Minare yasağında bile rolümüz mü var?

Haberin Devamı

İsviçre’de yapılan referandum sonunda yüzde 57 ile minare yasağının çıkması o ülkenin aklı başında gazeteleri tarafından bile kınandı. Başta “karikatür krizi” ile zaten büyük bir hataya imza atan Danimarka olmak üzere birkaç ülkenin ırkçı partileri dışında herkes bu referanduma ve karara tepki gösterdi.

Tabii referandumun “AB üyesi olmayan” ve kendini Avrupa’nın daha hoşgörülü, ırk/din ayırımcılığı konusunda daha dikkatli kurallarına bağlı hissetmeyen bir ülkede yapılmış olması önemli. Ama sonuçta Fransa, Avusturya gibi ülkelerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmalarında “din farkı”nın da önemli rolü olduğunu düşünecek olursak, her ne kadar “bu bir dine baskı anlamına gelir” diyorlarsa da dinlere eşitlik ve hoşgörü konusunda AB ülkeleri içinde de “sorunlular” olduğunu düşünmek mümkün.

Yinede minare yasağı gibi gerçekten utanç verici bir baskı ve ayırımcılığa karşı çıkıyor olmaları en azından kendi içlerinde bu konuları ciddi şekilde tartışmalarına neden olması açısından çok olumlu...

“MİNARELER SÜNGÜMÜZ”

Bu gelişmeler sırasında bizim fark etmediğimiz bir konuyu dün İngiltere’den arayan bir arkadaşım anlattı. Dün Daily Mail gazetesinde çıkan bir yazıda “İsviçre’de yüzde 60’a yaklaşan bu tür bir referandumun sonucunda Türk Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın daha önce söylemiş olduğu ‘minareler süngümüz’ lâfının önemli rolü olduğu, kampanya boyunca sağcı partilerin bu lâfı tekrarladığı, Türk Başbakanı’nın bu düşüncesizce lâfının İsviçrelileri korkuttuğu” yazılmış (ben ‘düşüncesizce’ olarak değiştirdim, kullanılan asıl kelime daha da hakaretamiz.)

Aynı yazıda İsviçre’de yaşayan 300 bin Müslüman’ın “200 bininin Türk olduğu” da belirtilmiş. Bu haberi aktaran arkadaşım “İsviçre’de cami ve mescitlere değil, sadece minarelere yasak getirilmiş olduğunu” da hatırlattı.

Bizde ürkütücü cümlelere toplum alıştırıldı ama endişe, korku ortaya çıkınca diğer ülkelerde tepki “kesin yasak” oluyor.

Yıllar önce söylenen sözler sadece Türkiye’ye değil, tüm Müslümanlara karşı kullanılabiliyor.

Siyasetçilerin her lâflarını çok iyi tartarak konuşmaları, popülist söylemlerini de iyi düşünmeleri lâzım.

Gazetecilerin “yarım saatte ve üstelik ‘sipariş üzerine’ yazı yazdığını” söyleyerek basına ağır hakaret eden ve haftada bir yazmalarını yeterli gören -aslında hiç yazmasalar demokrasi ne iyi olurdu (!) ama- Başbakan Erdoğan’ın özellikle, konuşmalarına dikkat etmesi lâzım.

Köşe yazarları en azından “yarım saat” düşünüyormuş, keşke siyasetçi de o kadarını yapsaydı!

(Not: Hiç şüphe yok ki basın özgürlüğüne açıkça baskı ve hakaret içermesiyle muhteşem bir demokrasi katliamı olan bu söze “demokrat ve liberal” yazarlar hemen tepki göstereceklerdir. Bekleyelim...)


***



Hepinize sonsuz teşekkürler!

Hem okurlarım, hem de izleyicilerim için yazıyorum bu yazıyı... Ben ikisini birbirinden hiç ayırmıyorum, çünkü hemen tüm okurlarımın aynı zamanda Her Açıdan’ı büyük bir ilgiyle izlediğini biliyorum.

Biliyorsunuz, bayramlarda gazetelerde de TV’lerde de ciddi yazı ve programlar daha hafifletilmiş olarak hazırlanır. Özellikle “haber programları” için geçerlidir bu; ya tümüyle kaldırılır veya çoğu kez bant yayını hazırlanır, genellikle de daha eğlenceli konulara yer verilir. Biz bunu hiç yapmadık, Türkiye’nin içinde bulunduğu “çok kritik ve zor” dönemde izleyicimizin Her Açıdan’ı aynı dikkatle, aynı ilgiyle izleyeceğine her zaman güvendik ve çizgimizi değiştirmeden devam ettik.

Haklı olduğumuz; Ramazan Bayramı’nın ilk günü yaptığımız programın “Tüm gün ve tüm kanallar, programlarda en çok izlenen ilk 100 program” da aldığı reytingle 10’uncu, Kurban Bayramı’nın üçüncü günü ise 5’inci olmasıyla görüldü. Kurban Bayramı’nda özellikle 24.77 izlenme payı ile bu sıralamada 1’inci olması daha da özel bir fark yarattı.

Sizlere gösterdiğiniz bu büyük güven ve ilgi için, takdirlerinizi, teşekkürlerinizi ilettiğiniz sayısız mektup için sonsuz teşekkürlerimi gönderiyorum. Bu güven ve sevgi her zaman yolumu aydınlatacak, bilmenizi istiyorum.

DİĞER YENİ YAZILAR