Anketlerde güven hızla düşüyor!

12 Kasım 2009

Eğer hükümet üyeleri yine “demokratik açılım”la ilgili basmakalıp, yuvarlak cümlelerle yetinmez ve açılımın ne olduğunu açıkça anlatabilirlerse bugünkü TBMM toplantısında biraz bilgi edinebileceğiz.Açılım projesinin sahibi AKP iktidarı bile “PKK’lıların dönüşü” sırasındaki eylem ve söylemlere karşı çıktılar, süreci baltaladığını söylediler ama hukukçu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bunu tekrarladıktan sonra “PKK’lıların pişman olduğunu söylemesine gerek yok, gururları zedelenmeden dağdan inmeliler” dedi. Mahmur kampındakilerin suç kaydı olmadığını da söyledi.Aslına bakarsanız bunları duyar duymaz daha ilk anda Arınç’ın 10 Kasım’la ilgili “Kutsal gün değil, tatil değil, günlerden bir gün” gibi sözleriyle Atatürk’ü ve onun ölüm yıldönümünü sıradanlaştırma gayretleri akla geliyor ve “Teröristleri koruduğu, saygı gösterdiği, onların gururunu düşündüğü kadar” bu ülkenin önderine ve onu seven milyonlarca vatandaşa saygı göstermediği duygusu uyanıyor.Bu durumda da “Mahmur kampındakiler onlarca yıl çiçek mi topladılar” diyenlerin daha da fazla tepki içine girmesi hiç de zor görünmüyor ki AKP Milletvekili Vahit Erdem’in “Dağa çıkanlar patates soymaya mı çıktı” diyen CHP Grup Başkanvekili Onur Öymen’i kutlaması da herhalde bunun en açık örneklerinden biridir.Şanlıurfa’da aralarında DTP’li üyelerin de bulunduğu yürüyüşte genç kızların ve yaşlı kadınların elinde “Öcalan’ın muhatap alınması”nın da istendiği “tamamen DTP ile PKK’nın söylemleri olan pankartlar” vardı. Bu kez “tek elden çıktığı belli olmasın diye”, daha önce vurgulandığı için farklı el yazılarıyla yazılmıştı.Bütün bunlar olup biterken, bu gösterilerde PKK bayraklarına, renklerine ses çıkarılmazken öte yanda Cumhuriyet Bayramı gösterileri yasaklanırsa, 10 Kasım için “ölenle ölünmez”, “günlerden bir gün” benzeri lâflar kullanılırsa, Atatürk pastadan çıkarılır, şehit ailelerinin bayrakları alınır, sanatçı İlham Gencer “Ne mutlu Türküm diyene” dediği için polisler tarafından itilip kakılırsa bu halk bilinçli şekilde tepkiye itilir, bölünme kendiliğinden sağlanır.Nitekim halkın tepkisi SONAR, GENAR gibi araştırma kuruluşlarından sonra AKP’ye yakın bir araştırma şirketi olan Metropol’ün yaptığı anketin sonucunda da ortaya çıktı. Açılım sürecinde “AKP’ye olan güvenin büyük ölçüde düştüğü” burada da görülüyor.Araştırmaya göre; vatandaşların yüzde 51.6’sı açılım sürecine karşı, yüzde 63.2’si ise Türkiye’nin kötüye gittiğini düşünüyormuş. Başbakan Erdoğan’a duyulan güven 1 yılda yüzde 17.2 gerilemiş.Aslında bu “güven” grafiği ABD’de ve AB ülkelerinde “işsizlikten ekonomiye, sağlıktan güvenliğe, eğitime” her konudaki gelişme (veya gerileme) ile çizilir. Ama Türkiye’de bir flaş siyasi adım veya sarsıcı, sansasyonel girişim halkın yaşamını ilgilendiren sosyal sorunlara olan ilgisizliği, başarısızlığı bir anda örtüverir. Son yıllarda en kolay yöntem de bu oldu zaten. Ama sonuçta artık milletin bunları da “yemediği” görülüyor.Acaba ne zaman görevden kaçmayacak, masallarla “gerçekleri örtmeye” çalışmayacak, bu milleti mutsuzluğa sürüklemeyecek bir yönetime sahip olabileceğiz, bugünlerde en çok sorulan soru bu!***Faşizmin ne kadarı zararsızdır?Ergenekon savcılarının da amiri durumundaki İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ile Yargıtay’ın da dinlendiği haberlerinin “bardağı taşıran son damlalar” olduğu görülüyor. Arkası kesilmeyen mektup ve telefonlarda insanlar Türkiye’nin gidişinden (artık “derin bir üzüntü” filan değil) dehşetli endişe duyduklarını dile getiriyor ve hepsi “Ne olacak bu işin sonu” diye soruyorlar.Gelecekte daha neler olacağını bilemeyiz ama şu sıralarda neler olduğu, artık bu dinlemelere, fişlemelere mazeret bulunamayacak noktaya gelindiği sadece “Başsavcı’nın da dinlenmesi” olayıyla ortada...Orhan Koşar isimli okuyucumuz dün endişe-öfke karışımı duygularla yazdığı mektupta bu dinlemeyle başlamış, bugüne kadar yapılan hukuksuzluklara sınırsız destek veren bir grup gazetenin bu haberi mecburen manşete taşımalarının “sırf demokratlıklarına gölge düşmesin diye” yapıldığını, yalanın ve yalakalığın sonunda bu noktaya geleceğini vurgulamıştı.Aynen şöyle diyordu;“2009 yılında 5900 hakim ve savcı hakkında soruşturma açılmış. O ‘dünyalı’ kıl torbaları bunun bir andıçlama olduğunu bilmiyorlar mı? Savunmalar alınıyor, kim kendilerine biat ediyor, kim etmiyor, satır aralarından bunun tespiti yapılıyor. Bunun adı fişlemedir. Bu, iktidara biat etmeyenlerin evinin kapısına yağlı boya ile çarpı işareti atmaktır. Bu apaçık faşizmdir. Ben sıradan vatandaş dinlenir ve izlenirken, kulağında pireler uçuşan ‘azgın’ demokratlar manşetlerinde, ‘yeni haberleri olmuş yüzsüzlüğü ile’ şaşkınlık tiyatroları sahneliyorlar. O yüzsüzlere soruyorum; sizi faşizmin ne kadarı rahatsız etmez? Ve, ne karşılığında?” Koşar mektubunu “Şu saatten sonra artık ‘benim gazetelerim var’ diyemiyorum, ‘bir avuç da olsa, bizim gazetecilerimiz var’ diyorum” cümlesiyle bitirmiş.Yorumu size bırakıyorum.

