Kedi karikatürü Al Capone’a karşı!

6 Ekim 2009

Başbakan’ın yanında onu yanlış yönlendiren “danışmanların” da bulunduğu belli, aksi takdirde bu kadar büyük yanlışları arka arkaya sıralamazdı. Bu danışmanların bir kısmı da basının içinden ona da şüphe yok...Bugüne kadar devlete, bazı siyasetçilere, partilere ya da bir basın kuruluşuna karşı “geçmişte yaşadığı olaylar nedeniyle” duyduğu kini intikama çevirmek için her fırsatı değerlendiren gazeteciler ve akademisyenler gördü bu ülke... Aynı duyguyla iktidarı yönlendirmeye çalışanlar ve bunu gayet iyi başaranlar da var.Onlar saman altından su yürüttüklerini zannetseler de hiçbir şey gizli kalmıyor.Bunlar bir yana Başbakan’ın ve hükümetinin bu şahıslara gözü kapalı inanıp onların her parlak (!) fikirlerini eyleme çevirmesi kendilerini giderek koşar adım yokuş aşağı itiyor, acilen bunun farkına varıp toparlanmazlarsa onları AB’de ve yabancı medyada kulis faaliyeti yapmaya gönderdikleri PR ekipleri de kurtaramaz.Doğan Grubu’na kestikleri “dünyada benzeri görülmemiş, grubun toplam varlığının bile üstüne çıkan” ve Başbakan Erdoğan’ın adına “rutin vergi incelemesi” dediği fahiş ceza ile istenen aynı ölçüde fahiş teminatın hemen arkasından dünya basını ayağa kalktı. Tüm ülkelerde en çok okunan gazete ve dergiler bunun görülmemiş bir uygulama olduğunu, Türkiye’de medya özgürlüğünü, bağımsız medyayı tümüyle ortadan kaldırmaya yönelik bir ceza olduğunu yazarak Erdoğan’ın son uygulamalarıyla Rusya’nın diktatör Başbakan’ı Putin’e benzediğini vurguladılar.Erdoğan Wall Street Journal’a yaptığı açıklamalarda bu benzetmeye karşılık “hiçbir sabıkası olmayan, sicili temiz ve üstelik yıllarca bu ülkenin vergi şampiyonu olmuş” birini, Aydın Doğan’ı; “adam öldürmekten, kaçakçılığa” kadar her tür suçu işlemiş bir mafya babasına benzetmeyi bile başardığı konuşmasında “Putin benzetmesinin Türkiye’den çıktığını” da söylemiş ama bunun doğru olmadığını kendisi de biliyor.DÜNYA MEDYASI YUTMAZAslında birkaç yabancı gazetenin Türkiye temsilcileri burada iktidara yakın bazı gazeteciler tarafından kıskaca alınıyor, bu da bir gerçek ama işte herkesin kafası da bu tip ilkesizliklerle faaliyet göstermez. Ve ayrıca The Economist’ten NewYork Times’a, Financial Times’dan Foreign Policy’e kadar onlarca dünya çapında gazete ve dergi kontrol altına da alınamaz. İnsaf ister yani... Haydi Türkiye’deki medyaya her tür hakareti reva görüyorlar, medya patronlarına “yazarlarının parasını sen vermiyor musun, nasıl susturamazsın” diye soruyorlar ama aynı şeyi dünya medyasına da yapmaya kalkışmak tam bir kara mizah oluyor. Yazıma danışmanlarla başladım, çünkü bence Başbakan’a yakın geçmişi hatırlatacak bir danışman mutlaka gerekiyor. Örneğin kendisini kedi olarak çizen karikatüristi bile dava ettiğini, sözle veya pankartla protesto yapan gençlerin yaka paça sürüklenerek gözaltına alındığını hatırlatıp bu durumda saygın insanları dünyanın en ünlü gangsterine benzetmesinin çok daha ağır bir suç oluşturacağını söylemeleri gerekiyor.Dün doktora tezini “Kara para aklama suçu” üzerine yazmış bir akademisyenle konuştum. “Başbakan’ın önce benzetme yaptığı kişiler hakkında bilgi edinmesi gerekir” dedikten sonra Al Capone’un suçtan elde ettiği gelirleri “kara para aklama” sistemiyle akladığını, bunları kanıtlayamadıkları için onu “vergi kaçırma” suçuyla 11 yıl hapse mahkum ettiklerini anlattı. Bu durumda böyle bir benzetmenin kesinlikle ağır hakaret niteliği taşıdığını belirtti.KORKUYLA SUSTURULMAK Acaba birileri bir telefon konuşmasında aynı benzetmeyi bir hükümet üyesi için yapsalardı evleri alt üst edilip kendilerini “çeteci, darbeci” olarak cezaevinde bulurlar mıydı, bu soru da akla geliyor.Ortada çok ciddi yanlışlar, çok ciddi “çifte standart”lar var. Hükümet kendi istediği veya kendisine dokunan her konuda Anayasa’yı bile değiştirmeye kalkıyor ama çok büyük zarara uğratılan, görülmemiş baskılar altında kalan iş adamları (ki bazı TÜSİAD üyeleri “Bu ceza hepimize yapılmış bir uyarıdır” diyerek “konuşmaya korktuklarını” belirttiler) kendileri için Anayasa veya bürokrat değiştiremiyorlar. Onlara tek yol bırakılıyor, Foreign Policy’in dergisinin yazdığı gibi;“Ya işi bırakmak, ya da boyun eğmek.” Deniz Baykal alaycı bir dille “Doğan Grubu gazetelerinin sükûnet ve anlayış” içinde olduklarını söylemiş, acaba aynı baskı kendisinin başına gelse söyleyebilir miydi?AKP Hükümeti Putin benzetmesine karşılık arayacağına, Maliye uzmanlarını TV’lere çıkarıp halkı da “bu hukuksuz görüntünün aslında hukuki olduğuna” ikna etmeye çalışacağına en kısa zamanda bu benzetmeyi ortadan kaldıracak adımları atmaya çalışmalıdır.Bugüne kadar kendisini destekleyen dış basının bir anda bu ölçüde aleyhine dönmesinin nedenlerini de düşünerek...Topluma da “bağımsız medya” ile “bağımsız yargı”sını korumaya çalışmak kalıyor. Hiç şakası yok, bunlar giderse demokrasi hayal olacak çünkü!

