“Eve dönüş” oldu “geri dönüş

24 Ekim 2009

PKK’lı teröristlerin dönmesinden sonra yaşanan gelişmelerle ve Öcalan’ın son açıklamalarıyla ilgili dünkü yazım; ‘Ortada çok ciddi bir hata var, hükümet iyi düşünmek ve derhal yöntemini gözden geçirmek zorunda. Bu iş daha fazla sarpa sarmadan’ cümleleriyle bitmişti.Aslında tabii başbakanların ve diğer hükümet üyelerinin kendilerini eleştiren medyayı düşman görerek susturmaya çalışmak yerine eleştirilere kulak vermeleri çok daha akıllıcadır. Bağımsız ve dürüst, çıkar uğruna siyasi yağcılık yapmak yerine gerçekleri dile getiren basın sadece topluma değil iktidarlara da gereklidir.Zira el etek öpen, en ufak eleştiri getirmeden siyasi gücün her uygulamasını alkışlayan dalkavuklar ve aynı kafadaki gazeteciler aynı zamanda o iktidarların da hataları, gerçekleri görmesini engeller. Basının “ayna” olma işlevi çift yönlüdür yani... Yazarlar, medya mensupları her gün kendilerine gelen yüzlerce mektup ve internet yorumunda toplumun duygularını siyasetçiden de önce anlama ve anlatma imkânına sahiptir. Tabii bu duyguları dürüstçe yansıtacak yürekleri de varsa...İşte “Kürt açılımı” şeklinde, daha baştan, ismiyle etnik, ırkçı bir ayırım yapılarak başlayan açılımın ne olduğunun ipuçları bile TBMM’de, toplumda, medyada tartışılmadan, muhalefet tepkilerine kulak tıkanarak (ve sadece DTP ile, Barzani ile veya The Economist’in de yazdığına göre direkt PKK ile konuşup anlaşarak) yapılan “34 teröristin gelişi, karşılanışı ve serbest bırakılışı” olayının yarattığı son tablo da bunun en açık kanıtıdır. Kendine “liberal, demokrat” tanımlarını yakıştıran ve son zamanlarda bu tanımların anlamına “iktidara yağ çeken” şeklinde bir yenilik (!) katanlar “Bu yöntemde hata var, hukuka aykırı olduğu gibi toplum vicdanını, onurunu zedeleyen adımlar atılıyor, toplum gerildi, dikkat” diyenlere “düşmanlık cephesi”nden “terörden nemalananlar”a kadar hakaretler sıralamaktan çekinmediler. Teröristbaşı Öcalan’ın “Ben örgütün sadakatini sınamak istedim. Benim de önüm açılmalı, ortak vatan Kürdistan” gibi açıklamaları, devletin önüne tek muhatap olarak PKK’yı sürmesi bile onları uyandırmadı (uyanmak istemeyince zordur).TEPKİLER HIZLA ARTINCA...Oysa “TBMM’ye gideceklerini” açıklayan şehit ailelerinden “Yeter artık bu kadarına tahammül edemeyiz, biz de mi dağa çıkalım” diye yağan sayısız tepkiye kadar birçok işaret yaratılan toplumsal tepkinin büyüklüğünü anlatmaya yeterdi.Şimdi Başbakan Erdoğan “Avrupa’dan yeni PKK’lı grubun gelişinin ertelendiğini, çünkü Habur’dan giriş yapan 34 PKK’lının halkta ciddi bir rahatsızlık yarattığını” söylüyor ve “DTP bunu siyasi ranta çevirmek istedi” diyor.Olayın toplumda yarattığı ciddi rahatsızlığı nihayet görmüş, anlamış olması yine de iyi ama terör uzmanı Ercan Çitlioğlu’nun “Toplumu Türk-Kürt diye ayrıştırmak tehlikelidir, her an çatışmalar çıkabilir” diyerek haftalar önce uyarmaya çalıştığı tehlike başlamış görünüyor. Elazığ’da DTP’lilerin basın açıklaması yapmak istemesi üzerine ellerinde Türk bayrakları taşıyan ve “Bu ülkeyi böldürtmeyiz, Türk-Kürt kardeştir, kahrolsun PKK” sloganları atan bir grupla çatışma çıkmış. Demir trafik levhalarını söken gruplar bunlarla birbirine saldırmış.Umarız bununla kalır ve başka gerginlikler de yaşanmadan bu hatalı gidişten dönülür. Eğer demokratik sistem doğru çalıştırılsa, ciddi kararlar “tek adam” anlayışıyla ve çoğunlukla seçime endeksli olarak alınmasa, eğer medya olması gerektiği gibi özgür, bağımsız ve ilkeli olabilse bugünkü sorunların hiçbiri yaşanmazdı.Herhalde Türkiye’deki kadar “sil baştan” yapılan bir başka ülke zor bulunur. Bugün Her Açıdan’da bunları tartışacağız, saatlerinizi bir saat geri almayı unutmayın.

Devamını Oku

“PKK bitecek” diyenler şimdi ne yapacak?