Devamını Oku

APO meğer masummuş, rüya görmüşüz!

11 Kasım 2009

Dünkü yazımda İETT otobüsünden inerken canavar teröristlerin attığı molotofla yanan talihsiz genç kızdan söz etmiş ve İçişleri Bakanı’nı bu insanlık dışı yaratıkları bulmaları için göreve davet etmiştim.Gerçi bu dehşet verici olay bizde hemen gazetenin iç sayfalarına düştü bile, hükümet veya sadece İçişleri Bakanlığı en ufak bir açıklama yapıp ilgi belirtisi göstermedi bile ama ABD Başkanı Obama Ford Hood Askeri Üssü’ndeki cani ve alçakça terör eylemini hiçbir dinin haklı göstermeyeceğini “Bu trajediye yol açan sapkın mantığı anlamak zor olabilir. Hiçbir adil ve sevgi dolu inanç bunların doğru olduğunu düşünmez” dediği konuşmasıyla lanetledi.Dün yazım üzerine gelen mektuplar arasında bir okuyucumuz şöyle diyordu: “Sakın kardeşim İçişleri Bakanı’nı göreve davet etme. Çünkü belediye otobüsüne molotof kokteyli atarak o genç kızımızı tanınmaz hale getiren grubun ‘Ergenekon örgütü’ üyesi olduğuna karar verecekler ve zaten bitmesi ihtimaline bizlerin ömrünün yetmeyeceğine inandığımız dava sizlerin bile ömrünün yetmeyeceği bir konuma gelecektir.Bugünkü gazetedeki haberden öğrendiğimize göre Emniyet mensuplarınca hazırlanan raporda ‘Abdullah Öcalan’ın hiçbir zaman PKK için çalışmadığı ve Ergenekon ile diğer örgütler tarafından kullanıldığı’ bildirildiğine göre Öcalan’ın pek yakında Adalet Bakanlığı’na başvurarak ‘üzerine atılı bulunan suçların hepsinin faillerinin yakalandığını ve Silivri’de tutuklu bulunduğunu’ gerekçe göstererek tekrar mahkeme talebinde bulunmasına hazırlıklı olmalıyız.” Şimdi, bu okurumuz ve onunla aynı düşünceleri paylaşanların haksız olduğunu hangi “aklı başında” insan söyleyebilir? Teröristbaşının yıllarca bütün o katliamları yönettiğini dünya bilmiyormuş gibi, Türk halkını da aptal yerine koyarak Emniyet’ten ismi de bildirilmeyen birilerine “Apo hiçbir zaman PKK terör örgütünün mücadelesi içinde yaşamamıştır” diye yazdırmak, buna da “Benim annem de Türktür. Bana hizmet etme şansı verilirse hazırım” demesini gerekçe olarak göstermek, bütün şu son olayların üstüne toplumun sabrını taşırmak değilse nedir?Bu sözü eklemiş, yanına da Öcalan’ın “Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük gibi isimlerle birlikte Kandil’de çekilmiş fotoğraflarını” iliştirmişler. Peki onca yıl içinde kaç tanınmış Türk ve yabancı gazeteci teröristbaşıyla görüşmüş, röportajlar yapmış, ona da baktılar mı? O gazeteciler de Ergenekoncu veya başka bir örgüte mi mensuptu?Demokratik açılımın asıl adımlarının “Öcalan’a ve tüm terör örgütüne af ile özerk bölge diye başlayacak Kürdistan” olduğunu Apo’nun kendisi de, DTP’li siyasetçi ve belediye başkanları da kaç kez söylediler. Demek ki sıra önce Öcalan’ın affına geldi, anlaşılan bu... Ama asıl olay Emniyet’in yazdığı rapordaki komedidir. Daha doğrusu traji-komedi... Her şeye inandırdıklarını gördükçe alıştıra, alıştıra adımlar nasıl da büyüyor. Bakalım daha neler duyacağız.*****Eşitlik deyince10 Kasım, Bülent Arınç’ın dediği gibi “matem ya da tatil günü” değildir ama yine onun dediği gibi “günlerden biri” de hiç değildir. O gün, bu milletin Ata’sını, sonsuz saygı duyduğu önderini, bu ülkenin kurucusunu kaybettiği ve her yıldönümünde derin bir özlem ve sevgiyle andığı çok özel bir gündür.Eğer hâlâ bunun farkına varamamışsanız, millet varmanızı sağlar, zira ‘bu ölçüde nankörlük’ Türkiye’nin sağduyulu insanlarında asla olamaz ve olmayacaktır. (Onları, çıkarı için her kılığa girebilecek omurgasız vatandaşlarla karıştırmamak gerekir.)Açılım oturumu inatla 10 Kasım’a denk getirildiği için açılan pankartlar ciddi tartışmalara neden oldu. Başbakan Erdoğan’ın TBMM Başkanı’na emrederek söylediği sözler nedeniyle (Meclis Başkanlık Divanı Üyesi, Bilecik Milletvekili Yaşar Tüzün konuşmaların tanığı imiş) muhalefet partileri tarafından Meclis Başkanı’nın istifası bile istendi. Bunlar da nasılsa “uygun masallarla” atlatılacaktır ama ben AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in “üniversite öğrencisi dinleyici locasında pankart açınca hapse atacaksınız ama milletvekili olarak Meclis’te pankart açacaksınız. Bu kabul edilir şey değildir” sözlerine takıldım.Madem ki “vatandaşla, milletvekili arasındaki ayrımcılığa” karşı bu kadar hassas durumdalar ve “kabul edilemez” diyorlar, o zaman vatandaş pankart açınca bile hapse girerken milletvekillerinin suç dosyalarının “dokunulmazlık sayesinde” raflara kaldırılmasına neden göz yummaktalar?Çelik çok haklı, herkes eşit olmalı, fırsat bu fırsat kürsüyle sınırlayıversinler dokunulmazlığı!