Devamını Oku

Bu ‘hukuk’ YÖK Başkanı’na da işler mi?

4 Ekim 2009

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan yıllarca öğretim üyeliği yapmış, üniversitelerin, Yüksek Öğretim Kurumu’nun başına getirilmiş bir isim.Kendi oğlunu da en iyi şekilde yetiştirmiş olması beklenirdi ama oğlu Baran Özcan yanına bir arkadaşını da alarak bir başka arkadaşlarını (üstelik 2’ye karşı 1) tuvalete çağırıp boğazını sıkarak, tek me tokat döverek hastanelik etti.Eh herkes için ama özellikle bir YÖK Başkanı için bundan daha üzücü ve imaj zedeleyici bir durum olamaz değil mi? En azından oğlunun yaptığından “büyük üzüntü duyduğunu” söyleyip onun adına özür dilemesi gerekirdi. O ise gayet sakin bir şekilde Türkiye’de katil ve tecavüzcülerin de hemen başvurduğu yolu denemiş ve işin içinden sıyrılıvermeye, mağdur tarafı suçlu çıkarmaya çalışmış: “Aslında benim oğlanın olayla bir ilgisi yok. A.M.K (mağdur genç) küfür ettiği için kavga çıkmış. Benim oğlan bir tane vurmuş, başka da vurmamış. Ama işte benim çocuk biraz büyük olduğu için (üstelik 2 yaş da büyük) sanırım hızlı vurmuş. A.M.K yere düşerken kalorifere ve lavaboya çarpmış.” İyi ki “O arada kalorifer ve lavabo da kalkıp A.M.K’nın kafasına çarpmışlar” dememiş, onu da diyebilirdi. Besbelli mağdur gencin başı ciddi şekilde yaralanmış ama bu bile ki YÖK Başkanı konumunda olan kişiyi yeterince endişelendirip üzemiyor, o sadece mazeret uydurmakla meşgul. Oysa kamu görevi yapan, topluma örnek olması gereken insanların suçluların ağzıyla konuşması, gerçek dışı mazeretler sıralaması, yargıyı yanıltmaya çalışması öncelikle toplumdan, sonra da yargıdan özür gerektirir.Öte yanda; “kimsenin hukukun üstünde olmadığı, bundan böyle hukuk dışına çıkmanın yasak olduğu (bugüne kadar değildi sanki... Elbette yasaktı da Yusuf Ziya Özcan’ın anlayışında olanlar yasak masak takmıyor) her gün tekrarlandığına göre” bakalım bu olayın nasıl bir yaptırımı olacak?18 yaşından küçük olanların işlediği ağır suçlarda büyük indirimler yapılıyor, bu son zamanlarda daha da arttı. Bu durumda en iyisi (bir okurumun fikridir bu) onları kötü yetiştiren anne babalara versinler cezaları. Köpeğinizin yaptıkları nedeniyle bile “onları kontrol etmediğiniz için” siz suçlanıyorsanız çocuklarınızın suçları neden sizi ilgilendirmesin?“Hukukun üstünlüğü” bakalım bu olayda nasıl görülecek? Deniz Feneri’ndekine benzer mi olacak?(Not: YÖK Başkanı yaptığı konuşmadan dolayı mağdur gencin babasından özür dilemiş ama o “davadan vazgeçmeyeceklerini” söylemiş.!)***** ÖZAL’IN RAPORU’NU KİM SAKLIYOR?Cengiz Çandar’ın “Özal’ın hazırladığı bir Kürt Raporu yoktu” dedikten sonra “En yakınında ben vardım, hatta onun bu konudaki akıl hocası da bendim” anlamında konuşması ve Turgut Özal’ın “Kürt sorununa çözüm için görüşlerini” tek tek kendisinin sıralaması dikkat çekiciydi.Zira Özal’a yakın çevreler bugün de onun böyle bir raporu üç kopya halinde yazdığını; Genelkurmay, Milli Savunma Bakanlığı ve Başbakanlığa gönderdiğini belirtiyorlardı, nitekim aynı soruyu Aksiyon dergisi de Çandar’a ısrarla sormuştu. Yine Turgut Özal’a yakın kişiler onun “1’inci Körfez Savaşı’nın içinde bulunmanın veya çok yakından izlemenin” önemine inandığını, Türkiye’nin yanı başındaki Kuzey Irak’ı ve petrol bölgelerini kimin kontrol edeceğini bilmek, bu nedenle de ABD ile masaya oturmak istediğini hatırlatıyorlar.O dönemde ABD Başkanı Bush’un da Özal’la aynı görüşte olduğunu ama Milli Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın tepki göstererek istifa etmeleri sonucunda Özal’ın bu projesinin durduğunu... Ve Körfez Savaşı’ndan sonra Özal’ın bu raporu YAZ-DI-ĞI-NI söylüyorlar. Cengiz Çandar’la paylaşmamış olmasının “raporun yazılmadığı” anlamına gelmeyeceğini de özellikle vurguluyorlar. 4 Ekim Pazar günü Her Açıdan’ı telefonla arayan eski Sağlık Bakanı Halil Şılgın “Bu raporun Demirel’e gönderildiğini biliyorduk. Başbakanlıkta mutlaka mevcut olmalı” şeklinde bir açıklama yaptı. Peki o zaman örneğin dönemin hükümeti ve Genelkurmay Başkanlığı “Özal’ın Raporu’nu” neden açıklamadı? Bugün neden açıklanmıyor, bu önemli rapor nerede?Rapor açıklanmadığı takdirde isteyen ve Özal’ın yakınında bulunmuş herkesin onun ağzından “hayali bir proje” yazabilir ki bu da ciddi yanlışlara ve haksızlıklara fırsat yaratır. Ayrıca Özal’a ait görüşler bir başka başbakanın görüşü gibi de gösterilebilir.Özal’ın yazdığı raporun da, Adnan Kahveci’nin “Özal’a iletilmesi için” Cengiz Çandar’a verdiği, onun ise söz verdiği halde bunu her nedense yapmayıp yıllarca muhafaza ederek Diyarbakır konuşmasından sonra Başbakan Erdoğan’a verdiği raporun da mutlaka açıklanması gerekir. Milletin gerçekleri öğrenmeye hakkı var!

