Binlerce soruyla gelen Bayram!

17 Eylül 2009

O kadar çok sorun üst üste yığılmış halde ki Bayram gününe denk gelen Her Açıdan’ı aksatmamaya karar verdim.Kürt açılımı açılamadı ama süreç devam ediyor, Başbakan AB’ye “çok iyi bir noktadayız” derken, DTP’den gelen tepkiler “tarihî saldırılara tarihî direniş, öncümüze saygı duyacaksınız, sokakta mücadelemizi sürdürürüz” çizgisinde...Komşularımızla ne mükemmel ilişkiler içinde olduğumuz manşetlerden veriliyor. Bir yanda “PKK’nın içindeki Suriyeli, Iraklı, İranlı teröristlerin çokluğundan” söz edilirken “Suriye ile karşılıklı vizesiz geçiş” kararı alındığı mutlulukla bize bildiriliyor. Türkiye’nin İran’dan sonra Suriye ile böyle bir isteği vardı da haberimiz mi yoktu? Bu çok iyi haberse neden hiç bir Avrupa ülkesi Türkiye gibi Batılı sayılabilecek bir ülke için bile bu rahatlığı gösteremiyor?Okullardan “yangın alarmları”nın maliyeti nedeniyle kaldırıldığı açıklanırken, sel bölgesine daha önceden harcanmış olsa 31 vatandaşımızın ölmeyeceği bilinen paralar da zaten şu ana kadar ki israflar nedeniyle tüketilmişken, depreme karşı binaların güçlendirilmesi yapılamazken ve de bize anlattıklarına göre komşularla böylesine “vizesiz geçişli” harika ilişkiler kurulmuşken, ekonomik açıdan büyük sıkıntıda olan Türkiye’nin Patriot füzelerine 8 milyar dolara yakın para verileceği öğreniliyor.Ve öte yanda memur maaşlarına “yüzde 8 zam”mın çok görüldüğü ama elektrikten doğalgaza, akaryakıta hatta üniversite harçlarına kadarher ihtiyaca azami zam-ların görüldüğü bir tablo var ortada...ABD’nin “Ortadoğu Projesi” kapsamında, onun keyfine uymak için milyarlarca doları şu kriz anında harcayabiliyorsak o zaman vatandaşlar neden “kriz, kriz” diye üç kuruş maaş artışlarıyla bunaltılıyor, “yüzde 5-yüzde 8” pazarlıkları yapılıyor? Neden işsizliğe çözüm olacak yatırımlar şimdiye kadar yapılmadı da devamlı erteleniyor? Neden her gün yeni bir zamla karşılaşıyoruz? Binlerce soru ve sorun var kafamızda... Hepsinin de cevabını istiyoruz! Malum, bazı aileler Bayram’a “yaslı” giriyor, çoğunun ise cebinde çocuklarına bir kutu şeker alacak, beş lira harçlık verecek parası yok!*****“Satılmış medya”... Ağır tahrik!Her ne kadar “Aman böylesine kritik bir dönemde birbirinizi eleştirmeyin” şeklinde endişelere neden olmuşsa da özgürlüğü ve tabii; bir gazeteci olarak gerektiği zaman herkesi aynı şekilde eleştirebilme özgürlüğümü korumadığım takdirde “ben olamayacağım” için bu son iki soruyu da sormam gerekiyor Emin Çölaşan’a...Hâlâ “Ayrılalı 2 yıldan fazla oldu, neden kovulduğumu bilmiyorum” diyor. Acaba sadece sürekli “i. Melih” yazdığı için gazetesinin 150 bin TL’ye yakın bir tazminat ödediğini nasıl unutuyor?.. Mesela bu bir neden olamaz mıydı?Tüm uyarılara rağmen eleştiri adı altında hakarete devam ediyorsa nasıl bir başka çözüm bulunabilirdi? (Ki bundan 2 gün önceki yazımda da söz etmiştim.)Ayrıca “Yıllarca yazılarımı sansürlediler, sansürlenmeyen tek bir yazar tanımıyorum” derken, acaba “diğer tüm yazarlardan daha ilkeli, onurlu ve dürüst” olduğuna inanan biri neden daha ilk yılda istifa edip “sansürsüz bir gazete” aramamıştı? Eğer tüm o yıllar için söylediği doğru olsaydı orada kalabilir miydi?Emin Bey’in, daha Hürriyet’te olduğu yıllarda “neredeyse yalnızca kendisini dışında tutarak” tüm medya için “satılmış medya, kokuşmuş medya” benzeri hakaretler yazılarında sık sık yer alırdı. Bu muhakkak ki “satılmış olmayan” bütün gazetecilere, kendi grubundakilere de ağır geliyordu ama ona kimse tepki vermedi.Ben sadece bundan sonra; susuldukça giderek dozunu arttıran bu alışkanlığına son vermesi, meslektaşları için, medya için kesinlikle daha düzgün bir üslup kullanması gerektiğine inanıyorum.Şu anda “aslında yalnızca bir GRUP için değil, Türkiye’de demokrasi adına, ülkenin geleceği adına çok ciddi bir tehlike” olan medya cezalarına “Beni ilgilendirmez, ben anlamam, beni kovarken ‘basın özgürlüğü’ neredeydi” gibi bir yaklaşım gösterebiliyorsa kendi yanlışlarını da iyi bilmesi lazım.“Yazılarımı sansürlediler” dediği uzun yıllar boyunca susup oturduktan, yazmayı sürdürdükten sonra en kritik günde bunu söylemesi hiç de dürüst ve inandırıcı gelmiyor çünkü!Ama ayrıldığı grubun tüm yazarlarına attığı çamurlar giderek daha da ağır geliyor.Not: Yandaş medyanın bazı gazetelerinde (Sabah’ın birkaç yazarı da dahil) kızdıkları kişi ve kurumlara en ağır hakaretler yer alır. Diğer medya kesiminde ise genellikle buna rastlamazsınız, çok nadirdir. Bu nedenle Emin Çölaşan’a da yakışmıyor!

Devamını Oku

Yandaş medyanın ekmeğine yağ sürmek!