Devamını Oku

“Demokratik, hür bir Türkiye” masalı!

10 Kasım 2009

Şu anda yazımı yazarken bir yandan TBMM’de “açılım” görüşmelerini izliyorum. CHP’nin Atatürk’ü anan, “Atam emanetini koruyacağız” yazılı pankartlar açması üzerine Meclis Başkanı Şahin oturuma ara verdi.Her ne kadar önceden işaretleri verildi ve önlemi alınmadı ise de bu durumda ana muhalefet partisini eleştirmek mümkün. Ki kıyasıya yapanlar, “zaten belliydi, süreci baltalamak istiyorlar” diyenler bile çıkacaktır ama aynı şekilde iktidar partisi de bu oturumu gayet kolayca başka bir güne almadığı; Atatürk’ün anıldığı, cumhuriyet değerlerinin öneminin vurgulandığı 10 Kasım’da inat ettiği için eleştiriyi ondan daha fazla hak ediyor.Neyse ki büyük bir olay çıkmadı, sadece “pankart açma”da kaldı ama çıksaydı sorumlusu, bu tepkiye yol açan kim olacaktı?Açıkçası ben de birçoğunuz gibi gerek “Kürt açılımı”, “demokratik açılım” veya “Milli Birlik Projesi” denilen projede hangi adımların olduğunun da, haftalarca aylarca ülkeyi kilitleyen; yargısından basınına, üniversitesinden ordusuna lekelenmedik kurum bırakmayan “belge, darbe” konusunun da ne pahasına olursa olsun en kısa zamanda sonuçlandırılmasını istiyorum.Kavga çıkacaksa, o da çıksın, herkes eteğindeki taşları döksün ve bitsin, sonuca ulaşsın. Sakız gibi uzata uzata “gelecek seçimi” de “Biz açılım istedik de izin vermediler” veya “Ordu her an darbe yapıp, demokratik seçimle gelen iktidarı indirebilir” mazeretleriyle, iddialarıyla geçirmeyelim.Cezaevlerinde “hangi suçtan yattığını bilmeden ömür tüketen yüze yakın insan da suçunu öğrensin.Atatürk’ün nutkunun bile Ergenekon davasında “delil olarak” alınıp götürüldüğünü hatırlamak insana azap veriyor.Hikâyeler ve gerçekler!İçişleri Bakanı Beşir Atalay pankart olayından sonra yaptığı konuşmada Başbakan Erdoğan’ın daha önce söylediklerini tekrarlayarak: “Demokratik Açılım”ın toplumun bir kesimini hedeflemediğini, herkes için daha fazla özgürlük anlamına geldiğini söyledi.Cumhurbaşkanı Gül de Anıtkabir Özel Defterine yazdıkları arasında “demokratik, müreffeh ve hür bir ülke olarak geleceğe umutla bakan Türkiye”den söz etti. Oysa “Demokratik, hür, müreffeh” sözcükleri, “herkese daha fazla özgürlük” vaadi artık Türkiye’de maalesef “hikâye” durumundadır; sözler ile teori ile eylemler ve gerçekler birbirini tutmuyor.Devamlı olarak hükümet üyeleri (son olarak Erdoğan katıldığı TV programında): “Hiçbir zaman suç sabit olmadıkça kimseye ‘sen suçlusun’ diyemeyiz”i tekrarlamalarına rağmen hukukun ayaklar altına alındığı, suçu “yargı kararıyla sabitlenmemiş” insanların ve kurumların daha ilk günden kesin suçlu ilan edildiği, hatta cezasının kesildiği bir dönem yaşadığımızı hiçbir hukukçu ve siyasetçi yadsıyamaz. Bu ülkede “müreffeh, korkusuz ve hür” yaşayanların artık sadece “gücü elinde tutan parti, onun yakınları ve destekçileri” olduğu bilinmiyor gibi davranılamaz.Eş zamanlı olarak yargıda, medyada, orduda, üniversitelerde ortaya çıkarılan sorunlar ve “demokratikleştirme” adı altında bu kurumları “etkisizleştirme” veya “saygınlığını, güvenilirliğini tümüyle yok etme” gayretleri görmezden gelinemez.Tesadüfe bakın ki yargıda ve medyada eleştiri yapabilen kesimlere yoğunlaşan baskı, her zamanki gibi “en önemli açıklamada ben de bulunacağım” telaşıyla son sözü en başta söyleyen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın aylar önceki son Abant Toplantısı’nda “medya, yargı, ordu ve üniversiteler, bu 4 kurumu demokratikleştireceğiz” demesinden sonra had safhaya çıkmıştır.Allah selamet versin, kurumlar “demokratikleşiyor”!! Ne basın özgürlüğü kalıyor, ne yargı bağımsızlığı... Konuşabilen ne bir yargı mensubu kalıyor, ne gazeteci, ne rektör...Bu durumda toplumun asıl düşünmesi ve tartışması gerekenin “demokratikleşme”ye getirilen yeni anlam olduğu açıkça ortadadır, değil mi? İçişleri Bakanı görev başına Varsa yoksa “açılım” konuşmaları... Ne demokratik, ne “vatandaşın canını düşünen” bir hükümet oldukları sadece bunlarla anlaşılıyor sanki. Öte yanda ise yazıp durduğumuz gibi memlekette vahşet had safhaya ulaşmış durumda. ‘Ehliyetsiz sürücüler neden en çok Türkiye’de cirit atıyor, can alıyor’ diye sorduk; cevabı yok çünkü önemsiz!! Diğer cinayetler, küçücük bilgisayar meraklısı Musa’nın, okullarda öğrencilerin kıtır kıtır kesilmesi de, tecavüzler de önemsiz... Bu vahşet sürerken bakanlar tatilde olmalı, çıt çıkmıyor.Dün de İETT otobüsüne maskeli bir canavarlar grubu tarafından atılan molotof kokteyli ile cayır cayır yanarak tanınmaz hale gelen talihsiz genç kızın haberini duyduk.Acaba hangi ideoloji, hangi niyet böyle aşağılık, böyle kahpece, insanlık dışı bir eylemi yapmanın mazereti olabilir? Bu bir yana eğer bu İçişleri Bakanı, bu Emniyet vatandaşın en demokratik hakkı olan güvenliğini sağlayamıyorsa neden o koltukları işgal ediyorlar, neden bu milletin vergisinden, kazancından pay alıyorlar ki?Otobüsteki vahşet bardağı taşıran damladır. Bu canavarlar yakalanmadığı takdirde hiç kimse güvende değildir.İçişleri Bakanı’nı görevini yapmaya davet ediyoruz!

