Kısa süre önce TESEV’in yaptığı yargıya yönelik son araştırma “hakim ve savcıların büyük bölümünün yargının üzerinde siyasi baskı olduğu görüşüne katıldığını” ortaya çıkarmıştı.Cumartesi günü Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in “Adalet Bakanlığı’nın Bakanlar Kurulu’na sunduğu Yargı Reformu Taslağı” ve bunun getireceği “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu”nda yapılacak değişikliklerle ilgili açıklaması çok önemliydi.Gerçeker “böyle bir değişiklikle yargı başka güçlerin etkisi altına girer” diyordu...Zaten bugüne kadar HSYK’nın başında “Adalet Bakanı ile Müsteşarı’nın bulunması, Kurul’dan kendi istedikleri sonuç çıkana kadar oylamaya geçmeyi önlemeleri, tüm hakim ve savcıların adeta Adalet Bakanlığı’nın emir eri konumuna getirilip izinlerinin bile onlara bağlı olması, Bakanlık tarafından her tür yöntemle (UYAP’la, teknik takip araçlarıyla... Bu arada 17 araçtan 2’si bu kadar il varken neden İzmir’de?) adım adım izleniyor olmaları” baskının tavan yapmasını halihazırda sağlamış durumda.Öte yanda... Türkiye’de mevcut 10.500 hakim ve savcının 6.500’ü AKP döneminde alınmış. Staj süresi olan 2 yılı 1 yıla indirerek en çabuk şekilde 6500 kişiyi almışlar. Böyle giderse 2011 seçimlerine kadar herhalde kendi görüşlerine sahip 15-20 bin hakim ve savcıyı almaları mümkündür. Ama bu da yeterli gelmiyor. Yargıda “AKP reformu”nu acilen sağlamaları gerektiği için (neden bu acele bilin bakalım) Bülent Arınç aylar önce “yargı, özellikle de yüksek yargı demokratikleşmeli” demişti. Üniversiteleri (YÖK), medyayı da saymıştı ama onlar da bir yandan hızla “demokratikleşiyorlar” gördüğünüz gibi!!!Bu problemi iyi çözünDurun, şimdi daha “yargı” safhasındayız; alt (yerel) mahkemeler ve yüksek yargı diye ayırırsak sıra “yüksek” kısmına gelmedi. Ama burada da iç içe...Yargıtay ve Danıştay üyelerini HSYK seçiyor. Bunu da büyük ölçüde Adalet Bakanı ile Müsteşarı’nın tercihleri doğrultusunda yapıyor. Anayasa Mahkemesi üye adaylarını ise önce bu iki yüksek mahkeme seçiyor, sonra cumhurbaşkanı bunların arasından birini göreve atıyor. Yani; elbette bir süre sonra Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir kısmı için de şu anda HSYK’ya yaptıkları gibi “üye sayısı arttırılsın, bir kısmını Meclis ve hükümet seçsin” diyecekler (daha önce de dediler) ama onların seçmediği bölümün önceden garantiye alınması için HSYK’da doğru kompozisyonun (!) oluşturulması gerekiyor.Biraz karışık değil mi? Haklısınız, ama emin olun bu zor problemi hepinizin çözmesi, anlaması lazım.Bilmiyor, anlatalım!Mesela siz ülkenizin hayati konusu diye bunu anlamaya çalışırken, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın “yargı reformuyla ilgili bizden görüş alınmadı” dedikten sonra kendisine sorulan “Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nın yapısında değişiklik öngören taslağı nasıl değerlendiriyorsunuz”sorusuna “Daha bilmiyoruz, çıksın bakalım” cevabına inanabilir misiniz?Haydi bunca zamandır Adalet Bakanlığı’nda olan taslağı sorup öğrenmedi diyelim, gazeteleri de mi okumuyor koskoca AYM’nin başkanı? Başkanı olduğu mahkemenin üyelerinin de Meclis (yani AKP) tarafından seçilmesi talebini de mi duymamış? Aah, ah gerçekten alnımızda “saf” yazıyor zahir. Yazmasa bütün bunlar olur muydu?Tasarı kabul edildiği takdirde Cumhurbaşkanı ve TBMM Kurul’a “Adalet Akademisi, üniversiteler ve avukatlar”dan üye seçecekmiş.Adalet Akademisi deyince aklıma geldi; bu akademinin başkanlığına 2006’da kendi isteğiyle talip olan Dr. Birsen Karakaş 2 yıl 10 ay sonra (süresi 4 yıl olmasına rağmen), görevde olduğu sürenin 2 yıl 7 ayında şantaj ve hakaretlere maruz kaldığı, sahte isim ve imzalarla, imzasız mektuplarla Akademi’nin çalışamaz hale getirildiği, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na defalarca müracaat etmesine rağmen bir sonuç alamadığı” gerekçesiyle İSTİFA etmemiş miydi?Acaba bu tehditler, bu yıldırma neden yapılmıştı? Ne yorucu ülke burası yahu? Örümcek ağı gibi olaylar... Ama yine de ben en çok YÖK, Adalet Akademisi, Adli Tıp gibi çok önemli kurullardaki görevlerinden (YÖK üyesi Bülent Serim de görevinden baskılar nedeniyle istifa etmişti) yıldırma sonucu “kolay yolu seçerek” kaçanlara kızıyorum. Ya Kurtuluş mücadelesini yapanlar da onlar gibi olsaydı??Dananın kuyruğu yargıda kopacak, hukukçuların paniği bundandır haberiniz olsun!
