Eğer hükümet üyeleri yine “demokratik açılım”la ilgili basmakalıp, yuvarlak cümlelerle yetinmez ve açılımın ne olduğunu açıkça anlatabilirlerse bugünkü TBMM toplantısında biraz bilgi edinebileceğiz.
Açılım projesinin sahibi AKP iktidarı bile “PKK’lıların dönüşü” sırasındaki eylem ve söylemlere karşı çıktılar, süreci baltaladığını söylediler ama hukukçu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bunu tekrarladıktan sonra “PKK’lıların pişman olduğunu söylemesine gerek yok, gururları zedelenmeden dağdan inmeliler” dedi. Mahmur kampındakilerin suç kaydı olmadığını da söyledi.
Aslına bakarsanız bunları duyar duymaz daha ilk anda Arınç’ın 10 Kasım’la ilgili “Kutsal gün değil, tatil değil, günlerden bir gün” gibi sözleriyle Atatürk’ü ve onun ölüm yıldönümünü sıradanlaştırma gayretleri akla geliyor ve “Teröristleri koruduğu, saygı gösterdiği, onların gururunu düşündüğü kadar” bu ülkenin önderine ve onu seven milyonlarca vatandaşa saygı göstermediği duygusu uyanıyor.
Bu durumda da “Mahmur kampındakiler onlarca yıl çiçek mi topladılar” diyenlerin daha da fazla tepki içine girmesi hiç de zor görünmüyor ki AKP Milletvekili Vahit Erdem’in “Dağa çıkanlar patates soymaya mı çıktı” diyen CHP Grup Başkanvekili Onur Öymen’i kutlaması da herhalde bunun en açık örneklerinden biridir.
Şanlıurfa’da aralarında DTP’li üyelerin de bulunduğu yürüyüşte genç kızların ve yaşlı kadınların elinde “Öcalan’ın muhatap alınması”nın da istendiği “tamamen DTP ile PKK’nın söylemleri olan pankartlar” vardı. Bu kez “tek elden çıktığı belli olmasın diye”, daha önce vurgulandığı için farklı el yazılarıyla yazılmıştı.
Bütün bunlar olup biterken, bu gösterilerde PKK bayraklarına, renklerine ses çıkarılmazken öte yanda Cumhuriyet Bayramı gösterileri yasaklanırsa, 10 Kasım için “ölenle ölünmez”, “günlerden bir gün” benzeri lâflar kullanılırsa, Atatürk pastadan çıkarılır, şehit ailelerinin bayrakları alınır, sanatçı İlham Gencer “Ne mutlu Türküm diyene” dediği için polisler tarafından itilip kakılırsa bu halk bilinçli şekilde tepkiye itilir, bölünme kendiliğinden sağlanır.
Nitekim halkın tepkisi SONAR, GENAR gibi araştırma kuruluşlarından sonra AKP’ye yakın bir araştırma şirketi olan Metropol’ün yaptığı anketin sonucunda da ortaya çıktı. Açılım sürecinde “AKP’ye olan güvenin büyük ölçüde düştüğü” burada da görülüyor.
Araştırmaya göre; vatandaşların yüzde 51.6’sı açılım sürecine karşı, yüzde 63.2’si ise Türkiye’nin kötüye gittiğini düşünüyormuş. Başbakan Erdoğan’a duyulan güven 1 yılda yüzde 17.2 gerilemiş.
Aslında bu “güven” grafiği ABD’de ve AB ülkelerinde “işsizlikten ekonomiye, sağlıktan güvenliğe, eğitime” her konudaki gelişme (veya gerileme) ile çizilir. Ama Türkiye’de bir flaş siyasi adım veya sarsıcı, sansasyonel girişim halkın yaşamını ilgilendiren sosyal sorunlara olan ilgisizliği, başarısızlığı bir anda örtüverir. Son yıllarda en kolay yöntem de bu oldu zaten. Ama sonuçta artık milletin bunları da “yemediği” görülüyor.
Acaba ne zaman görevden kaçmayacak, masallarla “gerçekleri örtmeye” çalışmayacak, bu milleti mutsuzluğa sürüklemeyecek bir yönetime sahip olabileceğiz, bugünlerde en çok sorulan soru bu!
Faşizmin ne kadarı zararsızdır?
Ergenekon savcılarının da amiri durumundaki İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ile Yargıtay’ın da dinlendiği haberlerinin “bardağı taşıran son damlalar” olduğu görülüyor. Arkası kesilmeyen mektup ve telefonlarda insanlar Türkiye’nin gidişinden (artık “derin bir üzüntü” filan değil) dehşetli endişe duyduklarını dile getiriyor ve hepsi “Ne olacak bu işin sonu” diye soruyorlar.
Gelecekte daha neler olacağını bilemeyiz ama şu sıralarda neler olduğu, artık bu dinlemelere, fişlemelere mazeret bulunamayacak noktaya gelindiği sadece “Başsavcı’nın da dinlenmesi” olayıyla ortada...
Orhan Koşar isimli okuyucumuz dün endişe-öfke karışımı duygularla yazdığı mektupta bu dinlemeyle başlamış, bugüne kadar yapılan hukuksuzluklara sınırsız destek veren bir grup gazetenin bu haberi mecburen manşete taşımalarının “sırf demokratlıklarına gölge düşmesin diye” yapıldığını, yalanın ve yalakalığın sonunda bu noktaya geleceğini vurgulamıştı.
Aynen şöyle diyordu;
“2009 yılında 5900 hakim ve savcı hakkında soruşturma açılmış. O ‘dünyalı’ kıl torbaları bunun bir andıçlama olduğunu bilmiyorlar mı? Savunmalar alınıyor, kim kendilerine biat ediyor, kim etmiyor, satır aralarından bunun tespiti yapılıyor. Bunun adı fişlemedir. Bu, iktidara biat etmeyenlerin evinin kapısına yağlı boya ile çarpı işareti atmaktır. Bu apaçık faşizmdir. Ben sıradan vatandaş dinlenir ve izlenirken, kulağında pireler uçuşan ‘azgın’ demokratlar manşetlerinde, ‘yeni haberleri olmuş yüzsüzlüğü ile’ şaşkınlık tiyatroları sahneliyorlar. O yüzsüzlere soruyorum; sizi faşizmin ne kadarı rahatsız etmez? Ve, ne karşılığında?”
Koşar mektubunu “Şu saatten sonra artık ‘benim gazetelerim var’ diyemiyorum, ‘bir avuç da olsa, bizim gazetecilerimiz var’ diyorum” cümlesiyle bitirmiş.
Yorumu size bırakıyorum.