23 Ekim 2009

Bülent Arınç da eksik kalmadı, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’ün ardından (bu süreçte ben de eksik kalmayayım demiş olmalı ki) Habur’da teslim olan PKK’lılar için “Böyle bir karşılama olmamalıydı” dedi.Bir de istenmeyen gösterileri, toplantıları pek güzel önleyen; İstanbul’da IMF ve Dünya Bankası toplantısı sırasında dışarda protesto eylemi yapanlara (yabancılar dahil) kafa göz girişen ve bir kısmının yaralanmasına neden olan, hükümet üyelerine “sadece sözlü” protesto yapan gençleri veya kadın-erkek demeden vatandaşları boyunlarından kıskaca alıp sürükleyen Emniyet gücünün başındaki İçişleri Bakanı Atalay tekrarlarsa daha da inandırıcı olacak.Nedir yani bu? Ülkeyi yönetenler “Bizim haberimiz yoktu, beklemiyorduk, beklesek de önleyemezdik” diyerek devletin aczini mi anlatmaya çalışıyorlar? Ve buna inanılmasını mı bekliyorlar? Bu kadarı gerçekten milletin zekâsına hakaret değil mi?Bir o kadar da DTP’nin söylemlerindeki hakaret var. Selahattin Demirtaş “Bizim bir çağrımız, organizasyonumuz olmadı, halkın içinden geldi” diyor, Ahmet Türk sanki haberi yokmuş gibi “Dikkat etmek lazım, provokasyonlar sürece zarar verir” diyor ve birileri de gazete köşelerinde “Bravo, her iki taraf da ne kadar sağduyulu hareket ediyor” diye bu yalanları yutulur hale getirmeye çalışıyor.Allah aşkına o Kürt kökenli kadın vatandaşların, köylü kadınların ellerindeki kusursuz pankartları kim hazırlamıştı, kendileri mi oturup yazdılar?Ya “önderimiz Apo’nun isteğiyle geldik” diyerek elinde “Öcalan muhatap alınmalı” yazan mektupla zafer işaretleri yapan grubun içinde coşkuyla gösteriye katılıp açıklamalar yapan DTP’liler?Bir okurumuzun internet yorumunda dikkat çektiği; DTP otobüsünün üstündeki “Çözüm özerklik” yazısı? Bunların hiçbiri önceden plânlanmamıştı da hepsi o anda mı yapıldı?Önceden oturup birlikte bu “açılım” yöntemini plânlayanlar ve “çok güzel şeyler oluyor/olacak” diyenler, yapılan şovların toplumdaki tepkisi büyüyünce şimdi kendileri şikayet eder pozisyona geçerek sıyrılmaya çalışıyorlar, olay bu...İŞTE “DEMOKRATİK HAK” BU DEMEK!Ve tabii, otobüsün üstünde yazan (ılVe tabii, otobüsün üstünde yazan (ılımlı) özerklik dayatması, daha önceden açıkça “ortak vatan Kürdistan” ifadesini kullanan Öcalan tarafından bir kez daha netleştirildi.Öcalan, kendisini neye dayanarak tüm Kürtlerin temsilcisi sayıyorsa (zira araştırmalar tersini anlatıyor) adeta hepsinin lideri havasında yine partisinin sözcüsü (!) görevini yürüten avukatlarıyla önce “devletin Kürtlerin haklarını güvenceye almasını” bildirdi, sonra da; “Evet” dedi, “Baykal haklıdır, AKP benim yol haritamı uyguluyor, hatta Davutoğlu da Suriye ve Irak’la benim haritamın görüşmelerini yapıyor”...Hemen arkasından, bu açılım gerçekten yürüyebilirse AKP Güneydoğu’daki oylarını yükseltip “manevi lideri” olduğu partililerce açıklanan DTP’nin önünü tıkamasın diye ekledi: “Bu demokratik açılım AKP’nin değil, devletin projesidir. AKP seçim için hile yapıyor”.TERÖRİST İTHALİBu arada Avrupa’dan da terörist ithalatı yapılacağı, pardon yeni “barış elçileri”nin geleceği ve yine büyük bir şölen yapılacağı açıklandı. Ama yine Öcalan tarafından açıklandı ki bundan sonra başka grup da gelmeyecek. Üzerinize afiyet bu bir “teröristlerin kendisine bağlılığını sınama” operasyonuymuş.Şimdi, manşetlerinden zafer çığlıklarıyla karışık “Tepki gösterenler çözümsüzlükten nemalananlar... Kandil boşalıyor” diye çırpınan bazı gazete ve yazarlar Apo’nun bu sözlerinden sonra ne diyecekler acaba?Adam devletle resmen alay ediyor, oyun oynuyor, terör şantajıyla “kendini ve örgütünü muhatap almalarını” dayatıyor ve bunu açık açık söylemekten de çekinmiyor.Hepsinin üstüne tüy dikerek “Özerk bölge, kendimizi yöneteceğiz, savunma gücümüz de olmalı” diyor. Daha ne desin?Ortada çok ciddi bir hata var, hükümet iyi düşünmek ve derhal yöntemini gözden geçirmek zorunda. Bu iş daha fazla sarpa sarmadan!*****Başbakan’ın söz ettiği buluşmaGüneydoğu’da komanda tugaylarına 6 yıl komutanlık yapmış, daha göreve başladığı ilk gece operasyona çıkmış, bazen teröristlerle günlerce aynı çatı altında yaşamış bir gazi komutan anlatacak; acaba teröristlerin silah bırakarak dönmesi PKK’yı gerçekten bitirebilir mi? Teröristlerin yaşamları ve kendileri bu noktayı nasıl anlatıyor?Bölücü terörde din unsuru neden kullanılmaya başlandı, son olayların derinliğinde yatan gerçekler nedir?Bu konuyu hukuki, sosyal, ekonomik bağlantılarıyla etraflıca araştırıp net şekilde anlamak gerekiyor.Ayrıca; Başbakan Erdoğan’ın geçen hafta Ermeni açılımını eleştiren MHP Genel Başkanı Bahçeli’ye “önce kendilerine baksınlar” diyerek hatırlattığı “15 yıl önce Paris’te yapılan Türkeş ile Ermenistan Devlet Başkanı Petrosyan görüşmesi”nde neler konuşulduğunu o görüşmenin tanığı olan Paris eski Büyükelçisi Tanşuğ Bleda’dan dinleyeceğiz. Acaba Azerbaycan’la kriz çıkarma pahasına Ermenistan’la protokol imzalamamız doğru bir politika mıydı? Dış ve iç politikada ne tür hatalar yapılıyor?Yine merak ettiğiniz soruların cevabını; Emekli Büyükelçi Tanşuğ Bleda, Azınlıklar ve Kültürel Haklar Raporu nedeniyle hakkında dava açılmış olan Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, İstanbul Barosu eski Başkanı Avukat Turgut Kazan, Terör Uzmanı Ercan Çitlioğlu ve Teröre karşı Komando Tugay Komutanı olarak savaşmış olan Abdullah Ağar’ın katılacağı Her Açıdan’da bulacaksınız.25 Ekim Pazar, öğlen 12.30’da. Hepinizi bekleriz.