Cumartesi günü VATAN’ın 3’üncü sayfasında “Korkunun fotoğrafı” başlığıyla verilmişti haber. Devletin kız yurdunda büyüyen ve 2 ay önce annesine teslim edilen 16 yaşındaki kız aldatılarak iki kişiye pazarlanmış ve sonra da tecavüzcüleriyle aynı araçta adliyeye getirilirken suçluları görünce şoka girerek psikoloğa sarılmıştı. Görüntüsüne bakınca onu küçücük bir çocuk zannetmek işten bile değildi. Öylesine çaresiz, öylesine sahipsiz...Defalarca yazdık, bu mağdur çocukları (ve kadınları) tecavüzcülerle aynı araca bindiremezsiniz, bu dehşettir, vahşettir diye... Dinleyen yok, ortada Kadın Bakanlığı yok, kadın örgütleri yok vahşet sürüyor.Aynı gün Hürriyet’in 3’üncü sayfa haberiydi, parkta ağlarken bulunan 16 yaşındaki kız annesinin kendisini erkeklere pazarladığını, dövüldüğünü, annesinin “ceza olsun, canı yansın diye” onu iki kişiyle birden ilişkiye zorladığını anlatmış. Anne TUTUKSUZ yargılanmak üzere serbest bırakıldığı gibi mağdurçocuğu (18 yaşına kadar hukuken ÇOCUK) anneye teslim etmişler.Kadın Bakanı nerede?Suçlu, hem de ağır suçlu anne neden ve hangi hak ve hukuka göre serbest bırakılıyor, neden derhal cezaevine gönderilmiyor (hele de insanların telefon konuşması veya bir şüpheliyle aynı masada bulunma nedeniyle bile aylar, yıllar boyu cezaevine tıkıldığı bir ülkede) açıklaması yok... Ve bütün bu olaylarda yine Kadın Bakanlığı’nın ve kadın örgütlerinin sesi neden çıkmıyor? Ama ben suçluları aynı araca bindirenlere de, en insanlık dışı, en iğrenç şekilde suçlu olan anneyi serbest bırakan ve mağdur çocuğu devlet korumasına almak yerine yine o anneye teslim edenlere de soruyorum; Açıklayın, bunları yapma hakkını kimden, nereden alıyorsunuz?Böyle çağdışı olayların yaşandığı bir ülkeye medeni denebilir mi?Çorum’da 12 yaşındaki kızı erkeklere pazarlayan sanık 239 yıl hapis istemiyle yargılanıyormuş. Umarız bu ceza verilir. Ve ondan sonra diğer tecavüzcülere ve çocuğunu pazarlayan hasta anne babalara da aynı ceza verilir. Hem de hiçbir şekilde affa uğramamak üzere...Böylece o zavallı çocukların dünyasını kendi pis beyinleri ve eylemleriyle karartmanın ne demek olduğunu anlarlar. Zira başka türlü anlamalarına imkân yok!Hak ettikleri cezaları almayanların suç işlemeye nasıl devam ettiklerini kendi ağızlarından dinleyen (okuyan) hakimlerin iyi düşünmesini, ve adil karar vermesini bekliyoruz!*****Her Açıdan’ı bekleyenlere...Tatilimin bittiği gün gelen maillerde ve internette yazıma gelen yorumlarda öyle bir sevgi, özlem ve takdir okunuyordu ki bir daha hiç tatil yapmasam yeridir. Maillerinde; “Sesimiz, nefesimiz, yüreğimiz, umudumuz, hasretimiz, siz bizim her şeyimizsiniz” diyenler mi, “Merak ve hasret ağır basınca gazetemize telefon ederek sizi sordum, tatilde olduğunuzu bildirdiler, içim rahat etti. Zira tatiliniz uzayınca aklıma çok sevimsiz bir düşünce takılmaya başlamıştı. Hoş sürprizle bu sabah karşılaştık çok şükür” diyenler mi, “Sizi bilmem ama benim gibi tiryaki okuyucularınız ve izleyicileriniz için bu iki hafta geçmek bilmedi. Bir de Tv programına başlasanız çok iyi olacak” diyenler mi... (İnternet’teki yorumların çoğu da bundan farksızdı.) Bir yazarı mutluluktan uçuracak ne ararsanız vardı satırlarda.Ben sadece görevini doğru şekilde yapmaya çalışan bir gazeteciyim, bu takdirlerinizi hak ettiysem gerçekten ne mutlu bana... Hepinize ilginiz, sevginiz için sonsuz teşekkürler...Ve müjde!.. Geçen sezonun son Her Açıdan’ını yaptığımız 28 Haziran’dan bugüne kadar ve bugünlerde yoğun olarak TV programımı soran çok sayıda izleyicim oldu. Merak etmesinler birkaç gün sonra buluşacağız, inşallah 6 Eylül’de başlıyoruz.