16 Eylül 2009

Gazetecilik mesleğinde gördüklerimin, yaşadıklarımın çoğunu bugüne kadar yazmadım ama bazen zamanının geldiğini de yoğun şekilde hissediyorum.Dün Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun’un ayrıldıkları basın grubu başta olmak üzere tüm medyayı, tüm yazarları, gazetecileri genelleyerek (‘bir kesimi’ gibi ayırmalara gerek bile duymadan) yaptıkları hakaret sayılacak açıklamaları eleştirmem okurlarımızı üzmüş. Bunu görüyorum ama ben Çölaşan ve Coşkun’un yazılarını ya da tüm konuşmalarını değil, ayrıldıktan sonra yaptıkları “bazı açıklamalarını” eleştirdim. Özellikle Emin Çölaşan’ın öfkesine yenilerek birçok meslektaşına da haksızlık ettiğini, konuşurken “kendinden başka herkese ağzına geleni söylediğini”, bunun da çok yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım. Ki bunda haksız olmadığımı Akşam gazetesindeki röportajının dünkü bölümünü okuyunca da bir kez daha anladım.Okurlarımızın çoğu; Şahin Akçap’ın ‘e-posta’sında yazdığı “Sayın Ruhat Mengi, bu ülkede birkaç namuslu ve cesur kalemsiniz, ne olur birbirinizi kırmayın, üzmeyin. Sizi birbirinize düşürmek isteyen cumhuriyet düşmanlarının ekmeğine yağ sürmeyin” benzeri veya internet yorumlarındaki: “Zaten bir avuç memleket seversiniz. Bir de birbirinize düşerseniz vay halimize”, “Siz ve yazınıza konu olan yazarlar bizler için gerçekten değerli, aydın kabul ettiğimiz insanlarsınız. Sizlerin bu şekilde karşı karşıya getirilmesine üzüldüm. Siz bir ailesiniz, dostsunuz...”, “Yandaş medyanın kızarmış ekmeğine yağ, bal sürdünüz” gibi tepkiler göstermişler. Oysa bu -gerçekten de taraflı, yandaş medyanın fırsat bulmuş gibi üstüne atlayarak ve tabii yine evirip çevirip gerçeği saptırarak kullanacağını tahmin etmekle birlikte- asla birbirine düşmek filan değil. Alâkası yok...Ama nasıl ki cumhurbaşkanlarını, başbakanları her dönemde özgürce eleştirmişsek meslektaşlarımızı da eleştirebilmeliyiz. Yoksa yanılıyor muyum? Yoksa bazıları doğru-yanlış her şeyi söyleyebilmeli ve geriye kalanlar da (nasılsa siyasi görüşlerimiz benziyor diyerek) susmalı mı? Benzer görüşte olmak birbirlerinin hatalarını da örtmeyi içermeli mi?“İŞİMİ SEVİYORUM” Örneğin Çölaşan’ın (dün) söylemeyi sürdürdüğü “Basın Türkiye’de yozlaşmış. Teşvikiye barlarından en lüks yaşamlar üzerinden birbirleriyle kavga ediyorlar (...) Çünkü yazacakları bir şey yok. Eleştirmekten, iktidarın üstüne gitmekten korkarlar. Bunu iktidara angaje basın için söylemiyorum (...) Bu basın yapısıyla Türkiye çöküntüye gidiyor... Binlerce gazeteci arasında bir anket yapılsın, söylediğim aynen çıkacaktır. Son yıllarda mutlu olan bir gazeteci, ‘arkadaş ben işimi çok iyi yapıyorum, çok seviyorum’ diyen, haberleri çöpe gitmeyen, yazıları sansür edilmeyen bir gazeteci hemen hiç tanımadım. Bunu muhabirlere söyleseniz doğrularlar ama köşe yazarları burunlarından kıl aldırmayacak ve yalanlayacaktır” sözlerine susmalı ve kabul mü etmeliyim?Hani “daha çok iktidara angaje basın için söylüyorum” dese tamam, onlarda yıllardır tek bir siyasi eleştiri görülmedi, görülmüyor, haklıdır. Ama öte yanda en ağır baskılara karşı “bağımsızlık, özgürlük” mücadelesi veren, daha önceki iktidarların dönemlerinde olduğu gibi gerekli her eleştiriyi yapan (ki ayrıldığı güne kadar Bekir Coşkun da yapmıştır) gazete ve gazeteciler bu sözleri hak ediyor mu? Bütün yazılar sansür edilseydi bugüne kadar yazılanlar, ekranlarda konuşulanlar neydi, nasıl oluyordu? Bütün o “bu gazeteleri almayın” şeklindeki boykot çağrılarının, tarihte benzeri görülmemiş “rekor düzeydeki vergi cezalarının” sebebi neydi?“AFET” HALİNDEYİZ!Hepsi bu kadar da değil, arkasından “bu grubun yazarlarının ‘birkaç tanesi dışında’ araziye uymayı iyi bildiğini (...) İlke, inanç, gazetecilik ahlâkı gibi özelliklerin birçok köşe yazarının gözünde arka planda” olduğunu da söylüyor. “ Böyleleri de var” dese tamam ama “birkaç tanesi dışında” gibi bir genellemeyi yapabiliyorsa gelecek tepkiye de razı olması gerekir.Söylediklerinin aksine ‘arkadaş ben işimi seviyorum ve iyi yapıyorum’ diyen ilkeli, meslek etiğine bağlı, bunları her şeyden daha ön planda tutan çok gazeteci olduğuna inanıyorum ben...Görüşlerini yazan okurlarımız arasında “Baskı illa da doğrudan olmaz, manevi baskı diye bir olgu yok mudur? Örneğin bağlı olduğu gruba verilen vergi cezası, 10 kişilik basın andıçı?... Yazarlar üzerinde baskı değilse nedir” diyenler de var ki işte asıl gerçek budur... (Çölaşan’ın bu soruya verdiği cevap da ilginç!)Şu anda normal şartlarda değil “afet” durumundayız. Peki örneğin; deprem veya sel felaketi içindeyken normal şartlardaki “yaşam imkânlarını” bekleyebilir misiniz? Hele de deprem sadece sizin binayı yıkacak gibi kökünden sallıyorsa?Ben İstanbul’da ‘ilk bebeğimin beşikte olduğu sırada’ böyle bir deprem yaşadım. Mutfak penceremden yanımdaki binanın bir kaybolup bir ortaya çıktığını gördüğüm anda bebeğimi kaptığım gibi merdivenleri 5’er 5’er atlayarak can havliyle kendimi sokağa attım.Gözüm de kimseyi görmedi.Bilmem anlatabiliyor muyum?