Devamını Oku

Gazi açlıktan öldü, biz kederden!

8 Kasım 2009

Eğer daha önce bir Avrupa ülkesinde de yaşamışsanız Türkiye’de son yıllarda olup biten dehşet verici olaylara dayanabilmek çok daha zor geliyor insana.Çünkü oralarda nadiren duyulan ve duyulduğu anda ülkeyi sarsan bir cinayet, tecavüz, siyasi yolsuzluk, trafik kazası burada artık sıradan olay gibi algılanıyor. Bir haftada onlarcası arka arkaya geliyor.Mesela; ehliyetsiz sürücülerin yolda yürüyen veya “kendi şeridinde, kurallara uyarak giden bir araçta” bulunan masum gençleri, öğrencileri öldürmesi alışılabilecek, kanıksanabilecek bir olaymış gibi...“Ehliyetsiz sürücü refüjü aşarak karşı şeritteki aracı ezdi. Lise öğrencisi genç öldü”...“Ortaköy’de kaldırıma çıkan minibüs yürümekte olan üniversite öğrencisini ezerek öldürdü”...Son olarak Muğla’nın Milas ilçesinde ehliyetsiz sürücü 14 yaşındaki liseli genç kıza çarparak öldürdü ve anasının babasının da dünyasını yıktı. Bunlara benzer yüzlerce haber.Okuyoruz, “vah, vah” çekiyoruz ve unutuyoruz.Küçücük çocuklara, hatta bebeklere tecavüz haberlerinin arkası kesilmiyor, öylece bakıyoruz. Yine geçen haftaki bir haberde olduğu gibi; Hamile kadınları bebekleriyle öldüren katilleri duyduğumuzda da öylece bakıyoruz.Cumartesi akşamı, VATAN internet sitesinde 80 yaşında bir Kore gazisinin, yaşadığı barakada açlıktan ve soğuktan donmuş olarak, bir deri bir kemik vaziyette bulunduğunu okuyunca artık dayanamadım ve ağlamaya başladım. Düşünün bu ülke adına savaşmış bir gazinin hiç değilse yokluk, sefalet içinde bir baraka köşesinde ölmemesini bile sağlayamıyor “hertürlü israfın yapıldığı” devlet.Bunları yazıp “bizi yönetenleri” suçladığım zaman “kadın tecavüzlerinin sorumlusu hükümet mi” diyenler de çıkabiliyor. Evet, tam da öyle... Elbette, her ülkede nasıl ki bu konuların hepsini çözüme kavuşturma görevi hükümetlere ait ise, bizde de öyledir.Her konuyla ilgili bakanlık, bakanlıklarda binlerce memur, Meclis’te yüzlerce milletvekili yok mu, var. Her türlü imkan sağlanmış mı, sağlanmış. Ülkeyi yönetenler bolluk, refah içinde krallar gibi yaşıyor mu, yaşıyor. O zaman toplumun hüküme-te: “Yeter artık bizi her gün ayrı bir siyasi taktik yaratarak oyaladığınız. Trafik cinayetlerini kaza diye yutturuyor, önlemek için parmağınızı kıpırdatmıyorsunuz. Başbakan Erdoğan’ın başkanlık ettiği Trafik Güvenliği Yüksek Kurulu 8 yıldır neden toplanamıyor ve çözüm aranmıyor? Neden diğer ülkelerde ehliyetsiz şoförler cirit atamıyor?Neden başka ülkelerde bu kadar çok kadın cinayeti, çocuk ve kadın tecavüzü, bu kadar sınırsız yolsuzluk olayı duyulmuyor. Sizin bakanlıklarınızın, Meclis’teki milletvekillerinin işi nedir, emredilince parmak kaldırmak mı” diye sorma hakkı yok mudur?Peki kim soracak bunları, kim isteyecek çözümü ve kimden isteyecek?İnanın bana bu gazinin haberi aklımı başımdan aldı. Toplumdaki bu suskunluk ve kabullenişe dayanmak çok zor. Sizi bilmem, benim içimden isyan haykırışları yükseliyor!***** Bir “vatansever” de burada!Dün “Koç ailesi”nin durup dinlenmeden her alanda ülkelerine katkıda bulunmak için çırpınmalarını yazmıştım, bugün “5’inci sanat merkezi”ni açan Müjdat Gezen’i yazacağım.Gerçek bir “gönül zengini” o... Paylaştıkça, ülkesinde çağdaşlığa katkıda bulundukça; sanata, gençlere, yaşlılara, çevreye yarar sağladıkça, başkalarını mutlu ettikçe zenginleşiyor.Varını yoğunu satarak huzur evleri yaptırıyor, ormanlar yaratıyor, sanat-kültür merkezleri açıp öğrencilerine bağışlıyor, tiyatroda üretmeyi sürdürüyor... Durup dinlenmek yok yani, öyle sınırsız bir çaba.İzmir’de açtığı son sanat merkezini bitirebilmek için 6 daire satmış, duyunca “kendine oturacak bir daire ayırdın mı” diye sordum, “Türkiye’me feda olsun, bana gerekmez” dedi. Ayakta alkışlanmayı hak etmiyor mu, söyleyin.Değerli sanatçımız Müjdat Gezen’i gönülden kutluyorum. Türkiye’de adaletin geldiği noktayı anlatan “Adalet Pantolonun Kemeridir” isimli oyunu da yeni başladı, görmek için sabırsızlanıyorum.