Son günlerde iktidara ait veya “aitmiş kadar” kayıtsız şartsız destekçisi gazete ve gazetecilerde birkaç konuda yoğun faaliyet var. Kulisle sahneye birlikte geniş açıdan (veya her açıdan) baktığınızda şunları ilke edindiklerini görüyorsunuz:1- Bir bahane bulup orduya acımasızca vurmak, mümkünse hakaretin en büyüğünü yapmak...2- Ramazan’ı bahane ederek laikliğe ve rejime saygılı insanlara dinle ilgili saldırılarda bulunmak.3- Dikkatler Kürt açılımına çekildiği sırada yargı reformu hızla ilerletilirken ellerinden geldiğince HSYK’yı ve yüksek mahkemeleri yere batırmak. Bunları sürekli yaptıkları gibi mesela yargı reformu gündeme gelecekse önce ona uygun ortamı, yakında yeni bir Ergenekon operasyonu yapılacaksa ona uygun iklimi anında yaratıyorlar. Adeta bir düğmeyle harekete geçiyorlarmış gibi, çok tuhaf!Diktatörlük mü, hangisi?Yazdıkları her şeyi uygarlaşmaya, demokratikleşmeye bağlıyorlar, iyi güzel de hep tek taraflı. Örneğin; Genelkurmay Başkanı konuşup “Kürt açılımı” ile ilgili görüş bildirince “demo0kratik ülkelerde bu olmaz”, “örtülü asker diktatörlüğü” diyorlar. (Hatta ele fırsat geçmişken Genelkurmay Başkanını “Sen sus konuşma, ‘savaş’ denince savaş” diye azarlamayı ihmal etmiyorlar...)Evet demokrasilerde elbette ordu siyasete karışmamalı ama eğer; demokrasi kaybolmuş, muhalefetin görüş bildirme hakkı hakaretlerle elinden alınmış (teröristbaşı kadar bile önem verilmez olmuş), yargı ve medya başta olmak üzere devletin tüm kurum ve kuruluşları siyasi baskı altına alınmış ise o ordunun da “sonunda ölmeye beni gönderiyorsunuz, yanlış yapmayın, ülkenin bölünmesine izin vermeyiz” deme hakkı doğacaktır.Bütün diğer anti demokratik gelişmelere, baskılara alkış tutanların, gerçekle ilgili tek kelime yazmayanların, sıra ordunun konuşmasına gelince demokrasi sözcüsü kesilmesi ise hiç de inandırıcı olmayacaktır. (Bu arada Genelkurmay; nöbette uyuyan askerin eline bomba veren teğmenin ertesi gün tutuklandığını açıkladı.)Aynen orduyla, yargıyla ilgili bir karalama fırsatını hiç kaçırmaz ve bunu “demokrasi”ye, uygarlığa, özgürlüğe bağlarken iktidarın en ağır baskılarını, devletin tüm demokratik kurumlarını tek ele bağlama adımlarını tümüyle görmezden gelmelerindeki anti demokratik ve aslında medya adına utandırıcı çelişki gibi. Örnek mi, o kadar çok ki... Derin devletin ta kendisiMesela Başbakan ulusa sesleniş konuşmasında “Bu ülkede yaşayan herkesin kendini özgürce ifade edebileceği demokratik ortamı tesis edeceğiz. Sadece doğu, batı değil topkeyûn ... Nerede sıkıntı varsa devlet oraya gider” diyor.Ama bu arkadaşların bir tanesi bile ortaya çıkıp: “Sayın Başbakan, bırakın bireyleri, tüm toplumun kendini ifade ettiği gazetelere, haber alma hakkına yoğun siyasi baskı var. Hoşlanmadığınız gazeteler için ‘bunları almayın’ çağrısı yapıyorsunuz, ‘size ait’ olanlara kimse dokunmaz, nedense en ufak bir pürüz çıkmazken sizden bağımsız medya grubuna eften püften nedenler yaratılarak art arda fahiş vergi cezaları kesiliyor. Bu ülkede artık kimse iktidarı eleştiremeyecek mi, bu mudur yeni demokrasi” diye sormuyor. “Derin devlet” yazıları döşenenlerin hiçbiri Adalet Bakanlığı’nın herkesi (özellikle de hakim ve savcıları) dinleyip izlemesinden, fişlemesinden, insanların evinin önüne çekilen teknik takip araçlarından (özel yaşam gizliliği ihlali bile değil, cinayeti) rahatsız olmuyor, bu dehşet verici Gestapo yöntemlerini dile getirmiyor. “İşte bu derin devletin ta kendisidir, insan haklarının bir numaralı ihlalidir” demiyor.Orduya, yargıya “demokrasi adına” saldırırken, yerel seçim öncesi hükümet üyelerinin, belediye başkan adaylarının “bize oy vermezseniz”le başlayan tehditlerini aralarından biri bile hatırlamıyor.Aralarından biri bile “farklı görüşteki” meslektaşlarına yapılan hakaretlere “Durun, yaptığınızın demokratlıkla ilgisi yok, tam aksine” diyemiyor.Ve maalesef hepsi bu kadar da değil. Devamı var. *** CNN Int’te Kürdistan şokuAmerika’da CNN International televizyonunda, Campbell Brown isimli sunucunun programında 21 Ağustos’ta Türkiye topraklarını da içine alan bir Kürdistan haritası yayınladığını ve ABD’de yaşayan on binlerce Türk’ün büyük tepkisiyle karşılaştığını birkaç gün önce (uçan kuşu bile gözden kaçırmayan Ayşe Özgün’den) duymuş ama ‘Bu salaklığı hep yapıyorlar’ düşüncesiyle yazmamıştım.Dün haber VATAN sitesindeydi, Campbell Brown yağmur gibi yağan tepkiler sonunda yayınında özür dilemiş. Görünen o ki kendilerine verilen bilgi doğrultusunda ama ilginç (ve yanlış) bir zamanlamayla, zamanından önce haritayla ortaya fırlayıvermişler.Öcalan da yol haritasında “Türklerle Kürtlerin ‘ortak vatanı’ Türkiye ve Kürdistan’dır” diyerek “zamanından önce uyarı” olarak algılanabilecek aceleciliği yaptı. Türkiye’deki Kürtlerden söz ettiğine göre bu Kürdistan da Kuzey Irak’ta olacak değil ya!“Demokratik açılım”a PKK’nın tasfiyesi şartıyla başlanmaması gibi bir büyük hata yapıldığı için gelecekte İspanya’daki ETA’nınkine benzer bir tablo ortaya çıkabilir mi bilmiyoruz. Ama yerel seçim başarılarından sonra DTP milletvekillerinden “seçimde görüldü, bu bölge bizim” açıklamaları duyulmuş olması doğrusu iyi düşünmeyi gerektiriyor.Önce tüm gücün, yetkinin yerel yönetimlere verilmesi ile başlayacak bir adımın (2011 seçimlerine kadar terörün durması ve ondan sonra yeni taleplerle artması ihtimaldir) nerelere varacağını hükümetin çok yönlü hesaplaması gerekiyor. “Bedeli ne olursa olsun”un bedeli çok yüksek olmasın...