Devamını Oku

Çölaşan, Bekir Coşkun’un avukatı mı?

16 Eylül 2009

Aslında onun Hürriyet’ten ayrıldıktan sonra yazdığı kitapta “Bir tek ben gerçekleri anlatabiliyor, konuşabiliyordum, diğer yazarlar korkudan konuşamıyordu” anlamına gelecek cümlelerini okuduğumda yazmak istemiştim bazı şeyleri ama o dönemde kendini mağdur hissetmekte olduğunu düşünerek yazmamıştım. Kişisel olarak da onu “dost” görüyor olmamın rolü vardı itiraf etmeliyim. Her zaman “önce insan, sonra gazeteci” olmaktan kendimi alamam, Çölaşan bu konuyu iyi bilir, malum aynı isimde kitabı bile vardır.Peki kendisi bu kitaba hep sadık kaldı mı, TV programımda tartışıyor olsak ona bu soruyu sorardım doğrusu... Yani örneğin; gazeteci bir şahsa kin duyuyorsa, bunda özel bazı olayların da rolü varsa ve iki yazısından birini ona ayırıyor, hakaret anlamında sözler sıralıyorsa ve bunun sonucunda çalıştığı gazeteye devamlı tazminat davaları açılıyorsa gazete yönetiminin “Bunu artık yapma” deme hakkı olamaz mı?Bu “sansür” sayılır mı? Elbette bütün basının sansüre, baskıya toplu olarak karşı çıkması her şeyden önce demokrasi adına, basın özgürlüğü adına şarttır ama aradaki farkı da ayırmak gerekir değil mi?“Hayır ben hiçbir itiraz dinlemem” diyor ve ayrılıyorsanız (ya da ayrılmanız isteniyorsa) dönüp o gazeteye, içine tüm meslektaşlarınızı da katarak hakaretin alâsını yapmanız “basın özgürlüğü” sınırları içinde midir, etik midir onu da düşünmeniz gerekir.Bunları yazdığım için bana da öfkeyle ağzına geleni söyleyebilir, buna şaşırmayacağım ama Emin Çölaşan’ın “Ben ve Bekir Coşkun dışında kimse özgür yazamaz, herkes mutsuz, herkes gazete yönetiminin baskısı altında” sözlerini yine de, en azından kendi adıma kabul etmediğimi yazacağım.Çünkü Çölaşan şimdi çıkmış; sanki bir tepkisi, anlatacakları varsa bunu Bekir Coşkun’un kendisi röportajında anlatamazmış (ya da anlatamamış) gibi onun adına konuşuyor. Peki o her şeyi kısacık paragraflarda kusursuz anlatmayı başaran yazarın, arkadaşının ifadesini yetersiz mi buldu ki bunları onun yerine Emin Bey söylüyor?.. (Ki Bekir Coşkun’un “gazetecileri toptan Boğaz’da oturuyor, arabalarının camları füme, halktan kopuk” diye genellemesini de, tüm medyayı istisnasız günahkar ilan etmesini de çok haksız buluyorum. Kendisi günahkar mıydı mesela? Yoksa bir tek onlar mı istisnaydı? Bekir Bey’e saygım, sevgim sonsuzdur ama bu çok yanlış, haksız genellemeleri daha önce bir başka röportajında da yaptığını hatırlatmalıyım.)YİNE İNANCI YARGILAMAK!Emin Çölaşan kitabında da, baş başa özel bir yemek sırasında kendisiyle dostça paylaşılan bir şişe pahalı içkiyi intikam yazılarına malzeme yapmıştı ki dostluğun, “off the record” özel konuşmaların bu şekilde kullanılması da yine kitabı okurken bana çok yanlış gelmişti. Şimdi ise laikliği yani “başkasının dinine, inancına karışılmamasını, din baskılarının, yargılamaların, ne kişisel ne de devlet eliyle yapılmamasını” benimsemiş ve yapanları yazılarında eleştirmiş biri olarak tutup Ertuğrul Özkök’ün “içki içmesi ile namaza durması, Hac’ca gitmesi” arasında çelişki kuruyor ve hatta alay ediyor.Bu yaptığının; dini-inancı istismar ederek ve kendini “daha dindar” sayarak, Allah’ın da kullarına böyle bir hak verdiğini sanarak başkalarının inancı hakkında ileri geri konuşan din simsarlarının yaptığından ne farkı var? Bir düşünsün, ne farkı var? Başkasının inancını, namazını veya içkisini değerlendirme, “binlerce kez hacca, umreye gitseler affettiremezler” gibi Allah’a ait takdirler bildirme hakkı ona veya herhangi bir insana dinen verilmediği gibi, laik bir ülkede hukuken de asla verilmemiştir. Bir başkası onun ibadeti, içkisi, günahları, sevapları hakkında konuşsa kendisi ne düşünür, ne yazardı acaba?BASKI YALNIZ ONLARA MI?Emin Çölaşan’ın “Bizim dışımızda kimse yazamaz. Duyduğuma göre Bekir’e ‘Bülent Arınç hakkında yazma’ demişler” gibi sözleri de kendi önyargısına dayanıyor. Kendisi duymadığı halde “dedikodu” ile böyle bir açıklama yapmak, artık orada yazmadığı için “eskiden amiral gemisiydi şimdi ancak torpido botu” gibi aklınca aşağılayıcı benzetmelere yer vermek her şeyden önce o grupta yazan tüm yazarlara büyük ayıptır. Demek ki herkese “bunu, şunu yazma” diye talimat veriliyor ve her nedense sadece ikisi dışında bütün yazarlar bu baskıya susuyor. Çıkan anlam budur.Ben de diyorum ki; bu sözlerin tümü gerçek dışıdır. Bize asla bir baskı yapılmamıştır, zaten yapılsaydı onurlu bir yazar bu duruma katlanmaz, gerçeği de anında açıklardı.Yoksa sadece Çölaşan ve Coşkun’a mı oluyor bunlar? İyi de neden? Memlekette onlardan başka çok okunan yazar mı yok? Onlar gidince mi amiral gemisi bota dönüşüyor?Okuyucuya yanıltıcı bilgiler vermek, intikam uğruna gerçekle ilgisiz iddialarda bulunmak bir yazara hiç yakışmaz, önce “özeleştiri” gerekiyor bence!