Devamını Oku

Sorulmayanlar!

22 Ekim 2009

Açılımı destekleyen Cumhurbaşkanı Gül de, başlatan Başbakan Erdoğan da Habur sınır kapısından başlayan terörist karşılama gösterilerinin “sorumsuzluk, düşüncesizlik, kışkırtma olduğunu, milleti rencide ettiğini” aşağı yukarı söylediler. Zaten bunun saklanacak hali de kalmadı, millet ayakta...Bu arada tabii yine anlaşılamayan çok nokta, çok çelişki var. Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın kızdığı; “Hangi yüzle birlik diyecekler” dediği bu büyük çapta, havai fişekli, davullu zurnalı karşılama şöleni nasıl oldu da organizasyon konusunda gayet hünerli olan iktidarın ve DTP’nin (ki onlar da “partimizin çağrısı olmadığı halde” diyerek sorumluluğu üstlerinden atıyorlar) kontrolünden bu kadar çıkabildi? Sorumlu kim?Hükümet üyeleri üniversitelere gittiklerinde veya herhangi bir yerde konuşma yapacaklarında yüzlerce polisin çevreyi kuşattığı, konuşarak tepki gösterenlerin bile çenelerinden sıkıştırılıp, saçlarından çekiştirilip yerlerde sürüklenerek uzaklaştırıldığı, çoğunun resmen gözaltına alındığı bir ülkede nasıl olur da binlerce kişinin teröristlere “kahraman karşılar gibi” şölen düzmesine izin verilir?Örneğin Başbakan’ın bu konuda şikayet etme hakkı var mıdır, yoksa “İçişleri Bakanı’nı görevden alması” mı beklenmelidir?Bir başka soru; “Kürt açılımı bedeli ne olursa olsun yürüyecek” diyen Başbakan’ın kendisi bile “Hangi yüzle birlik diyecekler” diyorsa, sonunda Milli Birlik Projesi’ne dönüştürülen bu açılımdan nasıl sonuç beklenebilir? Sözünü tutmadığına veya kendi siyaseti uğruna düşünmeden milleti rencide ettiğine inandığınız muhataplarla bir proje yürütülebilir mi?25 YILDIR AĞLAYAN KİM?DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş’ın, Cumhurbaşkanı ile Başbakan’a cevaben söylediklerine bakalım:“Karşılamadaki coşkunun nedeni 25 yıldır orada ağlayan insanlar bir kere gülmek istediler... Neden? Çünkü bir umut doğdu, yani barışın elçisi olan temsilciler geldiler ve onlar da barışa olan özlemlerini doğal şekilde (DTP’nin çağrısı olmadan) kutlamak istediler. Ortada bir zafer yok, yenen-yenilen yok, tavır, slogan yok.”Bu açıklamaya ve benzer söylemlere bakınca dersiniz ki 25 yıldır bu ülkeye yaşatılan terör acılarıyla Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i tüm toplum ağlamamış da yalnız gösteriye katılanlar; Apo’ya “sayın” diyen, “önderimiz” diyen, “muhatap alınacak” diyenler ağlamış. Dersiniz ki ortada terör değil iki devletin savaşı var da bir tarafın barış elçileri gelmiş... Dersiniz ki hepsi tarafından aynı anda zafer işaretleri yapılmamış, “devlet önderimizin taleplerini yerine getirmezse ülkede kaos olur” denmemiş. Dersiniz ki bugüne kadar Kürt kökenli vatandaşların her hakkı elinden alınıp parya muamelesi yapılmış.Demirtaş’a “el insaf” demek lazım, demagojinin tavan noktasına ulaşmak bu olsa gerek...Olayın PKK açısından basit bir “eyleme karışmamış olanların terörden vazgeçerek normal vatandaşlığa dönme” adımı olmadığı “TBMM’ye de götürün baskısı”ndan, getirdikleri mektupta dayatılan isteklerden ve çok şeyden belli... Ama diyelim ki bütün bu işaretlere rağmen gerçekten yararlı bir başlangıç oldu ve arkadan; 15-20 yıldır dağda olmasına rağmen her nasılsa hiçbir eyleme katılmamış 100, 200, 500 terörist daha geldi. Bu gelişler gerçekten terörü bitirebilecek mi? Yoksa “örgüt ve terör” bundan sonra da dayatmalar için şantaj malzemesi olarak mı tutulacak?“SUS”TURULMUŞ MEDYATeröre karışmış olan, katliamlar yapıp mayınlar döşeyen teröristler ne yapacak bu arada?Ahmet Altan’ın yazdığı “Bu durumda da terör sürerse halk onlara destek vermez” sözü mü doğrulanacak? “Halk” dediği ve araştırmalarda (DTP ile PKK’yı temsilcisi sayan) küçük oranlarda çıkan kesim “Aa çok ayıp ettiler şimdi” mi diyecek acaba?Ayrıca PKK aynı zamanda “uluslararası uyuşturucu kaçakçısı” ilan edildiğine, bu konu Nato’nun takibinde olduğuna göre uyuşturucu kaçakçılığı suçu da yok mu sayılacak? Olabilir de, hukuk yok sayılınca her şey olabilir.Deniz Baykal “basın susturucu takılmış gibi” demiş. Çok doğru bir gözlem, büyükçe bir kısmı gönüllü “sus” vaziyetinde, geriye kalanlar ise “sus”turulmuş durumda... Çok acı tabii ama bu kez Başbakan da “teröristlerin üniformayla gelişindeki sinyalleri medya yakalamıştır” diyerek sevmediği medya kesiminin hakkını teslim etti.Ve “Siyasi rant devşirme devam ederse bu işin başladığı noktaya dönülür” dedi... Türkiye’de atılan her adımda “siyasi rant devşirme”den hiç vazgeçilmediğine göre bakalım bu açılım nereye varacak?