Dün, iki hafta önce Adana havaalanında bir Kürt aşiretinden olan kadın okurumla yaptığım konuşmadan söz etmiştim. Gece yarısı “tatilim sırasında biriken yüzlerce not”a bakarken arasından o konuşma sırasında aldığım not da çıktı. Konuşan hanım Urfa-Siverekli bir aşirettenmiş. Soru-cevap olarak yazmışım notu; o “PKK tehditle oy topluyor” demiş, ben “gizli oy, PKK nasıl anlıyor” diye sormuşum. O “Anlamaz mı, o mahalleden oy çıkmazsa döver, öldürür. Bütün ölenlerden haberiniz oluyor mu?” cevabını vermiş. Ve devam etmiş: “Güçlü aileler ancak ayakta kalabiliyor, bize bile çelme takıyorlar. Kürt açılımı, Kürt sorunu deyince bütün Kürtler PKK damgası yiyor, oysa bizimle ilgisi yok. Bu teröristler sadece Kürt değil, çoğu ya Iraklı ya Suriyeli... Yani ‘af’la filan bitecek gibi değil... Üstelik PKK bitiyor, dinci terör örgütleri başlıyor. Devlet güçlü olmazsa meydan teröre kalıyor”...Güneydoğulu ağaların hepsinde PKK ile mücadele için en az 30-40 kaleşnikof olduğunu filan da söylemiş. Ben ise “teröristlerin çoğunun diğer ülkelere gelmesi ve devletin gücü-terör ilişkisi” ile ilgili cümlelerin yanına “X” işareti koymuşum. Çünkü gerçekten de “Kürt sorunu” adı verilen sorun eğer sadece “demokratik, kültürel haklar” olsaydı, toplu katliamlara, karakol baskınlarına, mayın döşemelere kadar varmaması, 40 bin kişinin ölmemesi, bugün “dostluk, kardeşlik projesi” bekleyenlerin bu sorunlara yıllar öncesinden Meclis’te düzgünce çözüm araması gerekirdi. Mesele sadece “Türkiye’nin iç meselesi” olsaydı, PKK’nın da sürekli diğer ülkelerden teröristlerle besleniyor olmaması gerekirdi.Kürtlerin cumhurbaşkanı, meclis başkanı, başbakan, bakan, (çok sayıda) milletvekili, belediye başkanı ve her şey olabildiği bir ülkede böylesine düşmanca Türk-Kürt ayırımı yapılacak ortamın yaratılmaması gerekirdi.Perşembe günü konuştuğum bir Kürt milletvekili de beni şaşırtacak şekilde bunları dile getirdi. “Kürtlerin etnik ve kültürel varlıklarının küçümsenmiş olduğu doğru olabilir ama bu hiç kurumsal bir şekil almadı. Her dönemde nüfus oranında temsil edildiler, ekonomik hayatın içinde yer aldılar, bazı sektörlerde yarı oranında güçlendiler. Demek ki sivil ve toplumsal anlamda kurumsal bir ayırım yapılmadı. Güneydoğu’ya yapılan yatırımlar da diğer bölgelerin kat kat üstündedir” diyordu.Savunma gücü niye?Kürt vatandaş da, Kürt milletvekili de böyle konuşurken DTP ile “kardeşimiz” dediği teröristler neden farklı hikâyeler anlatıyorlar acaba?Karadenizlilerin, Lazların “Biz de bir ’Laz sorunu’yaratalım o zaman. Güneydoğu’ya bizden fazla yatırım yapıldı” dediğini de bu yaz kulaklarımla duydum. Bununla birlikte; diğer bölgelerde de benzer durumda birçok il bulunsa da Kürtlerin çoğunlukta olduğu Güneydoğu’da yoksulluğun, eğitimsizliğin fazla olduğunu, kültürel kalkınmanın ihmal edildiğini de yadsıyamayız. Peki “Kürt sorunu” neden bunları; örneğin ‘toprak reformu’nu, ‘feodal yapıdan kurtarma’yı içermiyor, devletten “bu bölgeyi kalkındırması” istenmiyor da “kendi özerk örgütlenmesi”nden, “ayrı bir ulus” olmak ve hatta “kendi savunma gücüne sahip olmak”tan söz ediliyor? Eğer niyet gerçekten kardeşlik ise, dostça bir arada yaşamak ise bir kardeşlik projesinden söz edilirken “ayrı bir ordu” isteği nasıl ortaya çıkıyor?Kürt sorunu anlaşıldıPKK’nın asıl lideri artık İmralı’dan parti başkanı havasında “yol haritası” açıklar oldu ya, avukatlarına da “parti sözcüsü” statüsü (!) verildi ya “öz savunmanın ayrı bir ordu demek olmadığı”ndan başlayarak “ayrı küçük ordular” tarifleri yapmış. Şehirlerde mahalleler, köylerde ise köy halkı “kendi güvenlik sistemini” kuracakmış. Oooldu... Seçimlerde Güneydoğu’daki köylerde, mahallelerde halk nasıl özgürce (!) oy veriyorsa özgürce güvenlik gücü (!) de kurar. Öcalan’ın “bu sistem eski” dediği köy koruculuğunu da kaldırırsınız, meydan tamamen PKK’nın. Daha ne istiyorsunuz? “Eninde, sonunda bu noktaya gelinecek” diye tehdidini de savurmuş. Nasıl gelinecek? Tabii ki terörle. Zaten “ortak vatan”ı da tarif etmiş. Türkiye ve Kürdistan... Şüphesiz Öcalan’a göre eninde sonunda o noktaya da gelinecektir nasılsa.