Devamını Oku

Kemalistler “tasfiye” olacakmış!

15 Eylül 2009

Bugünlerde “tasfiye” en moda sözcük halinde biliyorsunuz. Herkes istemediği birilerini tasfiye peşinde. Bugüne kadar karşınızdakinin görüşüne katılmıyorsanız tepkinizi belirtir, kızar ya da saygıdan nasibinizi almamışsanız hakaret ederdiniz, şimdi artık yetmiyor birilerine bozuluyorsanız, görüşleri size ters ise “tasfiye”den söz edip rahatlıyorsunuz.Ben “hayır dile komşuna, hayır gelsin başına” sözüne inanırım hatta hayatta gördüklerim, bunun aksini yapanların (hem de en umulmadık kişilere, en umulmadık anlarda) başına gelenler bu sözü şöyle değiştirmeme neden olmuştur:“Kötülük isteme komşuna, felaket gelmesin başına”... Doğan Yayın Holding’e kesilen fahiş vergi cezası nedeniyle düğün-bayram edenler var... Bunu yaparken tabii okuyucularını inandırmak için bin türlü yalan, iftira, “daha önce başka gruplara da yapılmış da Doğan Medya tepkisiz kalmış” benzeri kıyaslamalar, işlerine yarar ne malzeme üretebiliyorlarsa inanılmaz verimli (!) ve üretken (!) çalışmaktalar. Kim bunlar?AT ATABİLDİĞİN KADAR!İktidarın elindeki gazetelerin en tepedeki patronlarına yaranmaya, tetikçilikte sınır tanımayarak göze girmeye çalışan yazarları... Televizyondan farklı olarak gazetede karşılarına çıkıp “İyi ama kardeşim haydi attıklarının adı var ‘iftira’, ya karşılaştırmayı nasıl yapıyorsun? Söz konusu holding ve sahibi bugüne kadar tüm işlerini hukuka uygun yapmaya ’kimseyle karşılaştırılmayacak kadar yüksek düzeyde’özen göstermiş. Her yıl vergi rekortmenleri arasında yer almış. Şu ana kadar hiçbir pürüz çıkmamış da neden iktidar partisi yöneticilerinin bu grup aleyhinde ‘almayın’ çağrıları yapmasından, Başbakan’la yaşanan ve AB’nin bile dikkatini çeken tartışmalardan sonra oluvermiş?Türkiye tarihinde herhangi bir başka medya grubuna böyle görülmemiş ve hukuksuz, nedeni olmayan bir vergi cezası kesilmiş mi? Devlet bankalarının (hem de kriz öncesinde) içi boşaltılarak alınan dev kredilerle eşe dosta verilen gazetenin örneğin; ’kredilerin çok uzun zamana yayılması, karşılayacak teminatın olmaması’ gibi önemli sorunlar sorun edilmezken vergisini son kuruşuna kadar ödeyerek rekortmen olan birine bu haksız ceza neden kesilmiş” diye soran da yok. At atabildiğin kadar...AB KOMİSYONU NEDEN KIZDI?Maliye Bakanlığı dün bu gruba yapılan denetimin siyasallaştığı yönündeki iddiaları reddetmiş ve “idareyi baskı altına almak amacıyla” basın yayın organları tarafından sistemli bir kampanyaya dönüştürülmeye çalışıldığını açıklamış.Basın yayın organları sadece halkı; “Bu kez mesele o grup, bu grup değil, ’son grup’ meselesi... Medyanın elde kalan az sayıdaki bağımsız kesimi de elden gidiyor. Gözünüzü açın, medyanız ve yargınız tümüyle siyasi güce teslim olursa sonu ülke adına hüsran olur” diye uyarmaya, gerçeği anlatmaya çalışıyor. “İdareyi baskı altına almak” ve “kampanya” deyince, baskı ve kampanya başka konularda fazlasıyla yapıldı. Örneğin bu sözler kapatma davası sırasında yapılanlara tıpatıp uyuyor. Ayrıca, haydi içerdeki medyanın tepkisine kızıyorlar, AB Komisyonu’nun “basın özgürlüğüne müdahale var” diyen ve bunun “Türkiye İlerleme Raporu” na gireceğini açıklayan tepkisine, dünya medyalarından gelen tepkilere ne diyorlar acaba?HAYAL KURMAK SERBESTAslında yazıyı geçen Pazar ‘Her Açıdan’a katılan ‘Kürt Sorunu’ kitabının yazarı Altan Tan’ın “Kemalistler tasfiye olacak” sözüne karşılık gelen çok sayıda tepki mektubu üzerine yazmaya başlamıştım. İzleyicilerimin o kadar kızmaması lazım, çok şükür ki henüz tüm antidemokratik baskılara rağmen “demokrasi rejimi”nde sayılırız. Her Açıdan da demokratik bir program, herkes düşüncesini özgürce söyler. Ama “Kemalistler’in ya da özgür gazetecilerin tasfiyesi” bir hayalden öteye gidemez.Hayal kurmak da serbesttir, değil mi?

Devamını Oku

Unutmak mı nasıl yani?