Devamını Oku

Tek eksik kalmıştı; Apo’nun paşalığı!

21 Ekim 2009

Dün gelen daha da doğrusu yağan okuyucu ve izleyici mektuplarına bakılırsa silahı bırakan 34 PKK’lının (DTP organizasyonuyla) davul zurna ve hatta havai fişeklerle karşılanması, neredeyse soru bile sorulmadan hepsinin serbest bırakılması bugüne kadar gelişmeleri sağduyu ile izlemeye çalışan insanlarımızı patlama noktasına getirmiş.“Ellerinde PKK bayrakları, katil Apo’nun bayrakları ile zafer işareti yaparak boy gösteriyorlar ve hepsi serbest” veya “Zafer kazanmış ordunun askerleri gibi üniformalarıyla gelip kahraman muamelesi gördüler” diyenler...“Koskoca devlet ne kadar aciz duruma düşürüldü” diyenler... “Tarihi fırsat, güzel şeyler oluyor diye diye terörist örgüte devlet statüsü verdiler”, “Teröristin başı dik, milletin önde” diyenler...“Ben evde bir lokma ekmeği bulunca şükredecek hale geldim, teröristlerin eli sıcak sudan soğuk suya vurdurulmuyor”, “Şoven milliyetçiliğe hep karşı oldum ama 20 yıl terörist olmuş adamların siyasal şovla kahraman gibi karşılanması kanıma dokundu, öfke duydum” diyenler...Bunlar çok küçük bir kısmı, ortada “tehlike habercisi” sayılması gereken ciddi bir tepki var ve her ne kadar iktidar partisi ile destekçisi gazeteler “Güzel şeyler oluyor, terör bitiyor” benzeri söylemleri tekrarlasalar da bu tepkiyi hiç kimse küçümseyemez, göz ardı edemez. Haksız tepkiler olduğunu söyleyemez.“KAMERA OLMALI” Bu arada Başbakan Erdoğan’ın “Baykal’ın kamera önünde görüşme isteği”ne karşılık “kamera ahlaksızlık” demesine de büyük tepki olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle, teröristlerin getirdiği “terör örgütünden devlete gönderilmiş” mektupta “Kürdistan” diye vurgulandıktan sonra “Öcalan’ın muhatap alınmasının” yazması kamera önünde konuşulması için yapılan ısrarın “ahlaksızlık” değil tam aksine dürüst, şeffaf ve doğru bir karar olduğu kanısını doğurmuş. (Başbakan daha birkaç gün önce “benim ağzımdan hiç hakaret duydunuz mu” dememiş miydi?)Başbakan Erdoğan’ın asla kabul edilemeyecek adımları teklif edebileceğini, sonradan açıklandığında ise yalanlayabileceğini düşünenlerin sayısı oldukça fazla.“Liberal, demokrat” sıfatlarını sırtlayarak gerçekte iktidarın her eylemine tartışmasız destek verenler gazete köşelerinde bu tepkilere istediklerini söyleyebilirler, “zaten bekleniyordu” tarzı önceden hazırlanmış yorumları yapabilirler ama terör örgütünün muhatap alınmasını pek doğru bulsalar da onlar bile en azından bu yöntemin, yapılan şovların yanlışlığını/kışkırtıcılığını teslim etmek zorundalar.ÖNCE HALKA AÇIKLA- Bu geliş (hukuka aykırı olmasına rağmen, mutlaka yapılacaksa) sessizce ve terörist üniformaları çıkarılarak yapılabilirdi.- İçişleri Bakanı Beşir Atalay “Eve dönüş açılımın, planın bir parçasıydı” dediğine göre Barzani’nin ve PKK’nın önceden bildiği kesinleşen bu adımları Türk halkına (veya ’TÜRKİYE HALKI’na) PKK’dan önce açıklayabilirlerdi.- Etkin Pişmanlık Yasası’ndan yararlanmak için bile adım atmayan, “pişman olmadığını, sadece liderinin sözüne uyduğunu” söyleyenleri uzun uzun sorgulayabilirlerdi.- DTP hâlâ PKK’yı ve terörü siyasetine alet etmekte ısrar etmeyebilir, büyük şovlar düzenlemeyebilirdi.Düşünün, terörist “pişman değilim” diyor, hakim “etkin pişmanlıktan yararlanabilme ihtimalinin ortaya çıkmasıyla” diyerek serbest bırakıyor. Aynı tolerans neden “somut bir suça bile karışmamış” Türk vatandaşları için geçerli değil demez mi millet?Derse haksız mı?Eşi AKP milletvekili olan Mümtaz’er Türköne iktidara bir iyilik daha yapmış ve “gelinecek son nokta”yı baştan söyleyerek:“Osmanlı gibi büyük düşünelim, Apo’yu paşa yapıp, Bodrum’a yollasınlar” demiş. Vallahi haklı, milleti çıldırtmak için bir o eksik kaldı yapılmadık!! ***** Üniversite öğrencileri tutuklandı Dün telefonla görüştüğüm İstanbul Barosu Eski Başkanı Avukat Turgut Kazan “Erzincan’da 14 üniversite öğrencisinin, teröristlerin serbest bırakıldığı saatlerde ‘PKK’ya yardımcı olmak’ nedeniyle Erzincan Özel Yetkili Mahkemesi tarafından tutuklandığını” söyledi.Ülkedeki bütün hukukçular ve “güzel şeyler olduğunu” tekrarlayanlar bir olup millete adalet (!) ölçülerini ve bu çelişkiyi bir açıklayabilirler mi lütfen?

Devamını Oku

“Aşırı milliyetçi” nasıl olunur?