Devamını Oku

Erdoğan “kaç yıl daha” istiyor?

8 Kasım 2009

Henüz seçim tarihi filan belirlenmiş değil, AKP de “erken seçim” söylentilerini ısrarla yalanlıyor ama nedense Başbakan Tayyip Erdoğan daha önce söylediği sözü tekrarlama gereği duymuş.“Başkaları gibi tükürdüğünü yalamayacağını” da vurgulayarak “2011’de son olarak milletvekili adayı olacağını, bir daha da olmayacağını” söylemiş. Gerçekten, çoğunuz gibi ben de beynimin kıvrımlarını zorluyorum; acaba neden söylemiş olabilir?Bir kesime moral vermek için mi yoksa bir kesimin moralini bozmak için mi?Kamuoyu araştırma şirketlerinin (açılım sonrasında) yaptığı anketlerin “AKP’nin oylarının düştüğünü” göstermesi nedeniyle “sakın gideceğim sanmayın, daha uzun süre buradayım” mesajını tüm kişi, kurum ve kuruluşlara vermek için mi?“Ben çıkara dönük siyaset yapmıyorum, bir süre sonra gidiciyim, kendim için bir şey istiyorsam namerdim” filan demek için mi? İsteyen bu listeyi uzatabilir ama zaten Erdoğan da; 2011 dediğinizde kısa bir süre gibi görünen ama aslında uzun bir süreden söz ediyor.2011’de gelse, gidiş 2015... Sonra sıra cumhurbaşkanlığına gelir, 5 daha ekle; 2020... Hoşlanırsa ki elbette hoşlanacaktır, bir 5 daha ister; etti 2025... 2002’den başlayarak sayın; tam 23 yıl... Bana kalırsa “Osmanlı’ya da geri dönmek isteyen” anlayışla zaten o yıllar içinde “babadan oğula” sistemi de geri getirilebilir. Veya çoğumuzun tahmin ettiği gibi cumhurbaşkanı olduğu anda “başkanlık sistemi”ne geçişi sağlar, böylece otomatikman başbakan yetkilerini de üzerine alır.Demek ki neymiş; Erdoğan’ın plânı yürürse toplumun gelecek çeyrek yüzyılı sadece onu dinleyerek, sadece onunla geçecekmiş. Eh, evliya sabrı bile yetmez yani!“Vatanını sevmek” bu işte! Bir tarafta sadece kendi işine, kendi çıkarına bakan ve yeni kazançlar için iktidarların kapısına kuyruk olanlar, bir tarafta ise eğitimden sağlığa, sanattan kültüre her konuda ülkesine katkıda bulunmak için çırpınanlar.Birinci gruptakiler seçimi bile beklemeden kuyruğa girip el öpenlerdir ki mide bulandırıcı geliyor insana... İkinci gruba ise tam aksine hak edilmiş bir saygı ve sevgi duyarsınız.Koç Ailesi Vehbi Koç’tan başlayarak her ferdiyle Türkiye’ye, ülkelerine hizmet için çırpınan, bu konuda her fırsatı değerlendirerek faaliyette bulunan bir ailedir.Rahmetli Sevgi Gönül’ün kurucu üyesi olduğu Geyre Vakfı’nın ülkeye kazandırdığı Afrodisias Müzesi’nde yeni bölümlerin açılışı henüz yapılmıştı ki bu kez Vehbi Koç Vakfı’nın dünyanın en önemli müzelerinin başında gelen New York Metropolitan Müzesi’ndeki Osmanlı Sanatları Galerisi’ni genişletmek için 10 milyon dolarlık destek verdiğini duyduk.Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç “Tarihimizi dünya ile buluşturmayı görev biliyoruz ve bundan mutluluk duyuyoruz” demiş. Yılda 4,5 milyon kişinin gezdiği bir müzeye Osmanlı sanatını en iyi bilen ve takdir eden ailelerden birinin yapacağı bu büyük katkının sadece maddi değil aynı zamanda “sergilenecek eserlerin seçimi ve kazandırılması” açısından da önem taşıdığını düşünecek olursak başta Rahmi Koç ve Semahat Arsel olmak üzere tüm Koç Vakfı temsilcilerine nasıl gönül dolusu teşekkür borçlu olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz. Bence “ülkesini sevmek” de budur işte!Rahmi Koç; Metropolitan Müzesi Mütevelli Heyeti Şeref Üyeliği’ne seçilmiş ve Müze Başkanı kendisine teşekkür etmiş. Bakalım bizim Kültür Bakanlığı bir teşekkürü, bir plaketi, bir “onur ödülü”nü akıl edecek mi?Pek ümitli değilim ama “Allah’tan ümit kesilmez” değil mi?

Devamını Oku

“Belge” TSK’ya neden gönderilmedi?