İşte benim dün “AKP ile DTP 10 maddede Kürt sorununu bize açıklasınlar” dediğim buydu. Oyalamaca olarak öne sürülen detayları bir yana bırakırsanız Kürt sorunu yani gerçekte PKK terörü artık “Güneydoğu’da Kürdistan” noktasına gelinmeden kolay kolay bitmez.Üzücü ama bundan sonra 10 maddede Kürt sorununu açıklamalarına veya “açılım”ı açıklamalarına da pek gerek kalmadı gibi görünüyor. Teröristbaşı bu sorunun nereye kadar varacağını cümlelerinde ve satır aralarında en açık şekilde anlatmış zaten!(Not: Sevgili okurlarım, dünkü yazımda muhalefet partisi için kullandığım “Üniter devleti tehlikeye atacak bir girişimin yanında olmayız” cümlesindeki “olmayız” kelimesi yanlışlıkla “olmalıyız” şeklinde yazılmış. Özürlerimle düzeltiyorum.)
Haftalardır “Kürt sorununa demokratik açılım” diye kıyametler kopuyor. Öte yanda “Demokratik açılım”dan söz edenler en demokratik hakkını kullanarak “terör örgütüyle pazarlık yapılmaz” veya “üniter devleti tehlikeye atacak bir girişimin yanında olmalıyız” diyen muhalefet partilerine hakaretler yağdırıyorlar.DTP Genel Başkanı Ahmet Türk “Kürt sorununun çözümünün MHP ile CHP’nin misyonunu bitireceğini” söylediği açıklamada “Bir bütün olarak DTP, AKP, Öcalan bu sorunun üniter yapı içinde çözüleceğini ifade ettik” diyor. Yani halkın oylarıyla (hem de DTP oylarının kat kat üstünde oylarla) Meclis’e gelmiş iki büyük muhalefet partisine fena halde bozuluyor, onların diyaloglarına “düzeysiz tartışma, misyonları bitecek” diyor ama terör örgütünün başını kendi partisiyle olduğu gibi Türkiye’nin hükümeti ile de eşdeğer önemde tutuyor.Şaşacak bir şey yok aslında; Eruh ve Şemdinli’de PKK’nın ilk silahlı eylemini gerçekleştirdiği tarih olan 15 Ağustos için “Yaşasın 15 Ağustos” coşkusu gösteren DTP’li Emine Ayna’nın birkaç ay önce “Öcalan legal biridir” dediği terörist başını da, “istediklerimizi alamazsak Güneydoğu’yu savaş alanına çeviririz” diyen terör örgütünü de aynen DTP gibi baştacı eden ama aynı anda muhalefet partilerine ve bu ülkenin ordusuna, Genelkurmay Başkanı’na en ağır hakaretleri reva gören nice köşe yazarı ve gazete bulunmakta bu ülkede... Neye şaşacağız ki? Doğrularla yanlışların tepetaklak edilip, elbirliğiyle birbirine karıştırıldığı bir ortamda artık şaşırma lüksünüz olamaz. En önemli kararların, gelişmelerin üstü yepyeni bir şok gelişmeyle örtülür, dikkatler oraya yoğunlaşırken diğer tarafta örneğin “yargı reformu” adı altında yargı tümüyle siyasi gücün baskısına alınır, en son duyan siz olursunuz. Artık süreç böyle işliyor.İki hafta önce Adana havaalanında Adanalı dostlarla konuşurken önümüzdeki masada oturan bir hanım arkasına dönerek bana bir Kürt aşiretinden olduğunu, aynı zamanda okurum ve izleyicim olduğunu belirttikten sonra şöyle dedi: “DTP’nin Kürtleri temsil ettiği doğru değil. Aldığı oyların çoğunu da PKK’nın mahalle mahalle estirdiği terör sonucunda alıyor. Kürt sorunu Kürt sorunu diye ortaya çıktıklarında biz çoğu Kürt utanıyoruz.”MADEM Kİ ÜNİTER DEVLET?Daha önce benzer sözleri bir restoranda yanıma gelerek konuşan bir Kürt garsondan da duymuştum. Ben Güneydoğu’da yaşamadığım için bunların doğruluk derecesinden emin olamam ama eğer DTP (“20 milyon Kürt var” dedikten sonra aldığı 2 milyon oy ile) Kürt vatandaşların temsilcisi ise o zaman daha samimi davranması, yakınlıklarını daha önce defalarca dile getirdikleri terör örgütünün silah bırakması için mutlaka “Öcalan’ın muhatap alınmasını” istememesi gerekir.Eğer bu bir terör sorunu değil de ısrarla tekrarlayıp durduğu gibi Kürt sorunu ise veya Başbakan Erdoğan’ın “Ulusa sesleniş” konuşmasında defalarca vurguladığı gibi demokrasi sorunu ise bu sorunu mesela 10 madde halinde açıklayabilirler mi?Ahmet Türk’ün dediği gibi DTP, AKP (ve haydi Öcalan da) birlikte şu 10 maddeyi yazıp yayınlasınlar. Zira uluslararası terör örgütü listelerinde yer alan, birçok demokratik ülkenin terörist kabul ettiği bir örgütle ve lideriyle, aslına bakarsanız onları dilinden düşürmemekte ısrar eden, “kardeşimiz” diyen bir partiyle de “demokratik açılım” olmaz. Hiçbir iktidar da “sonunda bedelini bütün ülkenin ödeyeceği” bir hamleyi, “bedeli ne olursa olsun yapacağız” yaklaşımıyla göze alamaz. Almaması gerekir.RASMUSSEN VE TALABANİNato Genel Sekreteri Rasmussen bile “Önce PKK koşulsuz silah bırakmalı” derken, hatta Talabani bile “PKK silah bırakmalı” derken hükümetin bu açılımda diyaloğa önce bu şartla başlamaması, “sevgi ve kardeşlik”ten söz edenlerin “silah bırakma” da değil, önce terör örgütünün tasfiyesini hiç dile getirmemesi ortada duran dev bir çelişkidir. Madem ki “üniter devlet, tek devlet-tek millet” noktasındayız ve bunun aksini kimse istemiyor o zaman yıllardır süren bu vahşi terör eylemlerinin ve PKK’nın varlığının sebebi olan ciddi sorun, eksik olan haklar nedir?Ahmet Türk “İspanya’da Katalan halkı”nı örnek veriyor ve “İspanya’nın üniter yapısı bozulmadı” diyor ama Katalanlar’ın asla etnisiteye dayalı bir teröre karışmadığını, onlara verilen hakların da “sadece kültürel kimlikle” ilgili olduğunu söylemiyor.Terörle sorun halletmeye kalkan Bask’ların ise hâlâ terörü bitirmediğini, orada da terörle sorunların çözülmediğini de...“Kürt sorunu”nu 10 madde halinde rica edebilir miyiz?
Köşe yazarlarının tatili aslında bir hafta-10 günü geçmez, bugüne kadar benim de geçmedi ama uzun görünse de bana hiç öyle gelmeyen iki haftalık tatil göz açıp kapayana kadar geçti işte, şükür kavuşturana...Aslına bakarsanız bu tatillerin bence dinlenme dışında bir yararı da olaylara dışardan bakmanın daha kolay olması... Örneğin; bir yanda “iktidar liberalleri”nin ve kendilerinin gayretiyle “çok demokrat, pek demokrat, hatta en demokrat” sıfatları yakıştırılan iktidar partisinin gerçekte ne kadar “yalnızca kendine demokrat”, ne kadar istediği konuda “demokrat görünmeyi” başaran ama istemediği konuda en faşizan baskıları hiç çekinmeden uygulayabilen bir parti olduğunu çok daha kolay görebilmeniz...“Demokrat olmak”tan söz eder ve 35-40 bin kişinin ölümünden sorumlu teröristbaşını bile parti lideri havasına sokup kulak verirken kendileri gibi “halkın oylarıyla seçilmiş” muhalefet partilerinin liderlerine “uluyun, ulumayın”lı hitaplarla köpek muamelesi yapmalarını... Bu eylemlerini Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı da kesilmiş taraftar gazetecilerine doludizgin destekletmelerini...MEDYADA DÜŞMAN KUTUPLAR Medyanın, köşe yazarlarının cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir düşmanlıkla kamplara bölünmüş olduğunu, iktidarı her eyleminde kayıtsız şartsız destekleyen ve dünya basın tarihinde de bir ilk olacak “yeni bir medya tanımı” yaratan gazeteci kesiminin “farklı görüşü olan gazetecileri” toptan “alçak, ahlaksız, vatan haini” gibi en ağır hakaretlerle yerden yere vurma hakkını kendinde gördüğünü... Hemen hepsinin “sadece kendi görüşlerini savunanları demokrat sandığını ve saydığını... Türkiye’de son yıllarda iktidarın açıkça benimsediği “şiddetle sindirme, susturma” politikasının toplumu da etkilediğini, hiç umulmadık insanların bile kendi çevrelerine benzer şiddet gösterilerini rahatça uygulamaya başladığını...Ve Türkiye’de adalet arayan bundan sonra da arayacak olanların artık derdini Marko Paşa’ya anlatması gerektiğini, adaletin Marko Paşa adaleti haline getirildiğini çok daha net ve çabuk şekilde görebiliyorsunuz.BAĞIMSIZ YARGI OLMAYINCAMarko Paşa önce Sultan Abdülaziz’in “hekimbaşı”sı imiş. Sonra 2.Abdülhamit döneminde meclis üyesi olmuş. Bütün şikayetleri sabırla dinleyip hiçbirine çözüm getiremediği için de “derdini Marko Paşa’ya anlat” sözü Osmanlı’dan günümüze kadar gelmiş. Bence tam da bu günler için söylenmiş bir sözdür...