13 Eylül 2009

Çok komik bir durum söz konusu, tam komedi filmi gibi... Önce ortaya “belge” diye bir kağıt çıkarılarak etrafında günlerce fırtınalar koparıldı, manşetler atıldı. Sadece yüzde yüz emin ifadelerle “o yazdı” dedikleri Albay’a değil, devletin ordusuna toptan “darbe hazırlığındalar” suçlaması yapıldı.İktidar Partisi de bu “belge” üzerinden savcılığa suç duyurusunda bulundu. Sonra belge nin aslı olmadığı, fotokopinin de belge sayılamayacağı (TSK’da yazılmamış olduğu da) resmen açıklandı ve TSK; “Kim yazdı bu belgeyi, bulunmasını bekliyoruz” dedi.Bu durumda daha önce yaygara koparanların ve suç duyurusunda bulunanların ne diyeceklerine karar vermeleri zor diye düşünürsünüz ama yine de geri adım atmadılar ve “Fotokopisi varsa aslı da vardır” demeyi sürdürdüler.Uyduruk “belge”lerle millette darbe korkusu yaratıp orduyu da mümkün olduğunca uzun süre “darbeci” etiketi altında tutan gazetelerin bir kısmı şimdi konuyu hiç hatırlatmama yoluna giderken, bazılarında şöyle yazılara rastlanıyor:“Madem ki gerçek değilmiş, unutuverin gitsin.” Çok hoş değil mi gerçekten? Aylarca ortalığı indirin, kaldırın, sebepsiz yere her hakareti yapın, sonra da herkese “unutuvermeyi” önerin. Haarika değilse ne bu?Gelen sayısız mektup “savcının elindeki bu belge(!)nin kim tarafından gönderildiğinin, bir gazetenin eline nasıl geçtiğinin anlatılmasını ve suçlamayı yapan gazetelerin de bu tür bir sorumsuzluğun hesabını vermesini” istiyorlar.Ama herhalde zaten sonunda bunlar olacaktır. “Hukuk devleti”nde yaşadığımız iddia edildiğine göre!***Ölü soyucular ve oruç!!Geçen hafta Mustafa Mutlu yazmıştı; TV’ler sel sırasında (daha doğrusu BELEDİYE’NİN İHMALİ SONUCU ISLAH EDİLMEYEN Ayamama deresinin taşması sırasında) insanlar ölür, iş yerleri sular altında kalırken yağma yapan ruhsuz, vicdansızların yüzlerini kapatarak veriyormuş haberleri... Mutlu “Bunu neden yapıyorsunuz, tam aksine yüzlerini iyice teşhir etmek gerekiyor” demiş ki yüzde yüz haklı.Emniyet’in derhal bu görüntüleri alıp büyüterek bu “felaket soyguncularını” cezalandırması gerekiyordu. Geriye kalan cezayı da ilahi adalet verecektir nasılsa...Mustafa Mutlu’nun yazısında dikkati çeken bir cümle de yağmacıların “Oruç tutmadıkları için onları sel aldı” demesi... İşte yıllardır Türk insanının kafasına siyasetçiler eliyle kazınan “din üzerinden ayrıştırma” nın , “ötekine nefret” tohumlarının en belirgin örneği... Oysa bir kamyondan aracın tepesine çıkarak son anda ölümden kurtulan yarı çıplak adamın kendisine verilen suyu içtikten sonra “orucunun bozulduğuna üzüldüğünü” söylemesi de Perşembe günkü haberler arasındaydı.Kendi ölü soygunculuğu günahına bakmadan, ölen insanların “orucunu”, yani dinini-inancını yargılama hakkına sahip olduğunu düşünen zavallı mahlûklar acaba arabasında, evinde, servis aracında ölen insanların oruç olup olmadığına nasıl emin olabiliyorlar? O insanlar oruç değilse bile bunu değerlendirmek, yargılamak (bin kez de olsa tekrarlayıp kafalarına sokmak gerekiyor) Allah’ın - Hz. Peygamber’e bile vermeyip de- kendilerine verdiği bir görev midir?Din uzmanları kaç kez anlattılar, anlatıyorlar; başkasının -hele de hayatını kaybetmiş insanların- inancı hakkında yargılama yapanlar kafİr sayılırmış. Bakalım bu büyük günahı işledikten sonra “Ben oruç tutuyorum, öyleyse daha dindarım” mazeretiyle Allah’ı aldatabilecek ve cezasından kurtulabilecekler mi?Birazcık beyinleri varsa düşünsünler şimdi!***Şener’in öfkesi!Eskiden, AKP’nin en önde gelen isimlerinden biri olduğu günlerde Abdüllatif Şener’i konuşturmak çok zordu, ağzından cümleleri olta ile çıkarmak gereken konuşmacıların hepsinde olduğu gibi onda da sıkıntı çekerdi gazeteciler. Türkiye Partisi’ni kurup Genel Başkan olduktan sonra rahatladı.Yapı olarak zaten espriye yatkındı şimdi onda da kendini aşmış. Dün “sel felaketinin sorumluları” ile ilgili konuşmasında “Tüm belediye başkanları Türkiye’deki çarpık kentleşmeden sorumludurlar. Bunun cezasını çekmelidirler. Hak ettikleri ceza idamdır” cümleleriyle irkildim.Elbette bir yaptırımı olmalı, hele 30’dan fazla (aralarında bebeklerin, çocukların bulunduğu) vatandaşın “en dehşet verici son”lardan biri sayılacak şekilde çamurda boğularak ölmesine neden olanlar mutlaka hesap vermelidir. Kendilerinin de “Bizim de ihmalimiz var” dediği, bundan kaçınamadığı bir durumda gerçek bir hukuk devletinde ilk iş olarak istifaları, sonra da yargıya gitmeleri ve uygun ceza neyse onlarla cezalandırılmaları beklenir. Ama “idam”?.. “Ömür boyu hapis” dese irkilmeyeceğim...Konuşmanın ilerleyen bölümünde “Ama Anayasa’mızda idam yoktur” u görünce ’Tamam’dedim ’düzeltmiş’... Devamını okuyunca sinirim bozuldu, gülmeye başladım; “Ama mutlaka cezaya çarptırılmalıdırlar. Hatta şu bile düşünülebilir. İdam cezasının kaldırılması ile ilgili maddeye bir parantez açılarak ‘belediye başkanları hariç’ yazılabilir.” Şener’in öfkesi sınır tanımamış besbelli ama artık Türkiye’de gördüğümüz olaylarla herkesin dayanma sınırının yok olduğunu da yadsıyamayız maalesef değil mi?

Devamını Oku

“Yazılması gerekenleri yazmayan yazar”...