6 Kasım 2009

Bildiğiniz gibi “fotokopi belge” üzerine tartışarak haftalar kaybetti ülke... En önemli sorunlar; ekonomi, işsizlik, yolsuzluklar, ülkede can güvenliğinin sağlanamaması gibi konular kenara itildi ve “belge değeri olmadığı” daha sonra yerli/yabancı uzman kuruluşlar tarafından açıklanan fotokopi tartışıldı.Bu fotokopi üzerinden hükümet üyeleri ile hükümete en az “kendisi kadar yakın medya” kesiminin aralıksız olarak Genelkurmay’ı suçladığı ve fotokopiye “gerçekliği kabul edilmiş belge” muamelesi yaptığı görüldü.Sonra o konu kapandı bu kez içeriği bilinmeyen “Kürt açılımı” gündeme geldi. Topluma açılmayan açılımın bir bölümü “PKK’lıların dönüşü” ile anlaşılmıştı ki karşılama töreni ve DTP-PKK söylemleriyle toplumdaki gerginliğin had safhaya çıktığı gün “fotokopi belgenin ıslak imzalısı” ile bunu gönderdiği iddia edilen subayın ihbar mektubu yine iktidara iktidardan bile yakın medyanın manşetlerine ve savcıya geldi.Olay yargıdaydı, belgenin gerçek olup olmadığı yargı tarafından açıklanmamıştı, “ülkesini ve ordusunu çok sevdiğini söyleyerek” ihbarı yapan subay her nedense ortaya çıkamıyordu, onun için de uzmanların hepsi mektubun içeriğine, üslubuna bakarak “acaba gerçek mi, acaba kim yazmış olabilir, nasıl oluyor da ihbarcı bulunamıyor” gibi sorulara cevap aramaktaydı. Ama yine aynen fotokopi belgede yapıldığı gibi (başta Taraf) birçok gazete, birçok köşe yazarı, AKP’li birçok siyasetçi, Başbakan Yardımcısı ve Başbakan yargı kararını beklemeye gerek duymadan onun yerine kararı verdiler.“Ordunun tasfiyesi”ni istemeye kadar gitti iş...Savcılar “Biz Dursun Çiçek’i çağırmadık” açıklaması yapmalarına rağmen “sanki çağrılmış da kaçıyor” veya “Genelkurmay göndermiyor” havası yaratılarak, ona ve İlker Başbuğ’a çağrılar yapıldı.BELGE NEDEN GÖNDERİLMEDİ?Dün Genelkurmay basına açıklama yaparak; “Yargıdan, savcıdan, mahkemelerden gelen her sorunun, her çağrının anında cevaplandığını, çağrılan herkesin gönderildiğini” bildirdi. Bu arada; “hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı olmayan, suç işledikleri sabit olmayan kişilerin peşinen suçlu ilan edilmesini, evrensel hukuk kurallarının çiğnenmesini üzüntüyle izlemekte olduklarını” söyleyerek çok önemli bir noktayı da vurguladı:“3 defa istenmesine rağmen, var olduğu iddia edilen ıslak imzalı belge henüz askerî savcılığa gönderilmemiş, bu nedenle tekrar istenmiştir...” Şimdi; Türkiye’yi sallayan, her seferinde gündemi alt üst eden, Kürt açılımını ve terör örgütünün devlete çektiği ültimatomları, en ciddi dış politika sorunlarını bile ikinci plana iten “ıslak imzalı belge” iddiası eğer gerçekse ve Adli Tıp’ta özel ekiple çıkan kararın güvenirliliği kesin ise “TSK’ya neden gönderilmiyor” sorusunu sormaz mısınız?7 yıldır iktidarda olan bir partinin devamlı olarak “darbe yapacaklar, birileri milletin iradesine karşı çıkıyor ama biz boyun eğmeyiz, biz varken hukukun üstünlüğü... Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diye sızlanması, meçhul birilerini suçlaması, devamlı mağdur görünmesi ve zaten ağır baskılar yaşanırken toplumu bir de sürekli “darbe psikolojisi” altında tutması önemlidir. Bunlar yapılırken, haftalardır sürdürülen tartışmaya neden olan belgeyi göndermeme konusunda yapılan ısrar çok önemlidir. İddialar önce ortaya atılıyor; çağrılar, manşetler, suçlamalar ve sonra “geri çekilme” dönemi başlıyor. Yine öyle olmasın?***Her açıdan olaylar! Yarın Her Açıdan’da “Domuz gribi aşısı yaptırmak mı, yaptırmamak mı daha tehlikeli”, “Son yıllarda bilmeden hangi genetiği değiştirilmiş gıdaları aldık” sorularını da unutmayarak, “Demokratik açılım”ın 10 Kasım’da TBMM’de görüşülmesinden, “belge” gelişmelerine kadar gündemin önemli konularını inceleyeceğiz.Konuklarım; Terörle Mücadele Koordinatörü olarak görev yapmış Emekli Orgeneral Edip Başer, CHP Grup Başkanvekili (İzmir Milletvekili ve hukukçu) Kemal Anadol, Siyaset Bilimci Prof. Dr. İlter Turan (Bilgi Ün. Öğr. Üyesi), Gazeteci-yazar Can Ataklı ve SONAR Kamuoyu Araştırma Kuruluşu Başkanı Hakan Bayrakçı olacak.Hepinizi bekleriz!

Devamını Oku

Yıpratalım mı, yıpratmayalım mı karar verin!