Devamını Oku

“Ya Avrupa’ya, ya Rusya’ya”...

3 Ekim 2009

Tabii daha önce kendisine bağımlı olmayan medya kesiminin gazeteleri için “almayın” çağrıları yaptığı, bu kesimin sahibine “yazarların paralarını sen vermiyor musun nasıl susturamazsın, ‘ben yazdıklarına karışamam’ ne demek” diye sorduğu, tasfiye edilmesi istenen gazeteci listeleri ta ABD’den duyulduğu, kendi partisinin (‘kendisinin’ de denebilir) milletvekillerine bile “farklı görüşte olanların barınamayacağı” mesajları verildiği için şimdi bütün yabancı medya Başbakan’ın karşısına geçti.ABD’nin NewYork Times, İngiltere’nin Financial Times gibi tüm dünyada en çok okunan gazetelerinin arka arkaya yaptığı “Putin’in faşizan baskıları” benzetmesinden sonra Economist’in tepkisi geldi ve nihayet Washington Post ve Newsweek grubunun çok önemli bir dış politika dergisi olan Foreign Policy’de AKP hükümeti ve Türkiye için ciddi bir uyarı yazısı çıktı.“7 yıl önce iktidara gelen AKP’nin ‘AB’ye katılım hedefi’ izleyeceği sözünü verdiğini, Türkiye’yi izleyenlerin onun demokratikleştiğine inandığını ancak AKP’nin (çoğulcu demokrasi yerine) çoğunlukçu bir tavır alarak aynı görüşte olmayanların üzerine gitmeye başladığını” yazan dergi; “Sorunun 2008’de Doğan Yayın gazetelerinin Almanya’da skandal bir davayı yayınlamasıyla başladığını, gazetelerin Alman yargısının İslamcı yardım örgütünü (İslâm demiyor, İslamcı diyor, aradaki farka dikkat) suçlu bulduğu haberini verdiğini ve arkasından Başbakan’ın boykot çağrısının geldiğini” belirtiyor, sonra da Maliye’nin bu gruba açtığı “vergi savaşı”ndan söz ederek hükümetin atadığı vergi kolluğunun Doğan için 1 yıl sürecek özel bir denetime başladığını anlatıyor.KORKU YALNIZ İÇERDE Mİ?“Bugün AKP bir kavşakta; bu yol Türkiye’yi ya Avrupa’ya, ya da Rusya’ya götürecek” denilen ve Türkiye’nin bu baskılarla Avrupalılaşmaktan çok Rusyalaşmak seçeneğiyle karşı karşıya olduğu vurgulanan yazıda bir başka vurgu daha var dikkati çeken: “AKP’nin nihai oyunu açık: Doğan Yayın ya işin dışına çıkacak veya grubun yöneticisi AKP’ye sadakat için and içecek”...Başbakan Erdoğan birkaç gün önce “Türkiye’de bugün hâlâ hak ve özgürlüklerle ilgili korku ve tedirginliklerin bulunması abesle iştigaldir” demişti. Bu hak ve özgürlüklerin başında “vatandaşın güven duygusu ve doğru haber alma özgürlüğü” gelir. Türkiye’de yargı ve medya gibi demokrasinin can damarı iki kurum “bağımsızlık mücadelesi” veriyor.Sivil toplum kuruluşları toptan susmuş durumda. Nihayet uzun süren sessizliğini bozan TÜSİAD da “verginin siyasallaşmasının, yapılan baskıların ürkütücü olduğunu” belirtti. Bazı iş adamları “korku duydukları için konuşmaktan kaçındıklarını” söylediler.LİBERALLİK Mİ DEDİNİZ?Peki söylesinler bize: böylesine çok boyutlu ve yalnız bu toplumda değil dünyada tepki yaratan siyasi baskıya bugüne kadar Türkiye’de hiç rastlandı mı?İş adamlarından medyasına, bilim adamlarından hakimine-savcısına, sivil toplum kuruluşlarından üniversitelerine ve sade vatandaşına kadar toplum önderlerinin ve her kesimin “telefonunun dinlenmesi, başına herhangi şekilde ciddi bir sorunun açılması, işini kaybetmek” gibi korkularla ailesiyle, çevresiyle konuşmaktan bile çekindiği bir dönem yaşandı mı?Türkiye Rusyalaşacak mı, Araplaşacak mı şu an belli değil ama açıkça bilinen bir şey varsa “demokrasi; insan hakları, özgürlük” denince attı mı mangalda kül bırakmayan, kendinden başka herkesi (hatta “sabıkalı zihniyet vb. tanımlarla toptan Cumhuriyeti” suçlamaktan çekinmeyen ve bunu da kabara kabara “liberalliğe” bağlayan bazı isimlerle gazetelerinin neredeyse “muhalefet partilerinin bile olmadığı” bir demokrasi düşlemeleri, bütün bunlar olurken hala reform ve demokratikleşme çığlıkları atmaları, örneğin kapatma davası sırasında adım adım izledikleri dünya medyasının tepkilerini bile görmezden gelmeleri acınacak bir tablodur.Acaba kafalarını yastığa koyduklarında hiç utanç duymazlar mı diye merak ediyor insan!