12 Eylül 2009

Canlı yayına “hastalandığı için gelemeyeceğini” son dakikada bildiren Ahmet Hakan’a fena halde kızmıştım ama bazen güzel yazılar yazdığını da itiraf etmeliyim. (Şimdi o da “bazen”e kızacak nasılsa, kızsın müstahaktır!)Cuma günü “Nasıl bir köşe yazarı istiyorlar” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Hükümetin hep kötü yönlerini yazan ‘takıntılı yazarlar’ istemiyorlar, bunu anladık... Ama hükümetin iyi yönlerini de, kötü yönlerini de yazan tarafsız yazar da istemiyorlar (...)Lisan-ı hal ile şunu diyorlar: Ben köşe yazarının ‘yüreğine tasfiye korkusu salınmış’ olanını severim... Dünyanın en zor işini başaran, yani ‘Yazılması gerekenleri yazmamayı başaran’ tipte köşe yazarları istiyorlar... Tek muhalif eylemi ‘Başbakan’ın önünde isli viski çekmek’ olan köşe yazarı istiyorlar...” Özellikle “yüreğine tasfiye korkusu salınmış” ile “yazılması gerekenleri yazmayan” kısmı duruma cuk oturuyor. İki cümlede “koca bir tablo” ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi.Önce bir medya kuruluşuna dünya basın tarihinde benzeri ancak Arjantin gibi adı darbelerle, anti demokratik yönetimlerle özdeşleşmiş, bunca yıllık dikta rejimlerinden sonra demokrasiyi içselleştirmesi çok zor olan, bu nedenle de sivil dikta uygulamalarının olağan sayılabildiği bir Güney Amerika ülkesinde görülebilecek baskılar uygulanıyor.Demokratik bir ülkede, demokrasinin ilk şartlarından biri olan “basın özgürlüğü” hiçe sayılarak açıkça “Bu grubun gazetelerini almayın” çağrıları yapılıyor. Sonra çağrı yapılan aynı gruba geçerliliği olmayan nedenler bulunarak toplam piyasa değerine yakın yükseklikte, yıkıcı vergi cezaları kesiliyor.Aynı anda internette ve fısıltı gazetesinde (yıllarca “andıç”lardan şikayet edip de bunlara hiiiç ses çıkaramayan “liberal”lerin kulakları çınlasın. Ne güzel liberallik bu?) tasfiye edilmesi gereken gazetecilerin listesi dolaşmaya başlıyor... Peki, bir basın grubu “yok etmeyi hedefleyen” cezalarla karşı karşıya bırakılmışken o gazetecilerin artık yazılması gerekenleri özgürce yazabilmesi mümkün müdür? Dehşet verici bir baskı altında kalmaması mümkün müdür?Üstelik bu listedekilerin çoğu kimsenin asla “takıntılı” diyemeyeceği, tamamen en demokrat ülkelerin, en kaliteli gazetelerine mensup yazarlarla aynı kalite düzeyinde yazmayı ilke edinmiş isimler... Hangi hükümet dönemine bakarsanız, elbette basının, gazetecinin asli görevi olan “iktidar icraatlarını izlemek ve halka duyurmak, gerekiyorsa uyarmak” işlevini yerine getiren, gerektiğinde iktidarı da, muhalefeti de, hata yapan kurumların tümünü de aynı şekilde eleştirebilen (tabii ki icraatlar ve ülkenin yönü, yönetimi iktidarın elinde olduğu, gündem de en çok onun eylem ve söylemleriyle dolu olduğu için iktidar eleştirisi her zaman ön plandadır), halkın bu nedenle saygı duyduğu isimler...O zaman bu tablo, yaratılan bu huzursuzluk ve baskı önce basın özgürlüğüne, sonra da halka haksızlık, saygısızlık değil midir? Şüphesiz öyledir. Ki bu nedenle Uluslararası Basın Enstitüsü de (IPI), en saygın Avrupa ve Amerika gazeteleri de, AB komisyonu da ciddi tepki gösterdi. Ve olayın “siyasi” olduğunu söyledi.ÇOK GARİP TESADÜFDün Hürriyet’te Eyüp Can’ın yazısında çok önemli bir açıklama vardı: “Doğan Grubu’na kesilen rekor cezanın bir ilk olmadığı, 2000’li yılların başında Citibank’a da haksız bir gerekçeyle ağır vergi cezası kesildiği, Citibank’ın ‘İnceleme elemanlarınız vahim bir hata yaptı, lütfen bunu düzeltin’ uyarısıyla dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın gerekli incelemeyi yaptırttığı ve 3 milyar TL’yi aşan cezanın derhal sıfırlandığı” anlatılıyordu.Yazının daha da ilginç noktası ise “Doğan Yayın Holding’e bu rekor cezayı kesen ekibin başındaki kişinin, Citibank’taki vahim hatayı yapan, yanlış raporu yazan gelirler kontrolörü (yani aynı kişi) olduğu” idi.Gerçekten de film gibi değil mi? 2000’li yılların başında Citibank’a yapılanın “vahim, hem de çok vahim, 3 milyar TL’lik bir hata olduğu” ortadayken böyle bir hatayı yapan kontrolör acaba Bakanlık’ta çalışmayı nasıl sürdürebiliyor ve aynı hatayı tekrarlayabiliyor?Bugün Her Açıdan’da eski Maliye Baş Hesap Uzmanı olan Kemal Kılıçdaroğlu’na soracağım! ***Truman Show gibi!!Son günlerde sık sık komedyen Jim Carrey’in güzel bir filmini TRUMAN SHOW’u hatırlıyorum. “Truman, çok güzel bir adada, otuz yıldır bir Tv kanalında aralıksız olarak canlı yayınlanan bir şovun -farkında olmadan- başrolündedir. Özel olarak hazırlanmış bu yapay adadaki kurgu hayatın diğer tüm aktörleri; annesi, babası, eşi, iş arkadaşları ve diğer herkes gerçek aktörler oldukları için durumu bilmekte, kendisi ise dizayn edilmiş, mutlu ama sahte, dış dünyanın olmadığı bir hayatı sürdürmektedir. Bir gün tesadüfen olayın farkına varıp gerçek dünyayı aramaya başladığı ana kadar aynı çemberin içinde döner durur.”İşte kafama takılan bu... Bağımsız bir medyanın olmadığı, varolanların çoğunun ise bir kurgunun parçası olduğu bir ülkede, eğer gerçeği ve adaleti aramak üzere başvuracak bağımsız bir yargı da ortadan kalkmışsa yaşam acaba Truman Show’dan farklı olabilir miydi? Yoksa sadece bize dayatılan kurgu olayları, masalları mı görebilirdik?Hep beraber düşünelim... Gidiş o gidiş çünkü!(Not: Bu filmi görmeyenleriniz varsa mutlaka izlemeye çalışmalı.)