5 Kasım 2009

Bildiğiniz gibi olaylar yine kördüğüm, biz vatandaşlar (ve tabii ki gazeteciler, hele de bazıları “off ki ne of”) yine dedektif ya da en azından “araştırmacı vatandaş” durumundayız.Dün yazımı ‘bu konuya devam edeceğim’ diye bitirmiştim ve konu Mümtaz’er Türköne’nin “Ordu tasfiye edilsin, yeni ordu kurulsun” önerisiydi. Ortada yine enteresan çelişkiler-ilişkiler var. Meselâ Türköne’den önce Bülent Arınç da “Bize cuntadan arınmış, içte ve dışta güvenliğimizi sağlayacak bir ordu lazım” demişti. Yani imzasının ‘ıslak’ olup olmadığı kesinleşmeyen, Adli Tıp’taki “ilk kez kurul yerine ‘özel bir gruba’ incelettirilme ve kararın böyle alınması” üzerinde durulmadığı için soru işaretleri taşıyan belge ile “ihbarcısı ortaya çıkmayan” mektup, yargı sürecinde olan ve sonucu bilinmeyen dava onlara ordunun toptan tasfiyesini ve ‘yeni bir ordu’ isteğini açıkça dillendirme imkânı verebiliyor.İyi de Bülent Arınç ve onun kadar AKP’ye yakın gazete ve gazeteciler, AKP grup başkanvekilleri bunları söylerken, Genelkurmay Başkanı Başbuğ ile Başbakan Erdoğan’ın görüşmesinden sonra yapılan Başbakanlık açıklamasında “Kurumlar yıpratılmasın, belgeyle ilgili yargı süreci devam ediyor” denmemiş miydi? Haydi diğerleri yıpratma-yıpratmama konusunda resmen yapılan açıklamalara mı, yoksa “kendilerinden asıl beklenen söylemlere” mi öncelik tanımaları gerektiğini bilemediler (!) diyelim. Başbakan Erdoğan’ın doğrudan İlker Başbuğ’a ‘yönetici makamındakiler’ hitabıyla yönelttiği “Zanlıları yargıya teslim edin” çağrısı, Genelkurmay’ı toptan suçlu yapmıyor mu?Peki bu Başbuğ’la görüşmeden sonra ‘susma’ moduna geçip üç gün sonra tekrar ‘suçlama’ya dönüşe nasıl bir anlam vermeli?Üstelik Ergenekon savcıları Albay Dursun Çiçek’i çağırmadığına ve bunu açıkladıklarına göre Başbakan’ın “çağırmış da Genelkurmay göndermiyormuş” yanıltmacası yaratan bu çağrısını neye yormalı, bu kez savcılarla ters mi düştüler, yoksa başka bir amaç mı var?.. (Şimdiye kadar kendisine en yakın gazeteciler dahil bu soruya cevap bulabilen olmadı.)Öte yanda Dursun Çiçek’in konuşmasıyla aynı derecede önem taşıyan ‘ihbarcı subay’a neden ısrarlı çağrılar yapıldığını duymuyoruz? İmzasız mektup ve ‘yaş mı da kuru mu’ esprilerine neden olan imzası hâlâ belirsiz belgeyle de yıllar mı geçirilecek?Ve tabii bu arada “TSK’yı yıpratmalı mı, yıpratmamalı mı” sorusunun cevabı da önemli, kime inanacağız; Başbakan’a mı, Başbakanlığa mı? Güven bunalımıYani arkadaşlar haydi ‘açılım’ filan tamam da bir ‘grip aşısı’ meselesinde bile ülkeyi yönetenlerin kendi aralarında, bilim adamlarının da kendi aralarında saç saça baş başa girişmesi ve her kafadan bir ses çıkararak 70 milyonu şaşkına çevirmesi mümkün müdür? İşte ancak Türkiye’de mümkündür.Şimdi N.Y Times istediği kadar “aşı olun” çağrısı yapsın, “Domuz gribi 4 bin Amerikalı’yı öldürdü, 40 binini de hastanelik etti” desin bizim millet “Başbakan olmayacaksa, ben de olmam. Bir bildiği vardır, hem bakın Meclis’teki milletvekilleri de, uzmanlar da bölündü, çoğu ‘risk yok’ diyor. Ayrıca Muş’ta, Bursa’da görüldü, aşı olanlar da hastaneye kaldırılıyor” düşüncesiyle kaçar bu aşıdan... Bundan sonra ikna etmek de çok zor.Kanada basını haberi “Bizde ‘neden yeterince aşı yok’ tartışması var ama siz bir de Türkiye’ye bakın... Bizdeki aşı krizi ondakinin yanında hafif kalır” diye vermiş. National Post gazetesi ise “Türkiye 43 milyon doz aşı için 335 milyon dolar harcadı. Sağlık Bakanı aşının güvenliği konusundaki tartışmaları noktalamak için kameraların önünde aşı oldu. Ama hemen ardından patronundan darbe yedi” yazmış. Onlar Türkiye’de milleti ikna için TV kameraları önünde radyasyonlu çay içen bakanları unutmuşlar, bizde insanları ikna etmek için yapılmayan yoktur.Şimdi bu durumda acaba ABD’ye, Kanada’ya bakıp hemen aşı mı olmalıyız, yoksa “bunlar harcadıkları 335 milyon doların kafaya kakılmaması ya da aşıları getirenlerin zarar etmemesi için korkutuyorlar, üstelik yan etkileri de varmış” diyenlere hak mı vermeliyiz bilmiyoruz. İşin en acı tarafı artık hiçbir konuda neyin doğru, kimin haklı olduğunu da kestiremiyoruz. Onun için herkes kendi kafasına ve duygularına göre karar verecek. Allah yardımcımız olsun!

Devamını Oku

‘Pembe tablolar’da son nokta!