Devamını Oku

Açılımın son noktası ve DTP sorunu!

2 Ekim 2009

Öyle karmakarışık ve bu ülkenin vatandaşlarını sadece kendi geleceği ve bugünü için değil Türkiye adına derin üzüntülere, endişelere düşüren olaylar arka arkaya geliyor ki dayanılır gibi değil.Başbakan Erdoğan veya bir başkası istediği kadar insanların korku ve tedirginlikleri için “abesle iştigal” desin hiçbir ülkede bu kadar can sıkıcı, ürkütücü olaya buradaki kadar dayanabilecek, sabrını sükunetini koruyabilecek bir toplum bulunamaz... Aslında bu nedenle kutlanmayı hak ediyoruz desem yeridir.Bir değil birkaç konuda “açılım” söylemleriyle ne olduğu anlaşılamayan planlar üzerine haftalarca birbirine cephe alan ya da aklına geleni “doğru-yanlış demeden” yazıp çizen kalabalıklar yaratıldı. Sonra Kürt açılımı “Bu ülkenin tüm insanlarının, tüm sorunlarını kapsayacak” noktasına getirildi.Ermeni açılımında hangi noktada olduğumuz “koşulsuz” ve muhalefet partilerinin görüşleri gözetilmeksizin hangi tavizleri vereceğimiz belli değil... DTP’li milletvekillerinin yargıda ifade vermemesi için “Anayasa değişikliği noktasına” gelindi ve iktidar partisi ile muhalefet partileri bir kez de bu konuda ihtilafa düştüler. CHP Sözcüsü Mustafa Özyürek: “DTP’liler ‘çifte standart var, yolsuzluk yapan ifade vermiyor, biz yargılanıyoruz’ diyor. Eşitsizliği ortadan kaldırmak için Anayasa değişikliği tek çare değil ki. TBMM’de hakkında yargılama talebi olan tüm milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılsın, çifte standart ortadan kalkar. AKP buna varsa bir hafta içinde sorun çözülür” demiş.NEDEN MİLLETVEKİLİ AYRICALIKLI?Eğer 83’üncü madde değiştirilecekse “yolsuzlukların, ihaleye fesat karıştırmanın, adi suçların da dokunulmazlık kapsamından çıkarılmasını sağlasınlar, buna varız” demiş. Olanlara bakınca ortadaki çekişmenin “dokunulmazlıkların sınırlandırılması”na gelip dayandığı görülüyor. O zaman da “Buna neden böylesine karşılar” sorusu ortaya çıkıyor.Acaba en doğrusu (veya en çok istenen) hiçbir milletvekilinin hiçbir şart altında yargıya hesap vermemesi mi? Peki diğer tüm meslek ve alanlarda yargı, ordu, üniversiteler dahil en saygın isimlerin, hiç ama hiç kimsenin “hukukun üstünde olmadığı”, hukukun dışına çıkılamayacağı ısrarla her konuşmada vurgulanır ve uygulamaya konurken neden sadece milletvekili ayrıcalıklı olacak? Milletvekillerini yargı önünde görmeyi kimse arzu etmez ama, Anayasa’da tüm vatandaşlar eşit olduğuna göre onlara bu ayrıcalık nereden geliyor? “Millet seçti” diyorlarsa aynı millet kendisini “yargıdan kaçmayacak kadar doğru” isimlerin yönetmesini de istemiyor mu?Bu hafta nihayet yabancı medyanın ısrarlı yayınlarından sonra Türkiye’nin en önemli sivil toplum kuruluşu olan TÜSİAD’ın da “siyasi baskı olarak kullanılan vergilerin demokrasinin saygınlığını zedelediğine” vurgu yaptığını ve birçok üyenin görüş bildirdiğini duyduk. Mustafa Koç’un “Seçim barajının düşürülmesi” ile ilgili sözleri de çok önemliydi.Almanya Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Thilo Sarrazin’in “Türklerden sadece manav olur” dediği ve zeka seviyeleriyle alay ettiği konuşması, Diyarbakır’da havan mermisiyle vurularak ölen çocuk ve daha birçok üzücü olay var konuşulacak.Bunların yanında 29 Mart seçim sonuçlarını doğru tahmin eden A&G Araştırma Şirketi’nin yaptığı son araştırma ve Turgut Özakman’ın “Mustafa” filmine alternatif olarak yazdığı senaryoyla çekilen “Dersimiz Atatürk” filmi de haftanın önemli konuları arasında.Bu hafta Her Açıdan’da; Genelkurmay eski 2’inci Başkanı ve Terörle Mücadele Koordinatörlüğü de yapan Emekli Orgeneral Edip Başer, İstanbul Barosu eski Başkanı Avukat Turgut Kazan, Bilgi Üniv. Siyaset Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlter Turan, A&G Araştırma Şti. Bşk. Adil Gür ve DİSK Tekstil İş Sendikası Gnl. Bşk. Rıdvan Budak’ın stüdyodan, CHP sözcüsü Mustafa Özyürek’in de telefonla katılımıyla haftanın konularını konuşacağız.4 Ekim Pazar, öğlen 12.30’da... Unutmayın! (Şüphem yok aslında!)

Devamını Oku

Türkiye’yi dışarıya kim tanıtıyor?

