İşte hikâye böyle başlıyor, çaktırmadan!

Haberin Devamı

Türkiye Cumhuriyeti gerçekten bugüne kadar yaşadığı dönemlerin en önemlilerinden birini, hatta “en önemlisi”ni yaşıyor.

“Halkın duasıyla iyileştim” sözleriyle tüm halkın kendisi için dua ettiği duygusuna kapıldığı görülen, 12 Eylül darbesinin sorumlusu ve “mecburi” cumhurbaşkanı Kenan Evren’in “zorunluluk karşısında gerçekleştirildiğini” söylediği 12 Eylül ve benzeri darbe dönemlerini bir yana ayırırsak demokrasi adına en zor, en çetrefilli dönemden geçmekte ülkemiz.

Lâmı cimi yok, bu gerçeği artık herkes görmek ve neler olup bittiğini doğru anlamak zorunda. Zira nasıl ki “demokrasi rejiminde” bir darbenin “zorunluluk karşısında” mazeretine sığınması kabul edilemezse, sivil yönetimlerin de sindirerek, korkutarak “demokrasi” adı altında baskı rejimine yönelmesi kabul edilemez.

Yargısıyla, medyasıyla, sivil toplum kuruluşları, üniversiteleriyle demokrasinin tüm hayati unsurlarını etkisiz kılmak veya iktidar kontrolüne almak üzere her girişimi fütursuzca, en acımasız yöntemlerle yapan bir iktidarla “insan hakları”ndan, “demokrasi”den söz etmek mümkün müdür?

Elbette değildir ama bu girişimleri, baskıları, toplumun “laik- anti laik ”, “inanan-inanmayan”, “Türk-Kürt” şeklinde bölünmesinin devlet eliyle sağlandığını anlatacak özgür, bağımsız medya kesimini de yok ederlerse bunu size kim anlatacak? İktidarın elindeki veya baskısındaki basının her konuda olayları tümüyle çarpıttığı, gerçeklere tümüyle aykırı anlatımlarla sizi aldattığı, yanılttığı haber ve yorumlar dışında ne görebileceksiniz?

“Yargı reformu” ile yargının “bağımsızlaştırma” söylemiyle iktidara daha bağımlı, en bağımlı hale getirilmek istendiğini, bunu yaparken de demokrasi düzeyleri (örneğin Meclis’teki milletvekillerinin yerine sadece Başbakan’ın -genel başkanın- konuşup konuşmaması, hepsini tek başına seçip seçmemesi) asla karşılaştırılmayacak Avrupa ülkelerinin örnek verildiğini nasıl duyacaksınız?

Yargısı, özellikle yüksek yargısı ile medyası siyasi gücün eline geçmiş bir ülkede artık en olmayacak siyasi adımlar atılsa bile, en büyük yolsuzluklar yapılsa bile bunların “cezasını halkın çektiği gün gelene kadar” öğrenilemeyeceğini, başvuracak hiçbir merci kalmayacağını iyi anlamak gerekiyor.

GENELEV VE İÇKİ

Mübarek Ramazan ayındayız, dinî duyguların en yoğun olduğu günler... Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek de bu nedenle, insanların oruç tuttuğu, içkinin ise adının anılmadığı günler olması nedeniyle seçmiş olmalı “içki referandumu” için Ramazan’ı... Ankara’nın en gözde semtlerinden Bahçelievler’de “içki referandumu” yapacak; belediye ile ilgili sıradan sorular arasına “İçkili bölge olsun mu, olmasın mı” sorusunu da koyacakmış.

Her dinden-inançtan insanın yaşadığı, üstelik herkesin (devlet alanları dışında) istediği gibi giyinip ibadet ettiği, istediğini özgürce yiyip içebildiği laik-demokratik rejime sahip, yani özellikle “devlet müdahalesinin asla olamayacağı”, bunun Anayasa güvencesine alındığı bir ülkede Melih Gökçek bu hakkı nereden buluyor acaba? Yoksa “Anayasa değişmeli, laikliğin tanımı değişmeli” dedikleri bu mu?

Dinî kıyafetleri devlet alanlarında serbest bırakıp (hatta belki belli bir kıyafeti dayatıp), ibadet mecburiyeti, içki yasağı getirmek mi?

Konu sadece Melih Gökçek’in adımı değil çünkü, üç gün önce Bursa’da Belediye Meslek Eğitim Kursları’nın koordinatörü Yüksel Yeni isimli şahsın kadın çalışanlara “Ben gelmesem burası geneleve dönecekti. Gidin makyajınızı silin, taharetinizi yapın, abdestinizi alın. Bu dönemde dişilerle çalışamam” dediği de haberdi. Herhangi bir demokratik ülkede görülebilecek bir cüret midir bu?

Aslında tabii burada da mesele makyaj filan değil, mesele kadının çalışmasını bile “genelev”le özdeşleştiren, bu nedenle de “kadınlarını çalıştırmayan” anlayışın ta kendisi! “Vitrin”leri ise bunun dışında tutmak gerekiyor.

*****


Ailesini ihbar eden çocuklar

Yukarıda anlattığım olaylarla bağlantılı olarak size geçenlerde bana gönderilen yüzlerce yeni kitap arasında bulduğum ve elimden bırakamadığım “Şu Dağın Ardı İran” isimli kitabı önereceğim. Bir İranlı’yla evlenerek Ankara’dan Tahran’a giden ve orada 2,5 yıl yaşayan, ülkesine dönme hakkı bile elinden alınan Meltem Vural’ın: “Acı günleri ardımda bırakarak yıllar sonra kavuştuğum özgür ülkemin yanı başındaki tehlikenin farkına vardığımda, İran’da gördüklerimi sizlerle paylaşmayı bir yurttaşlık görevi bildim” diyerek yazdığı kitapta; “Anne babalarını ihbar eden 4-5 yaşındaki çocukları, ‘saçı göründü’ diye 80 yaşındaki kadına silah doğrultan devrim muhafızlarını, İslâmi giyinmeyen kadınların yüzlerindeki kezzap ve jilet yaralarını” okumak Meltem Vural’ın ülkesine dönmek için neden yanıp tutuştuğunu anlatmaya yetiyor.

Şu cümleyi de alalım: “Çoğunluğu kadın olan kalabalıklara el sallayarak uçaktan inen Humeyni, altı yıl sonra ‘Allah’ın aziz yaratıkları’nı sıralarken hamamböceğini 8’inci sıraya, kadını 14’üncü sıraya yerleştiriyordu...”

Özellikle kadınlar, bu kitabı mutlaka okumalı!

DİĞER YENİ YAZILAR