Devamını Oku

Suçlu aranıyor!

11 Eylül 2009

Milliyet Gazetesi bir tekstil fabrikasında çalışan ve selde servis aracı yerine kullanılan yük minibüsünde hayatını kaybeden genç kadınların yaşamını ve hayallerini anlatan bütün bir sayfalık müthiş bir haber yapmıştı. 19 yaşında, bir yandan okuyup bir yandan fabrikada çalışarak ailesine bakan genç kızlar vardı aralarında... Kısa süre sonra işten ayrılıp biriktirdiği parayla hastanedeki felçli annesine bakmak isteyen kadınlar vardı. Kahroluyor insan!Ya haberlerdeki o; küçük çocuklarından birini kurtarayım derken bebek olanını sulara kaptıran, “elimden kaydı gitti” diye çırpınarak kalp krizi geçiren annenin görüntüsü? Yürekleri dağlıyor... Ölen onlarca kadın, erkek, bebek, çocuk... 100 milyon dolarlık maddi zarar... Gerçek bir ihmal felaketi.Ve sanki bu ülke başıboş kalsın, herkes istediği alanı talan etsin diye hükümetler, belediyeler görev başına getirilirmiş gibi Ulaştırma Bakanı da, Çevre Bakanı da, Belediye Başkanı da; “istediği araziye ev yapan vatandaşı” suçluyor. Yıllardır devletin tüm demokratik kurumlarıyla kavga edeceğinize çözüm arasaydınız ya! Her seçim öncesi kaçak, çarpık demeden binlerce eve izin vermeseydiniz ya!Başbakan (ve eski İstanbul Belediye Başkanı) şimdi çıkıyor; “Dere yatağından evleri derhal kaldırmamız lazım” diyor. Bugüne kadar neden hiç akıllarına gelmedi? Bebeklerin, çocukların ölmesi mi gerekiyordu hatırlamak için?100 YILLIK YAĞMURABD’den yazan yüksek inşaat mühendisi bir okurumuz, Ruhi Bafralı; “Amerika’da yerel yönetimlerin alt yapı konusunda çok detaylı kuralları vardır. Bir toprak parçasının üstüne inşaat yapıp yol, araç parkı, bina inşa ettiğinizde o toprağın su geçirgenliğini engellemiş olursunuz. ABD’de su basmalarını önlemek için bölgenin 100 yıllık yağmur verilerine dayanarak hidroloji hesapları yapılır, gerekiyorsa inşaatlara su tutma havuzu zorunluluğu getirilir” diyor.Neymiş demek ki; “Tufan oldu, ABD’de bile olsa yine çaresi yoktu. 80 yılda bir yağan şiddetli yağmurdu” gibi mazeretler kabul edilemezmiş. Asıl sorumluların suçlu aradığı ortamda en iyi “suçlu bulan” ise Perşembe günü bana Bursa’dan gönderdiği mektupla (Mehmet Tezkan’ın Cuma günü yazdığı ‘Fatih Sultan Mehmet esprisi’ni de geçerek) Erkan Batır isimli okurumuz oldu. İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın ‘sel felaketinden tüm insanlık sorumludur’ sözüne atfen şöyle diyordu; “Ancak kanımca Sayın Başkan yanlış bir tespit yaptı, doğru ifade şu olmalıydı: Sayın İstanbullu hemşehrilerim, bu sel felaketinin tüm sorumlusu o Konstantin denen Bizans gâvurudur. Ne akla hizmet ederek İstanbul şehrini buraya kurdu? Gidip Anadolu’ya kursaydı bu felaketi yaşamazdık. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet de burayı gâvur Bizans’tan almasaydı telef olan insanlar Bizanslılar olacaktı. 16 yıldır İstanbul’u yöneten bizim zihniyetin bu işte hiç mi hiç suçu yok. Ah Konstantin ah, Allah cezanı verecek senin!!!” Hayret değil mi, bu kadar üzüntü, sorun üstüne sorun arasında bile insanlar “kendini temize çıkarmak için başkalarını suçlama” yöntemine gülebiliyorlar. Ne demişti bir padişah; “Halk arttırdığım vergilerle ağlıyorsa mesele yok, gülmeye başladıklarında haber verin”... ***Kılıçdaroğlu Her Açıdan’da! Son yerel seçimlerde CHP’nin İstanbul B. Belediye Başkan Adayı olan, aynı zamanda eski maliyeci (baş hesap uzmanı), CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun da katılacağı, yarınki Her Açıdan’da; İstanbul’da yaşanan sel felaketinin gerçek nedenlerinden, “Kürt açılımı”nda gelinen noktaya ve yeni şehitlerimize, Ana Muhalefet Partisi’nin iktidara rest çekme nedenlerinden “medya üzerindeki ağır siyasi baskı”ya, “yargı reformu” ile yapılmak istenen değişikliklere yüksek yargı ve muhalefet partilerinin karşı çıkmalarındaki önemli sebeplere kadar Türkiye gündemindeki hayati konuları tartışacağız.Merak ettiğiniz birçok sorunun cevabını bulacağınız Her Açıdan’a Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte uluslararası politika, laiklik ve dinler uzmanı Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal, Avukat Ergin Cinmen, Galatasaray Ün. Ceza Hukuku Öğr. Üyesi Doç. Dr. Ümit Kocasakal ve Diyarbakır’dan gelecek olan; “Kürt Sorunu” kitabının yazarı Altan Tan katılacaklar. Hepinizin neler olup bittiğini doğru şekilde anlamanızın önem taşıdığı, Türkiye’nin çok kritik bir döneminden geçmekteyiz . Birçok konuda bilinmeyenlerin açıklanacağı bu heyecanlı tartışmayı sakın kaçırmayın diyorum. (Pazar günü öğlen 12.30’da STAR’da ...)

Devamını Oku

İşte hikâye böyle başlıyor, çaktırmadan!