Şöyle ki; biliyorsunuz “yüksek yargı dışındaki” mahkemeler, hakimler (demokrat ve liberal gazeteci dostları nedense hiç rahatsız etmese de) Adalet Bakanı ile müsteşarının baskısı altında tutulmakta... Her ne kadar halâ “geleceğini riske atarak korkusuzca” tarafsız karar verebilen hakimler çıkıyor ise de çoğu iktidarın hoşlanmayacağı bir dava açan veya karar çıkaran hakimlere “ne olduğu”nu açıkça görüyor, biliyorlar.Bu nedenle artık iktidarla bağlantılı ciddi hatalar, yolsuzluklar, eylemler hakkında açılacak davalarda halk ve muhalefet partileri derdini Marko Paşa’ya anlatmak(!) zorunda kalacak. Mahkemelerden çözüm beklemeleri fazla iyimserlik olacak (ki Deniz Feneri olayında açıkça kanıtlanmıştır.) ALIN SİZE DEMOKRATİK AÇILIM! Yani eğer Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi 50 bine yakın yoksul öğrenciye burs veren, eğitim kazandıran bir derneğe ülke çapında operasyon düzenlenmiş, hayatını cehaletle savaşa ve sağlığa adamış Başkanı’nın evi didik didik aranmış, son günlerinde cehennem azabı çektirilmiş ise Marko Paşa’ya şikayet edeceksiniz.ÇYDD’den 20 binden fazla dosyaya el konup iade edilmemiş, suç işlememiş binlerce öğrenci bir hukuk cinayeti işlenerek tüm çocuk hakları, insan hakları sözleşmelerine aykırı şekilde Emniyette fişlenmiş, ailelere ve derneğe bağış yapan sponsorlara sebepsiz yere korku salınmış ise derdinizi Marko Paşa’ya anlatacaksınız.Belediyeler binlerce, onbinlerce kaçak okul ve binayı görmezden gelir, deprem tehlikesine bile kulak asmazken, her seçim öncesinde “oy kapısı” gördükleri kaçak binalar ve gecekondulardan “şehir içinde şehir”ler türetirken tüm izinleri alınmış, kesinlikle kaçak olmayan 10 yıllık bir okulu -bağımsız ve eleştirebilen bu gazeteye gözdağı vermek üzere- inanılmaz bir cüret, kin ve düşmanlıkla bir sabah ansızın yıkarlarsa ancak Marko Paşa’ya anlatabileceksiniz. (Ülkenin Milli Eğitim Bakanı’nın sesini duymayı filan da beklemeyin.)Türkan Saylan’ın kendi kurduğu ve eğitimle birlikte hayatını cüzzamlı hastaları iyileştirmeye adadığı Lepra Hastanesi’ne adının verilmesi, bu kadarcık jest AKP’li üyelerin çoğunlukta olduğu komisyonda reddedilirse yine doğru Marko Paşa’ya...Gördünüz mü bakın, bir yanda “demokratik açılım” şovları yapan hükümetle, onun bağımsız medyaya, bağımsız yargıya, sivil toplum kuruluşlarına, laik eğitime yaptığı baskılarla ne demokratik bir noktadayız. Artık yeni model demokrasimizi güle güle kullanırız bundan sonra... Ayıptır hatırlatması; ne de olsa olayları görenler “yargı ve medya elden gidiyor” diye çırpınırken çoğumuz yıllardır gözlerimizi ve kulaklarımızı kapatmıştık. Değil mi efendim?” *** Badem’i rahat bırakın!Kafesinden kaçan Akdeniz Foku Badem için öyle şeyler yazılıyor ki yakında başına bir kötülük geleceği ortada. Oysa insanlar birbirine Badem’den çok daha fazla saldırıyor ve zarar veriyor. “Lütfen Badem’e dokunmayın” diye bağırmak geliyor içimden. Lütfen insaflı olun ve onu rahat bırakın. Çevre Bakanlığı bu korumayı üstlenmeli!
Sevgili okurlarım, biraz dinlenmek üzere yazılarıma kısa bir süre ara veriyorum.Uzun ve yorucu bir yıla başlamadan önce buna ihtiyacım olduğunu biliyorsunuz.Bu arada göndereceğiniz mektupları yine dikkatle okuyacağımı da bilmenizi isterim.Hepinize sevgiler.