20 Ekim 2009

Ben her görüşün özgürce ifade edilmesi gerektiğine inananlardanım, bu nedenle de farklı görüşleri okurum, dinlerim, onlarla tartışırım. Ama ayıptır söylemesi artık kendilerine “liberal aydın” sıfatını yakıştıran bazı isimleri okumakta ve dinlemekte çok zorlanıyorum.Zira “liberallik, farklı ve özgür görüş” artık “en taraflı görüş” haline getirildi ve millete çaktırmadan enjekte ediliyor. Örneğin bu “liberal” yazarların çoğu satır aralarına “bu dönemde özgürlük konusunda ne güzel bir değişim” yaşandığını -yalan da olsa- rahatça sıkıştırabiliyorlar.“Cumhuriyetin her zaman İslâm’la sorunu olduğunu” -yalan da olsa- rahatça yazıp söyleyebiliyorlar.Türkiye’de ana muhalefet partisinin “sınıfsal savaş yaptığını, bunun da sarayla teba arasındaki kavga”ya benzediğini -gerçekle alâkası olmasa da- söyleyebiliyorlar.Ve tabii Kürt açılımı, ya da Ermenistan açılımı konularında farklı görüş bildirenleri, daha da ötesi “Türkiye’ye giriş yapan 34 PKK’lı” olayında farklı görüşte olanları -daha tepkileri bile duymadan- keyiflerine göre “Aşırı milliyetçi tepki”, “Kürt sorununun çözümünü, barışı istemeyenler” gibi tanımlarla önceden püskürtmeyi, sindirmeyi deneyebiliyorlar. Artık buna da “farklı görüş”, “liberal, özgürlükçü bakış açısı” denebilir mi, yoksa bu tür baskıların demokrasinin yüz karası olduğu mu söylenmelidir varın siz de düşünün (önce yapanlar düşünse daha iyi tabii ama artık bundan ümidi kestik)...Bütün püskürtme, sindirme gayretlerine rağmen gerçekler söylenecek, gerekli sorular sorulacaktır kuşkusuz!PKK terör örgütünden 34 kişinin Türkiye’ye girişinde yapılana benzer görkemde bir karşılamayı, gövde gösterisini bu ülke bugüne kadar az gördü. Sanki gelenler masum insanları mayınlarla, saldırılarla katleden “uluslararası terör ve uyuşturucu örgütü” olarak bilinen bir örgütün mensupları değil de bir alay kahramanmış ve zafer şöleni ile karşılanıyorlarmış gibi (yine çoğu çocuk yaşta) binlerce kişiyi ortaya dökmüşler, bir kırmızı halıları eksik.Devlete PKK’dan ültimatom!Madem ki Irak’tan teröristlerin gelmesi “barışa” büyük katkı sağlayacaktır (kimle kimin barışı oluyor bu, hangi ülkeler, devletler savaşmaktaydı? Demek ki olay “terör” değil “savaş”tı ve bunu yeni öğreniyor, kabulleniyoruz), bu teröristlerin sessiz, sedasız ve tabii “teröre karışmadıkları” kolayca anlaşılsın diye (nasıl yüzde yüz emin şekilde anlaşılıyorsa) kimlikleriyle gelmeleri imkansız mıydı? Türkiye’nin onlardan başka hangi “hiçbir suça karışmamış” vatandaşı sınırlardan kimliksiz geçebiliyor? Neden her vatandaşın pasaportu dakikalarca inceleniyor? DTP bu sessiz gelişi neden sağlamıyor, bu gösterilerle ne anlatılmak isteniyor, sormak “aşırı milliyetçilik” olur mu dersiniz?Türkiye’nin içinde hiç “silah bırakacak” terörist yok mu ki hepsi Kandil’den, Mahmur’dan geliyorlar? Madem ki “terörü bırakarak” geliyorlar neden hepsi PKK üniformalarıyla? Hiçbirinin terörist kıyafeti olmayan giysisi yok mu? Yoksa dünyaya dağıtılan görüntülerde “gerilla” havasının sürdürülmesi çok mu önemli?Madem ki Öcalan “teslim olun” deyince bunu sağlayabilir ve madem ki barış-kardeşlik süresi başlatıldı, neden Öcalan Türkiye ve Irak’taki teröristlerin hepsine silah bıraktırtmıyor, DTP bunun için aracılık yapmıyor? Yasalara göre “terörü, teröristi övme, bayraklarını açma”nın suç olduğu bilinir ve DTP’li milletvekillerinin bile bu nedenle davaları sürerken güvenlik güçlerinin önünde böyle bir rahatlık nasıl olabiliyor? Bu, devleti “çelişkili ve aciz” duruma düşürmez mi?Giriş yapan teröristlerin “Başbakan’a verilmek üzere” getirdiği mektupta -ki açıkça terör örgütünün devletle pazarlığı, daha da doğrusu devlete ültimatomudur- yer alan: “Öcalan’ın muhatap alınması, onun yol haritasına uyulması, askeri operasyonların derhal sona erdirilmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesi için (tam komedi yani) sivil ve demokratik bir Anayasa hazırlanmasının bu kez de terör örgütü tarafından dayatılması, Kürtlerin örgütlenmesinin geliştirilmesi” gibi emirler (talep ifadesi yok) yanında Türkiye kastedilerek “Kürdistan” ifadesinin kullanılması nasıl bir “barışçıl jest” ya da “barış açılımı” sayılmalıdır? Bu mektupta yer alan “demokratik siyaset yapma ve kendilerini özgürce ifade etme” zaten Kürt kökenlilerin de sahip olduğu bir hak değil mi? DTP’nin ve bu partinin belediye başkanlarının yaptığına siyaset denmiyor mu?En önemli soru ise: “Teröristlerin getirdiği mektuptaki dayatmalar kabul edilmezse ne olacak?” Araştırmalara göre Güneydoğu’daki Kürt kökenli vatandaşların küçük bir kesimini temsil ettiği görülen DTP’nin dayatmalarında (ve tabii PKK’nın da) neden ‘bu bölge insanının asıl sorunu’ olduğu yine araştırmalarla ortaya çıkan iş, aş, eğitim hiç yer almıyor, bu da var tabii... Liberal dostlar kızmasın, demokrasilerde bu sorular sorulur. Hatta okurlarımızdan “Teröristler serbest bırakılırken bu ülkenin rektörleri, bilim adamları, gazetecileri neden aylarca, yıllarca terörist muamelesi görüp, günlerini hapiste geçiriyor” soruları da yağıyor. Devlet bi zahmet bu soruları cevaplasa çok iyi olur.

