Perşembe günü AB İlerleme Raporu’nda son haftalarda Türkiye’de tekrar gündeme getirilen “sivil Anayasa” girişiminden, yargı reformuna, “Kürt açılımı”nda sözü geçen “alfabeye yeni harfler eklenmesi”ne kadar yapılan enteresan vurguları yazmıştım.
Aynı gün gelen çok sayıda mektup arasında Anayasa Mahkemesi Eski Genel Sekreteri Bülent Serim’in çok önemli bir açıklaması da vardı. Benim de hemen dikkatimi çeken ve yazımda değindiğim bir noktadaki hukuki detayları anlatan bu mektubun bir bölümünü sizinle paylaşmak istiyorum.
“Sayın Ruhat Mengi,
Bugünkü yazınıza küçük bir katkıda bulunmak istedim... Sizin de belirttiğiniz gibi AB İlerleme Raporu’nda ‘Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar’a ilişkin yasanın varlığı, ifade özgürlüğü önünde bir engel gibi gösteriliyor. Oysa bu yasada ‘Atatürk’e hakaret’ suçu yaptırıma bağlanıyor; ‘eleştiri’ değil. Hakaret ‘ifade özgürlüğü’ kapsamına girer mi? Öyle olsa Türk Ceza Yasası’nda tüm hakaretler yaptırıma bağlanır mı? Cumhurbaşkanı’na hakaret için özel kural konulur mu? Tüm bunlar görmezden gelinerek, ülkemizin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu’na ilişkin yasa için söz söylemek özel kastı ortaya koymaktadır.”
Mektubun geri kalanında ise Bülent Serim, bir grup akademisyenin “Sivil ve Demokratik Bir Anayasa” başlığı altında düzenledikleri toplantıda Anayasa’nın değiştirilemez kurallarının değiştirilmesinin talep edilmesinin ne anlama geldiğini ve mümkün olup olmadığını açıklıyor ki bunları da Pazar günkü Her Açıdan’da konuşacağız.
Acaba o toplantıda Avukat Kezban Hatemi’nin söylediği “Kim yapmış bu değiştirilemez hükümleri? Apoletli generaller... 1982 Anayasası değişmelidir” sözünde -biraz da olsa- haklılık payı var mı?
Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın; Erdoğan’ın “kameralı görüşmeyi kabul etmemesi” nedeniyle yeniden gündeme oturacak olan “Kürt açılımı” ile yeni anayasa talebinin aynı günlere denk gelmesi ve AB İlerleme Raporu’ndaki vurgular büyük bir tesadüf mü?
Gerçekten Anayasa’nın tümü mü yoksa sadece “bazı maddeler”i mi değiştirilmek isteniyor?
AB İlerleme Raporu’ndaki ısrarlı “sivil Anayasa” baskısıyla hangi maddelerin sivilleşmesi istenmiş olabilir?
Başbakan Tayyip Erdoğan’la Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu Din Şurası’nda “laiklik ve din istismarı”nı nasıl vurguladılar?
Bardakoğlu “Din kamusal hayatı kuşatmalı” sözüyle neyi kastetti?
Türkiye’nin en iyi İslam Hukuku uzmanlarından biri olan eski DİB Başkan Danışmanı, bugünkü Diyanet için ne düşünüyor?
Bunları ve hafta boyunca kafanızı meşgul eden soruların çoğunu:
CHP Milletvekili/Emekli
Büyükelçi Şükrü Elekdağ, Dışişleri eski Bakanı/Emekli Büyükelçi İlter Türkmen, Sabancı Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Galatasaray Üniversitesi Ceza Hukuku Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal ve Diyanet İşleri eski Başkan Danışmanı Ali Akın’ın katılacağı Her Açıdan’da bulacaksınız.
Her şeyin çok iyi anlaşılması gereken bir dönem içindeyiz, yine dikkatle izlemenizi öneriyorum. (18 Ekim Pazar, öğlen 12.30’da STAR’da.)
Ceylan’ı havan öldürmediyse??
Lice’de 12 yaşındaki Ceylan’ın toprağa yerleştirilmiş olan “bomba atar”a elindeki bıçakla vurunca meydana gelen patlamada öldüğü açıklandı.
TSK da kendisine yöneltilen suçlamaları araştırıp “Kesinlikle civardaki karakollardan veya askerler tarafından atılan bir mermi olmadığını” açıkladı.
Oysa daha olayın ertesi günü bazı gazeteler, gerek haberlerinde gerekse yazarlarının yorumlarında (baş yazarların da) birçok olayda yaptıklarından farksız şekilde sanki ne olduğu belliymiş ve ellerinde kesin kanıt varmış gibi orduya inanılmaz şekilde saldırmış; “ordu yaptı, karakollardan atıldı” demişlerdi. Otopsi raporu gecikince de aynı şeyi yaptılar.
Durumun böyle olmadığı kesinlik kazandığına göre şimdi bu dedektifçilik oynayarak halkı kurumlara karşı kışkırtmayı görev bilen gazetecilerin aynı oyunu sürdürerek o patlayıcıyı kimlerin ve hangi nedenle yerleştirdiğini de (ama kanıtlarıyla) bulmaları görev olmalı, değil mi?
Oysa onlar hâlâ “TSK’ya karşı asimetrik psikolojik savaş” verdiklerini yazıyorlar. Bundan daha garip bir inat görülmemiştir sanıyorum. Artık “at pisliği, izi kalsın” mantığıyla yapılan gazetecilik utanç verici bir hal almaya başladı.
Adına gazetecilik denirse tabii!