Bu Ergenekon davası sonsuza kadar sürecek gibi görünüyor. Şurası muhakkak ki özellikle 2011 seçimlerinden önce asla sonuçlanmayacak. Ve hatta seçime doğru daha da alevlenerek “tam bir mağduriyet” tablosu ortaya çıkaracak.Daha kim bilir ne akla hayale gelmedik kişilerle ilgili iddialar duyacağız. Savcıların “Biz polis raporundan aldık” diyerek açıklama yaptığı bir davada neler olmaz ki?Asıl enteresan olan ise madem ki “darbeci” aranmaktadır, emekli Orgeneral Hilmi Özkök’ün “darbe planlarından haberdar olduğunu ve adaletten gizlediğini” bildirmesine rağmen onun “şüpheli” görülmemesi... Hükümetin de “bilgisi olmasına rağmen” bunu gizlemesi ve adının hiç geçmemesi...Veya emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın e-muhtırasının hiç rahatsız etmemesi... Bunlar dikkat çekiyor tabii... Zira adalet kurunun yanında çok sayıda “yaş”ın yandığı, insanlara bir telefon konuşmasıyla sanık sıfatının takıldığı bir davada hakkında somut deliller olan kişilerin de diğerleriyle aynı şartlarda bulunmasını gerektirir.Bu arada... Bazı sanıklar bir planın parçası olabilirler diye (ki elbette onların ortaya çıkarılması gerekir) “darbe planlamakla uzaktan yakından ilgisi olamayacak” ama iktidarın eylem ve söylemlerinden, ülkenin gidişinden rahatsızlık hisseden ya da toplumu aydınlatma görevi yapan insanların (özetle iktidarın sevmediği diyelim) iddianamelere komik denecek iddialarla konması toplum vicdanını rahatsız edecek boyuta geldi.Örneğin: Pazar günü gazetede HYP Genel Başkanı Yaşar Nuri Öztürk’ün, Başkent Üniv. Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın günlüğündeki “Eğer Sayın Haberal ????? olacaksa ben ve partim onun patronluğunu kabul ederiz... Ben de bir bilim adamı olarak yoluma devam ederim” sözleriyle 3. iddianameye girdiğini görünce güldüm. Çünkü tıpatıp aynı sözleri “bir partinin başına geçmesi istenen” önemli bir başka isme söylediğini bir TV programı sırasında kulaklarımla duymuştum. “Merkez sağı toplayacak bir parti ortaya çıkacak ve genel başkanı da siz olacaksanız, ben partimi ve teşkilatlarını emrinize verir, çekilirim” demişti, ben de içimden takdir etmiştim. Yani Yaşar Nuri Öztürk ülkeye iyilik yapmak adına (inandığı bir isim olursa) genel başkanlıktan feragat etmeyi göze almış biridir.Ve o cümledeki soru işaretleri “Sayın Haberal genel başkan olacaksa” şeklinde doldurulmalıdır.Çok enteresan ki diğer kelimeler belli ama sadece Haberal’ın ne olacağı belli değil.Hangi anlamı vereceğiz? Biz ya da savcılar? “Çete reisi” mi, “darbecilerin başı” mı?İşte bu tür samimiyetsiz, gerçeği yansıtmayan bilgilerin iddianamelere konması bu davaya olan güveni tümüyle sarsıyor. İstenen kişileri, özellikle de laik demokratik cumhuriyete saygılı isimleri dahil etmek, etkisiz kılmak, darbeci etiketi yapıştırmak olarak algılanıyor. Kesinlikle öyle... Benden söylemesi!***** ‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’ DE KALKACAK MI?Güneydoğu’da illerin ilçelerin isminin değişeceği artık belli oldu. Hükümet, “PKK terör örgütü ile aynı çizgide olduğunu, bu nedenle PKK terörünü lanetlemeyeceğini” defalarca açıklamış olan DTP’nin istekleri doğrultusunda açılımını yapmaya başladı bile.Ama işe bakın ki onlar açılım çalışması yaparken Türkiye “Hatay’da teröristlerin devriye gezen askerlere açtığı ateş sonunda” 5 bininci şehidini verdi.Eğer bu açılım 2 milyon oy almış olan DTP’nin “Kürt sorunu” adını verdiği sorunu çözecekse, DTP’nin kankası durumundaki PKK neden hiç değilse çözüm sürecinde terör saldırılarına ara vermiyor?Bu süreçte vermiyorsa ilçelerin adı değişip, daha da geniş açılımlar yapıldığında terörün biteceğine kim emin olabilir?Hükümetin mutlaka bütün ihtimalleri göz önüne alarak ve sorunu Meclis’te, muhalefetin de bulunduğu ortamda tartışarak çözmesi gerekiyor. Aksi takdirde “terörü kınamayı reddeden bir partinin isteğiyle” geri dönüşü olmayan adımlar atılıp da terör bitmezse (ki asla inanmıyorum) bunun hesabını topluma zor verirler.Ben asıl ilçe isimlerinin değişmesinden sonra sıra Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü dağlardan silmeye gelecek mi diye merak ediyorum. Biliyorsunuz bu daha önce telaffuz edilmişti. Ne dersiniz, gelecek mi acaba?*****DENİZ FENERİ DAVASI AÇILSA DA ANLASAK!Almanya’nın Ankara Büyükelçisi “Deniz Feneri dosyasında Başbakan Erdoğan’ı suçlayan bir belge yok” demiş. Başbakan’ın doğrudan ilişkisi olmayabilir ama Alman yargısının Deniz Feneri e.V dosyasında bu derneğin hükümetle ve Türkiye’deki Deniz Feneri ile ilişkisi olduğu açıklanmıştı. Kaldı ki Deniz Feneri derneğinin reklamını hükümetin, bakanların üstlendiği, TBMM’nin bu derneğe özel ödül verdiği, özel statülerle ayrıcalıklar tanıdığı biliniyor.Daha sonra RTÜK eski Başkanı Zahid Akman’la ilgili olarak Başbakan’ın “İyi bir arkadaşımızdır” diyerek koruma altına aldığı da... Kısacası bu dev yolsuzluk “iktidarın himayesinde” olduğu için bir yıldır davası açılıp ne olduğu ve ilişkileri anlaşılamadı.Oysa Alman yargısı bu ilişkileri ve “asıl failler” dediği isimleri açıklamış, tüm evrakların didik didik aranmasını ve “Türkiye ayağı”nın ortaya çıkarılmasını talep etmişti. İktidar partisi bu önemli davayı sümen altı ettiği sürece kendileriyle ilgili soru işaretleri de ortadan kalkmayacaktır.Topluma borçlu oldukları şey bu davanın açılmasını sağlamaktır. Yargı “bağımsız” ise neden hâlâ açılamadığı tam bir bilmecedir. Bekliyoruz.