Devamını Oku

“Mustafa” nasıl kurtulur?

18 Ekim 2009

Atatürk’ü anlattığı iddia edilen “Mustafa” filmini ilk izlediğimde oturup dikkatimi çeken hataların hepsini sıralamış ve ‘bu yorumlar yanlış, düzeltilmesi gerekir, aksi takdirde Mustafa’nın yurt içinde ve dışında gösterilmesi hata olur’ diye yazmıştım.Vurguladığım noktaların çoğu daha sonra başkaları tarafından da tartışıldı ve nihayetinde senaryoyu yazan ve filmi yöneten Can Dündar “Bazı yorumlara pişman olduğunu, bazı cümlelerin amacını aştığını” televizyonda söyledi.Bu pişmanlık açıklamasından sonra 9.11.2008’de şunları yazmışım: “Kaymak Hafız’dan alınan intikam sorusu önüne geldiğinde Dündar önce ‘Ben bunu filme gayet masumane koydum’ dedi, hemen arkasından ekledi; ‘Keşke koymasaydım, pişman olduğum cümlelerden biri... Amacını aşan bir cümle.’ İşte bunu söylediğiniz anda ‘pişman olunan, amacını aşan başka cümlelerin, yorumların da olduğu/olabileceği ortaya çıkar. Deyin ki çıkmadı, o durumda bile yazarın-yönetmenin biyografik bir belgesele kendi yorumunu, hem de pişman olduğu, amacını aşmış bir yorumu koyması bunu belgesel olmaktan derhal çıkarır. Demek ki filmi çekenler ‘yalnızca tarihi belgeler yerine ‘kendi duygularını, görüşlerini’ de kullanmışlar. Hiç kimse şanlı şerefli Kurtuluş Savaşı tarihini ve Atatürk’ün çok özel, onurlu kimliğini kendi yorumları ve farklı anlamlara çekilebilecek bir film kurgusu ile değiştirme hakkına sahip değildir. Ki Can Dündar da ‘Mustafa’da bunun yapıldığını ‘Şimdi düşünüyorum da bazı eleştirilerde haklılık payı var’ veya ‘Bu cümleyi keşke koymasaydım’ gibi sözleriyle anlatmış oldu.” Daha sonra Dündar’ın aynı programda “Mustafa filmine gelen tepkilerin izleyiciden gelen tepki olmadığını” söylediğini ve neredeyse meslektaşlarını kıskançlıkla suçladığını, oysa “dikkatli ve kötü niyetli olmayan izleyici anlar” benzeri sözlerine rağmen üniversite öğrencilerinin “Madem ki gerçek düşünceleriniz bunlar, neden filmde göremedik” gibi sorular sorduğunu anlatmışım.O günlerde, “Mustafa” filminden pişman olunan cümleler, yanlış olduğu vurglanan yorumlar çıkarılırsa düzelebileceğini düşünüyordum, geçen hafta TV’de ikinci kez dikkatle izlediğimde; genel olarak, filmin uzunca bir bölümünün anlatımında olumsuz bir dil kullanıldığını ve o cümleleri düzeltmenin de oluşturulan imajı değiştirmeyeceğini fark ettim.Can Dündar daha önce güzel belgeseller hazırlamıştı ama maalesef Mustafa’ya “Atatürk’ü anlatan belgesel” denemez.Şu cümleleri alt alta koyalım, kendisi de karar versin (ki bu cümleler insana Türkiye’nin çok daha yakın!! zamandaki halini ve başka birilerini anımsatıyor):* Muhalefet hepten susturuldu, bütün güç Gazi’nin elinde toplanmıştı.(İlerleyen bölümde yeniden) n Gazi muhalefeti silmiş, ülkedeki yegane gücün kendisi olduğunu göstermişti.* Her yerde kutsal bir varlık, otoritesi mutlak tek şef haline geliyordu.(Bütün Avrupa, Rusya dikta yönetimlerinin elindeyken ülkesine demokratik rejim getiren bir lider için) n Avrupa basınına göre dikta rejimiydi.* Kasırga dinmiş, muhalifler temizlenmiş, bütün meydanlar heykelleriyle dolmuştu.* Burası ‘en yakın bildiklerini gözünü kırpmadan idama yollayan adam’ın sığınağı olacaktı. (Bunun dışında da, halkının hiç yalnız bırakmadığı, hastalığı döneminde bile yüzlerce sandalla penceresinin önüne geldiği Mustafa Kemal’in savaştan sonraki hayatını hapise benzeten, yapayalnız geçmiş havası veren cümleler tekrarlanıyor)...(Hep içki masasında ve kederli görüntüler) n Sofradakiler gözyaşlarını görünce onu yalnız bıraktılar. (Dine karşıymış gibi) n “Türklerin İslamiyet’i kabul etmeden önce de büyük millet olduğunu, İslamiyet’in Müslümanları birleştirmediği gibi milli bağları gevşettiğini” söylemiş. (Allah’a da inanmıyormuş gibi) n “Allah korkusu insanların kalplerinde korkular yaratmıştır.” * Daha peçesini yeni açmış Türk kadını şimdi güzellik yarışmasına katılıyordu. (Kadınlar peçelerini açtıktan hemen sonra hepsi dekolte elbiselere ve mayoya geçmişler, kendilerini dansa/içkiye vurmuşlar duygusu uyandıran anlatım ve görüntülerle). n Gazi amacına varmıştı.* 1930’ların başında ülke ekonomik krizde, vergiler ağır, yurttaş dert doluydu. Gazi çevresini saran dalkavuklara inanmış, ülkenin halini görmemişti. Sıkıntısı yüzünden okunuyordu. Bir koltuğa yığılır gibi oturdu. (En ince detayları gören, düşünen bir lider “aciz, perişan” durumda!!)(Kuran’ın değil, o dönemin mollalarının, din yobazlarının, hurafelerin kastedildiğini açıklamak çok önemliyken, bunu yapmadan) n Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, gerçeklerden alıyoruz... İktidarı gökten yere indirmişti.Bunlar yine de sadece bir kısmı... Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet onu sevmeyenlerin ağzıyla anlatılmış gibi duruyor bu filmde. Ve ona büyük bir haksızlık yapıldığı adeta kendini haykırıyor. Peki onu ülke içinde yeni kuşaklara böyle tanıtmak, yurtdışında da bu filmi Atatürk belgeseli diye göstermek hayatta olmadığı için bunu engelleyemeyecek bir büyük kahramana reva mıdır sizce?