2 Ekim 2009

AB raporlarına ve yabancı gazetelerdeki ifadelere bakınca işgüzar bir grup görevlinin Türkiye’de olup bitenleri kendi ağızlarıyla onlara aktardığını düşünüyor insan...Bu “kapatma davası” sürecinde de aynen hissediliyordu, bugün de.. Çünkü içerde kullanılan ifadelerle inanılmaz benzerlik var.İngiliz Financial Times bir hafta içinde 3’üncü kez ve bu defa başyazı olarak Doğan Grubu’na verilen vergi cezasının “Erdoğan’ın Türkiye’yi Putin’in Rusyası’na benzetecek ortamı yarattığını” yazdı.“Erdoğan 3.2 milyar dolarlık cezayı iptal etmeli” başlığını kullanan Financial Times’ın başyazısında cezanın grubu iflasa götürecek boyutta kesildiği ve demokrasiyle bağdaşmadığı vurgulanmış. “Putin’in uygulamalarıyla benzerlik” daha önce hem ABD’de Newyork Times, hem de Financial Times tarafından birkaç kez yazılmıştı. Kısacası buradaki baskının boyutunun dışardan nasıl göründüğünü anlamak zor değil.Ama bu yazıda Financial Times’ın kullandığı “darbeci Kemalistler”, “ordu ve yargının AKP’nin altını oyma girişimleri” gibi bazı ifadeler (ki bunlara kapatma davası sırasında da dış basın ve AB’nin ifadelerinde sıkça rastlandı) dışarıya “birilerinin” kasıtlı olarak yanıltma haberleri verdiğini düşündürüyor. Bazı kişiler hakkında şüpheler, suç iddiaları ortaya atıldı ama “darbeci Kemalistler” (ki bu ifadeden siyasi bir ideoloji bile değil, Atatürkçü kesimin toptan hedef alındığı anlaşılıyor) sözüyle yapılan genellemeye neden olacak binlerce kişilik suç örgütleri, darbe çeteleri ellerinde silahla darbe girişimi sırasında mı yakalandılar?Yakalananlardan biri mahkûm mu oldu?Ordu darbe mi hazırladı, yargı partiyi mi kapattı? (Yoksa Avrupa ülkelerinde hiç kapatma davası açılmıyordu da dava açıldığı için mi bu söyleniyor?)Bunların hiçbiri yok... Peki o zaman bu yanlış bilgileri belli bazı gazetelerin köşelerinden mi alıyorlar, yoksa onlara da “özel hazırlanmış metinler” mi servis ediliyor?CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ın “dokunulmazlığının kaldırılması için AİHM’ye yaptığı başvuru” için bile oraya “olumlu karar çıkmasın diye” çalışmak üzere kalabalık grupların gönderildiğini hatırlayınca bunları düşünüyor insan! *** Açılım öyle açıldı ki!Başbakan Erdoğan’ın “Ulusa Sesleniş” konuşmasında dikkatimi en çok iki cümle çekti. Biri hemen her konuşmasına yerleştirdiği “Biz hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olmasını, hiç kimsenin kendini milletin iradesinin üstünde görmeye kalkışmamasını istiyoruz” sözü...Aslında bunu söyleyebilmek için öncelikle Seçim Yasası ile Siyasi Partiler Yasası’nın değişmesi, milletvekillerini liderin değil halkın seçiyor olması gerekir. Çünkü bu durumda liderlerin iradesi millet iradesinin önüne ve yerine geçiyor.Ama Başbakan’ın da Yardımcısı Bülent Arınç’ın da sık sık tekrarladıkları bu söz aslında “yargı”yı, özellikle de “yüksek yargı”yı kastediyor.Herhalde bu konuşmaya da son hızla gelmekte olan yargı reformu nedeniyle konmuştur. Zira şöyle bir yanılgı hep mevcut; Yasama ve yürütme millet iradesiyle seçiliyor, o zaman yargı da kim oluyor?Veya “yargı da mümkün olduğunca yasama ve yürütmeye, cumhurbaşkanına bağımlı hale getirilsin, böylece demokratikleşme (!) tamamlansın...” Dikkat çekmeyecek gibi değil.Bir de “Kürt açılımı” olarak başlayıp “Demokratik açılım”a dönüşen olay var. Başbakan demokratik açılımdan maksatlarının “belli bir konuyu değil, bu ülkenin insanlarının zihninde yer eden ne kadar sorun varsa hepsini tartışmaya açmak ve ortak kanaate ulaşarak hayata geçirmek” olduğunu söylemiş.Haftalardır bir türlü açılmayan açılım sonunda bir açıldı pir açıldı yani. Bu ülkenin insanlarının zihinlerinde binlerce sorun var, say say bitmez.Bu da demek oluyor ki açılımda somut bir çalışma yapılmamış.Bari hiç değilse “ağalık ve aşiret düzeni kaldırılacak, toprak reformu yapılacak, refah yükseltilecek” deseydi... Hiç değilse!

Devamını Oku

Özgür beyinler ve korkuyu büyütmek!