10 Eylül 2009

Türkiye Cumhuriyeti gerçekten bugüne kadar yaşadığı dönemlerin en önemlilerinden birini, hatta “en önemlisi”ni yaşıyor.“Halkın duasıyla iyileştim” sözleriyle tüm halkın kendisi için dua ettiği duygusuna kapıldığı görülen, 12 Eylül darbesinin sorumlusu ve “mecburi” cumhurbaşkanı Kenan Evren’in “zorunluluk karşısında gerçekleştirildiğini” söylediği 12 Eylül ve benzeri darbe dönemlerini bir yana ayırırsak demokrasi adına en zor, en çetrefilli dönemden geçmekte ülkemiz.Lâmı cimi yok, bu gerçeği artık herkes görmek ve neler olup bittiğini doğru anlamak zorunda. Zira nasıl ki “demokrasi rejiminde” bir darbenin “zorunluluk karşısında” mazeretine sığınması kabul edilemezse, sivil yönetimlerin de sindirerek, korkutarak “demokrasi” adı altında baskı rejimine yönelmesi kabul edilemez.Yargısıyla, medyasıyla, sivil toplum kuruluşları, üniversiteleriyle demokrasinin tüm hayati unsurlarını etkisiz kılmak veya iktidar kontrolüne almak üzere her girişimi fütursuzca, en acımasız yöntemlerle yapan bir iktidarla “insan hakları”ndan, “demokrasi”den söz etmek mümkün müdür?Elbette değildir ama bu girişimleri, baskıları, toplumun “laik- anti laik ”, “inanan-inanmayan”, “Türk-Kürt” şeklinde bölünmesinin devlet eliyle sağlandığını anlatacak özgür, bağımsız medya kesimini de yok ederlerse bunu size kim anlatacak? İktidarın elindeki veya baskısındaki basının her konuda olayları tümüyle çarpıttığı, gerçeklere tümüyle aykırı anlatımlarla sizi aldattığı, yanılttığı haber ve yorumlar dışında ne görebileceksiniz?“Yargı reformu” ile yargının “bağımsızlaştırma” söylemiyle iktidara daha bağımlı, en bağımlı hale getirilmek istendiğini, bunu yaparken de demokrasi düzeyleri (örneğin Meclis’teki milletvekillerinin yerine sadece Başbakan’ın -genel başkanın- konuşup konuşmaması, hepsini tek başına seçip seçmemesi) asla karşılaştırılmayacak Avrupa ülkelerinin örnek verildiğini nasıl duyacaksınız?Yargısı, özellikle yüksek yargısı ile medyası siyasi gücün eline geçmiş bir ülkede artık en olmayacak siyasi adımlar atılsa bile, en büyük yolsuzluklar yapılsa bile bunların “cezasını halkın çektiği gün gelene kadar” öğrenilemeyeceğini, başvuracak hiçbir merci kalmayacağını iyi anlamak gerekiyor.GENELEV VE İÇKİMübarek Ramazan ayındayız, dinî duyguların en yoğun olduğu günler... Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek de bu nedenle, insanların oruç tuttuğu, içkinin ise adının anılmadığı günler olması nedeniyle seçmiş olmalı “içki referandumu” için Ramazan’ı... Ankara’nın en gözde semtlerinden Bahçelievler’de “içki referandumu” yapacak; belediye ile ilgili sıradan sorular arasına “İçkili bölge olsun mu, olmasın mı” sorusunu da koyacakmış.Her dinden-inançtan insanın yaşadığı, üstelik herkesin (devlet alanları dışında) istediği gibi giyinip ibadet ettiği, istediğini özgürce yiyip içebildiği laik-demokratik rejime sahip, yani özellikle “devlet müdahalesinin asla olamayacağı”, bunun Anayasa güvencesine alındığı bir ülkede Melih Gökçek bu hakkı nereden buluyor acaba? Yoksa “Anayasa değişmeli, laikliğin tanımı değişmeli” dedikleri bu mu?Dinî kıyafetleri devlet alanlarında serbest bırakıp (hatta belki belli bir kıyafeti dayatıp), ibadet mecburiyeti, içki yasağı getirmek mi?Konu sadece Melih Gökçek’in adımı değil çünkü, üç gün önce Bursa’da Belediye Meslek Eğitim Kursları’nın koordinatörü Yüksel Yeni isimli şahsın kadın çalışanlara “Ben gelmesem burası geneleve dönecekti. Gidin makyajınızı silin, taharetinizi yapın, abdestinizi alın. Bu dönemde dişilerle çalışamam” dediği de haberdi. Herhangi bir demokratik ülkede görülebilecek bir cüret midir bu?Aslında tabii burada da mesele makyaj filan değil, mesele kadının çalışmasını bile “genelev”le özdeşleştiren, bu nedenle de “kadınlarını çalıştırmayan” anlayışın ta kendisi! “Vitrin”leri ise bunun dışında tutmak gerekiyor.*****Ailesini ihbar eden çocuklar Yukarıda anlattığım olaylarla bağlantılı olarak size geçenlerde bana gönderilen yüzlerce yeni kitap arasında bulduğum ve elimden bırakamadığım “Şu Dağın Ardı İran” isimli kitabı önereceğim. Bir İranlı’yla evlenerek Ankara’dan Tahran’a giden ve orada 2,5 yıl yaşayan, ülkesine dönme hakkı bile elinden alınan Meltem Vural’ın: “Acı günleri ardımda bırakarak yıllar sonra kavuştuğum özgür ülkemin yanı başındaki tehlikenin farkına vardığımda, İran’da gördüklerimi sizlerle paylaşmayı bir yurttaşlık görevi bildim” diyerek yazdığı kitapta; “Anne babalarını ihbar eden 4-5 yaşındaki çocukları, ‘saçı göründü’ diye 80 yaşındaki kadına silah doğrultan devrim muhafızlarını, İslâmi giyinmeyen kadınların yüzlerindeki kezzap ve jilet yaralarını” okumak Meltem Vural’ın ülkesine dönmek için neden yanıp tutuştuğunu anlatmaya yetiyor.Şu cümleyi de alalım: “Çoğunluğu kadın olan kalabalıklara el sallayarak uçaktan inen Humeyni, altı yıl sonra ‘Allah’ın aziz yaratıkları’nı sıralarken hamamböceğini 8’inci sıraya, kadını 14’üncü sıraya yerleştiriyordu...” Özellikle kadınlar, bu kitabı mutlaka okumalı!

Devamını Oku