Devamını Oku

“Sivil toplum” terörist mi oldu?

18 Ekim 2009

Her konuda, her alanda “demokratik açılımlar”ın ön plana çıktığı, sadece bazı vatandaşların değil her vatandaşın tek tek “kafasındaki sorunların çözüleceği”nin bildirildiği bir dönemde herhalde medya özgürlüğü de olacaktır (!) diye düşünerek iki konuşmaya dikkat çekmek istiyorum.Tesadüf ikisi de Başbakan Erdoğan’a ait... Birincisi Türkiye’de binlerce yıllık tarihe sahip olan ve kuşaktan kuşağa geçmesi gereken, yalnız Anadolu medeniyeti değil dünya medeniyeti için kaybedilemeyecek bir değer... İnsanlığın en eski yerleşim yerlerinden, antik kentlerinden biri olan Hasankeyf’ten söz ediliyor.Hürriyet Treni Kampanyası kapsamında, Hasankeyf’in “yapılması planlanan Ilısu Barajı nedeniyle” sular altında bırakılmasını önlemek için Ajda Pekkan’ın kısa süre önce verdiği ve binlerce kişi tarafından izlenen konseri şöyle anlatıyor Başbakan:“Artık dünya geçmiş 50 yılın, 100 yılın dünyası değil. Eskiden ‘su akar, Türk bakar’ derlerdi, bu kadar su kaynağımız var, biz bunu tersine çevirelim dedik. Ne olsun; ‘su akar, Türk yapar’... Terör örgütü ‘Kültürel eserlere, Hasankeyf’e dokundurtmam’ savıyla karşımıza çıktı. Çünkü orada böyle bir barajın yapılması onların pazarını bozar. Sanatçılarımız da işin aslını anlamadan, araştırmadan gidiyorlar, üzülüyoruz.” Dikkatle okuduğunuzda gerçekten inanılması çok güç sözler... Tarihi Milat’tan önceye dayanan, Müslümanların 2’nci halife Hz. Ömer döneminde fethettiği; Bizans’tan, Emevilere, Eyyübilere ve Osmanlı’ya kadar birçok medeniyetin gelip geçtiği bu kenti kurtarmak için şimdiye kadar kaç yüz gazete haberi ve yazısı yazıldı, kaç girişim, kaç çevre örgütü gösterisi yapıldı ve Başbakan şimdi bunları yapanları PKK ile özdeşleştiriyor. Konser veren sanatçı üzerinden onlara “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen duy” yapıyor.Böylece bir yandan konuları iyi bilmeyen, izlemeyen halk kesimlerine bu “ülkenin sahip olduğu önemli bir değeri, kültürü, tarihi yok etme” operasyonunu mazur gösterme meselesi tereyağından kıl çeker gibi halledilirken aynı zamanda bundan sonra herhangi bir girişimde bulunacak olanlara da terörist gözüyle bakılması sağlanmış oluyor.Hiç dürüst bir yöntem olmadığı gibi tehlikeli de... Bunu etik değerleri ve meslek ilkelerini hiç mi hiç umursamayan bir gazete yapsa omuz silkebilirsiniz ama bir ülkenin başbakanı “iyi niyetle sivil haklarını kullanan” kendi vatandaşlarını hedef gösterirse durum tümüyle farklı bir şekle girer.BİZE DE DEMOKRASİ!AKP yöneticileri hemen her konuda “farklı görüş” bildirenlere sınırsız tepki gösteriyor ve gerçeğe uysa da uymasa da anında bir mazeret üretmeyi başarıyorlar. Aslında bunu yapacaklarına; sivil toplumun tepki verebilecek, eleştiri yapabilecek tüm kurumlarının ve kuruluşlarının düşman gibi görülerek susturulmasının zararını görebileceklerini düşünmeleri, tartışmaları lazım.Danışmanları “sıkışınca mazeret üretme veya farklı bir atakla konuları kapatma projelerini” iyi biliyorlar doğrusu ama ciddi hatalar da yapıyorlar.Toplumu kucaklayacak demokratik açılımların arkası kesilmezken ve “herkese dokunulacak” derken aynı anda işi “sivil toplum önderlerinin terörist olduğuna” vardırabilmek görülmüş bir söylem değildir.Dikkat çeken ikinci yanıltma ise Başbakan’ın kendisine sorulan “Siyasetteki olumsuz üslup için ne diyorsunuz” sorusuna verdiği cevap...“Siz benden hiç böyle bir üslup gördünüz mü, benden hiç kişilikler üzerine hakaret duydunuz mu” diye sormuş o da.İnsan hemen belleğini yokluyor ve ilk akla gelen; yerel seçim propagandalarında muhalefet liderlerine söyledikleri... Ağır hakaretler... (Çiftçiyi ve anasını hatırlatsak mı?)Bunları bile hatırlamaması mümkün değil... Diyelim ki unuttu, başkalarının hatırlamayacağına nasıl bu kadar emin olabiliyor?Biliyoruz; “Türk halkının hafızası zayıftır” derler ama bu kadar da küçümsemeyelim artık!En iyisi üsluplarını gerçekten düzeltmeleri ve hakaret etmemeleri. Böyle pişman olmak istemiyorlarsa!

