit Rıza’nın ve isyancıların önemli rolü olduğunu hatırlatarak bu ayrıştırıcı, kışkırtıcı tartışmalara, tarihin saptırılmasına son verirdi, sürdürmezdi. Şimdi artık bu olanlardan sonra Diyarbakır’da, Tunceli’de ellerinde Şeyh Sait ve Seyit Rıza posterleri ile “38 sürüyor, Dersim direniyor”, “Seyit Rıza yaşıyor, Dersim direniyor” pankartları taşıyanların yaptığı gösterilere ne diyebilirsiniz. Ancak taşıdıkları posterlerin ne demek istediğini dikkatlice düşünürsünüz, hepsi bu!
Önemli bir medya önergesi!
M ersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk 16 Eylül 2009’da Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e verdiği soru önergesi ile Şimşek’in verdiği yazılı cevabı basına göndermiş. Önergenin bir bölümü şöyle;
Maliye Bakanlığı’nın Doğan Yayın Grubu’na ait şirketlerin incelenmesi sonucu kesilen ceza ile ilgili yapılan açıklamanın bir bölümünde “Gelirler kontrolörleri tarafından yapılan incelemelerde sadece Doğan Yayın Grubu’na ait şirketler incelenmemiş, medya sektörünün büyük çoğunluğu incelemeye tabi tutulmuş veya tutulmaktadır” denilmiştir.
Bu çerçevede;
1) İnceleme yapılan medya kuruluşları hangileridir? Bu incelemenin sonuçları ne olmuştur?
2) İnceleme yapılan medya kuruluşlarının içinde kamuoyu tarafından yandaş medya olarak adlandırılan basın yayın kuruluşu var mıdır? Yoksa sadece muhalif basın yayın kuruluşları mı incelemeye tabi tutulmuştur?
3) Türkiye tarihinde daha önceden herhangi bir medya kuruluşuna hukuksuz bir şekilde bu büyüklükte bir vergi cezası kesilmiş midir (...)
Maliye Bakanı tarafından önergeye verilen cevapta ise “Gelirler kontrolörleri, vergi incelemeleri” ile ilgili teknik bilgiler yer alıyor. “Söz konusu vergi incelemelerinde sadece Doğan Yayın Grubu’na ait şirketlerin incelenmediği, medya sektörünün çoğunluğunun incelemeye tabi tutulduğu” tekrarlanıyor ama tek bir grup ismi yok.
“Öte yandan vergi denetim elemanlarınca bugüne kadar bir mükellefe yazılan en büyük tutar Doğan Grubu’na ait değildir” diyor ama en büyük tutar kime veya kimlere ait, onu bildirmiyor.“Türkiye tarihinde daha önceden herhangi bir başka medya kuruluşuna hukuksuz şekilde bu büyüklükte vergi cezası kesilmiş midir” sorusunun da cevabı verilmemiş.
Doğrusu bu konu sadece “basın özgürlüğünü yok edici bir baskı” olarak medyayı (eğer bağımsız medya bir bütün halinde kalabilseydi) ilgilendirdiği için değil, çok ciddi bir demokrasi sorunu olması, halkın haber alma, gerçekleri duyma özgürlüğünü, hakkını yok etmesi nedeniyle tüm toplumu da yakından ilgilendiriyor.
Ben Ali Rıza Öztürk’ün yerinde olsam aynı önergeyi, aynı sorularla bir kez daha Maliye Bakanı’na verirdim.