30 Eylül 2009

Acaba bu yaşananlar bir korku filmi mi, yoksa komedi mi, artık görüp duyduklarımıza inanabilmek gerçekten çok zor... Şöyle bir sonuç çıkarabiliriz, bu ülkenin vatandaşları için korku filmi, dışardan izleyenler için komedi...“Yargı reformu” adı altında Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu, dolayısıyla Yargıtay ve Danıştay’ı, aynı süreçte Anayasa Mahkemesi’ni büyük ölçüde “siyasi iktidarın kontrolüne alabilecek olan” çalışmalar (şu sıralarda gündemden çekilmiş gibi görünse de) sürüyor.Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya ile yaptığım telefon konuşmasında bana “Yargı Reformu Tasarısı için gece gündüz aralıksız çalıştıklarını” söyledi. Medya reformu (!) yani medyanın “geri kalanını” da tümüyle iktidara bağımlı kılacak, en ufak eleştiri yapamaz hale getirecek şekilde (ve Avrupa Birliği uyur görünse de Avrupa gazetelerinin arka arkaya yazdığı şekilde) Maliye’nin 2009’da toplamayı hedeflediği tüm vergilerin toplamından fazla vergi cezası ve teminat isteği ile sürüyor. Bu reformu (!) da gerçekleştirdikleri takdirde artık “Truman Show” filmi gibi bir sanal yaşam bekliyor Türkiye’yi...Sivil Toplum kuruluşları ses çıkaramaz halde, üniversiteler zaten susturuldu. Kısacası ortalık sütliman...YİNE PROTESTOYA GÖZALTI İzmir’de Başbakan’ı sözle ve pankartla protesto eden öğrenciler (bugüne kadar defalarca görüldüğü gibi) gözaltına alındılar.Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç ise (kendisinin başında bulunduğu mahkemeyi şüphe altında bırakabilecek sözlerinin yanında) şöyle demiş:“Bilgi ancak özgür ortamda üretilebilir. Üniversite öğretiminin amacı özgür beyinler yetiştirmektir. Üniversitesinde uydu beyinler yetiştiren bir toplumun geleceği yok edilmektedir. Şunu unutmamalıyız, demokratik düzen denince kendine güvenen, risk alan, ‘suskun ve uslu değil sorgulamayı görev kabul eden’ onurlu insanların yaşadığı ülkeler akla gelir.” Peki suskun olmayan, kendini sözle ve pankartla protesto yapacak kadar özgür hisseden veya risk alan öğrencilerin gözaltına alındığı “düzen”e ne denir, keşke AYM Başkanı Kılıç onu da anlatsa?Tabii aynı konuyu “şiir okuduğu için” tutuklanmasını yıllarca siyasi hayatının mihenk taşı yapan ve yıllarca “düşünce-ifade özgürlüğü”nü dilinden düşürmeyen (oylarını bu şekilde arttıran) Başbakan Erdoğan da anlatabilir. Şiir okumakla pankart taşımak veya sözlü protesto yapmak arasındaki farkı da açıklayarak... Şiirde “isyan, şiddete yönlendirme” olduğu iddia edilmişti, burada o da yok.Başbakan 9 Eylül Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada:“Türkiye’de halâ bugün bile modern yaşamın kesintiye uğrayacağına, insan hak ve özgürlüklerinin geri alınacağına, insanların yaşamlarına müdahale edileceğine dair korku ve tedirginlik bulunması abesle iştigaldir. Birileri bu korkuyu büyüterek buradan nemalanmak istiyor.” ABESLE İŞTİGAL??Başbakan tabloya çok daha dikkatli bakmalı bence... Ülkede “hak ve özgürlük”ten geriye ne kaldı? Korku ve tedirginlik bir toplumda durup dururken ortaya çıkar mı? Eğer bu korku toplumda; “üstünde bir başbakanın konuşma yapmasını gerektirecek” boyuta gelmişse onu büyütmeye veya “birileri”ne gerek var mıdır?Abesle iştigal bile olsa madem ki o korku ortaya çıkmış; toplumun da, onu yönetenlerin de şikayet edeceklerine düşünmeleri ve “KORKUYU, BASKIYI” ortadan kaldıracak adımları atmaları gerekir. Hem de derhal! Yoksa iskele-sancak havada AB yoluna çıkmış bir ülkeye o AB’de gülerler ancak!***** “TÜRKİYE KAYBEDER”!DTP Genel Başkanı Ahmet Türk konuşmalarında devamlı “kardeşlik”ten, amaçlarının “üniter devlet”i bölmek olmadığından söz ediyor. Bir yanda bunu yaparken diğer tarafta “DTP ile ilgili hukuki süreç”le veya “açılım”la ilgili konuştuğu zaman “Türkiye kaybeder, bizim kaybedecek birşeyimiz yok” diyebiliyor. O zaman buradaki “siz” kim diye sormak gerekmez mi? Akla ilk gelecek sorular şunlar değil midir;“Siz Türkiye’den kopuk musunuz, Türkiye’nin vatandaşı değil misiniz, Türkiye kaybederse tüm vatandaşları kaybetmez mi?” Herkesin mi kafası karışık, kavram kargaşası bulaşıcı bir virüs gibi yayıldı mı belli değil.DTP NEDEN İFADE VERMİYOR?Öte yanda DTP’li milletvekillerinin, açılan davanın üstünden uzun zaman geçmesine rağmen ifade vermeye gitmemesi TBMM’de çok garip, yine daha önce hiç rastlanmamış bir ortam yarattı. Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin: “İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Müdürlüğü’nün nasıl hareket edeceğine karışmam. Ama Meclis Başkanı olarak bu meclisten polise milletvekili teslim etmem. Asla izin vermeyiz. Alamazlar.” Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise: “Bana göre bir milletvekili yargılanmamalı. Durumu protesto ederlerse ben de giderim. Anayasa’nın 83’üncü maddesinin değişmesi lâzım.” demişler.Garip çünkü her ikisi de sanki başka bir ülkenin kurumlarından ve anayasasından söz ediyor gibiler.Garip çünkü; sanki kuvvetler ayrılığı ilkesinden tümüyle habersiz gibiler ve sanki biri Başbakan Yardımcısı, diğeri Meclis Başkanı değil..Acaba bunları söyleyeceklerine neden DTP’yi olay yaratmadan ifade vermeye davet etmiyorlar?

Devamını Oku

AB iki yüzlülüğü gizlenemez durumda!