Devamını Oku

Atatürk’e hakaret ifade özgürlüğüne girer mi?

16 Ekim 2009

Perşembe günü AB İlerleme Raporu’nda son haftalarda Türkiye’de tekrar gündeme getirilen “sivil Anayasa” girişiminden, yargı reformuna, “Kürt açılımı”nda sözü geçen “alfabeye yeni harfler eklenmesi”ne kadar yapılan enteresan vurguları yazmıştım.Aynı gün gelen çok sayıda mektup arasında Anayasa Mahkemesi Eski Genel Sekreteri Bülent Serim’in çok önemli bir açıklaması da vardı. Benim de hemen dikkatimi çeken ve yazımda değindiğim bir noktadaki hukuki detayları anlatan bu mektubun bir bölümünü sizinle paylaşmak istiyorum.“Sayın Ruhat Mengi, Bugünkü yazınıza küçük bir katkıda bulunmak istedim... Sizin de belirttiğiniz gibi AB İlerleme Raporu’nda ‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar’a ilişkin yasanın varlığı, ifade özgürlüğü önünde bir engel gibi gösteriliyor. Oysa bu yasada ‘Atatürk’e hakaret’ suçu yaptırıma bağlanıyor; ‘eleştiri’ değil. Hakaret ‘ifade özgürlüğü’ kapsamına girer mi? Öyle olsa Türk Ceza Yasası’nda tüm hakaretler yaptırıma bağlanır mı? Cumhurbaşkanı’na hakaret için özel kural konulur mu? Tüm bunlar görmezden gelinerek, ülkemizin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu’na ilişkin yasa için söz söylemek özel kastı ortaya koymaktadır.” Mektubun geri kalanında ise Bülent Serim, bir grup akademisyenin “Sivil ve Demokratik Bir Anayasa” başlığı altında düzenledikleri toplantıda Anayasa’nın değiştirilemez kurallarının değiştirilmesinin talep edilmesinin ne anlama geldiğini ve mümkün olup olmadığını açıklıyor ki bunları da Pazar günkü Her Açıdan’da konuşacağız. Acaba o toplantıda Avukat Kezban Hatemi’nin söylediği “Kim yapmış bu değiştirilemez hükümleri? Apoletli generaller... 1982 Anayasası değişmelidir” sözünde -biraz da olsa- haklılık payı var mı?Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın; Erdoğan’ın “kameralı görüşmeyi kabul etmemesi” nedeniyle yeniden gündeme oturacak olan “Kürt açılımı” ile yeni anayasa talebinin aynı günlere denk gelmesi ve AB İlerleme Raporu’ndaki vurgular büyük bir tesadüf mü?Gerçekten Anayasa’nın tümü mü yoksa sadece “bazı maddeler”i mi değiştirilmek isteniyor?AB İlerleme Raporu’ndaki ısrarlı “sivil Anayasa” baskısıyla hangi maddelerin sivilleşmesi istenmiş olabilir?Başbakan Tayyip Erdoğan’la Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu Din Şurası’nda “laiklik ve din istismarı”nı nasıl vurguladılar?Bardakoğlu “Din kamusal hayatı kuşatmalı” sözüyle neyi kastetti?Türkiye’nin en iyi İslam Hukuku uzmanlarından biri olan eski DİB Başkan Danışmanı, bugünkü Diyanet için ne düşünüyor?Bunları ve hafta boyunca kafanızı meşgul eden soruların çoğunu:CHP Milletvekili/Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, Dışişleri eski Bakanı/Emekli Büyükelçi İlter Türkmen, Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Galatasaray Üniversitesi Ceza Hukuku Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal ve Diyanet İşleri eski Başkan Danışmanı Ali Akın’ın katılacağı Her Açıdan’da bulacaksınız. Her şeyin çok iyi anlaşılması gereken bir dönem içindeyiz, yine dikkatle izlemenizi öneriyorum. (18 Ekim Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da.) *** Ceylan’ı havan öldürmediyse??Lice’de 12 yaşındaki Ceylan’ın toprağa yerleştirilmiş olan “bomba atar”a elindeki bıçakla vurunca meydana gelen patlamada öldüğü açıklandı.TSK da kendisine yöneltilen suçlamaları araştırıp “Kesinlikle civardaki karakollardan veya askerler tarafından atılan bir mermi olmadığını” açıkladı.Oysa daha olayın ertesi günü bazı gazeteler, gerek haberlerinde gerekse yazarlarının yorumlarında (baş yazarların da) birçok olayda yaptıklarından farksız şekilde sanki ne olduğu belliymiş ve ellerinde kesin kanıt varmış gibi orduya inanılmaz şekilde saldırmış; “ordu yaptı, karakollardan atıldı” demişlerdi. Otopsi raporu gecikince de aynı şeyi yaptılar.Durumun böyle olmadığı kesinlik kazandığına göre şimdi bu dedektifçilik oynayarak halkı kurumlara karşı kışkırtmayı görev bilen gazetecilerin aynı oyunu sürdürerek o patlayıcıyı kimlerin ve hangi nedenle yerleştirdiğini de (ama kanıtlarıyla) bulmaları görev olmalı, değil mi?Oysa onlar hâlâ “TSK’ya karşı asimetrik psikolojik savaş” verdiklerini yazıyorlar. Bundan daha garip bir inat görülmemiştir sanıyorum. Artık “at pisliği, izi kalsın” mantığıyla yapılan gazetecilik utanç verici bir hal almaya başladı.Adına gazetecilik denirse tabii!

Devamını Oku