5 Kasım 2009

Memleket nereden baksanız “dağılmış” bir görüntü içinde... “Değil”se yönetenler yalanlasınlar ve desinler ki “tam aksine her konuda harika bir gidiş içindeyiz”... Ekonomi, işsizlik gibi en önemli konularda tüm ekonomi uzmanlarının aksine pembe tablolar çiziliyor, bir de diğerlerini denesinler.Sağlık Bakanı günlerdir “domuz gribi aşısı olun” derken Başbakan’ın “Ben olmayacağım” demesi bir yeni korku daha yarattı, “Ne demek istiyor, acaba aşılar güvensiz mi” sorularının arkası kesilmiyor. Malûm her konuda gerçekle yalanın birbirine karıştırıldığı bir ortamda millette “güvensizlik” de tavan yapmış vaziyette.Trafik başıboşluğu, ehliyetsiz sürücülerin dehşet saçmasıyla gencecik öğrenciler arka arkaya trafik CİNAYETLERİNDE hayatını kaybediyor, yuvalar kararıyor (cezası da yok...)Domuz gribi hastaları hastane hastane dolaştırılıp hayatını kaybediyor, Muğla Dalaman Devlet Hastanesi’nde olduğu gibi sezaryenle doğum yapan kadın ve bebeği hayatlarını kaybediyor ve her nasılsa (olmaz çünkü) rahim yırtılması diyerek suçlu doktorlar kurtuluyor. Hastanelerdeki bakımsızlık, denetimsizlik, başıboşluk nedeniyle insanlar hastaneden domuz gribi kapıyor... 4-5 yaşında küçücük çocuklara tecavüz ve kadın cinayetleri ayyuka çıkmış (son olarak 5 yaşında bir çocuk tecavüzü ve Adana’da 19 yaşında hamile kadının öldürülmesini duyduk) ve daha ne kötülük ararsanız hepsi mevcut, can güvenliği sıfırlanmış vaziyette.Haberleri okurken, daha gazetelere göz gezdirirken fenalaşıyor insan... Ama durum nedir; iktidarıyla muhalefetiyle bu ülkenin Meclis’i için 2 önemli konu var; 1- Kürt açılımı 2- TSK... Darbe, darbe, darbe...İktidar için bir önemli konu daha var; ne yapıp edip İslam ülkelerinin lideri konumuna gelmek için Arap ülkeleri başta hepsine yanaşmak... Her gün birinin kapısına gitmek veya onların gelmesi. Şimdi de Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Darfur’da 300 bin sivilin ölümünden sorumlu tutulduğu için “insanlığa karşı suç ve savaş suçu işlemekten” hakkında tutuklama kararı çıkarılan, Nato’nun “görüldüğü yerde tutuklayın” dediği, Uganda ve Nijerya’nın bile kabul etmediği Sudan Devlet Başkanı Türkiye’ye geliyormuş.Vatana, millte hayırlı olsun (!).. Demek ki 2008’deki ziyareti yeterli olmamış.Kışkırtırsanız olacağı bu!Öte yanda, Salı günü Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı’nın kendisini ziyaret eden İsrail Ankara Büyükelçisi’ne (bölgeye de ilk ziyaretiymiş) söylediği sözleri internette görür görmez “eyvah, adama saldırı olabilir” demiştim ki, bugün Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde bir grubun Büyükelçi’ye yumurtalı saldırıda bulunduğu, onun da gezisini keserek apartopar Ankara’ya döndüğü habri duyuldu.Doğu Karadniz’e gelen turistlerin yüzde 70’i İsrail’den gidiyormuş... Bunu konuşurlarken Bakırcı birden Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta söylediği “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz”i bile aratacak cümlelerle “Gazze’ye yönelik tutumlarından dolayı buradaki gezginlerin başına kötü şeyler gelebileceğini, Rize halkının da kendini savunabileceğini ama bunu çocukları katlederek yapmayacağını” anlatmaya girişmiş.Sanki o anda dış politika yapmak kendi vazifesiymiş gibi... Sanki onlar da kendisine örneğin “Ermeni soykırım iddiasını” hatırlatamazlarmış gibi...Gazze’deki olaylara herkes karşı çıkabilir, herkes durdurulsun ister ama ‘diplomasi’ diye birşey vardır yahu... ‘Dışişleri’ de bunun için vardır, yeter artık!Başbakan Erdoğan da son konuşmasında Belediye Başkanı’nın söylediklerini aynen söylüyor. Sonra da “Türkiye’de antisemitizm yükseliyor” denince “Buna ilk karşı çıkan lider benim” diyor. İyi de sizden önce ülkede böyle bir sorun da yoktu zaten... Bu kadar kışkırtma birkaç koldan yapılırsa saldırı da olacaktır tabii... Olaydan sonra Belediye Başkanı’nı arayıp bilgi almaya ne gerek var? Olay ortada... Popülizim adına, oy uğruna “züccaciye dükkânına girmiş fil” gibi dış politika yapılırsa sonuç bellidir.Mümtazer’den mümtaz görüşler Biliyorsunuz şu sıralarda İmralı’ya sekiz terörist daha naklederek Öcalan’ı “sıradan terörist”leştirme durumu mevcut.Zira sıra ‘af’fa geliyor yavaş yavaş. PKK liderlerinden Murat Karayılan “Eğer Ankara Öcalan’la konuşmazsa diyaloğu reddederse PKK çarpışmaya devam edecek” demiş. Önceden de böyle olacağı belliydi ama haydi yeni anlamış gibi yapalım.Demek ki neymiş; “eve dönüş projesi” filan hikâyeymiş. Çözümü ancak Öcalan devlete dayatabilirmiş. Peki Öcalan ne diyor: Af, hem de “bana da af” diyor. ‘Özerk bölge’ diyor, o da yetmiyor “Kürdistan” diyor.Bu arada ‘Zaman’ yazarı Mümtazer Türköne ise “Öcalan’ı sadece affetmekle kalmayın, Bodrum’a Paşa yapın. Tarihte de isyancıları paşa yapmışlardı” şeklinde mümtaz bir öneri (!) getirmişti kısa süre önce. Hazmettire hazmettire ilerliyor ‘açılım’ ne güzel işte!Aynı kişinin başka mümtaz görüşleri de var tabii, sınırsızdır mümtazlar malûm. Örneğin “Ordu tasfiye edilsin, yeni ordu kurulsun” da dedi. Açıklaması da yanında promosyon: “Yeni orduyu kiminle kuracağız diye soran olursa ‘Ankara’da yeni orduyu kuran komutanların -Atatürk dahil- rütbesi neydi”... Beyim, biraz hafızanızı zorlayın bakalım Atatürk sıradan bir komutan mıydı? Hani öyle sık sık rastladınız mı bir benzerine?Bu konuya devam edeceğim.

Devamını Oku