30 Eylül 2009

Sadece İngiltere’de değil dünyada en çok okunan gazetelerden biri olan Financial Times bir hafta içinde ikinci kez Doğan Yayın Grubu’na kesilen rekor düzeydeki vergi cezası ile arkasından gelen inanılmaz “teminat isteği”ni yazmış.Haberde “Türkiye’nin en büyük medya grubu Doğan Yayın’ın 15 gün içinde rekor vergi cezasına karşı 3.2 milyar dolar teminat yatırmasının istendiği” belirtilerek “Ceza, Avrupa Birliği’ne başvuran bir ülkede basın özgürlüğü üzerindeki korkuları körükledi” deniyor. 3.2 milyar dolarlık teminatın (gecikme faizini de ekleyip 4 milyar 823 milyon TL istiyorlar. Oysa maliye 2009 yılı için keseceği tüm vergi ve cezaların toplamının 3.7 milyar TL olacağını öngörmüştü. Çok komik değil mi?) 2.5 milyar dolarlık vergi ve cezalar toplamını geçtiği, Doğan Yayın ve ana şirket Doğan Holding’in toplam değerine eşit olduğu vurgulanarak Rusya’da Putin’in bazı uygulamalarıyla benzerlik kuruluyor.Kısacası artık Türkiye’de siyasi eleştiri yapabilen, neredeyse elde kalmış tek medya grubuna yapılan ve içeriğine bakıldığında amacı açıkça görülen bu ezici baskı yabancı gazetelerin ve Avrupa’daki basın kuruluşlarının dikkatini fazlasıyla çekiyor. Ama onların “korkuları körükledi” ifadeleri olayı yaşayan, dehşetini/ağırlığını omuzlarında hisseden Türkiye’deki gazetecilerin duygularının yanında pek hafif kalır. Bu olay (aynen Putin benzetmesi de öyle) benzeri bir medya grubuna Türkiye’de de dünyada da daha önce yapılmamış, görülmemiş bir eylemdir.Bir yandan her gün demokratik açılımlardan söz edilirken demokrasinin saysanız ilk 2 şartından biri olan basın özgürlüğünden artık asla söz edilemeyecektir. (Yargı bağımsızlığı da aynı durumda!!)Bu noktada, istediği konularda Anayasa Mahkemesi’ne hakaret edebilecek kadar Türkiye’nin içişlerine karışma hakkı gören AB’nin bu görülmemiş siyasi baskıya neden sessiz kaldığı çok önemli bir soru işareti olarak ortaya çıkıyor. Avrupa gazeteleri, basın kuruluşları bas bas bağırıyor da kendileri neden pek suskunlar? Hani nerde kaldı arka arkaya istedikleri demokratikleşme paketleri, insan hakları ve özgürlükleri bla, bla, bla??Acaba, Türkiye’nin rayından çıkması ve kendiliğinden AB üyeliğini sürdüremeyecek bir çizgiye gelmesi onların da işine mi geliyor?AB’nin ikiyüzlülüğü artık gizlenemez durumdadır, dürüstlüğü tümüyle yitirdiler!***ÖZAL’IN “KÜRT AÇILIMI DOSYASI” NEREDE? Turgut Özal’a yakın bir gazeteci olan ve “Özal’ın Kürt politikasında en yakınındaki adam bendim, o politikanın mimarlarından biriydim” diyen Cengiz Çandar onun çok ciddi adımlar atmaya hazırlandığını ama ömrünün vefa etmediğini de söyledi.Sonra da Özal’a göre Kürt sorununun ne olduğunu (Irak Kürtleriyle Türkiye Kürtlerinin soydaş olması, bu nedenle yakın ilişkiler geliştirilmesi gerektiğine inanması, Cumhuriyet’in bu sorundan ‘sorumlu’ olması vb. gibi son derece önemli sözler) VATAN’daki röportajında açıkladı. Aksiyon dergisinde kendisiyle yapılan röportajda da Özal’ın “tabu kıran bir siyasi açılımın eşiğinde olduğunu, Iraklı Kürt liderlerle yakınlaşmaya gittiğini, bu nedenle kendisinin Talabani ve Barzani’yle onun isteği üzerine görüştüğünü anlattı ve daha birçok bilgi verdi.Bu arada röportajda Özal’ın yaveri (şimdiki Genelkurmay 2. Başkanı) Aslan Güner’den, Adnan Kahveci’ye, bazı diplomatlara kadar birçok kişinin adı geçiyor. Örneğin; rahmetli Adnan Kahveci’nin kendisine “Turgut Özal’a iletmesi için”, hazırladığı Kürt Raporu’nu verdiğini de söylemiş ki Çandar buna “önemliydi ama derinlemesine bir rapor değildi” diyor. Konuşmasından anlaşıldığına göre bu raporu elinde tutmuş ve Özal yerine yıllar sonra Başbakan Tayyip Erdoğan’a vermiş.Ve diyor ki “Özal’ın herhangi bir raporu referans aldığını duymadım. Birtakım çalışmalar yapılıyordu belki ama Turgut Bey’in esas aldığı bir Kürt raporu yoktu.”Aksiyon dergisi ısrarla “Üç rapordan bahsediliyor” diye sormasına rağmen Cengiz Çandar “ben ölmeden bir gün önce de onunla beraberdim, kesinlikle söz etmedi” demiş.Dergi “üç rapor” soruyor, etrafta Özal’ın Cumhurbaşkanlığı sırasında, özellikle bir saldırı sonrasında gittiği bölgede teröristlerin öldürdüğü insanları, bebekleri gördükten sonra “Güneydoğu sorununun çözümlenmesiyle ilgili” bir rapor hazırladığı ve Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı da dahil olmak üzere gerekli yerlere gönderdiği söylentisi dolaşıyor. Ama nedense kimse bu raporu ortaya çıkarmıyor.Acaba bir bölgede refahı geliştirme projesi miydi, terörü yok etme planı mıydı, feodal yapıyı ortadan kaldırmak mıydı bilmiyoruz, sadece “Özal’ın planı şuydu” diye anlatılanları dinliyoruz.Madem ki birçok kişi “Özal’ın 3 nüsha halinde hazırladığı” rapordan söz ediyor, hiç değilse bu kurumların biri söz konusu raporu ortaya çıkarmalı.Her şey açıklanıyor, Atatürk’ün en özel mektuplarına kadar öğrenmek istiyoruz da Turgut Özal’ın böyle önemli bir konuda tam olarak ne düşündüğünü neden öğrenemiyoruz?Kim bilir belki çok yol gösterici olurdu gerçekler!

Devamını Oku

Osmanlı Hanedanı ve dindar-dinci farkı!

28 Eylül 2009

Son Osmanlı şehzadesi Ertuğrul Osman’ın cenaze törenine çok büyük bir kalabalık katıldı biliyorsunuz.Ahmet Hakan dün hem bu töreni ve katılanları irdelemiş hem de Osmanlı Hanedanı’nın en yaşlı temsilcisi Neslişah Osmanoğlu’nun 10’uncu Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’e yazdığı ve “Kanuni Sultan Süleyman’ın inşa ettirdiği Süleymaniye Camii’nin tarikat mezarlığına dönüşmemesini” istediği mektubu vermişti.Hakan, hükümetin cenazeye 5 bakan ile katıldığını, tarikatçıların, asalet meraklılarının, Hanedan’la yakınlık kurmaya çalışanların (‘hanedan goygoycuları’ diyor onlara) da hazır bulunduğunu bildiriyor ve diyor ki:“Dincimiz, şeriatçımız, muhafazakarımız, sağcımız zannederler ki, kendileri ile ‘Osmanlı Hanedan Mensupları’ arasında fark yoktur. Zannederler ki; Hanedan mensupları da şeriatçıdır (...) Oysa acı gerçek şudur: Cumhuriyet, toplumsal model olarak neyi getirmek istiyor idiyse... ‘Hanedan’ çoktan o modele adapte olmuştu...” Okunması gereken iki yazıydı Ahmet Hakan’ın yazıları, çünkü Cumhuriyet’in ilanı üzerinden 86 yıl geçmesine rağmen hâlâ bugün “Osmanlı’nın geri dönüşü” hayaliyle yaşayan bunu da; medeni, çağdaş, küresel hukuk ve yaşam kuralları yerine “şeriat kurallarına dayalı” yönetime kavuşma olarak algılayan büyük kitleler var Türkiye’de... Bu bağlamda son derece yararlı yazılardı ama bence 2 önemli hata vardı:Birincisi, ilk yazısının son paragrafındaki “Kemalistler dindar kesimi nasıl köylü, cahil, fanatik, geri kafalı görüyorlar ise...” cümlesi. İkincisi ise ikinci yazının başlığı “Hanedan’ın dini kesime yaklaşımına bir örnek” cümlesi.“Kemalistler” ile “Atatürk devrim ve ilkelerine, Cumhuriyet’e bağlı kesim” kastediliyorsa -ki öyle- onların dindarları köylü, cahil vb. görmesi mümkün değildir. Böyle dediğinizde Atatürkçü, Cumhuriyetçi kesimin kendisini ister istemez toptan “dindar olmayan ve de dindarları dışlayan” şeklinde sınıflamış olursunuz ki bu çok yanlıştır.Doğru sözcükler “dinci, dini siyasi olarak istismar eden veya edenleri kabullenen” olmalıdır.Diğer yazının başlığında da aynı şekilde “dinci kesime” denmesi gerekirdi. Zira Neslişah Osmanoğlu’nun mektubunda dine bağlı, dindar insanlardan değil “tarikatçılardan” söz ediliyor. Ve Müslümanlıkta da (Kur’an’da) Allah’la kul arasında bir ruhban sınıfı, şeyhler, hocalar olması öngörülmemiştir. Dini kesim tarikatçı olmak zorunda değildir.Dinci-dindar, Atatürkçü-dindar tanımları arasındaki ilişkiler de birçok deyim ve konu gibi sık sık, bazen fark etmeden, bazıları tarafından ise kasıtlı olarak kavram kargaşasına uğruyor ya da uğratılıyor. Bu nedenle hatırlatmak istedim.*****Bizim yapamadığımızı yabancılar yapacak! Bir milyon tirajlı İngiliz dergisi “Take A Break” 4 kadın turiste tecavüz suçundan tutuklanan adamın serbest bırakıldığını duyunca olayı “Türkiye’yi boykota” çağırma noktasına taşımış.Başbakan Erdoğan’a hitaben yazdıkları dilekçede duruma tepkilerini 4 madde halinde bildiren dergi “Türkiye Başbakanı kadın-erkek eşitliğine dikkat etmezse milyonlarca okuyucusuna Türkiye’ye gitmemelerini önereceklerini” yazmış. Durum çok üzücü ama yine de bu girişime “helal olsun” diyeceğim.Türkiye’de kadın-erkek yüzlerce hukukçunun, bu ülkenin yazarlarının, yıllardır kadın katillerine, kadın ve çocuk tecavüzcülerine “ceza indirimi” yapılmadan en ağır cezaların verilip uygulanması gerektiğini söylemekten, yazmaktan dilinde/elinde tüy bitti. Dinletemediler. Önceki hükümetler ve (yargıdaki ‘siyasetle ilişkili’ her olayla pek ilgili) bu hükümet toplumun sorunlarına değil, oy getirecek siyasi eylem ve polemiklere kilitlendiler. Yasalardaki cezalar verilmedi, verilenler ise katile/tecavüzcüye (iyi hal indirimi dahil) indirimlerle ya mümkün olduğunca hafifletildi veya 4 turist kadına tecavüzde olduğu gibi suçlular tümden serbest bırakıldı. Böylece hiçbir medeni ülkede rastlanmayacak şekilde her gün yeni vahşet haberleri duymaya devam ettik. (Ortaköy’de kaldırıma çıkarak aslan gibi Galatasaray Üniversitesi 3. sınıf öğrencisini ezen minibüs şoförünün benzerleri neden AB ülkelerinde görülmüyor da hep Türkiye’de? Çünkü burada cezası yok!) Cem Garipoğlu ve Hüseyin Üzmez’e bile ellerinden gelen her indirimi yapacakları, yapılan açıklamalardan görülüyor.Yani açıkçası İngiliz dergisi yerden göğe kadar haklı. Umarız yıllardır bu ülkenin kendi insanının yapamadığını yabancılar başarır. Derginin mesajı ve boykot sadece hükümeti değil, büyük ölçüde “kararları, indirimleri veren” hakimleri de ilgilendiriyor!

Devamını Oku